Etiket arşivi: psikanaliz

agahaydin

Şiddet Sessiz Akar – Agâh Aydın

Agâh Aydın

‘Herşey yanlızca bizim için iyi ya da kötü, doğru ya da yanlıştır. Gerçekte ise atomlar ve boş uzay vardır. Demokritos (M.Ö.460-370)

Ben hemen her yıl yüzlerce işçinin kaza süsü verilmiş iş cinayetlerine kurban gittiği; günde iki kadının öldürüldüğü; erkeklerin kadın kanıyla abdest alarak namus temizlediği; yumurta memeleri, yuvarlak kalçaları olan kadınların albenisi artsın diye apartman topuklu ayakkabılar giydirilerek, seks işçisi adı altında mal gibi alınıp satıldığı; 18 yaşından küçük çocukların evlenip doğurmasının yasal, sevişmelerinin yasak olduğu; üniversite öğrencilerine, ‘sahipsiz’ kadınlara tenhalarda tecavüz edildikten sonra öldürüldüğü; Ramazan ayında oruç tutmadığı için insanların linç edildiği; trafik kazalarında, yolda, kafelerde, dükkânlarda gündelik yaşamın hemen her anında ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda yaşamını yitirenlerin sayısının ilk dünya savaşında kaybedilen askerlerden daha fazla olduğu; yüzlerce kişi tarafından bir otele kıstırılan şairlerin, sanatçıların, aydınların din düşmanı oldukları iddiasıyla topluca yakıldığı; 17 yaşında çocukların vatan haini diye asıldığı; binlerce insanın gözaltında veya gözümüzün önünde yok edildiği; iki kişi bir araya gelince heyecanlanan, telaşlanan, korkan, gördüğü her anahtar deliğine gözünü dayayan meraklı devlet adamlarının yönettiği, yıllardır bir birleriyle savaştıkları ve savaşmaya da devam ettikleri halde ‘kardeşçe’ bir arada yaşadıklarına inanılan Türk, Kürt, Ermeni ve Rumların nefes almaya çalıştığı, 2 milyon Suriyeli göçmenin aç susuz sokaklarda sabahladığı bir ülkede yaşıyorum.

Okumaya devam et

zizek2

Slavoj Žižek – Tarihselciliğe Karşı Tarih

Slavoj Žižek

Çev.: Can Semercioğlu

Ateşli savunucuları kadar eleştirmenlerinin de algısında, sözde “yapısöküm” sıklıkla radikal bir tarihselcilik tutumuyla özdeşleştirilir – sanki belirli bir nosyonu “yapısöküme uğratmak” o nosyonun evrenselliğinin kendi ortaya çıkışının ve gelişiminin somut koşulları tarafından gizliden gizliye nasıl da imlendiğini, üstbelirlendiğini göstermeye ya da tamamen nosyona dayalı tutarsızlıkların ve çelişkilerinin hakiki toplumsal ve idolojik antagonizmaları nasıl da “yansıttığını” göstermeye denkmiş gibi davranılır. Bu yüzden, bu keskin yapısökümcü tutumu bugünün Kültürel İncelemeleri istila eden tarihselcilikten ayırmak her zamankinden daha önemlidir.

Kültürel İncelemeler, bir kural olarak tarihselci göreciliğin bilişsel askıya alıcı vasfını içinde barındırır. Kültürel İncelemeler’deki sinema teorisyenleri artık “Sinema algısının doğası nedir?” gibi temel soruları sormuyorlar; böyle soruları hiç uğraşmadan belirli nosyonların tarihsel açıdan özel olan iktidar ilişkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı koşullara kafa yormaya indirgeme eğilimi gösteriyorlar. Başka bir deyişle, incelenmekte olan bir teorinin içkin “hakikat-değeri”ne dair esas soruyu terk eden tarihselcilikle karşı karşıyayız: tipik bir Kültürel İncelemeler teorisyeni ne zaman felsefi ya da psikanalitik bir düşünce sistemini ele alsa, analiz sırf o düşüncenin patriyarkal, Avrupamerkezci, kimlikçi ya da başka “önyargıcı” örtüsünü kaldırmaya odaklanıyor; şu naif, ama yine de elzem soruyu sormaya tenezzül bile etmiyor: tamam, ama evrenin yapısı nedir? Psişe “gerçekten” nasıl çalışır? Böyle sorular Kültürel İncelemelerde ciddiye bile alınmıyor: tipik bir retorik hamlede, Kültürel İncelemeler’in pratisyenleri, diyelim ki gerçek bilim ve bilim-öncesi mitoloji arasında net bir çizgi çekme girişimini, Öteki’yi henüz-bilimleşmemiş şeklindeki dışlayıcı söylemsel değersizleştirme stratejisi aracılığıyla kendi Avrupamerkezci hegemonyasını dayatma usulü olduğu gerekçesiyle yerin dibine sokuyorlar… Bu yolla bilimi, modern öncesi “ilmi” ve bilginin başka biçimlerini kendi içkin hakikat-değerleri bakımından değil, sosyopolitik konum ve etkilerine göre tanzim ve analiz edilerek sonuca ulaşırız (yerli bir “bütünsel” ilim bu sebeple modern tahakküm biçimlerinin müsebbibi “mekanik” Batılı bilimden çok daha “ilerici” kabul edilebilir). Bu tarihsel görecilik usülünün sorunu, insan bilgisinin ve gerçekliğinin doğası hakkındaki bir dizi sessiz (tematikleştirilmemiş) ontolojik ve epistemolojik önvarsayımlara, bilginin yalnızca [bilgi ve gerçekliğe] gömülü olmadığı, aynı zamanda karmaşık bir iktidar, (yeniden) üretim vs. söylemi stratejileri tarafından meydana getirildiğine dair genellikle proto-Nietzscheci bir önvarsayıma dayanmaya devam etmesidir.

Okumaya devam et