Mesele Dergisi http://meseledergisi.com Mesele, aylık kitap dergisi Sat, 27 Sep 2014 13:58:48 +0000 tr-TR hourly 1 http://wordpress.org/?v=3.9.2 Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam http://meseledergisi.com/2014/09/robin-williamsi-anarken-good-morning-vietnam/ http://meseledergisi.com/2014/09/robin-williamsi-anarken-good-morning-vietnam/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:55:29 +0000 http://meseledergisi.com/?p=659 ROBIN WILLIAMS’I ANARKEN: GOOD MORNING VIETNAM

 Kutay Ucun

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, Hollywood’un önemli aktörlerinden Robin Williams, sinemaseverler tarafından her daim yüzlerini gülümseten bir oyuncu olarak hatırlanacak.  Williams, içerisinde bulunduğu her projeyi başarılı oyunculuğu ve kendine has enerjisi ile yükseklere taşımış, kimi zaman olmazları olduran, çoğunlukla da mizah yönü kuvvetli, yol gösteren bir kılavuz karakter olarak karşımıza çıkmıştır. 1987 yapımı “Good Morning Vietnam” ise Williams’ın parladığı en önemli filmlerden biri olarak gösterilebilir. Hollywood, Vietnam savaşı üzerine yapılmış onlarca film ile konuyu ticari bir çatışma unsuru olarak sunarken farklı sinemasal bakışları da beraberinde getirmiştir. Bu noktada Vietnam Savaşı filmlerini en temel haliyle ikiye ayırmak mümkündür: Militarist ve Anti Militarist yaklaşım sergileyenler. Militarist filmler, genellikle savaşın kanlı alanlarına, cephelere odaklanırken, Anti Militarist tutum sergileyen filmler daha çok savaşın yarattığı ortamı sorgulatan, parçalara odaklanmaksızın seyircinin algısını bütüne yönlendirmeyi deneyecek senaryolar üzerinden yola çıkmaktadır. Sinemanın ve dolayısıyla savaş filmlerinin özelinde neyin gösterildiğinden çok nelerin gösterilmediği önem kazanmaktadır. Gösterilenler ve özellikle gizlenenler bütününde savaş-barış ekseni daha net algılanabilmektedir. Good Morning Vietnam, konusu itibariyle savaşın yarattığı kent ortamını gösterirken seyircileri cepheden uzak noktalara doğru sürüklüyor ve incelikli diyaloglarıyla bir savaş filminde barış temasını vurgulamayı çok iyi başarıyor. Film, yapısal olarak bir stilin peşinden giderek sinematografisini öne çıkarmak yerine müzik etkisini arkasına alarak, diyaloglar ve Robin Williams’ın unutulmaz oyunculuğu üzerinden bir çerçeve kuruyor. Williams, adeta tüm oyuncuların onu öne çıkarmak için uğraştığı tek kişilik bir gösterinin yıldızı olarak sunuluyor bizlere. Bu durum çoğu oyuncu için bir handikap gibi görünse de konu Williams olduğunda adeta bir oyunculuk ziyafetine dönüşüyor. Mizahi yönden kuvvetli referanslar, ses oyunları ile birleşiyor ve filmin dinamik yapısı sizi bir mıknatıs gibi içine çekiveriyor. Good Morning Vietnam için müzik ile örülü bir film demek yerinde olacaktır. İçerisinde barındırdığı bir çok temayı, klasik müzikten rock’n roll’a uzanan geniş bir perspektifte özenle seçilen parçalar ile çok iyi harmanlıyor. Müzik altı sahneler ile görüntünün şarkılar ile adeta klipmişçesine sunulduğu anlar güçlü duygu salınımlarını beraberinde getiriyor. Kurguda karşıtlıklardan yararlanan bir çizgi izleyen yönetmen filmde çoğu zaman seyircinin huzuru; savaş, yoksulluk ve hatta kaos görüntüleri eşliğinde sunduğu şarkılar ile bulmasını sağlıyor. Filmin konusu ise ana hatlarıyla şöyle, Girit adasında askeri radyo DJ’liği yapan subay Adrian Cronauer, görev için Vietnam’a gelir. Kendine has mizah anlayışı ve müzik tarzı ile ordu radyo istasyonun çizgisinin oldukça uzağındadır. Ancak daha ilk program ile kendinden bahsettirmeye başlar. Rahat tavırları, sivri dili ve her şeyi ti’ye alabilen duruşu ordu hiyerarşisi içerisinde üstleri tarafından çok sevilmemesine sebep olacaktır. Fakat orduda görev yapan erler tarafından hızlıca benimsenir hatta kısa sürede yaptığı program ile bir ikona dönüşür. Hikaye örgüsü içerisinde Cronauer’in rahatına düşkün ve uçarı karakteri Vietnam’da yaşam süren güzel Trinh’e olan tutkusu ile birleştiğinde işler daha da sarpa sarmaya, savaşın tam ortasında hem asker hem de aşık olmanın zorlukları, giderek daha da çok baş göstermeye başlayacaktır.

ASKERLİK VE DOSTLUK

Yaklaşık 10 yıl boyunca süren Vietnam Savaşını konu edinen bir filmin, öncelikli olarak savaşın birey boyutuna asker odağında inmesi ve içerisinde bulunanların psikolojik yapılarını irdelemesi beklenir. Good Morning Vietnam, bunu ordudaki askerlerin bir radyo programına verdiği tepkiler üzerinden çok iyi inceliyor. Film, askeri hiyerarşiden bunalan askerlerin, savaşın yarattığı büyük yıkımlardan, rock’n roll dinleyerek ya da sarkastik bir dille ABD Başkan yardımcısını bile eleştirebilecek bir DJ’i dinleyerek, arınma seanslarını izletiyor. Cronauer, “askeri mantık” ile yürütülen bir radyoda yenilikçi tutumları ile giderek göze çarptıkça önünü kesmek isteyen üstleri ile karşılaşıyor. Teğmen Hauk ve Başçavuş Dickerson programın yayından kalkması için her şeyi yapıyorlar lakin çoğunluk dinlemek istiyor. Bu çoğunluğun başında ise daha ilk an itibariyle Cronauer’in hep yanında olan destekçisi Garlick bulunuyor. Garlick, filmin seyrini ara ara değiştiren bir karakter. Film, Garlick ve Cronauer’in sahnelerinde adeta “Buddy Film” (Dostluk Filmi) olmaya doğru ilerliyor. İki birbirinden apayrı iki karakterin yakınlığını izliyoruz, biri ne kadar konuşkan ise diğeri o denli sessiz. Daha ilk defa kenti gezerken Trinh’i görüp peşinden gitmeye ve hatta Trinh’e daha da yakın olabilmek için için yerel halka ingilizce öğretmeye karar verdiğinde bile Garlick desteğini Cronauer’in üzerinden hiç çekmiyor. Yer yer, Cronauer ve Garlick’in atışmaları sinema tarihinin mizahi ikilileri hatırlatmıyor değil. İki zıt karakterin birbirinden aldığı güç seyirciye anbean yansıyor. Savaş süresince olan bir çok şey hem halktan hem de askerlerden saklanmaya çalışılıyor. Bu sebeple radyo programları bolca sansüre uğruyor. Gerçekler hasır altı edilmeye çalışıldıkça korkuların da daha derine itileceği inancı hakim ancak Cronauer gerçekleri ironi yüklü diliyle tüm dinleyenlere sundukça karşısına aldığı isimler giderek büyüyor. Bu anlarda eski, boyun eğen, kaybetmeye alışkın sessiz Garlick’in değişimini yavaşça görmeye başlıyoruz. Filmin kırılma anı, Cronauer ve Garlick’in üstleri tarafından Vietcong’un bulunduğu bir bölgeye gönderilmesi sonrasında atlattıkları araba kazası ile başlıyor. Araba kazasından sağ kurtuluyorlar lakin bölgeden sağ kurtulmaları çok zor diye düşünürken, güzel Trinh’in kardeşi Tuan gelip onları bölgeden kurtarıyor.

Tuan, başlarda Cronauer’in ablası Trinh’e ulaşmak için yakınlaştığı öğrencilerinden, ancak tanıdıkça dost olarak görmeye başladığı bir Vietnamlı. Gizemli bir tarafının olduğunu farketmemize karşın yönetmen Barry Levinson Tuan’ı uzunca bir süre kız kardeşini korumaya çalışan tipik bir erkek kardeş olarak sunuyor bizlere. Tuan’ın söylemleri herkesten daha sert, Amerikalılar ve daha öncesinde gelen Fransızları çok iyi tanıdığını “Sahtekarsınız, buraya bir şey almak için gelir, alamayınca çıkar gidersiniz.” Cümlesiyle seyircilere bildiriyor. Cronauer ve Tuan’ın bir süre birbirlerini karşılıklı denediğini izliyoruz. İkisi de birbirine güvenmek istiyor ancak içerisinde bulundukları koşullar bunu zorlaştırıyor. Bu anlardan biri, Cronauer’in, Tuan’ı askerlerin sürekli gittiği bara beraberinde götürmesiyle yaşanıyor. Bardaki askerlerden bir kaçının ırkçı söylemlerde bulunarak bir Vietnamlıyı barda istememesi üzerine, Cronauer, korumacı bir tavırla kavgaya giriyor. Tuan ve Cronauer’in bir sonraki karşılaşması yine bu barda, bu sefer Tuan, bir patlamadan Cronauer’i kurtarırken oluyor. Tuan’ın zamanlaması manidar ancak izleyici olarak hala tam olarak çözemiyoruz ta ki Garlick ve Cronauer’i atlattıkları kaza sonrası Vietkong bölgesinden kurtarana kadar. Bu noktada anlıyoruz, Tuan bir Vietkong’dan.

Cronauer için çember daralıyor, bi yanda istediği gibi yürütmesine izin verilmeyen bir radyo programı, diğer yanda Tuan ile –artık ordu tarafından da bilinen- dostluğu. Kendisine sunulan tek çözüm başka bir yere tayin edilmesi. Orduyu bırakmak kolay ama ya Trinh’i!

AŞK

Cronauer ve Trinh arasındaki ilişki filmin belki de dramatik yapısını ayakta tutan en önemli unsur. Yine Hollywood sinemasında çok aşina olduğumuz kalıpların dışına çıkmadan işleniyor bu ilişki. Bir arada olması zor iki karakterin nerdeyse imkansız aşkı! Good Morning Vietnam, diğer alanlarda düşmediği tüm tuzaklara bu ilişki esnasında düşüyor. Şıpsevdi karakter aniden bir kadına vuruluyor, kadın ilişkinin hep dışarısında tutuluyor, arzu ve istekler her daim erk(ek)’ten geliyor. Yeşilçam’da yüzlercesini gördüğümüz zengin kız fakir oğlan kurgusunu ırk üzerinden sunuyor bize film. Erkek karakterin kendini kanıtlamak için kadının tüm ailesi ile tanıştığı, zaman geçirdiği ve mizahi yönüyle kendini sevdirdiği sahneler adeta bir Tarık Akan- Filiz Akın filmi izliyormuş hissi yaratıyor.  Ara ara salt aşk meselesinden sıyrılıp başka alanlara doğru da yöneliyor film. Cronauer, ilişkilerinin devamının nasıl olacağına dair soruları çözmek ile uğraşırken, Trinh’in dudaklarından şu cümleler dökülüyor: “Bizim bir geleceğimiz yok, hatta belki benim ülkemin bir geleceği de yok.” İki karakterin farklılaştıkları temel nokta da burada veriliyor. Haz peşinde savrulan Cronauer ile hayata tutunabilmek için çırpınan Trinh’in hikayesi çok da sağlıklı yürümüyor. Bir yanda yok olan hayatlar, her an patlayan bombalar bir yanda ise imkansız bir aşk. Tam bu noktada Cronauer, çok da farklı olmadıklarını, kullandıkları dilin farklı olmasının ya da başka kültürden olmalarının hiç önemli olmadığını vurgulayarak filmin dramatik yapısını güçlendirmek adına bir odun daha atıyor. Kendini iyi hisettiren filmlerden birisi Good Morning Vietnam. Ancak içi boş olanlardan değil. Filmin belki de en zayıf yanı aşk’ı bir çözüm olarak kullanmayı denemesi. Ancak ilişkiyi mutlu bir şekilde bitirmeyi tercih etmeyerek bu zayıf yan filmi izlenebilir kılan ögelerden biri olarak parlatılıyor.

FİNAL

Good Morning Vietnam, söylemleri barışçıl, naif bir Vietnam Savaşı filmi. Karakterlerle örülen ağ sisteminin arka planında savaş ve onun yaptırımları olması filmi güçlü kılıyor. Ancak sorun çözmek ya da olayların arka planlarına dair derinlikli bir analiz çıkarmak için yapılmadığı da aşikar. İşte tam da bu sebeple, ABD’nin yıllardır günah çıkarmak için önümüze sürdüğü Vietnam filmlerinden biri değil. En azından böylesi bir görev bilinciyle ortaya çıkan bir ürün olmadığı görülüyor. Yönetmenin özenli planları ve Williams’ın muazzam oyunculuğu sinemanın bilinen kodları ile birleşiyor ve iyi bir film ortaya çıkarıyor.

Özellikle, Louis Armstrong’un What A Wonderful World şarkısı ile görüntülerin bütünleştiği sahne, sizleri alıyor ve ironinin kucağına bırakarak savaş ve direniş görüntülerini izletiyor. Gözler görüyor, kulaklar dinliyor. Adeta ölümden, korkulardan sığınılacak bir liman oluyor şarkı. Filmin finalinde ise artık gördüğümüz karakterlerin neredeyse hiçbiri eskisi gibi değil, gördükleri ve yaşadıkları onları değiştirmiş. Cronauer, “Elveda Vietnam” diyerek son programını -bant kaydından da olsa- Garlick sayesinde dinletebilmiş ve sevdiğini kadını, Trinh’i, arkasında bırakarak Vietnam’dan başka yere sürülmüş, Garlick artık hayata karşı daha cesur, Trinh sevilmeyi belki de ilk defa tatmış, Tuan’ın direniş isteği daha da körüklenmiştir. Lakin karakterler tek tek farklı yollara doğru evrilip değişsse de Vietnam’da savaş değişmemiştir. Film barışı getirememiş ancak keşkeler üzerinden zihinlere tohumlarını atmayı denemiştir. Zaten, Onat Kutlar’ın da söylediği gibi, “Amerikalıları affetmek, sadece Vietnamlılar’ın hakkıdır!”

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/robin-williamsi-anarken-good-morning-vietnam/feed/ 0
Pan-Afrikanizmden Sonra http://meseledergisi.com/2014/09/pan-afrikanizmden-sonra/ http://meseledergisi.com/2014/09/pan-afrikanizmden-sonra/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:52:20 +0000 http://meseledergisi.com/?p=656 Gayatri Chakravorty Spivak

Edward W. Said 2003’te öldü. Jacques Derrida 2004’te öldü. Kofi Awoonor Westgate Mall’da [bir alışveriş merkezi] geçen yıl öldürüldü. Şimdi de Stuart Hall gitti. Bir kuşağa damgasını vuran entelektüel ve aktivistler, entelektüel-aktivistler yitip gidiyor. Stuart Hall’dan önce dünya çapındaki akademisyenler “Kara Britanya”yı düşünemezlerdi. Britanya’da Kültürel Çalışmaların etkisi akademinin sınırlarının ötesine geçti. Sessiz, kibar, nükteli, azimli, bilgili, özgün bir politik düşünür olarak Hall, entelektüel ve aktivist kültürel üretim içindeki öğrenciler kuşağına ilham kaynağı oldu. Paul Gilroy, Angela McRobbie, Isaac Julien, John Akomfrah, liste uzayıp gider.

Stuart Hall ile Sabra ve Şatilla katliamının gölgesinde, 1983’te Urbana-Champaign’de Marxist Cultural Interpretation Institute’de tanışmamız benim için büyük bir şanstı. 1960’ta kurucu editörü olduğu New Left Review’yu 1962’de Russell Foundation daha fazla desteklemediğinde önce derginin entelektüel birikim günlerini, daha sonra da The New Reasoner ve Universities and Left Review’nün birleşmesiyle derginin oluşum sürecini anlatmıştı. Hall, daha 1950’lerin ortasında Oxford’dayken New Left Review üzerine çalışmaya başlamıştı bile. Bugün hatırlıyorum da, derginin kuruluş tarihi, aynı zamanda Lumumba, Fanon ve Du Bois’in öldüğü bir döneme denk gelmişti. Hall geldi ve epistemik onay almadan, dünyayı düşünmenin yeni bir yolunu gösterdi. Onun önemi British Cultural Studies’le sınırlı değildir, özellikle Negritude[i] ve pan-Afrikanizmin[ii] başlangıçtaki hayallerinin suya düşmesinden sonra, sosyal adalet dünyasını kapsayacak ölçüde geniştir.

Awoonor, 1960’ların başlarını bu dünyevi biçimiyle zihnimde canlandırmamı sağladı. Awoonor Oxford’da Yeni Sol içinde kendisini geliştirerek iyi bir Brit Lit derecesiyle Leeds’den Akra’ya geri gelmişti. Awoonor Du Bois’in izinden gidiyordu. Awoonor, kendine özgü bir komünizmin ve Du Bois sempatisinin Amerika’da pasaport reddi anlamına geldiğini, ama aynı zamanda, yeni palazlanmış Gana’da Doğu Bloku’na giriş imkânı anlamına geleceğini düşünüyordu. (Padmore’un “Pan-Afrikanizm mi, Komünizm mi?” kitabı aklına geldi. Marcus Garvey de hala bir alternatif olarak ciddiye alınıyordu.) Daha önemlisi, Lumumba ve Fanon’un (‘uzun ve kısa adam’) 1959 yılında birlikte katıldıkları Pan-Afrikan Kongresi’ni hatırladı. Jamaika’dan İngiltere’ye yeni gelmiş genç bir adam olan Hall’u, bu geniş dünyada yerel bir konumdan çok geleceğin filozofları arasına yerleştirmek istiyorum. Keşke, küresel ilişkileri tartışmak üzere benimle burada olsaydı. Beni dinlerdin, karşı çıkardın ama kimi zaman da söylediklerime katılırdın.

“When was the Postcolonial? Thinking at the Limit” (editörler: Ian Chambers ve Lidia Curti, The Post-Colonial Question, Routledge, London, 1996 içinde) dışında başka hiçbir yerde böylesine açık ve kapsamlı bir yeniden-okuma mümkün değil. Her ne kadar bu deneme açık bir biçimde, ‘sömürgecilik sonrası eleştirmenler” ile Arif Dirlik, Ella Shohat, Anne McClintock, Lata Mani, Ruth Frankenburg, Mary Louise Pratt, Robert Young ve Homi Bhabha arasındaki artık unutulmuş bir tartışmayla ilgili olsa da, “bu tartışmalarda, kimi zaman getirilen etraflı eleştirilere kıyasla daha büyük ölçekli konular masaya yatırılıyor” (256). Afrika’dan söz açmaksızın, paragraf paragraf, Afrika’daki sömürgecilik sonrası ulus-devletlerinin içinde bulundukları çıkmazlar anlatılmakta. Bu çıkmazlar, Afrika’nın milliyetçiliğine, bölgecilik (rejyonalizm) ve şimdiye kadar incelenmemiş kültürcülük temelinde bölünmesine açıkça işaret ediyor. Bugün biz Nijerya Merkez Bankası’nın iyi bir yöneticisinin görevden uzaklaştırılması karşısında afallıyoruz ya da bakışlarımızı yaşı ilerlemiş bir FLN üyesinin Cezayir’in yeni başkanı olmak için tekrar yarışa girmesine çeviriyoruz, Kenya’da muazzam bir etnik çatışma göze çarpıyor, Gana’da adaletsiz altyapı ve eğitim sistemi belirli bir sınıfı aşağı çekiyor —aslında Sahra-altı Afrika ile Güney Afrika’da zenginlerle fakirler arasındaki farklılığın en korkunç boyutlarda olduğu iyi bilinen bir gerçektir. Bunlarla ilgili olarak Hall’un şu sözlerini okuyoruz:

 

“Azgelişmişliğin çelişkili etkilerinden sorumlu güçlü yerel elitlerin ortaya çıkışı… sömürgeciliğin çoğu olumsuz etkisinin süreğenliğiyle, ama aynı zamanda, sömürgeci/sömürge ekseninden kurtulup, sömürgecilikten kurtulan toplumu içselleştirilmeleriyle karakterize oluyor.”

 

Biz bu satırları, onun yaptığı gibi, Sykes-Picot’yla[iii] anlamaya çalıştığımız Körfez ülkeleri bağlamında değil, Afrika bağlamında okuyoruz. Assia Djebar’ın sesini duyuyorum, Ekim 1988’de sömürgeci ve sömürgecilik sonrası şiddeti şöyle haykırıyor: “Bir kez daha, ey Frantz, ‘yeryüzünün lanetlisi!’” Bazı bölgelerde arzulanan çözüm, ülkeleri doğrudan yabancı yatırımcılar için güvenli hale getirmektir. Bu, Hall’un “şeytan ve derin mavi deniz”idir; Dirlik’in, Shohat’ın ya da şu sıralar Robert Young’ın argümanlarındaki çelişkiler değil. Şunu belirtmeliyiz ki, Hall’un argümanları “devrim”e işaret eden popüler hareketler tarafından devletin kötü başlarının ortadan kaldırılmasına yönelen, ancak yeni devletler inşa etmek için hiçbir hazırlığı olmayan, giderek artan sayıdaki örnekler için geçerli değildir. Hall’un, “bilgi-iktidar ilişkilerinin bir başka, bununla alâkalı ama henüz gelişmekte olan yeni konfigürasyonları kendine has etkilerini göstermeye başlıyor” sözlerini, çatışmayı olumlayan bir yaklaşımdan ziyade bölgeler arası hayatta kalma geleneğiyle ilişkili, “başkaldıran Afrika” bağlamında okuyabiliriz.

New Left Oxford’da bizzat kendisini örgütlerken, W.E.B. Du Bois, tıpkı Marx’ın Morgan’ı izlediği gibi, Batı-Güney-Doğu Afrika’yı tasvir eden eleştirel ve akademik antropoloji metinlerini dikkatlice takip ediyor; etkili bir şekilde yapılaşmış sosyal örgütlenmeden şiddetli bir tarzda kaçındıkları için Zenci köle nüfusunu aptal olmakla suçlayan aptalca önyargılarla mücadele etmek uğruna notlar alıyor, indeksler çıkartıyordu. Sembolik eylemden rasyonel seçimlere kadar, gündelik eylem içinde daima diri kalan, hafızaya dayalı malzemeyle güçlendirilmiş muazzam bir istatistiki ve tarihsel döküm etkileyici bir dilbilimsel incelikle birleşmişti. Hall, kölelik sonrası dönemde Yeniden-inşanın ve parlamenter yönetimin yapısal ilkelerini hızla işletebilen Amerika’nın Güney’indeki Afro-Amerikalıları nasıl araştıracağını düşünüyordu ve eğer onun sayfa kenarlarına aldığı notlarına ve indeks çalışmalarına güvenilecek olursa, entelektüel faaliyet içinde hiçbir girdi garantisi olmadığı halde önemli bir konuyu işlemeyi düşünüyordu —ki konuyu Fernard Braudel sonradan longue durée (uzun süre) olarak adlandıracaktır— inatçı ve süreğen yapılar Güneyli soylu ve hayırsever tipler göz önünde bulundurularak teşhis edilemez. Bu nedenle biz sadece Phyllis Wheatley ve Frederick Douglass gibi istisnai örneklerle değil, aynı zamanda özgürleştirilmiş kölelerin genel topluluğuyla da ilgiliyiz.

İşte Stuart Hall’un ideoloji ve ulusal kimlik üzerine eserleri, bizzat riskini üstlenmediği bir alanda, metinlerarası okumanın konusu yapılabilir. İzledikleri değişik yollarla Gilroy ve Julien’in çalışmaları bu gibi olanakları genişletiyor. Burada, Gana’da geçirdiğim akşamlarda Du Bois’dan hareketleAwoonor’un ölümünden sonra yayınlanan Umut Vaadi’ni (The Promise of Hope) okuyorum. Orada, sömürge sonrası dönemde pan-Afrikanizmin dönüşümüne katkıda bulunmuş Jamaikalı aktivist yazar Neville Augustus Dawes’a içten bir saygı gösteriliyor. Stuart Hall ise ısrarlı bir biçimde Kuzey Londra’ydı. Onun anısına kaleme aldığım yazıyı içinde bulunduğum ruh hali ve yalnızlığı yansıtanbirkaç sözcükle bitirmek istiyorum. Çünkü yoruldum.

 

dönüp dönüp anlatırım

günah keçisinin yarı-klan adamı

harap ve yabancı bir tarlada

ıssız bir ağaca asılmış:

ben son dansçıyım bu çemberde

sadece toz tekmeleyen

zarif birilerinin yaptıklarından sonra,

yuh sesleri ve alaylar yankılanıyor

tarihimin engin sahraları boyunca

bugün, bu doğum gününde,

ağladım yeniden

akıtamadığım tarihsel aptallıklar için

fark edemediğim yetenekler

tadını çıkaramadığım zaferler

sürdüremediğim umutlar için.[iv]

 

Stuart Hall’un öldüğünü duyduğumda Kalküta’daydım, sömürgecilik sonrasını keşfettiğim Coleridge üzerine bir şeyler yazıyordum. Bu deneme onun anısına ithaf edilmiştir.

 

Kaynak: Radical Philosophy’nin 185. (Mayıs/Haziran 2014) sayısı.

Çeviren: Vildan Güney

Notlar:

[i] “Négritude”, 1930’lar Fransa’sında frankofon siyahi entelektüeller, yazarlar ve siyasetçiler tarafından geliştirilen edebi ve ideolojik harekettir. (ç.n.)

[ii] “Pan-Afrikanizm” dünya çapında, farklı etnisitelerden tüm Afrikalıların dayanışmasını destekleyen ideoloji ve hareketin adıdır. (ç.n.)

[iii] Sykes-Picot Anlaşması; I. Dünya Savaşı sırasında, 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin bu gizli anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır. (ç.n.)

[iv]Kofi Awoonor, ‘In Memoriam: Return to Kingston’, The Promise of Hope: New and Selected Poems içinde, 1964-2013, University of Nebraska Press, Lincoln, 2014, s. 76.

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/pan-afrikanizmden-sonra/feed/ 0
Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu http://meseledergisi.com/2014/09/zaman-filistine-agir-darbeler-vurdu/ http://meseledergisi.com/2014/09/zaman-filistine-agir-darbeler-vurdu/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:49:48 +0000 http://meseledergisi.com/?p=653 Vijay Prashad

Sömürgesizleştirme

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

1948’de İsrail’in kuruluşu Filistin’i haritadan sildi. İsrail askerleri halkı çıkararak tarihi Filistin’in topraklarına ve nefesine ilerledi – Arap dünyasının orduları onlara yardım edemedi. Sonra Mısır’da, alçaklık irin toplayacaktı. 1952’de Kral’a karşı Özgür Subaylar isyanına yol açan da buydu. Subaylar monarşilerinin ordularını düzgün bir biçimde teçhizatlandırmada başarısız olduğunu hissetti. Bu başarısızlık Filistin ulusunun tarihsel yenilgisine sebep oldu.

Sonra, 1969’da, İsrail Başbakanı Golda Meir alaycı bir şekilde dedi ki “Filistin halkı diye bir şey yoktur. Onları ülkelerinden kovduk ve ülkelerini ele geçirdik diye bir şey yoktur. Filistin halkı var olmadı.” Siyonizm, Dan ve Eliat dedikleri yerler – Ürdün Nehri ve Akdeniz – arasında yaşamış olan bir halkın varlığını çoktandır reddediyordu. Burada yaşayanların topraklarının adı yoktu. Tanrının onayını almamışlardı. İçeride ve dışarıda dolaşmışlardı. Tanrının adı Yahudilere bahşedilmişti.

1948 ve 1969 yılları arasında, büyük sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş hareketleri dalgası peş peşe zaferler kazandı – 1947’de Hindistan/Pakistan’dan 1962’de Cezayir’e kadar. 1960’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Sömürge Ülke ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi’ni kabul etti. BM ulusal kurtuluş için cesaret verdi. Bu eğilime karşı çıkan iki ülke İsrail ve Güney Afrika’ydı.

1948’de, İsrail’in Filistin’e el koyduğu gibi, Güney Afrika hükümeti bir dizi Apartheid yasasını kabul etti (Apartheid Afrikalılar için “ayrı yaşamak” anlamına geliyordu). Beyazlar, Siyahlar ve Renkliler ayrı yaşayacaklardı, Beyazlar zenginlik ve güç içinde yaşarken geri kalanlar onlar için çalışacaktı.

Hint pasaportumun damgasının yalnızca iki ülkeye – İsrail’e ve Güney Afrika’ya – seyahat için yasaklanması biraz şaşırtıcıydı.

Filistinlilerin varlığının sömürgeci İsrail işgali altında olması apaçık ortada olmalıydı. Fakat öyle olmadı. İsrail sömürgeleştirilen taraf kendisiymiş gibi – örneğin, Holokost ve anti-Semitizm – ve Filistin’i ele geçirmesi kendi anayurduna dönüşüymüş, ulusal kurtuluşuymuş gibi konuyu eğip büktü. Çok vahşi bir hareketti. Batı’nın vicdan azabını dindirmek için inkâr edilen bir halk olan Filistinliler, kendi Nakba’larında[1] dağıldı. İntifada’lara ve 2009’daki Goldstone Raporu’na rağmen, yasadışı yerleşimlere ve beyaz fosfora rağmen, bu bakış yıllar boyunca dağılmadı. Haziran 2014’te, İsrail’de Mordehai Amihai – büyük bir Batı desteğiyle – Filistin Sorunu’nu ele almak görevini yerine getirmek için BM Sömürgesizleştirme Özel Komitesi’nin Başkan Yardımcılığına seçildi.

Sömürgeleştirilen dünya özgürlüğünü kazandığında, Filistin var olma hakkını yitirdi. Berbat bir zamanlamaydı.

Anti-Apartheid

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

1993’te gizli bir süreç içinde, çaresiz FKÖ lideri Yaser Arafat Filistin’in teslimi anlamına gelen bir dizi anlaşmayı kabul etmek için Oslo’ya gitti. Anlaşmayla Filistin’in kazandığı küçük bir şey vardı – İsrail işgali sona ermedi ve artık Filistinliler apartheid rejiminin yönetimindeki rolünde pay sahibi olacaktı. Batı Şeria ve Gazze’de yerleşimciler Filistin topraklarının kıçını kemirdi, erişim yolları resimden çıkarıldı, bir topluluk diğerini savunma topluluklarıyla engelledi. Apartheid koşulları 1993’ten sonra  “Filistin Yönetimi” mevcudiyet kazandığında bile ağırlaştı. Bantustan’ın apartheid dönemine benzemeye başladı.

Güney Afrika hükümetleri 1948’te apartheid yasalarını kabul ettiğinde, Siyahlar için bir dizi “anayurt” (bantustan[2]) oluşturdu – Bantu Kendini Yönetme Yasası (1959) Siyahlara esir alanlarında kendi milli topraklarınu vermeyi önerdi. Tüm bu ulusal kurtuluş ve sömürgesizleştirme konuşmaları tartışmalıydı. Siyahlar bantustanlarda kendi ulusal topraklarına kavuştu. Elbette– Batı Şeria ve Gazze gibi olan –  bu bantustanlar Güney Afrika hükümetinin işgali altındaydı ve burada yaşayanlar Güney Afrika’nın başkenti Pretoria’nın iktidarı altındaydı. Batı Şeria ve Gazze’de olduğu gibi Bantustanlarda yaşayanlar kendilerini Güney Afrika’ya girmek adına küçük düşürmeksizin yaşayamadılar.

1950’ler ve 1990’lar arasında Güney Afrika’nın içinde ve dışındaki güçlü mücadeleler Güney Afrika’da normalliğin değerini yükseltti. Kitlesel sivil itaatsizliklerle birleşen silahlı mücadeleler yönetici elitlere önemli bedeller ödetmeye başladı. 1994’te apartheid rejimi yenilgiyi kabul etmedi, Robben Adası’nda Nelson Mandela’yı serbest bıraktı ve Afrika Ulusal Kongresi’nin yasal olarak çalışmasına izin vererek özgür seçimler için çağrı yaptı.

1994’te, Güney Afrika toplumdaki ve ekonomideki vahşi bölünmeleri ortadan kaldırmak adına özgürlüğe doğru yeni bir yola girdi. Tam da aynı zamanda, kötü bir zamanda, Filistin yönetimi Güney Afrika’nın silinmesine yol açan Bantustan şartlarını kabul ederek İsraillilere teslim oldu. Halkı, Nelson Mandela’ya tezahürat yaparken, Filistinliler alkışlarıyla orada kendi liderleri Yaser Arafat’ı görüyorlardı.

Hamas

Mayıs 1964’te doğuşundan Ağustos 1982’de Beyrut’tan sürgünü edilmesine kadar, Filistin Kurtuluş Örgütü Filistin halkının – elbette birçok açıdan – esas kurtuluş örgütüydü. FKÖ ve FKÖ lideri Yaser Arafat’ın 1960’larda sömürgecilik karşıtı ve ulusal kurtuluş hareketlerinin üzerindeki ölü toprağını kaldırması iyi bir etki yarattı. Cezayir, Vietnam, Filistin – hepsi Filistin’in mücadelesini Cezayir ve Vietnam’ın Ulusal Kurtuluş savaşlarına bağlayarak Yaser Arafat’ın FKÖ’süne büyük bir başarı kazandırdı. Fakat 1970’de Ürdün’de İsraillilerin ve Ürdünlülerin saldırısı ve İsrail’in 1982’de Beyrut’u işgali FKÖ’nün hareket kabiliyetini İsrail’e yakın olan bu bölgeye sıkıştırdı. Tunus’ta bile, FKÖ güvende değildi. İsrailli savaş uçakları, Tunus’taki FKÖ kumandanlığını 1985’teki Tahta Bacak Operasyonu sırasında bombaladı ve seksenin üzerinde insani öldürdü. 1989 yılında İşgal Altındaki Topraklarda ilk İntifada patlak verdiğinde, FKÖ’nün kamplardaki ve İşgal Altındaki Topraklardaki Filistinlilerle olan bağı zayıflamıştı. Diğerleri bu bağı yeniden güçlendirmeye çalıştı.

Gazze’de, FKÖ’yü gölgede bırakan en önemli hareket Müslüman Kardeşlerin Filistin örgütü olan Hamas’tı. Gazze İsrail işgali altındaydı ve buna rağmen İsrail 1988’de kurulan bu hareketin dallanıp budaklanmasına izin vermişti. 2009’da İsrailli yetkili Wall Street Journal’a şunları söyledi:

“İsrail’in Gazze’deki askeri yönetimi, geniş bir okul, klinik, kütüphane ve anaokulu ağı olan felçli din adamına [Şeyh Yasin’e] iyi gözle baktı. Şeyh Yasin, İsrail’in önce bir hayır kurumu, sonra da 1979’da bir dernek olarak resmen tanıdığı İslamcı grup Mujama el-İslamiya’yı kurdu. İsrail aynı zamanda şimdilerde bir militan yatağı olarak kabul edilen Gazze İslam Üniversitesi’nin kuruluşuna da destek oldu. Üniversite, [2008-9 Dökme Kurşun Operasyonu’nda] İsrail savaş uçaklarının vurduğu ilk hedeflerden biriydi.”

İsrail, Mujama el-İslamiya’nın Ḥarakat al-Muqāwamah el-ʾİslāmiyyah (Hamas: İslami Direniş Hareketi) haline gelişine tanıklık etti. İsrail için gerçek sorun seküler olan FKÖ’ydü. FKÖ dağıtılmalıydı. Fakat sürgündeki ve Filistin halkından koparılmış olan FKÖ, yönetiminin topraklarına erişimine izin verilmesi için her türlü anlaşmayı yapmak için acele etti. 1994’teki Oslo anlaşmaları bu bağlamda okunabilir. Fakat Filistin yönetiminin sürgünde olduğu Oslo bile İsrail’e yeterli gelmedi. İkinci İntifada süresinde, İsrailliler Arafat’ı vurmaya devam etti. Aslında, 3 Aralık 2001’de bir kabine toplantısında Ariel Şaron “Arafat’ın artık bizimle ilgisi yok” demişti. İlgisinin olduğu şey Arafat’ın kendisi değil, direnen Filistinlilerin imgesiydi. Arafat çaresizce 16 Aralık’ta İsrail’in saldırılarının bitmesi gerektiğini söyledi ve böylece onun FKÖ savaşçıları Hamas’ın saldırılarını durdurmak için onlarla çatıştı. Fakat bu İsrailliler için yeterli değildi. İsrail Ordusu Genelkurmay Başkanı Shaul Mofaz FKÖ’nün Hamas’ın üzerinde baskı kurmasının yeterli olmadığını söyledi. Filistin Yönetiminin “tepeden tırnağa teröre bulaştığını ve bizi karışıklığın içine çekmek için ve kapımıza terörizmi getirmek için her şeyi yaptığını” söyledi. Bu balyoz FKÖ’ye ağır bir darbe indirdi. Direniş hayatı nakavt olacaktı.

O zaman, İsrailliler namlularını Hamas’a doğrulttu. Ocak 2004’te, Şeyh Yasin, Batı Şeria, Gazze ve doğu Kudüs’te bir Filistin devleti kurulursa İsrail’e karşı silahlı direnişi bitirmeyi arzuladığını söyledi. Hamas güvenlik şefi el-Rantissi de bağımsızlık için bir değiş tokuşta Filistinlilerin onlarca yıllık bir hudna[3] ilan edeceğini söyleyerek fikir birliği yaptı. 22 Mart’ta, İsrail Şeyh Yasin’e suikast düzenledi. 18 Nisan’da el-Rantissi’yi öldürdüler. Hamas’ın barış konuşmalarının suikasta etkisi olmadı.

Hamas Filistinlilerin milli özlemleri için kullanılan araçlardan biriydi, hala da öyle. Çoğu Filistinli tarafından tercih edilen olmazsa olmaz bir araç değildi. Kendi tutkuları için farklı bir araca sahip olmak isteyen birçok Filistinli Hıristiyan ve milliyetçi, Müslüman Kardeşler’den olmayanlar ve komünistler vardı. Fakat İsrail Oslo anlaşmaları yoluyla FKÖ’yü iple bağladı, suikast ve hapis yoluyla solun birliğini bozdu ve ne kadar şiddet karşıtı intifadaya inanan sol kanat Fetih lideri varsa (örneğin Marwan Barghouti) hapse gönderdi. İsrail şimdi seküler ve şiddet karşıtı Filistin hareketinin nerede olduğunu soruyor. Hepsi İsrail’in hapishanelerinde. İsrail, Hamas’ın yaşamasına izin verdi ve sonra Filistinlilere Hamas’ı seçmelerini söyledi ve sonra Filistinli güçlerin diğerlerini öldürmelerini söyledi…

İntifada

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

Filistin bu dönemde iki büyük intifada geçirdi. Biri 1987’den 1993’e, diğeri 2000’den 2005’e kadar sürdü. Üçüncü intifadanın havası sıklıkla Ürdün Nehri’ni bırakıp Gazze’ye doğru giden bir esintiye yakalandı. Bu ayaklanmalar basitçe sınıflandırılamaz. Direniş, Filistinlilerin hayatı için hayati konumda. Diasporasının kamplarında, kadınlar çember biçiminde oturup Dervişlerin mesajlarını masa örtülerinin üzerine işliyorlar, çocuklar Ramallah’ın dar sokaklarında direniş oyunları oynuyorlar; erkekler ve kadınlar tıkanan Gazze Şeridi’ne tüneller kazarak temel ihtiyaç maddeleri getiriyorlar. Gündelik hareketler direnişle pişiyor – orada bir kefeya, burada bir poster, orada bir şiir, burada bir dikkat çağrısı.

Bir halk kolay kolay milli tutkularından, halkının hayallerinden vazgeçmez. İnsanın özlemi milliyetçiliğe inayetlidir – birinin bayrağından, birinin haysiyetinden vazgeçmesi kolay değildir. Adalet ve haysiyet milliyetçilik yoluyla, ulusal çerçevede demokratik hakların kazanılması yoluyla ulaşılacak toplumsal savaşlardır. Dünyada birçok kişi ulusların sonunun geldiğini öne sürerek milliyetçilikten sıkılmaya başladı. Fakat yine kötü bir zamanlama, milliyetçilikten bu bıkkınlık baskı altındaki bir milletin kurtartılması için Filistinlilerin en derin özlemleriyle birlikte geliyor. Filistin hep geç kaldı, hep yanlış zamanda geldi, hasretini sırtında taşıdı.

Ancak daha sonra, zaman bize izin verirse, İnsanlık hayallerinden adamakıllı uyanabileceğiz – birbirimizin gözlerin önünde eşit, ulus ve dil, cinsiyet ve para hiyerarşisi olmadan eşit olacağız. İnsanlık bizden çok uzakta. İstediğimiz şey bu, ancak bu kadar kolay gelmesini bekleyemeyiz. İnsanlık çağrısı yapan cılız sesler, cılız etkileşimler bize insanlık deneyimini yaşatıyor. Tarihin öncesinde yaşıyoruz, İnsanlık’tan önceki tarihte. Biz halkız, evet, ama insan olmanın büyük zorluklarına sahip bir halkız. Vakit henüz gelmiş değil.

[1]Editörün notu: Nakba, İsrail Devleti’nin bağımsızlığını kazanmasının ardından Filistin halkının yaşadığı olayları anlatan bir kavramdır. Şanssızlık, bahtsızlık, talihsizlik anlamlarını taşıyan Arapça bir sözcüktür. Bu dönemde yaşanan Ara-İsrail savaşında Filistinlilerin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı yerlerinden edilmiş ve topraklarına geri dönmeleri engellenmiştir. Bütün bu olayların yıldönümünde Nakba günü adı altında anma düzenlenmektedir.

[2]Editörün notu: Güney Afrika Cumhuriyeti ve Güney Batı Afrika’da Bantu kökenli siyahi Afrikalıların yaşam sürdüğü yirmi kabileden oluşan bölgedir.

[3]Editörün notu: Geçici ve belirli bir resmiyeti olmayan ateşkes anlamına gelmektedir. Özellikle Filistin ve İsrail arasındaki çatışmalarda kullanılan Arapça bir kavramdır.

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/zaman-filistine-agir-darbeler-vurdu/feed/ 0
Tünellerde geçip giden zaman http://meseledergisi.com/2014/09/tunellerde-gecip-giden-zaman/ http://meseledergisi.com/2014/09/tunellerde-gecip-giden-zaman/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:46:35 +0000 http://meseledergisi.com/?p=650 Slavoj Žıžek

Kutsallıkla dolmadıysa toprağın içi,

Tanrı’nın ve insanın içinde yeşerecek kutsallık, sadece toprakta değil.

Udi Aloni’nin filmi Forgiveness’ta, kendini bir Filistinli kasabasında akıl hastanesi kurmaya adamış bir Holokost kurbanı psikiyatristine aşağıdaki hikâyeyi anlatır: Eski bir efsaneye göre sürgünde öldürülen erdemli Yahudiler, Mesih geldiği vakit affedilmek ve Zeytin Dağı’nda dirilmek için yeraltı tünellerine atılacaktır. (Efsane iki anlamlı İbranice bir sözcük olan mechilot’a dayanıyor: “yeraltı tünelleri” ve “affedicilik”.) Siyonizm sonra böyle ortaya çıktı ve İsrail/Filistin topraklarındaki sembolik tüneli betonarme bir yerleşime (aaliyah) dönüştürdü. Siyonist hareket laik-ulusal özgürleşimci/sömürgeci bir yapıdaymış gibi davransa da, tıpkı kardeş hareketi olan Hıristiyan sömürgeciliği gibi teolojik bir yapı temelinde kurulmuştur. Dolayısıyla şu söylenebilir: laik İsrailliler Tanrı’ya inanmamalarına rağmen yine de Tanrı’nın onlara kutsal toprakları verdiğine inanıyorlar. Fakat dini bilinçaltıyla beraber bu laik akıma paralel olarak, yerleşimcilerin dini anlayışında bir teolojik tersine çevirme gerçekleşir. Bu da şu demektir: yerleşimciler Tanrı’nın kendilerine kutsal toprağı verdiklerine inanmış olsalar bile, Tanrı’ya hiç de inanmazlar. Yalnızca Tanrı’nın kutsallığının içini boşaltanlar, laik-Siyonist projeyi tüm tanrısallığın kutsal yerlerde (Kutsal Topraklarda) olacağına inanılan çok uç bir sapkınlığa götürebilir. Bu şekilde İsrail topraklarındaki Yahudiler, dindar ve laiklere benzer şekilde, Kutsal Topraklara yönelik libidinal tutkusunda birleşmişlerdir. Ve toprakları kutsallıkla doldurarak, kutsallığı Tanrı’dan ve insanlıktan yoksun hale getirirler.

Bugün Gazze’de, İsrail ordusu yalnızca yeraltı tünellerinde değil, aynı zamanda toprakların yerlilerine karşı da savaşmaktadır. Yalnızca Hamas’a karşı değil, Filistin’in kendisine karşı savaşmaktadır. İsrail ordusu – Batı’nın yanı sıra – 70 yıldır topraklarından koparmaya çalıştıkları bir millete karşı savaşmaktadır. Yalnızca bu tüneller sebebiyle değil, aynı zamanda ve kesinlikle tünellerin kazıldığı toprakları fethetmek için savaşıyorlar. Gazze’deki mülteci kampları bu büyük toprak hırsızlığının, ilk günahın yaşayan örneğidir. 1948’den bu yana Filistin halkını bölmek için, onları milli bilinçlerinden yoksun bırakmak için bir çaba söz konusudur; Filistinlilerin hafızaları yalnızca Yahudi-Hıristiyan düşüncesinin devredilemez mülkiyetindeymişçesine onların hafızalarını silme çabası söz konusudur. İsrailli Araplar, Arap Kudüslüler, köktenci Gazzeliler, Batı Şerialılar ve sürgündeki Filistinlilerin geri dönüş hakkı olmaması gibi, sonradan yeni, bölünmüş bir bilinçle lekelenebilecekleri kabul edildi. Fakat biz Batı’dakiler Filistinlilerin kendilerini tek bir halk olarak görmeleri beklemedik. Ne var ki, onların kolektif hafızalarını silme çabasına rağmen, yeniden birleştiler. Kayıp dördüncü galibiyetin sebebi budur [yani, garanti edilen ABD destekli barış görüşmeleri boyunca olduğu gibi, İsrail’in Mart 2014’te Filistinli mahkûmların dördüncü ve son parçasını serbest bırakmayı reddetmesi] ve savaşın ve cinayetlerin ana sebebi budur. Gerisi laf-ı güzaf.

Ve bu nedenle biz onları topraklarından koparmaya çalıştıkça, Filistinlilerin aşağıda tünel kazmak için birleştiğini ve tıpkı bir Yahudi dua şalı gibi buna sarındıkları ortaya çıktı. Biz onların kendilerine mezar kazdıklarını sanırken, onlar kendilerine bir yaşam için kapı aralıyorlardı. Tsumud’un [Filistinlilerin topraklarına vefasını ifade eden Arapça bir kelime] özü budur ve tüm gruplaşmalardan daha büyüktür – Hamas’tan ve Fetih’ten, çiftçilerden ve kentlilerden, hem laiklerden hem de dindarlardan büyüktür. Tsumud bağlamında, kim olduğunuzun bir önemi yoktur. Çünkü günün sonunda Filistinlisinizdir, bu toprakların çocuğusunuzdur.

Filistinlilerin çoğu bu toprakları paylaşmak istiyor – hem de çok, ama artık istemiyorlar. Fakat hiçbir Filistinli bundan vazgeçmeyecek. Onları yeryüzünden koparma çabası onları bilinçlerimizden silme çabasıdır. Onlar dünyanın karnına ve bizim bilinçlerimizin kalbine göç ettiler. Onlar bu toprakların, gömüldükleri ve tünellerde yeniden dirildikleri toprakların çocuklarıdır. Yaşayan ölü olarak dolaştıkları tünellerde, evlerine ve köylerine çıkmayı ve yeniden bedenlenmeyi umuyorlar.

Tünellere gizlice yiyecek, eşya veya damat ve gelin soktuklarında, tüneller hayatın bir tezahürü olarak işleyebilmektedir. Ya da onlardan silahlı militan çıktığında, bir ölüm kanalı olabilirler. Onlar burada, dünyada kurtuluşun, hayatın kurtuluşunun tünelleri olabilirler. Veya apokaliptik kurtuluş haline, silahlarla ve imhayla kurtuluş haline gelebilirler. Tünellerin gelecek anlamlarını tanımlamaya yardımcı olabiliriz. Kapılarından barış ve adalet meshinin mi, yoksa ölüm meleğinin mi geleceğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabiliriz. Gazze’nin kapıları, onlar bizim için çok ağır. Belki de onları hayatla birlikte açarsak, mechilot (yeraltı tünelleri) mechilot (affedicilik) haline gelebilir.

Çev. Can Semercioğlu

(Kaynak: http://mondoweiss.net/2014/08/rolling-underground-tunnels)

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/tunellerde-gecip-giden-zaman/feed/ 0
“Kürtsüz” Kürdistan http://meseledergisi.com/2014/09/kurtsuz-kurdistan/ http://meseledergisi.com/2014/09/kurtsuz-kurdistan/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:44:27 +0000 http://meseledergisi.com/?p=647 Zozan Özgökçe

* Bu yazıyı Mesele’nin 93. sayısında okuyabilirsiniz.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/kurtsuz-kurdistan/feed/ 0
İrfan Aktan: Müzakere, mücadeledir http://meseledergisi.com/2014/09/irfan-aktan-muzakere-mucadeledir/ http://meseledergisi.com/2014/09/irfan-aktan-muzakere-mucadeledir/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:42:22 +0000 http://meseledergisi.com/?p=644 Yunus Öztürk

Suriye iç savaşının yol açtığı siyasal sonuçların nelere yol açacağına dair belirsizlik devam ediyor. Aradan geçen son üç yıl içinde, Şam rejimini devirme girişimi, Özgür Suriye Ordusu temelinde oluşturulan Batılı muhalefetin iktidarı devralması stratejisi şimdilik ikinci plana düştü. ABD stratejisinde esnerken, Türk hükümeti ve müstakbel başbakan ve eski dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ortadoğu planları da bozuldu.

Suriye Kürdistanı’nda (Batı Kürdistan/Rojava) ortaya çıkan “kanton” yönetimleri, sadece Suriye için değil Ortadoğu için de laik, tüm ulusal ve etnik yapıların temsiliyetine dayalı özyönetimci alternatifler olarak ortaya çıktılar.

ABD/Türk stratejisinin başarısız olması, Şam rejiminin iktidar gücünü yitirmesi Rojava Kürtlerinin siyasal iradesini öne çıkardığı andan itibaren, önce El Nusra ardından IŞİD barbar akınları baş gösterdi. Şeriatçı barbarlığa karşı Rojava halkı, kendini ve komşu halkları (Ezidileri) savunma temelinde yeni bir direniş hattı oluşturdular.

Güney Kürdistan’ı (Kuzey Irak) denetiminde tutan Barzani/Peşmerge güçleri IŞİD karşısında direnişin liderliğini yapamadılar, geri çekildiler; Güney ve Batı Kürdistan’da PKK ve PYD’nin onların askeri yapılarının (HPG ve YPG) ortak direnişinin oluşmasına ve böylece Musul’a kadar bir bölgede (Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan’da) geleneksel Kürt egemenlerinin karşısına yeni bir Kürt siyasal inisiyatifinin öne çıkmasına yol açtı: Demokratik Özerklik.

Bütün bu süreci ve yakın dönemde ortaya çıkacak siyasi olasılıkları bölgeyi ve Kürt hareketini yakından bilen ve izleyen gazeteci İrfan Aktan ile görüştük…

***

Son üç yıldır, esas olarak Suriye Kürdistan’ında medyaya yansıdığı kadarıyla bazı siyasal değişiklikler olduğunu izliyoruz. Söyleşimize “Rojava’da neler oluyor, hangi siyasal değişimler yaşanıyor” diye sorarak başlayalım…

Sanıldığının aksine Rojava’da 2011’den değil 2003’ten beri bir şeyler oluyor. Amerika’nın Irak’ı işgali sürecinde Abdullah Öcalan avukatları aracılığıyla Mart 2003’te verdiği beyanatta mealen şöyle söylüyordu: “Ortadoğu’da mevcut diktatörlükler yıkılacak yerine ya halkların baharı gelecek ya da Amerika’nın neo-conlarının desteklediği, yarattığı yeni iktidarlar, yeni diktatörlükler gelecek.” Öcalan bu çerçevede Kürtlere ve hareketinin etki alanının olduğu yerlerde yeni örgütlenmelere gidilmesi talimatı verdi. Nitekim tam da 2003 yılında Batı Kürdistan Rojava’da PYD, Doğu Kürdistan’da (Rojhelat/İran Kürdistan’ı) PJAK kuruldu. Bu, bir yandan egemen ulus devletlerin muhtemel harekâtlarına bir yandan da Amerika’nın yayılmacılığı karşısında Kürt hareketinin bir pozisyon edinme, yeni bir mukabele gücü sağlama projesiydi. Böyle anti-Amerikan stratejiye, savunmaya geçilmesinin bir sebebi de o dönemki PKK içi gelişmelerdi. Büyük bir grubun örgütten atılmasıyla sonuçlanan bu sürecin taraflarından biri, başını eski PKK komutanlarından Nizamettin Taş ve Osman Öcalan gibi isimlerdi ve onlar ABD yanlısı bir taktiğe heves ediyordu. Osman Öcalan, PKK’nin Amerika ile iletişime, ilişkiye geçmesini ve Türkiye’ye bunun üzerinden mukabele etmesi gerektiğini söylüyorlardı. Hatırlayalım; 2003 yılında ABD’nin talebi olan tezkere Türkiye’de reddedilmişti. Bu yüzden Amerika, Türkiye üzerinden Irak’a asker geçiremiyordu. Amerika-Türkiye ilişkileri bozulmuştu. 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilme hadisesi yaşandı. Bu, ABD ordusunun Türk ordusuna mesajıydı. PKK içindeki bir ekip bu krizin ABD yanlılığıyla fırsata çevrilebileceğini tasarlıyordu. Oysa PKK’nin esas kadroları ve Abdullah Öcalan, bunun Kürtleri bölgesel hedef haline getireceğini ve Kürtlere yönelik yeni katliamların fitilini ateşleyebileceğini düşünüyordu. Hatta Öcalan, 2003’te avukatlarına verdiği beyanatlarda Güney Kürdistan’da bir “küçük İsrail” oluşturulmasına karşı olduklarını ifade etmişti. Öcalan’a göre bu, Kürtleri bölge devletlerinin hedefi haline getirmekti. Rojava’ya dönecek olursak; o süreçle birlikte PYD’nin örgütlenme çalışması başlamıştı. PYD’nin kuruluşundan bir yıl sonra Kasım 2004’de Baas ordusu büyük Kürt kenti Qamişlo’da katliam yaptı. 32 Kürt genci bir futbol müsabakası esnasında öldürüldü. Bu aslında Esad’ın, Şam’ın Kürt örgütlenmesine karşı ilk reaksiyonuydu. Fakat Qamişlo katliamı, Kürtlerin isyanı tetikledi ve tüm Rojava o tarihten itibaren teyakkuza geçti. Afrin’den Şam’a kadar Suriye Kürtlerinin isyanı, sanıldığı gibi Arap Baharı’yla değil, Qamişlo katliamıyla başladı ve ara ara kitlesel gösterilerle görünür oldu. Bütün o süreç boyunca Şam, Rojava üzerindeki baskısını sürdürdü. Baskı hiç dinmedi. PYD’liler tutuklandı, faili meçhuller yaşandı, işkenceler oldu. Fakat PYD siyasi örgütlenmesini sürdürdü. Baas Partisi dışında legal siyaset yürütecek siyasi partilere müsaade edilmediği için, silahsız olduğu halde PYD illegal bir parti olarak varlığını sürdürdü.  Rojava halkının eline silah alması 2011’e kadar söz konusu değildi. Suriye’deki çalkantı başladıktan sonra silahlı güç olarak YPG ortaya çıktı. 2003’ten itibaren PYD’nin yaptığı şey, bütün Kürtler içinde hane hane, ev ev örgütlenmekti. Yaklaşan fırtınaya yönelik bir hazırlıktı bu. Tabii ki IŞİD türü vahşet örgütlerinin peyda olup Batı Kürdistan’a yöneleceği tahmin edilemezdi ama Kürtler bu tür saldırılara karşı da hazırlanmış bulunuyordu. Kürtler Şam’ın olası harekâtlarına hazırlanmışken, karşılarında El Nusra’yı, IŞİD’i buldular.

Peki, Rojava’nın öncesinde isyan deneyimleri var mıydı?

Kürtlerin Şam’la mücadelesi 1930’lara kadar uzanıyor. 1937’de örneğin, Kürtler Fransız sömürge makamlarına karşı isyan ediyor. 1963’te iktidara geldiğinde Baas Partisi’nin Kürtlerle birtakım iletişimleri oluyor ama o tarihlerde 120 bin Kürt, vatandaşlıktan çıkarıldı. Bu 120 bin kişi haymatlos oldu, hiçbir ülke vatandaşı değillerdi, pasaportları yoktu ve Suriye’de de bir statüleri bulunmuyordu. Dediğim gibi, Fransız sömürgesi altındaki Suriye’de de Kürt isyanları vardı. Anadilde eğitim talebinde bulunuyorlar ama Fransızlar bunu reddediyor. Ağrı isyanını tertipleyen Xoybun örgütü, Kürtlerin PKK’ye en benzeyen örgütüdür. Ağrı İsyanı’nı tertipliyor ve bu isyanın bastırılmasından sonra, 1930’ların başında etkinliğini yitiriyor. Xoybun’un alametifarikası, aralarında Ermenilerin de olmasıydı. Seküler, sol referansları olan bir örgüttü. Kürtlerin Ermenilerle 1915’teki kötü karşılaşmalarının kısmen de olsa telafisi bu ortak örgütlenmeyle gerçekleşiyor. Ermeniler ile Kürtlerin birbirlerine düşman olmamalarının en büyük sebeplerinden biri de bu ortak örgütlenmedir. Böyle bir tarihsel deneyimi de var Rojava Kürtlerinin.

Kürdistan için Rojava’nın konumu nedir?

Rojava veya Türkçesiyle Batı Kürdistan, esas olarak Arapların Cebel Ekrad, yani Kürt Dağı dedikleri mıntıkayla Cezire bölgesinden oluşuyor. Türkiye’deki Kürtler bın xet (hat altı) diyor Rojava’ya. Hududun altı, sınır çizilmeden önce Kürdistan’ın bir parçası, Osmanlı’nın sömürüsü altında bir bölge. Cumhuriyet’le birlikte sınır çizilince, hattın altında kalan Kürtler “Suriyeli” sayılıyor. Aslında çok geniş bir coğrafya değil. Verimli toprakları var. Petrol rezervleri olduğu söylenir ama Kürtlerin orada yaşadığı büyük yoksulluk sebebiyle kalkınamamış bir bölge. Fransız sömürgesi döneminden itibaren yüksek vergiler altında terbiye edilmeye çalışıldı Kürtler. Daha sonra da Şam, bu bölgeyi her açıdan ihmal etmiş ve sömürmüş. Oranın zenginlikleri alınmış,  yatırım yapılmamış. Yoksul bir yer. Kürtler Suriye’de sadece Rojava’da yaşamıyorlar. Halep’ten Şama’a kadar, tahminen 2 milyonu aşkın bir nüfusları olduğu söyleniyor. Şam’daki Kürtlerin önemli ölçüde asimile olduğu söylenir ama 2011’den itibaren oradaki Kürtlerin de direnişe katıldığını biliyoruz. Öte yandan Rojava’da sadece Kürtler yaşamıyor. Sünni Araplar, Baas rejiminin politikası dolayısıyla buraya yerleştirilmişler. Ayrıca kısmen Ezidiler, Dürziler, Ermeniler, diğer Hıristiyan ve başka inançlardan gruplar yaşıyor. Rojava’da şu anda tesis edilen sistemin gücü de bu farklılıkların bir arada yaşamasını becerebilmiş olmalarına dayanıyor. O yüzden farklılıklar arasında fazla bir çatışma yaşanmadı. Şam’a ve IŞİD türü örgütlere karşı ittifak bu tarihsel arkaplanı olan kaderdaşlıktan ötürü çok zor olmadı. Fakat örneğin Güney Kürdistan’da (Kuzey Irak) 2003 yılına gelindiğinde durum tam böyle değildi. Orada yine Baas Partisi’nin, Irak Baas’ının kuzeye yerleştirdiği Sünni Araplar vardı, hâlâ Musul ve Kerkük’te çok büyük bir Arap nüfusu var. Orada Kürtlerin kendi hâkimiyetlerini sağlamakta bir engel olarak duruyorlar. Kerkük’ün statüsünün netleşebilmesi için Irak anayasası uyarınca referandumun öngörülmesinin sebebi de bölgeye yerleştirilmiş olan Sünni Arap nüfus. IŞİD’in de güvendiği ve destek bulduğu kesim bu Sünni Arap nüfus. Aslında IŞİD’in Rojava’ya saldırırken de güç aldığı, yine Suriye Baas’ının zamanında oraya yerleştirdiği Sünni Arap köy ve kasabaları.

Buradan IŞİD’in son dönemde hızla etkin olan rolüne geçelim mi? IŞİD’in son dönemde Rojava’ya yönelmesi ve Rojavalı Kürtlerin IŞİD’e karşı sert direnişi üzerinde durur musun? Ya da şöyle de sorayım: IŞİD basitçe bir İslam Devleti kurmak isteyen örgüt mü yoksa Kürtlere saldırıların uluslararası boyutu var mı?

Bence her ikisi de. Bir kere IŞİD’den önce El Nusra vardı. Şimdilerde pek adı anılmıyor. Tek farkı daha az vahşi bir örgüt olmasıydı. Bunlar Şam yönetiminin devrilmeyeceğini görünce, daha az silahlı gücü bulunan, daha örgütsüz zannettikleri, ferdi silahları bulunan bir bölgeyi hâkimiyetleri altına alabileceklerini düşündüler ve bunun üzerine Rojava’ya yöneldiler. Aynı zamanda PYD’nin Rojava’da oluşturmak istediği sisteme, laik, sol eğilimli yeni rejime saldırarak bölgedeki Sünni mezhepçi devletlerin desteğini alabileceklerini düşündüler ve bu desteği aldılar da. Gerek Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, gerekse de Batı kapitalizmi Rojava’daki modelin kendileri aleyhine olacağını düşünerek IŞİD’e az veya çok destek sundular. El Nusra’nın, IŞİD’in Rojava’ya yaptıkları tüm saldırılara göz yumdular, destek verdiler. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Batılı güçler Rojava’daki sistemi berhava etmek için hem El Nusra ve IŞİD’i kullanırken, El Nusra ve IŞİD de bu güçlerin desteğini almak için özellikle Rojava’yı hedef aldılar. Karşılıklı “kazan kazan” taktiğiydi bu. Fakat bunda muvaffak olamadılar. Çünkü PYD 2003’ten beri hane hane örgütlenmişti. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, henüz YPG yokken, her türlü dış saldırılara karşı silahlandırabilecekleri örgütlü güçlerinin olduğunu ifade etmişti ve nitekim böyle de yaptılar. Tüm halkın örgütlü militan olabilecek kadar örgütlendiği bir bölgeye kolay kolay giremezsiniz.

Sanırım Öcalan da son IŞİD saldırılarından sonra Rojava’yı bir tür kuşatılmış Gazze kentine Rojavalıları Filistinlilere benzeterek, savaşarak yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini söyledi…

Tabii, daimi savaş halindeymiş gibi teyakkuzda olmalarını salık veriyor Öcalan. Ama zaten Rojava halkı, fırtına gelmeden bunun hazırlığını yapmıştı. Böyle bir üstünlüğü var. Öte taraftan Güney Kürdistan’ın, peşmergenin IŞİD karşısında sendelemesi tam da bu örgütlenmeye sahip olamaması sebebiyledir. YPG ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiş silahları var Güney Kürdistan’ın, düzenli sayılabilecek bir ordusu var, uluslararası destekçileri var. Buna rağmen IŞİD karşısında peşmerge duramadı. Çünkü halkın desteği yok. Sadece üniformalılar direniyor; tabii buna Rojava’daki gibi güçlü bir direniş de diyemeyiz.

Mesela Cemil Bayık’ın Ruşen Çakır’a verdiği mülakatta söylediği gibi “Peşmerge villa derdine düştü direnemiyor. IŞİD’e karşı güçlü silahlar değil güçlü irade gerekiyor”.

Buradan Kürtlerin de çıkartacağı dersler var: Direnebilmek, kendini savunabilmek için illa bir devlete ihtiyacın yok. Güçlü bir örgütlenmeye ihtiyacın var. Güney Kürdistan’ın yaklaşımı neydi, Kürtlerin kurtuluşunun hep bir bağımsız devletten geçtiğini düşünüyorlardı. Bu da olabilir, ben bunu da ihtimal dışı bırakmıyorum. Ama hâlihazırdaki durum halk içinde örgütlenmenin önemini gösteriyor.

Kürt sorununun Kuzey’deki bölümüne gelecek olursak, müzakere süreci üzerinde duralım istiyorum. Dünya’daki tüm deneyimler İrlanda’dan Güney Afrika’ya ya da Filistin veya Kolombiya’ya kadar, müzakere süreçlerinin her zaman inişli çıkışlı olacağını görüyoruz. Nitekim en iyimser havanın birden tersine çevrildiğine de tanık oluyoruz. Son dönemde iniş ve çıkışlarda bir hareketlenmeden de söz edebiliriz. Sen süreci nasıl değerlendiriyorsun? Gidişat nereye doğru? AKP’nin politikaları için ne diyebiliriz?

Bir kere şu çok açık: AKP’nin istediği çözüm, Kürtleri belli kültürel haklarla ikna edip Ortadoğu’daki, bölgedeki egemenlikçi politikasını daha rahat sürdürebilmek. AKP, “barışı” daha büyük emelleri için istiyor. Oysa AKP’nin öngördüğü barış, Kürtlerin taleplerini karşılamaya yetmiyor. Örneğin Kürtlerin tek sorunu anadilde eğitim, Kürtçe isimlerin iadesi filan değil ki. İran’da Kürtlerin yaşadığı yerin adı Kürdistan, hem de resmi olarak. Fakat bu, oradaki Kürtlerin sorununu çözmüyor. Biz sınıfsal sorun diyoruz ama bu sadece sınıfsal bir sorun da değil. Geçmişten buyana sömürülmüş, çoraklaştırılmış topraklarda insanların yaşayabileceği bir ortamın yaratılması lazım. Kürtler Türkiye’nin her yanına dağılmış durumda. Kürtlerin yaşadıkları Batıdaki bölgelerde karşılaştıkları ırkçı, milliyetçi basınçtan kurtulabilecekleri, eşitlikçi yeni bir düzenin kurulması gerekiyor. Bu tabii ki çok büyük bir proje. Buna öncelikle devletin ikna olması lazım. Devletin aynı zamanda toplumu da ikna etmesi lazım. Cumhuriyetin başından beri bu devlet Türk’e “en üstün sensin, geri kalan herkes senin hizmetkârındır” dedi. Artık “En büyük Türk, başka büyük yok”, “Bir Türk dünyaya bedel” gibi ırkçı zihniyetin bu topraklardan kazınması, eğitim müfredatının baştan aşağıya değişmesi, kendine üstünlük atfeden kesimlerin eşitliği sindirebileceği yeni bir dönemin inşası gerekiyor. Barış ancak bundan sonra bir ihtimal haline gelir. Şuanda kalıcı bir barış ihtimali sadece bir ihtimal. Ortadoğu ve Türkiye’deki dönüşümün bizi nereye savuracağını henüz öngöremiyoruz. Evet, taktiksel ya da reel politik icabı bir takım adımlar atılıyor, bundan umutsuz olabileceğimiz bir durum da yok. Mevcut süreç, Kürt hareketinin gücü neticesinde oluştu. İyi bir süreç. Ama uzun vadeli baktığımızda AKP’nin bu sorunu demokrasi, eşitlik ve özgürlük temelinde çözecek bir çapının olmadığını biliyoruz. AKP Kürt-Türk eşitliğinin sağlandığı, Kürtlerin yerelde kendi sokağına kendisinin isim verebildiği, kendi yer altı kaynaklarını kendi bölgesi için kullanabildiği yeni bir adem-i merkeziyetçi henüz kafası yatmıyor. Bu açıdan AKP’nin politikası Osmanlıcılığa da benzemiyor. AKP son derece merkeziyetçi yeni bir düzen tahayyülüyle Kürtlerin taleplerini karşılayamaz. Bu zihniyet, Kürt sorununu yine Ankara merkezli sürdürülebilir kılmak ve Kürtlerin ayağına köstek olmadığı bir düzende koşar adım Kürdistan’ın üzerinden bütün Ortadoğu’ya ilerlemek istiyor. Fakat çözüm denen süreçte devlet de AKP de yeni şeyler öğreniyor. Kürtlerin iradesini, arzusunu öğreniyor, öğrenecek. Şimdiye kadar silahla, tankla, topla girdiğiniz bir coğrafyada muktedir olamayıp artık müzakere için gittiğiniz anda gözünüzün görmediği şeyleri görmeye başlarsınız. AKP veya devlet, bugün AKP yarın başka bir parti, bunu idrak edecek. Ediyor da. Bu yüzden de çeşitli provokasyonlarla, çeşitli engellemelerle Kürt hareketini baskılamaya çalışıyor. Bir süre sonra bu basıncının da kâr etmediği görülecek. Sonra da aklın yoluna gelinecek. Gelinmek zorunda. Çükü AKP Kürtleri belli nispi haklara ikna edeceğini düşünmeye devam ederse bırakın Ortadoğu’yu, Diyarbakır’a da söyleyecek sözü olmayan, varsa bile o sözü taşıyamayan, dışsal bir baskıcı rejim olarak kalacak ve giderek Kürtlerin mücadelesiyle daha da zayıflayacak. Bir de tabii ki şöyle bir durum var. Kürdistan coğrafyası sadece Türkiye Kürtleriyle, Kuzey Kürdistan ile sınırlı değil. Güney’de bir devletleşme ihtimali var. AKP şu anda buna göz yumar gibi görünüyor ama yarın öbür gün devletleşen Kürdistan’ın petrol ve ticaret için eli daha da güçlü olarak masaya oturacağı belli. Bunun şimdiden bir engel ve çatışmaya yol açıp açmayacağını bilmiyoruz. Rojava’da Kürtler yeni bir sistem kuruyor. İran’da Kürtler hareket halinde. İran’da şu an durum stabil ama orada da yeni şeyler oldu olacak. Dolayısıyla AKP’nin veya Türkiye devletinin sadece Kuzey Kürtlerini ikna etmesi de yetmeyecek. Türkiye’nin büyük Kürdistan’a ikna olması lazım. Büyük Kürdistan’dan kasttım, büyük Kürdistan devleti değil. Kürtlerin dört parçadaki talep ve arzularının saygıyla karşılanması… Saygıyla karşılanmadığı sürece Türkiye’deki çözüm süreci de arzulanan noktaya gelemeyecek. Ama bu esnada Kürtler demokratik konfederal sistem için ağır aksak da olsa yol alacak. Zaten dört parçadaki Kürtlerin ittifakı gerçekleştiği anda ne Ankara, ne Tahran, Şam ne de Bağdat sürecin belirleyici aktörü olarak kalabilecek.

Kürtler bu söylediğin şeylerde homojen mi? Mevcut Kürt hareketinin koalisyon karakteri, yani Kürt burjuvazisinden yoksul Kürt köylüsüne kadar uzanan yapı içinden anadil ile yerellere özerklikle, kültürel haklarla kendini sınırlamak isteyen Kürtler olmayacak mı? Ya da AKP mevcut koalisyonu parçalamak üzere kışkırtmalara girmeyecek mi?

Tabii ki Kürtler homojen değil. Farklı sınıflardan, farklı inançlardan, farklı kültürlerden oluşuyor. Her toplum gibi heterojen. Bu tabii ki siyasi taleplere de yansıyor. Şuan devletten herhangi bir talebi olmayan Kürtler de var. Mevcut düzenden nemalanan, hayat düzeyi gayet iyi olan, Kürt sorunu benim sorunum değil diyen Kürtler de var. Bizim zaten baz alacağımız şey talepkâr olmayanlar değil, Kürt hareketlerinin kendisi. Çünkü Kürtlerin görünür taleplerini onlar ifade ediyorlar. Daha doğrusu, Kürtlerin taleplerini onlar görünür kılıyorlar. Ben Kürt değilim diyen Kürtler de var. Ama bunu genelleyemeyeceğin gibi, bir Kürt’ün Kürt olmadığını söyleyecek noktaya gelmesi de Kürt sorununun bir veçhesi ve bu da çözülmek durumunda. Bir kesim talep etmiyor diye “Kürtler demokratik özerklik istemiyor” diyemezsin. Devletin de sorun bellediği, zaten isyan halindeki Kürtler. İsyan halindeki Kürtlerin talepleri de belli: Adem-i merkeziyetçi, eşitlikçi, laik bir düzen. Rojava’dakilerin ve diğer parçalardaki Kürtlerin talepleri de Türkiye’nin elini oraya kadar uzatmaması. Rojava’ya müdahil olmak Türkiye’nin hakkı da değil, haddi de. Ama Türkiye bütün Kürdistan coğrafyasına müdahil olabileceğini zannediyor. Bu zihniyetten vazgeçmesi lazım. Çünkü o devir çoktan geçti. Bağdat Paktı, 2003 yılında Saddam’la birlikte tarihe gömüldü. Saddam devrilip kuzeydeki Kürtler belirli haklara kavuştuktan sonra, Şam, Tahran, Badat ve Ankara’nın bir araya gelerek Kürtleri topyekun baskılama ihtimali bitti. O tarihe kadar bu dört devlet, karşılıklı olarak kendi sınırları içindeki Kürtleri baskılıyordu. Ama artık ne Şam ne de Bağdat eski siyasi merkezler değil. Kürtlere karşı eski şer ittifakını çözülmüş durumda. Ankara’nın da bu eski zihniyetten kurtulması lazım. Kurtulamazsa siyaset yapamaz, ilerleyemez. Ayrıca şer ittifakının dağılması, şu ana kadar mümkün olmayan Kürt ittifakının olanaklarını da artırdı. Özellikle son gelişmeler bunu zorunlu kılıyor. Türkiye artık Kürtlerin kaderini belirleyen, kaderinin önüne set çekebilen bir aktör olmaktan zaten çıkacak. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, bir an önce çalkantıdan en az hasarla kurtulmak üzere Kürtlerin taleplerini yerine getirmektir. Yoksa Ortadoğu’yu çok büyük bir savaş bekliyor. Türkiye bundan büyük hezeyanlarla çıkar.

Kürt hareketinin yeni bir dil kullandığına tanık oluyoruz. İlki, Selahaddin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı ve seçim sürecinde görebildik. Mağduriyetten kaynaklı hak talep eden geleneksel söylem yerine, “insanın ana dil hakkım” ifadesi, egemenlerle eşit ilişkinin dili oldu; kendine güvenli bir dil tutturuldu. İkincisi, Demirtaş hem anti AKP olup hem de anti Kürt olan geniş bir seçmen kitlesine seslendi ve onlarla iletişim kurabildi. Batı’ya bu açıklıkta ilk kez seslenildiğine tanık olduk ve seçmen de karşılık verdi. Kürt hareketinin dili değişiyor mu?

Aslında Kürt hareketi açısından bu dil yeni değil. Tam olarak 1970’lerin sonunda bu dil konuşulmaya başladı. Egemene karşı “benim halk olmaktan kaynaklanan haklarım var ve sen bunları gasp ettin, ben bunları senin elinden alacağım” sözünü güçlü bir biçimde dile getirerek ortaya çıkan PKK ve onu lideri Öcalan’dı. Selahaddin Demirtaş’ın alemet-i farikası, Abdullah Öcalan’ın silahlı bir gerilla olarak o özgüvenli dili kullanmasına karşı, Ankara’da silahsız siyaset yapan biri olarak bu dili kullanmasıdır. Bu iyi bir dil. Çünkü öbür türlü Kürtler sadece mağduriyetle özdeşleştiriliyordu. Kürt siyasetçileri bu mağdur dilini empati yaratma aracı olarak görüyordu. Devlet ve onun etrafında konumlanan Türkler de bu mağdur diline karşı ellerine küçük haklar tutuşturulunca Kürtlerin sesini keseceğini zannediyordu. Sesini kesmeyince de Kürtleri hadsiz, nankör addediyorlardı. “Size TRT 6’i verdik, daha ne istiyorsunuz” sözleri çok da eski değil. Dolayısıyla Kürtleri mağdur dili devletin de arzuladığı ve işlevsel kıldığı bir dildi. Ama Kürtler artık mağduriyetlerinin karşı tarafta bir empati yaratmadığını, meşruiyet sağlamadığını gördüler. Demirtaş bunu görerek yol alan Kürt siyasetçilerinden sadece biri. Demirtaş’ın da bu dilini destekleyen dört parça Kürdistan’da, Kürtlerin yükselen gücüdür. Bu güç doğrudan Kürt siyasetçisinin diline yansıyor. Kürtler artık sadece mağdur görünmek istemiyorlar, çünkü sadece mağdur değiller. Tam tersine direndikleri, isyan ettikleri, başkaldırdıkları için saldırıya uğramış halk. Saldırıya uğradığı için hakkından vazgeçmemiş bir halk. Kürtlerin esas kimliği direnişçi kimliğidir. Demirtaş’ın yürüttüğü siyaset ve kullandığı dil, Batı’da karşılığını bulduğu gibi Kürtler içinde de çok büyük karşılık buluyor.80’lerin ikinci yarısında başlayıp ‘90’ların başında sonlanan SHP “ruhunun” kısmi de olsa CHP’den koparak HDP’ye yönelmesi bu dilin etkisiyle oldu. Bence bu anlamda Kürt-Türk ittifakıyla devlete karşı yeni bir mücadele cephesinin ihtimali belirdi. Bu konuda çok fazla iyimser olmamakla beraber, bu ihtimalin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. SHP’nin Kürtleri ihraç etmesinin temelinde 1990’larda yeni yeni beliren savaş konsepti ve devletteki keskin Kürt karşıtlığı da yatıyordu ama PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadeleyi Batı’daki tabanına izah edemeyen SHP’nin korkuları da vardı. Şimdi artık Kürt hareketi stratejik olarak silahlı mücadeleyi bir kenara bıraktı. Tam da Öcalan’ın dediği gibi siyaset konuşuyor. Siyasetin konuştuğu dönemde seçmen de aynı kalamaz, aktif siyaset yürütenler de. Ne artık CHP ve tabanı 1990’ların, 2000’lerin diliyle siyasete devam edebilir ne de Kürt hareketi sadece Kürtlere hitap etmekle yetinebilir. Bana kalırsa önümüzdeki dönemde CHP tabanı HDP’ye daha fazla yaklaşacak.  CHP ulusalcı-milliyetçi hattında ilerlemeye devam ederse sosyal demokrat kesimler yüzlerini HDP’ye dönecek. Nitekim Rıza Türmen, “Selahaddin Demirtaş’ın dilinin bizde olması gerekir” diyerek bunu açık etti. Uzun lafın kısası, iç siyaset açısından Türkiye’de iyimser olunabileceğini düşünüyorum. Özellikle de HDP’nin eriştiği güce bakınca, bunun diğer tüm aktörleri etkileyeceğini söyleyebiliriz. Bu da eninde sonunda iyimserliğimize bir gerekçe olur.

İyimser olalım da en son Mahsum Korkmaz heykelinin yıkılması meselesi var. Daha önce de Lice’de yine kalekol inşaatı nedeniyle yol kesme eylemleri olmuştu. Çatışmada ölen gençler oldu. Bunlar münferit hareketler mi? Sabri Ok’un açıklaması “bizim heykel dikmek gibi bir kararımız yoktu” şeklinde.

Egid’in heykeliyle ilgili yaşananlar son derece önemli. Bir kere Egid sadece bir gerilla komutanı değil, onun heykeli de sadece bir heykel değil. Devletin cumhuriyet tarihi kadar eski reddiyeci tüm politikaların reddini simgeliyor o heykel.“Heykel dikme” konusundaki görüşlerimi saklı tutarak söylüyorum: Mahsum Korkmaz’ın kaleşnikofundan arındırılmadan heykelinin dikilmesi, silahlı mücadelenin yarattığı dönüşümü hatırlatma ama o mücadeleyi de mazileştirme arzusu taşıyor. Niçin heykel dikersiniz? Bir anı, bir hadiseyi devam ettirmek için değil, unutulmaz kılmak, hatırda tutmak için. Nasıl ki Atatürk’ün, Özal’ın bedenini olduğu gibi korumaktaki maksat, onun tekrar dirileceğini ummakla ilgili değilse, Egid’in kaleşnikofu da silahlı mücadelenin sürmesini arzulamakla ilgili değil. Türkiye’nin her yerinde Atatürk, İnönü veya asker heykelleri var. Militarist semboller var. Bu heykeller, “ben burada kalıcıyım” demektir. Devlet, Kürdistan’a binlerce heykel dikti. Heykel dikemediği dağlara bayrak dikti, “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazıları yazdı. Kürtler daha önce Dersim’de Seyid Rıza heykeliyle, şimdi de Mahsum Korkmaz heykeliyle devlete mukabelede bulundular. Kürtler de varlıklarını ilan etmek istiyorlar. IŞİD mesela şuanda girdiği her yerde anıtları, heykelleri, tarihi ne varsa yıkıp yakıyor. Şunu söylemek istiyor: “Benden önce burada hiçbir şey yoktu.” Cumhuriyetin Kürdistan’da yaptığı da buydu. Kürtleri görünür kılacak hiçbir sembole müsaade etmedi ve hâlâ etmiyor. Devlet, Kürt’ü veya Kürtlüğü anımsatacak hiçbir sembol görmek istemiyor ama bunun sürdürülebilir bir yanı yok. Mahsum Korkmaz heykeli bir denemeydi. Olmadı. Ama bir dahaki sefere olur. Olmak zorunda. Kürtler varlıklarını, mücadelelerini kendilerine de hatırlatmak istiyorlar ve bu son derece doğal bir haktır. Devlet bir şeyi görmek zorunda: Mahsum Korkmaz eğer ölmeseydi, devletle müzakere eden kişilerden biri olacaktı. Sen, Egid’in de komutanı olan kişiyle, Öcalan’la masaya oturuyorsun. Ki Öcalan, silahlı gerilla lideri, ilk silahlı mücadeleyi başlatan kişidir. Sen Öcalan’ı şahsi tarihinden arındırarak muhatap almıyorsun, tam tersine bir gerilla lideri olarak yarattığı etkiden dolayı görüşüyorsun. Öcalan bir sivil toplum kuruluşu başkanı filan değildi ki. Bir gerilla lideri. Mahsum Korkmaz ne ise, Abdullah Öcalan odur! Dolayısıyla onun heykeline saygı duymak zorundasın. O maziye, kaleşnikoflu veya değil, saygı duymak zorundasın. Kürtlerin hafızasında olanı görünmez kılmakla bir yere varamazsın! 1990’larda bizim oralarda insanlar Öcalan’ın resimlerini koyunlarında saklardı. O fotoğraflarla yakalananlar yıllarca hapis yattı. Ama ne oldu, şimdi dört bir yanda Öcalan fotoğrafları var. Devlet artık bu beyhude çabadan vazgeçmeli. Kürtlerin simgelerine, sembollerine, kahramanlarına saygı duymalı. Bunları sindirmeden barışı kuramazsın. Kürtlerle, onları tarihlerinden arındırarak barışamazsın. Zaten senden önceki rejim bunu yapıyordu, yaptı. “Kürt yoktur, Kürt dili yoktur”, “Şeyh Said gerici bir İngiliz uşağıydı…” Şimdi de “PKK diye silahlı bir örgüt yoktu, onun Egid isimli bir komutanı hiç olmadı” mı diyorsun? Tarihi sürekli kendine göre yontan, çarpıtan, resmi tarihi yalanlarla donatan bir devlet başarısız oldu ki, şimdi müzakerelerden söz ediliyor. Heykeli yıkarak bütün cumhuriyet ezberlerini tekrarlıyorsun aslında. Heykeli yıkıyorsun, postalı üstüne koyuyorsun. “O heykelde kaleşnikof var, şiddet içeriyor” deyip aynı esnada bir genci vuruyorsun ve heykeli indirip üstüne asker postalı koyuyorsun. Ama şunu unutuyorsun ki, Kürtler o postala karşı kırk yıldır direniyor ve direnecek de. Egid’in heykeli, kim ne derse desin, bir provokasyon filan değil. PKK’nin haberi olmaya bilir. Olmak zorunda da değil. Ama bu, Kürtlerin arzusudur. Kürtler, kahramanlarını hatırlatan simgeleri kendi topraklarında görmek istiyorlar. PKK şuanda silahlı mücadele yürütmediği için, belki bir daha yürütmeyeceği için Kürtler geçmişi oraya not etmek istediler. Kendi tarihlerini görünür kılmak istediler. Bu illa PKK’nin kararıyla olmak zorunda değil. Barışın toplumsallaşması diyorsan, halkın arzularını, mazisini, hatırasını, değerlerini içine sindirmek zorundasın. Kürdistan’da gideceğin her köy ya da evde ya Mahsum ya da Egit ismi var. Bu isimler nereden geldi? O komutandan! Heykelin yıkılması olayı aslında AKP’nin eski devlet zihniyetinin yeni bayrakçısı olduğunu da ortaya koyuyor. Heykeli yıkma işini eski devletin esas gücü olan orduya yaptırıyorsun, postala yaptırıyorsun. Bunu ne adına yapıyorsun? Heykelin Batı’da çok tepki toplamış olması filan değil… AKP tepkilerden korkuyor olsa, 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın öldürülmesinin, anasının yuhalatılmasının, Gezi’deki muamelenin kamuoyunda yarattığı infialden korkardı.. Bu bir zihniyet meselesi. Çorum’da, Trabzon’da kimse Lice’de heykel dikildi diye AKP teşkilatlarına yürümedi. Böyle bir ortam da yok. Dolayısıyla söylendiği gibi AKP süreç zarar görmesin diye değil, devletin yüz yıllık sopası hükümsüz kalmasın diye o heykeli yıktı. En başa geliyoruz, AKP Kürtlere diyor ki: “Nispi haklarla yetin, Ortadoğu’da bana engel çıkartma. Bir yerde sabitlenme. Yani, yerel odaklı iktidarların olmasın. Demokratik özerklik olmasın.” Çünkü Demokratik Özerk bir sistemde Diyarbakır’ın heykelini Ankara’dan gelip yıkamazsın, Zilan sokağına Tuğrul adını veremezsin. Bence Egid heykelinin yıkılmasına Kürtlerin gösterdiği tepki devlet açısından öğretici olacak. Müzakere aynı zamanda bir mücadeledir. Kürtler müzakere sürecinde mücadeleden vazgeçmiş değiller. Sen heykelini yıkınca oturmayacaklar. Tabii ki tepki gösterecekler. Atatürk heykellerinin yıkılması ne kadar tepki toplarsa bu heykelin yıkılması da tepki toplar. Sen oradaki anıtı yıkarsan, Türkiye’nin her yanında yüzbinlerce heykelin yanına bir panzer dikmek zorunda kalırsın. Lice’deki heykeli yıkıyorsun, Hakkâri’deki Atatürk heykelini panzerlerle korumaya alıyorsun. Bu senin acziyetini gösteriyor. Senin bu durumu sürdüremeyeceğini gösteriyor.

Bir önceki sorudan devam etmek istersek: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Kürt özgürlük hareketinin sosyal demokrat ve sosyalist hareketlerle bir araya gelme, birlikte mücadele etme olanaklarında, ilişkilerinde daha iyimser misin?

Bundan çok emin değilim. İstanbul’daki, Ankara’daki farklı oluşumlar daha kolay bir araya gelebilirler. Fakat sen Hakkâri ile burayı birleştirebiliyor musun? Mesele bu. Hakkâri’yle İstanbul arasında olayları algılama ve anlama biçimlerinde muazzam farklar var. İstanbul veya Ankara’da siyasi aktörlerin mutabakatları da ayrışmaları da Kürdistan’da ciddi bir etki yaratmıyor. Kürt hareketinin veya diğer sosyalist hareketlerin Batı’daki münasebetlerinin Kürdistan’a yansıyabilmesi lazım.  HDP için de bunu söyleyebilirim. HDP’nin bu noktadan sonra İstanbul’a, Ankara’ya sıkışmamak için çok ciddi çaba sarf etmesi lazım. Nasıl ki Türkiye’nin Batısında HDP fikrine tepkiler varsa, Kürdistan’da da var. Bunun üzerine HDP düşünmek zorunda. HDP artık bu meselenin esas aktörü. Sırtındaki yük çok fazla. Atacağı adımlar Türkiye’nin geleceğini belirleyebilir. Türkiye’deki halkların bir arada olup olmayacağını, çatışıp çatışmayacağını belirleyebilir. Bu önemli bir misyon. Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla halklar, nispi oranda Türkiye’nin batısı HDP’ye bir vekaletname vermiştir. HDP’nin de kendisine yönelik dost cenahtan gelen eleştirileri dikkate alması lazım. Bizi eleştiren herkes düşmanımız değildir. HDP, “biz eleştirilemeyecek kadar güzel ve iyi bir partiyiz” dememelidir.  HDP artık bu tür şeylerle uğraşmamalı. HDP’nin çok daha büyük misyonu, vazifesi var. HDP’nin solun toplumda artık itibar görmez hale gelmiş söylemini tekerrür etmekten kurtulması lazım. Bu soldan vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine, HDP sol kalabildiği müddetçe kurtarıcı olabilir. Çünkü Kürtlerin de diğer halkların da sola ihtiyacı var. Ama solcu olmak, itibarsızlaştırılmış söylemi tekrardan değil, onu yeniden gözden geçirip yeni bir dille ortaya çıkmaktan geçer. Ben bu açıdan Demirtaş örneğinin hayati olduğu düşüncesindeyim. HDP’nin sol bir parti olması, kitle partisi olmasına da engel değil zaten.

Peki, HDP’nin “radikal demokrasi” söylemi sence solu ve Kürt özgürlük hareketini birleştirici ortak bir nokta olabilir mi?

Selahaddin Demirtaş’ın aldığı oy ve destek bunu gösteriyor. Şuanda AKP’ye giden oyları sabit, daimi oylar olarak görmemek lazım. AKP bir saadet zinciri oluşturdu. Bu saadet zinciri bozulduğu anda hayatı kararacak milyonlarca insan var. Yani kredi kartı borcuna bulanmış, ev vb. taksitleri, banka borcu olan milyonlarca insan var ve AKP’nin “istikrar sürsün Türkiye büyüsün” sloganı tam da bu bilgiden kaynaklanan bir şantajdır. AKP “ben gidersem hepiniz mahvolursunuz” diyor. Şimdi HDP, “AKP giderse mahvolmayacağız, mahvolmayacaksınız” sözünü daha güçlü ve ikna edici bir biçimde kitlelere anlatmalıdır. AKP giderse ne Türkiye bölünecek, ne bankalar gırtlağınıza yapışabilecek; topluma bu güven verilmeli. Bunu yaparken de solun paralel bir şekilde kendi arasında tartışma yürütmesine bir engel yok. Örgütler, partiler arası tartışmalar olur. Bu tartışmalar ayak bağı olarak görülmemeli. Ama ikisi aynı mecralarda yapılmamalı. İç tartışmalara ağırlık verip esas meseleyi ihmal edersen, vekâletnameyi hakkıyla kullanamazsın. Ama iç tartışmaları, sola dair meseleleri ihmal edince de kendi bileşenlerini bir arada tutmakta zorlanabilirsin.

Gezi İsyanının üstünden bir yıldan fazla zaman geçti. Gezi, HDP ve sol isyanın ardından yan yana gelemedi, pozisyonlar değişmedi. Bu duruma ne dersin?

Gezi İsyanı ortaya çıktığında biz bunun HDP fikriyatıyla örtüştüğünü söylüyorduk. Gezi İsyanından sonra herkes şunu söyledi, “artık eski dille siyaset yapanlar bu sahneden elenecek”. HDP dolayısıyla Demirtaş yüzde 10’luk bir oy alırken, ÖDP’nin, TKP’nin, Halkevleri’nin veya diğer sol örgütlerin kendi dar dünyalarından, tamamen muğlak argümanlarla şerh koyması veya boykota gitmesi anlaşılır gibi değil. Gerçi anlaşılır bir durum ama biz yine de anlamamakta direnelim. Çünkü bunu anlamak istememek de içinde bir umut barındırıyor. Sol örgütler Gezi’den, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ders almadan siyasetini sürdürürse, birer lokale, dayanışma grubuna dönüşür ve giderek bu sahneden iner. ÖDP’nin HDP’ye karşı tutumunu eleştiren bir yazı yazmıştım. Aynı gün Duran Kalkan’ın da benzer bir eleştiri yazısı yayımlandı. Twitter’dan bir ÖDP’li “hep beraber saldırıya başladılar” diye yazmıştı. Oysa bu iki yazı tamamen tesadüfen aynı günlere denk geldi. Ama yine de aklın yolu bir; ÖDP mevcut haliyle ileriye gidemez. Eleştirileri de tehdit olarak algılamak gibi yanlış tutumlardan artık vazgeçilmeli ve hakiki bir siyaset tartışmasına girişilmeli. Meselenin özüne gelelim: Bir özeleştiri yapıyor musun, yapmıyor musun? Sen hiçbir zaman özeleştiri yapmayıp herkese burun kıvırırsan, bu sahnede yerin yok. Ve yapacağın en büyük tahribat sol kavramınadır. İnsanlar artık sol kavramına şüpheyle yaklaşır. Bu ciddi bir tahribattır ve zaten yeteri kadar yapılmıştır. Artık sol örgütlerin sola, sol kavramına, sol fikriyata bu zulmü etmeye hakkı yok. Bu kadar tahriş etmeye hakları yok.

Son olarak, Cemil Bayık Ruşen Çakır mülakatında HDP için ne demek istedi?

Bu konudaki değerlendirmeyi HDP’lilerin daha sağlıklı yapacağını düşünüyorum. Ama yerel seçim sürecinde de yazdığım gibi, bütün siyasi geçmişleri boyunca hezeyanlar yaşamış, savrulmuş, kâh cemaate kâh AKP’ye kâh oraya- buraya zaman zaman sözünü, bazen özünü kaptırmış bazı insanlar HDP içinde etkin olmaya çalışıyorlar. Daha önce de söyledim, bunlar İstanbul odaklı. Dilleri de, ufukları da buranın ötesine geçemiyor. Oysa İstanbul’daki ittifaklar da ayrışmalar da Türkiye’yi kapsamıyor. Bence Bayık’ın “Beyoğlu grubu” dediği kesim, onun bu sözlerini “ne yani bizi kovacak mısınız” gibi bir alınganlıkla mukabele eden herkesi kapsıyor. Bayık’ın LGBTİ’leri kastettiğini düşünenler de olmuş. Eğer böyleyse, bu tabii ki kabul edilemeyeceği gibi, HDP’nin varlık nedenine de aykırı olur. LGBTİ’ler en az Kürtler kadar zulüm gördüler ve büyük mücadeleler sonucunda siyaset sahnesinde yerlerini aldılar. Onları bu sahneden kimse kolay kolay indiremez. Ama ben açıkçası Bayık’ın kastının bu kesim olmadığını düşünüyorum. Hem zaten LGBTİ’ler Beyoğlu’nda değil Şırnak’ta, Hakkâri’de, Trabzon’da, Türkiye’nin her yerinde yaşıyor ve örgütlü kesimleri de HDP’ye canı gönülden destek veriyor… Öte yandan HDP içinde, hakikaten HDP’nin parlak yükselişine gölge düşürecek ya da en azından ona layık olmamış bazı aktörler var. Tek tek isim lazım değil. Bunların da artık tefekkür edip, mümkünse biraz da geride durması gerekir.

ÖDP’den istediğin özeleştiriyi “cihangir” taifesinden de istememiz gerekmez mi?

Evet, tabii ki. HDP Türkiye’deki mağdurların yeni mücadelesinin yepyeni adresi. O parlaklığa kimsenin gölge düşürmeye hakkı olmamalı. Cemil Bayık’ın sözleri üzerine kimi küsüp gidebilir kimi tefekkür edip, süreci olgunlukla karşılayabilir. Küsüp gitmek de bir haktır. Sonuçta Cemil Bayık etkili bir aktör, KCK’nin eşbaşkanı. Onun da bu tür konuları muallâkta bırakmaması gerektiğini düşünüyorum. Gerçi çıkıp isim vermesi de söz konusu olamazdı. Ama bence bu tür meselelerde tek tek işaret edilen aktörleri tartışmaktan ziyade esas meseleye odaklanmak daha yapıcı olur. Bu açıdan bakınca HDP’nin Anadolululaşması, Kürdistanlılaşması, Trakyalılaşması, Karadenizlileşmesi, Akdenizlileşmesi, İç Anadolululaşması gerekiyor. Bu yapılabilirse, Beyoğlululaşmasında da bir sakınca olamaz. HDP’nin herkesi kapsayacak bir gücü ve dili var. Vaatleri de talepleri de bu desteğe muvaffak olmasını sağlayacak düzeyde.

 * Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/irfan-aktan-muzakere-mucadeledir/feed/ 0
Başaran Aksu: Soma işçisi, sendikasını ve siyasi yönünü arıyor… http://meseledergisi.com/2014/09/basaran-aksu-soma-iscisi-sendikasini-ve-siyasi-yonunu-ariyor/ http://meseledergisi.com/2014/09/basaran-aksu-soma-iscisi-sendikasini-ve-siyasi-yonunu-ariyor/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:38:42 +0000 http://meseledergisi.com/?p=641 Yunus Öztürk

Mesele Dergisi Haziran sayısını Soma madencilerine ayırmıştı. Yaşanan felaketin teknik nedenlerini, iş ilişkilerinden kaynaklanan yanlarını ve maden işçisinin sendikal örgütlenme deneyimini, Yeraltı Maden-İş üzerinden aktarmıştı.

Soma’da “katliam” diyebileceğimiz büyüklükteki felaketin üzerinden üç aydan fazla bir süre geçti. Basına yansıdığı kadarıyla, katliamın yaşandığı şirketin patronları hiçbir ceza almadığı gibi, maden işçisi ocak kapatmayla tehdit ediliyor. Hükümetin vaat ettiği ve işçilerden yana olacağı söylenen yasa da çıkmadı.

AKP hükümeti torba yasa madrabazlığıyla işçiler ve aileleri üzerinde beklenti yaratarak, sonra da yasayı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraya erteleyerek Somalıların oylarını istismar etti.

Diğer yandan işçilerin örgütü sendikalar neler yapıyor? Üç ayda neler değişti?

Bütün bunları, katliamın onuncu gününden itibaren Soma havzası ve köylerinde, kendi ifadesiyle 10 bine yakın işçiyle yüz yüze konuşarak, işçileri DİSK Devrimci Maden-Sen’e örgütleyen, üyelik çalışmaları yapan Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu ile konuştuk.

İş cinayetinden sonra neler yaşandı? Maden işçisinin çalışma koşulları morali ne durumda? Maden işletmelerindeki son durumu bize özetleyebilir misin?

13 Mayıs’ın üzerinden 103 gün geçti. Soma Holding’in kazanın yaşandığı ocak dâhil üç ocağı var. Kazanın yaşandığı Eynez ocağı, Ağustos 15’i  itibariyle sökülmeye başlandı. Şirket, muhtemelen bu ocakta üretime son verecek ve Türkiye Kömür İşletmesine (devlete) devredecek. Işıklar ocağında çok sayıda işçi eğitime devam ediyor. Biliyorsunuz ocaklar tümüyle üretime kapatılamıyor. Hazırlık ve tahkimat sürecinin devam etmesi lazım. Yumuşak kömürün tahliyesi gerekiyor. Sürekli bir tarama ve temizlik faaliyetinin devam etmesi gerekiyor. Bir parça üretim gerçekleşmiş oluyor. Temizlik faaliyeti sebebiyle bir miktar kömür ocaktan dışarı çıkartılmış oluyor.

İşçinin durumuna gelince, 12 Mayıs ile 13 Mayıs sonrasındaki işçi arasında büyük fark var. Konuşmayan, soru sormayan, bütün bu ağır çalışma koşullarına adapte edilmiş olan işçi toplulukları, şimdi itiraz ediyor, bağırıyor hatta küfrediyor. Şimdiye kadar içinde tuttuğu soruları şimdi açıktan soruyor.

İşçiler, bir taraftan devlet, işveren, taşeron diğer taraftan sarı sendika aracılığıyla dörtlü, beşli cendere altında. Bu kesimlerin işçilerle teması, bağı sürüyor. Bütün bu kesimlerin işçinin soru sorma halinin devam etmemesi için büyük bir çabası var. Özellikle Soma Holding’e ait ocakların açılması için gayret ediyorlar. Üretimin başlamasıyla birlikte işçilerin eski düzene gireceğini umuyorlar. İşverenlerin ve taşeronların madenlerin açılması için kimi yürüyüşler düzenlediler ama 30-40 kişiyle sınırlı kaldı, işçiler itibar etmedi. İki kere denediler ama başarısız oldular. Biz de madenler açılsın istiyoruz, ama iş güvenliği önlemleri alındıktan sonra devlet madenlere girin desin, biz de girelim diyen genel bir kabul var.

Şimdi eğitimler var. Eğitim bir saat sürüyor ama işçiler gün boyu, 8 saat beklemek zorunda bırakılıyor. Bazı öneriler yapıldı kaymakamlığa ve şirkete, örneğin grup halinde ve nöbetleşe eğitimi yapılsın, haftada iki gün gidilsin geri kalan zamanda işçi köyünde işine baksın, dendi ama kabul edilmedi. İşçileri denetim altında tutabilmek için bu uygulamayı değiştirmiyorlar.

Soma Holding’e bağlı 6 bine yakın işçinin durumu bu. Eynez ocağında, patlamanın olduğu ocaktaki işçiler ise, bu uygulamaya uymuyorlar. Büyük bir çoğunluğu eğitime gitmiyor.

Maaşların ödenmesi ise, ilk başta 3-4 gün aksadı. Sert eylemler olunca, maaşlar ödenmeye başladı. Eynez işçisi kaza sebebiyle çift maaş alıyor. Bir maaşı devlet ödüyor diğerini şirket ödüyor.

Sarı sendika olarak Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasından söz ediyorsun. Hak-İş’e bağlı Öz Maden-İş’in bir etkinliği var mı?

Sendika şuan için Maden-İş. Öz Maden-İş’in Temmuz 2014 rakamlarına göre 100 civarında bir üyesi var. Yıllar önce sendikacı Hüseyin Tanrıverdi’nin (şimdi AKP milletvekili) önderliğinde bir deneme olmuş ama başarılı olamamış. Bu sendikacılar Darkale ocağında işçileri işverene sattığı için, maden işçisinin bu sendikaya tepkisi var. Cemaat’in Pak-Maden-İş’i Soma’da büro açmıştı. Ama tutunamadılar, ofisi kapatıp gittiler.

İşçilerin işe getirilip çalıştırılmaması onlar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor? İşçinin geleceğine dair belirsizliğe yol açmıyor mu?

İşçiler arasında ne olacak bu işin sonu, üç ay çift maaşımızı ödeyecekler sonra ne olacak? Eynez Ocağının 2 bin 800’e yakın işçisi var. Ocağın kapanacağı belli gibi, tahkimatları söküyorlar; sonra ne olacak gibi soruları var…

Görünen şu: Soma Holding diğer ocaklarda çalışmaya devam edecekmiş gibi gözüküyor. Holding’e ait Işıklar ocağında üretim devam edecek. İşçileri işe davet edecekler. Tazminatlarını almak isteyenleri tazminatlarını verecekler dense de kesin belli değil.. Atabacası denen yerde üretimi durdurup hazırlık faaliyeti yürütecekler. Atabacası’nda yeni bir ocak (desendere) açmayı planlıyorlar. Patlamanın olduğu ocak kapatılacak gibi görünüyor.

Ancak şu da var: Fiba Holding (Özyeğin ve Çin sermayesi) Kınık Elmalıdere Köyünde Polyak adında çok büyük bir işletme açmış durumdalar. İlk desenderenin hazırlıklarında önemli bir ilerleme kat ettiler. Bir hafta önce ikincisinin hazırlıklarına başladılar. Tam mekanize bir ocak, yılda 5 milyon ton kömür üretme hedefiyle ocağı açacaklar, bir de termik santral planlanıyor (ÇED Raporu da geçmiş durumda). Ocak tam mekanize olduğu halde bin 500’e yakın işçi çalıştırılacak.

Demirexport’un (Koç Grubuna ait), Eynez bölgesinde ocağı var, şuanda 450 işçi hazırlık çalışması yürütüyor, bir yandan işçi alımına devam ediyorlar. Ocak ayında tam anlamıyla üretime açılması hedefleniyor

Siyasi iktidara yakın bir şirket olan, Cengiz-Kolin’in bir termik santral inşaatı başladı. Aynı şirketin Deniş denen bölgede yine açık ve kapalı iki ocak projeleri var. Şuanda 16 bin madenci tüm bu ocaklara yetmiyor. İstihdam açığı söz konusu. Dışarıdan göçle telafi edilebilir. Kalifiye işçilerin işsizlik sorunu yokmuş gibi gözüküyor. Emek güçlerini daha yüksek fiyata satabilmek imkânı var. Bu da sendikal süreç için avantajlı bir şey.

Soma’ya geldiğinde karşılaştığın işçiler, senin beklentileriyle örtüşüyor muydu? Fark var mıydı?

Maden işçisini Zonguldak’ta görmüştüm. Buradaki işçi çok genç. Daha yaşlı bir işçi kuşağı bekliyordum. Soma işçisinin yaş ortalaması 25. Büyük çoğunluğu köylü, toprakla bağı olan işçiler. Bugüne kadar nasıl zapt edilmişler benim açımdan da soru işareti. Sindirilmişler, korkutulmuşlar, baskı altına alınmışlar. Aralarında hiyerarşi yaratılmış, taşeronlar üstünden yarıştırılmışlar. Ailelerinin ilk işçi kuşağı.

Kütahyalı, Ordulu, Zonguldaklı, Bartınlı madenciler, burada sadece işçilik yapıyorlar. Kendilerini yerli hissetmedikleri için, çalışmaktan başka seçenekleri olmadığı için daha fazla işin kendisine sarılmışlar. Yerli işçiler ise, kendisine biraz daha güvenli, atarlarsa tarlam var diyor; özellikle Kınıklı, Somalı, Savaştepeli işçiler böyle. İdareye de, müdüre de karşı topluca hareket ediyorlar. Kendi aralarında ise, birbiriyle de rekabet halindeler. Birbirlerini yarı yolda bırakan pratikleri olmuş. Diğer madenci grubu daha proleter, aileden madenciler.

İşçilerin hükümetten beklentisi var mı?

İşçiler arasında bizi oyalıyorlar diyenler çok. Yasa önümüzdeki günlerde görüşülecek ama yasada kendilerine bir şey çıkmayacağını hatta yasanın çıkmayacağını veya 2015 seçimlerini bekleyeceklerini, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde istediği sonucu alan Tayyip Erdoğan’ın artık kendilerine ihtiyacının kalmadığını düşünen işçiler var. Hatta eylemlere ara vermemeleri gerektiğini, bu durumda istedikleri yasanın çıkmayacağını düşünen işçiler var.

İşçiyi yasayı takip ediyor. Hükümete karşı bir tutuma kavuşmasa da bir güvensizlik var. Hükümetin, devletin patronların isteği dışında işçiler için bir şey yapmayacakları işçilerin ortak bir kabulü.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle Soma maden işçileri yeniden sosyalistlerin solun gündemine girdi. Bu kez olumsuz yönüyle gündem oldu. Solun işçiye yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun? İşçinin seçimlerdeki tercihinin önemli oranda değişmemesini nasıl değerlendiriyorsun?

İşçi sınıfından söz ederken sosyalist solda güçlü bir “Kemalist” düşünme sistemi olduğunu düşünüyorum. İşçi sınıfını bir nesne ve yığın olarak görülüyor. İşçi sınıfının solun/sosyalistlerin kıymetli düşüncelerini ifade edince “hadi hemen biz de o düşüncelerin takipçisi, bekçisi olalım” demesi bekleniyor. Dolayısıyla şu programa, şu partiye inanırsak da o zaman kurtuluş gerçekleşir gibi bir algı sosyalist solda da mevcut. “Bu kadar muteber fikirler söylüyoruz, bu adamlar bu kadar sömürülüyor, yine de kalkıp AKP’ye oy veriyorlar!” Bu yaklaşım egemen siyasal yaklaşımdır ve ezme ezilme ilişkisinin tarihini kavramayıştır.

Örneğin bu yaklaşım, 301 madencinin sayısının aslında 700, 800 olduğu iddia edilmişti. Sayının abartılarak AKP’yi yıpratmak istendi. Bundan medet ummak, işçilerin acizliğini ifade etmektir. Mağduriyetten siyaset üretmektir.

Öte yandan muhafazakar/milliyetçi siyasetlerin işçilerin gündelik hayatlarında tuttuğu yeri görmüyorlar, bilmiyorlar. İşçiler yaşamlarını sürdürürken iktidarla kurdukları ilişki onlara kimi yararlar sağlıyor. İşe girme olanağını bu ilişkiler üzerinden buluyor. Özel madenlerin neredeyse tamamında işçiler AKP ile işe alınmış. Önce ilçeye, ile üye yaptırılmış. İl dışından gelenler bu siyasal kolaylaştırıcılıkla yapılmış. Ev kiralarken de bankaya borçlanırken de hep bu siyasal ilişkinin sonucu olmuş. Taşeronlar AKP/MHP eğilimli ve ilçe örgütleriyle irtibatlı çalışıyorlar. İşçileri denetim altında tutma olanağını bu ilişkilerden sağlıyorlar.

Bu seçimlerde bir grup işçinin siyasetle, seçimlerle kendisine bir şey elde edemeyeceğini ve bu yüzden sandığa gitmediğini bizzat gözlerimle gördüm.

Savaştepe, Kırkağaç gibi bölgelerde Demirtaş’a vereceğiz, o bize benziyor diyen milliyetçe/muhafazakâr kökenli işçilerdi. Bizim gibi kara kuru bir adam diyorlardı. Kürt düşmanlığı bu bölgede özel olarak inşa edilmiş bir şey olduğunu unutmayalım. Önceki seçim sonuçlarıyla karşılaştırıldığında 6-7 kat oylarını artırdığını görüyoruz.

Madenciler arasındaki Çepni topluluğunda (Aleviliğin bir kolu) Demirtaş’a oy verdiler; yüzde 6,7 gibi yani 2 binin üzerinde oy demektir. Daha çok CHP kökenli işçiler. Tepki ve siyasallaşmanın ürünü olarak bu sonuç ortaya çıktı. Ancak HDP’liler Kınık ilçesinde büro açmaya kalktıklarında, yaşlı kesimden “oy verdik tamam da ilçe açmak nereden çıktı” gibi bir tepki de görüldü.

İşçiler kendi güç ve olanaklarının bilincine varmadan, burjuva partilerinden koparak bağımsız bir siyasal hat oluşturmasını beklemek boşunadır. Şimdi, yavaş yavaş bunun bir imkanı ve atmosferi oluşmaya başlıyor. İleriye doğru bazı adımlar atılıyor. Kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar.

İşte bu öğrenme süreci taşeronun, devletin, işletmelerin ve hükümetin işine gelmeyecektir. Şimdiye kadar durumu izlemekle yetindiler ve ciddi karşı hamleler yapmadılar, yapamadılar henüz. Ama yapacaklarını biliyoruz ve bekliyoruz. DİSK’in barajı aşması veya bir işyerinde yetkinin alınması durumu bir rüşt ispatı olabilir ve siyasal değerlendirmeyi bunun üzerinden yapmamız gerekir.

Başaramazsak da yenilmiş olmayız. 13 Mayıs vakası işçilerde büyük bir zihin dönüşümünü ifade ediyor. İşçiler bir adım öndeler ve baskı karşısında belki bir parça gerileseler de daha çok gerileyeceklerini sanmıyorum.

Bu üç ayda 10 bine yakın işçiyle yüz yüze görüştük. Bunun bile belirli etki yarattığını söyleyebilirim.

İşçinin sendika değiştirerek DİSK’e geçme süreci nasıl gidiyor? Sendikaya üyelik yeterli mi?

Bu bölgede açık ocaklar dâhil 16 maden işçisi var ve bunların sadece bin 400’ü devlette çalışıyor. Yaklaşık yarıdan fazlası köylerden geliyor. İşçi 7 ilçe 220 köye dağılmış durumda. Üçlü bir disiplin mekanizması altında çalışıyor işçi: Taşeron, işveren ve sarı sendika. Dolayısıyla kafalarını işten kaldırmaları hiç mümkün olmamış bugüne kadar. DİSK’li yöneticilerde şöyle bir yanılgı var: Sarı Türk-İş sendikası (Maden-İş) karşısında DİSK deyince işçilerin “bugüne kadar neredeydiniz” diyerek DİSK’e geçeceklerine dair bir yanılsama içindeydi arkadaşlar. Bunun olmadığını, olamayacağını ilk bir ay içerisinde gördü sendikacı arkadaşlar.

Kavradılar ama bunun sadece e devlet üzerinden sendikaya üye olması ve bir yığın olarak sendikanın bürokratik mekanizmasının altına dizilmesini istiyorlar. Bunun karşısında bu işçi hem örgütlenmeyi ve DİSK’e geçmeyi hızlandırmak için her 50-100 madencinin arasından işçiler tarafından seçilmiş, kendilerinin tanıdığı temsilciler, komiteler yoksa 16 bin işçiyi örgütlemek ve ortak harekete geçirmek mümkün değil dedik.

Bizim önerimiz, bu 16 işçiyi örgütleyecek 400-500 öncü işçinin açığa çıkartılarak, bir işçi parlamentosu oluşturulmasının daha önemli olacağı idi. Üyelikle yeterli kalmış bir sendikalaşmanın işverenin, taşeronun ve devletin baskısı karşısında kolaylıkla diğer tarafa geçmesinin mümkün olduğunu söylüyoruz. Komite, konsey, meclis ilişkisi kurulduğunda işçi sendikacıdan daha iyi geleceği görüyor. Baskı karşısında kendisini nasıl savunacağını, koruyacağını öğreniyor. İşçiler pekâlâ yönetebilir, bu yeteneği kazanması mümkündür.

İşçiler bugüne kadar sarı sendikada  şube de 10-12 bin genel merkezde 18-25bin lira maaş alan sendikacıları gördüler, bürokratik sendikacılık parasal beklentisi olmasa da işçileri yönetme itibarının kendisinde olmasını istiyor.

Dev Maden-Sen’in yüze yakın üyesi vardı, bugün 2 bine yaklaştı. Dev Maden-Sen artık eski Dev Maden Sen değil. Genç işçiler var ve bunlar sendikayı pekâlâ yönetebilir. Bu irade karşına çıkıp “hayır sendika yönetimi biziz, biz sizi yöneteceğiz” denebilir mi? Tabanın söz ve karar hakkı nerede kalır? Şu kararı aldık sizde bunu yapacaksınız denebilir mi? Biz yöneticiyiz, uyacaksınız denebilir mi? Miting kararı aldık mitinge gelin, piknik kararı aldık pikniğe gelin yok yahu? İstemiyorum diyor işçi. Disk’e üyelik konusunda iyimser ama benzer sorunlarla karşılarız tereddütü olan binlerce işçinin bu haklı endişelerinin giderecek somut yaklaşımlara ihtiyaç var. Kardeşim altmış yaşını geçmişsin daha ne yöneteceksin.

Kamil Kartal ile birlikte Dev Maden Sen başkanına hitaben açık bir mektup yazdınız. Buna neden gerek duydunuz?

Biz bir anlayışı eleştiriyoruz. Bu anlayışı koruyan kollayan siyasal anlayışlar da var. İlk günden beri sorunları çözmek için dört toplantı kararı aldık ve bu toplantıların hiçbirine gelmediler. Son birbuçuk aydan beri fiilen iki ayrı örgütlenme sürüyor.

Örneğin, 5 Temmuz tarihinde komitelerin aldığı eylem kararını sendikaya kabul ettiremedik. Sendika bize, siz sendikaya dayatmada bulunamazsınız, sendika karar alır işçiler uygular demeye getirdi. Eylemin içeriğine değil, komitelerce kararın alınmasına itiraz edildi. Sendika da 13 Temmuz’da bir eylem kararı aldı. Biz de bu karar uyduk ve daha fazla işçiyi alana taşıdık.

Sendika merkezinin işçileri DİSK’e örgütleyen bizlere yönelik ürettiği söylem, şaibe yaratıcı ve kabul edilir gibi değil. Bu tutumun işçilerin örgütlenmesine bir katkı yapması mümkün olmayacağı gibi, işçiler arasında sola dair güvensizliği artıracak seviyededir ve öncelikle de DİSK’e zarar vermektedir.

Karşılıklı konuşarak aşamayacağımız bu durumu kamuoyu önünde tartışmaktan başka bir yol kalmadı. Mektubu da bunun için yazdık, açık açık hem anlayışlarımızı hem de iddiaları tartışalım istedik

Söz ettiğin durumun, işçilerin sendikal örgütlenmesine bir yararı yok. Zarar vereceği çok açık. Bu durumdan sarı sendika, taşeronlar ve devlet yararlanacaktır. Solcular yine bölündü olacaktır.

Türkiye Maden-İş’in  eskiden Genel Merkezinde olan Naim Sezer diye bir kişi var. Eski devrimci. 13 Mayıs sonrasında görevden alınan şubeyi mahkeme yoluyla tekrar göreve gelmesinde katalizör görevi görerek tekrardan sendika içindeki büyük oyunculardan biri haline geldi. 13 Mayıs’tan sonra genel merkez sendikaya yönelik protestoların önünü alabilmek için şube yönetimini istifaya zorladı ve şubeyi üçe böldü. Ancak mahkeme bu uygulamayı geri çevirdi ve eski yönetim yeniden şubeyi devraldı. Yönetim dört yıl daha devam edecek. Uzun süredir Genel merkez yönetiminde bulunan kendilerine devrimciyiz diyen iki kişi var. Vedat Ünal ile Hasan Hüseyin Yıldız. Şu an Türkiye Maden-iş’teki esas kavgayı bu eski solcular arasındaki çatışmalar ya da uzlaşmalar belirleyecek görünüyor. İsmi geçen Madeni-iş yöneticileriyle 13 Mayıs’a kadar hiçbir sorun görmeden-sorgulamadan ilişki yürüten sosyalist soldan kişi ve çevrelerin sizce açığa çıkan durumda hiç mi payları yok? Ben açıkçası bu çevrelerden 13 Mayıs sonrası bir özeleştiri bekledim. Ama halen bugün ses yok. Bu herkesin bildiği bir sır. Tamam, AKP suçlu, sermaye suçlu, devlet suçlu, sarı sendika da suçlu bu açık. Peki, bu sarı sendikacılarla değişik biçimler de ilişki yürütenler bu durumu sorgulamayanlar suçlu değil mi?

Bu insanların isimleri birçok toplantıda işçiler tarafından karşımıza çıkarıldılar: Onlar da bizde “sınıfçıyız, devrimciyiz, sosyalistiz” diyorlardı ama bizim sömürülmemize, bu vahşi cenderenin  içine alınmamıza katkı yaptılar. Tam da bu noktada bizim önerimiz anlamlı: İşçilere komite, konsey ve meclislerle yönetme ve denetleme görevi vermeliyiz deyince, işçiyi ikna edebildik. Yoksa biz DİSK’liyiz, devrimciyiz vs. demenin tek başına bir karşılığı yok.

En baştan itibaren biz kendimiz için, kendimizi yönetime getirmek için burada değiliz dedik. Bütün toplantılarda işçilerin kendi kendilerini yöneteceği bir sendikal zeminin, işyeri komite ve konseylerinin hem sermaye(devlet) sınıfına karşı hem de sendikaya karşı bir denetim işlevi olan yapılar olduğunu anlattık. Soma’da maden işçisi olmayan bir kişinin sendikanın hiçbir yerinde yönetici olmayacağının altını çizdik.

Neredeyse 3 aydır DİSK’i örgütlüyoruz ve neredeyse iki aydır bize yönelik söylentileri duyuyoruz ve işçilerin örgütlenmesine aksaklık olmasın diye sessiz kaldık. Ancak işçinin gözünde devrimcileri değersizleştirme çabasını bir DİSK yöneticisi yapıyor ve bunun işçinin kafasında DİSK de Türk-İş’de aynı şey diye düşünmesine yol açıyor.

Soma’da DİSK’in örgütlenmesi açısından Komite ve Konsey çalışmasının geleceğini nasıl görüyorsun?

Geçen toplantımıza 75 işçi katılmıştı. Bunların 50’si doğrudan seçilmiş komite temsilcisiydi, 20’si de komite oluşum sürecindeki işçilerdi. Bu toplantıda tartışılan ve kararlaştırılan 1 Kasım’a kadar ilk Meclis toplantısını yapmayı hedefliyoruz. Biz de 7 ilçede yürüttüğümüz faaliyetin bir bilançosunu yapmış olacağız.

Örgütlenmenin geneli açısından ise, yetki almamız önemli. Yılda iki kez yetkili sendikalar belirleniyor. Biri Ocak diğeri Temmuz’da. Ocak ayının sendika üye tespiti, 15 Aralık tarihinde yapılıyor. Dev Maden Sen’in 15 Aralık’ta, madencilik işkolu için Türkiye barajının (2 bin 100 üye) aşılması gerekiyor.

Bu sayıyı yakalarız gibi gözüküyor. Ocak ayında barajı aşan bir sendika olarak Mart ayına kadar bir işyerinde toplusözleşme yapmamız gerekiyor. Bu işyerinin de İmbat Madencilik olması büyük olasılık.

Bu işyerinde 5 bin 200 işçi çalışıyor. Bu işyerinde çoğunluğu sağlamamız mümkün olabilir. Bu işyerinde öncü işçi sayısı epeyce var ve vardiyalar bazında sendikal bir örgütlülük var. Eğer bir işyerinde yetki alarak toplu sözleşme imzalayabilirsek, bunu bütün Soma’ya yayılabiliriz.

Yok, eğer bu işin altında kalır ve Ocak istatistiğinde barajı aşamazsak, 2015 Temmuz’unda toplusözleşmeyi Türk-İş’e bağlı Maden-İş yaparsa, bu uzun süre (en az 2-3 yıl) DİSK’in sürecin dışında kalması demektir. Önümüzdeki 3 ay, DİSK Dev Maden-Sen için çok kritik. Bu nedenle işçilerin komite ve konseylerde örgütlenmesine engel çıkartmadan çok sayıda madencinin sendika üyesi yapılması için birlikte çalışalım diyoruz. Maden işçisi taşerona, sermayeye, devlete karşı kazansın, geleceğini kendi belirlesin, kararlarını kendi versin, üretenler yönetsin istiyoruz.

 * Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/basaran-aksu-soma-iscisi-sendikasini-ve-siyasi-yonunu-ariyor/feed/ 0
Ali Şimşek: Arzu devrimcidir http://meseledergisi.com/2014/09/ali-simsek-arzu-devrimcidir/ http://meseledergisi.com/2014/09/ali-simsek-arzu-devrimcidir/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:36:39 +0000 http://meseledergisi.com/?p=637 Can Semercioğlu

Can Semercioğlu (CS): Senin Yeni Orta Sınıf kitabını yazdığın zamanla günümüz arasında neredeyse on yıllık bir fark var. Bu on yıldaki değişimi nasıl görüyorsun? Senin ele aldığın çerçeveden kuşkusuz farklılıklar var. Diğer taraftan liberaller yeni orta sınıfı (YOS) bir biçimde kutsuyor, bazı sol kesimler farklı bir devrimci potansiyelden söz ediyor, geleneksel Marksistlerse bu kavramı reddetmeye ya da proleterya kavramının içine almayı tercih ediyor. Bu konuda neler söylersin?

Ali Şimşek (AŞ): Öncelikle şunu söylemek gerekiyor. Gezi’yle beraber bir orta sınıf tartışması aldı başını gitti, gündeme oturdu. Eskiden beri çalışıyordum bu konuda, yapayalnızdım. Tartışma yoktu, bir şey yoktu. O anlamda Gezi’deki çıkış beni sevindirdi. Zaten kitabı genişletip yeni bir baskı yapmamın sebebi de bu.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Özellikle Marksist ve sosyalistlerin orta sınıf kavramına şüpheyle yaklaşmasının haklı nedenleri var. Ama haklı nedenleri olması bu kavramı çöpe atmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Kavramı “dinden çıkmış” diye görmemek gerekiyor. Bu haklı nedenlerle orta sınıf adı üstünde “orta”. Ta Platon’dan gelen bir ılımlı havası var, aşırı değil. Temel direk olma, denge içinde olma gibi semiyotik tınılara sahip olduğu için olumlu tınıları var. O anlamda kapitalizmin meşrulaştıracak ideolojileri çok rahat malzeme olabiliyor. Bunu Türkiyede en çok Taha Akyolda görüyoruz. “Kentleşiyoruz, güzelleşiyoruz, orta sınıflar büyüyor, her şey güzel” türünden iyimser bir yaklaşım var. Çağlar Keyder daha liberal bir kesimden biri. Onun argümanlarından ben de faydalandım. O da eğitimli beyaz yakalı sayısındaki artışın siyasal dinamikleri belirlediğini söylüyor. Doğrudur. Niye? Çünkü dünyada üniversite öğretiminin artışı 1945’ten sonradır. Üniversite okuyanlar o zamanlar aristokrat sayılırdı. Bu yüzden Lukacs var Simmel bu yüzden var. Bu alanları çalıştılar. Ya da Adorno gibi burjuva çocuklarıydı. 1945’ten sonra, 1968’in etkisiyle üniversite eğitimi arttı. Bir de doksanlı yıllar var. Türkiye’deki üniversiteli sayısının geçmişle karşılaştırıldığında inanılmaz bir artış var. Dolayısıyla eğitimli bir profesyonel kesimin artışından somut olarak söz edilebilir. Neo-liberalizm hizmet sektörü ağırlıklı olduğundan banka, finans, IT gibi nitelikli işgücüne, beyaz yakalılara, hizmet sektörüne ihtiyaç var. O dönemde inşaat mühendisine vs. ihtiyacı yoktu. Ancak bugün var. Benim YOS kavramını kullanmam dar bir çerçeveye sahip. Ben geniş anlamda kullanmıyorum. Doksanlı yıllar anlamına kullanıyorum. Hizmetler sektörü ağırlıklı, beyaz yakalı üniversite mezunu bir kesimden söz ediyorum.

CS: Peki, günümüze geldiğinde bu kavram tanımı genişliyor mu, farklı bir boyutu var mı?

AŞ: Şimdi doksanlı yıllar bütün dünyada neo-liberalizm dolayısıyla YOS sayısı arttı. Alt orta sınıflardan devşirilmiş çocuklar sözünü ettiğim sektörün içine aktı. Bu şekilde kent, kültür ve bu katmanın stratejileri dönüştü. Mesela soylulaştırma denen şey doksanlı yıllarda buna temel attı. Şimdi değil. Şimdi yeni orta sınıf soylulaştırmayı tükürüyor. Soylulaştırmayı YOS da istemiyor. Beyoğlu’nun dönüşümü kafeler, barlar, yeni mekânlar; kültür endüstrisinin genişlemesi hep YOS’la gerçekleşti. YOS, vitrin bir kesim aynı zamanda. Sayı olarak az ama etkiliydi.

Şimdi ben mesela “geleneksel” ve “yeni” orta sınıf ayrımı yapıyorum. Gelenekseli de çok anlaşılır kullanıyorum. Geleneksel olan Fordist orta sınıftır. Baby boom* kuşağıyla oluşmuş bir sınıf bu. Bunlar da mühendis, iktisattı, doktor ama doksanlı yıllardaki bu beyaz yakalı profesyonellerle aynı kültürel düzey ve alışkanlıklara sahip değiller. Mesela, Cumhuriyet okuyorlar, ama YOS radikal okuyan bir sınıf. Şimdi Sencer Ayata gibi YOS’u kullanan bir insan –aynı zamanda CHP danışmanı- yeni orta sınıfı yanlış kullanıyor. Benim yeni orta sınıf tanımım çok dar. Buna itiraz da gelebilir ama YOS Radikal okur çünkü sol-liberal bir duyuya sahiptir. Arzuya dönük talepleri vardır. 90 sonrası dönüşen ve küresel kent haline gelen şehir bize Sex And The City’i hatırlatır. Arzunun ön plana çıkması, karşılaşma mekânlarının artması, barlar, kafeler, eğlence ortamları, kültürel yüzeyler, itirafçılık… Sosyal medya ve internet de buna dâhil olabilir.

Dolayısıyla YOS tanımım dardır, bu da bana analiz gücü veriyor. Kitapta ele aldığım şey de bir sınıf tartışması değil, kültürel strateji tartışmasıdır. Kitapta beni ilgilendiren iktisadi değil kültürel bir düzeydi. Şöyle bir soru var o zaman: Şimdi 1970-86 arasındaki kültürel stratejiler bir anda değişiyor, o zaman “bunun aktörü kim?” sorusu akla geliyor. Mahalle imgesi merkezdeyken, özellikle doksanlardan sonra dalga geçilir hale geliyor. Bunu kim talep etti? Buralara bakmak gerekiyor. Kapital’den yola çıkıp tanım yapmak yeterli değil. Örneğin, Sümerbank pijamalarının parodileştirilmesinin bir anlamı olmalı. Benim araştırmamın sonucunda da yeni orta sınıf beyaz yakalı profesyoneller çıktı. Karşımda ironik, mesafeli bir dil vardı. Bu dilin sahibi YOS’tu. Ben kültür aracılığıyla ulaştım oraya.

CS: Yani senin yaptığın orta sınıf tanımının eleştirel bir yapısı var.

AŞ: Tabii. Taha Akyol’lar, Çağlar Keyder’ler gibi bakmıyorum. Ben bir dönemin suç ortaklığını göstermek için buraya odaklandım. Bu çok önemli bir şey. Dışlayıcı kültürü gösterdim. Yüzlerce seminer verdim, bunların çoğu beyaz yakalılarla ilgiliydi. İlk aldığım tepki “hocam büyük bir suçluluk duyuyoruz!” oldu. Çünkü “amele yanığı” diye bir şeye gülüyor. Bronzlaşıp oradaki neo-liberalizme vurgu yapmıyor. Seminerlerimde bunun farkına vardılar. Amele yanığı esprisi Türkiye’de solaryum cihazlarının artışıyla oluştu. Alem dergisinin, Güneri Cıvaoğlu’nun bronzlaştığı arkalıklardı bunlar. Meseleyi böyle okumak lazım. Sırf normatif kavramlarla açıklanamaz. Beyaz Türk ya da seçkinlik analizinin çok ötesinde bir analiz bu.

Neo-liberalizm aynı zamanda dışlayıcı bir kültür üretti. Bana kalırsa dünya tarihindeki en dışlayıcı kültür bu. Ve bu dışlayıcı kültürün ilk aktörü YOS’tu. Ama şimdi değil. Şimdi artık dışladığı kesimlerle barışıyor. Çünkü güvencesizleşme, prekarya haline gelme söz konusu. Günümüzde artık neo-liberalizm açısından yeni orta sınıf kritik bir konumda değil, gözden çıkarıldı. Ama YOS’a her zaman ihtiyaç var. Doksanlı yıllar için çok önemliydi.

CS: O zaman bir adım geriye gidip şunu sorayım: Sınıf dediğimiz olguyu nasıl tanımlamak gerekir?

AŞ: Burada koca bir literatür var. Hepsinden yararlanmak gerek. Sınıfı bir üretim ilişkileri olarak, deneyim biçimi olarak, ilişkisellik olarak vs. tanımlamak mümkün. Hepsinden yararlanıyorum. Ama şu da var: sınıf farkında olunmayan bir kavram. Biri kendini orta sınıf olarak gördü diye o kişi orta sınıf olmaz. Kendini işçi sınıfı olarak görmesi de işçi sınıfı olduğu anlamına gelmez. Hayali sınıf diye bir şey var. Neo-liberalizm tüketim, kredi kartı gibi şeylerle bunu artırdı. Daha önce üst sınıfların harcama potansiyelleri kredi sistemiyle beraber alt sınıflara da kaydı. Diyeceğim, sınıf bizim tanımladığımız şey olunan bir şey zaten. Sınıfı tanımlamak neye yarayacak mesele? Ben senin işçi sınıfı olduğunu buldum diyelim, bu politik açıdan her şeyin garantisi mi?

CS: Değil tabii ki.

AŞ: Mevzu bana kalırsa neo-liberalizmin vahşet ve tahribatını göstermek başlı başına sınıfı göstermek zaten. Ben o anlamda bunun mutlak işçi sınıfı ya da orta sınıf olması gibi bir şeye saplanmıyorum. Ama şuna da inanıyorum. Kapitalizm iki sınıfa doğru gidiyor. Yani Komünist Manifestodaki şey doğru: Burjuva ve geniş bir emekçi kesimi. Bunu görmek gerekir. Ama bu hemen karşımızda duran bir vaziyet değil. Mesela 2001 bankacılık ve 2008 finans krizi, bize neo-liberalizmin YOS’u hemen gözden çıkarabileceğini gösterdi. Zaten Gezi’de bunlar aktifti, bir taraftan gözden çıkarılabilir oldukları için aktifler. İki sınıfa doğru gidiyoruz, ama daha çok yol var. O yüzden bu “orta”yı tartışmak, ortayı diğer ilişkileriyle beraber ele almakta fayda var. “Yoktur” “bu sağ bir yorumdur” demek doğru değil. Bu bana kalırsa normatif bir yorum. Haklı olabilirler, ama pratikte bunu bir karşılığı yok.

CS: YOS için iki farklı temel görüş var galiba. “Bu sağ yorumdur, tu kaka” diyen bir görüş var bir tarafta, diğer tarafta da “ne güzel ilerliyoruz bir orta sınıfımız var” diyenler var. Peki, YOS’ta bir devrimci yan var mı, ya da proletaryayla politik açıdan ne tür bir bağı var?

AŞ: Mesela şuradan başlayayım: Faşizmin içinde orta sınıfın varlığıyla ilgili önemli çalışmalar var. Böyle bir durumda orta sınıflar bu kitleye sempati besleyebiliyor. Mesela bugün AKP tabanın bir kısmı muhafazakâr orta sınıf.  Orta sınıfta negatif anlamda bir politik potansiyel çok. Mesela ben Antepliyim orada gördüm. Suriyelilere dönük orta sınıfın dışlayıcı bir dili var, ama YOS kapsamayı tercih ediyor. Bu açıdan YOS’ta politik bir potansiyel pozitif anlamda var. YOS bence arzuyu dolayımsız yaşayabilen bir kesim. Daha önce arzuyu yaşamak üst sınıflara aitti. Seks, cinsellik falan. Cemal Dindar hocanın o “direnlibido” kavramı güzel. Bunu en rahat yaşayan sınıf YOS oldu. Bu başlı başına politik bir potansiyel. Fakat hayat tarzı dediğimiz şey geleneksel orta sınıfı gösteriyor. Yeni orta sınıf içinde de arzuya yakınlık anlamına ciddi bir sol damar var. LGBT hareketi mesela. LGBT hareketi tam bir yeni orta sınıf hareketidir. Yoksa alt sınıftan bir eşcinsel çocuğun kendini rahatça ifade etmesi mümkün mü, özellikle de taşrada? Okumuş, eğitimli, ODTÜ’lü Boğaziçili aktörler bunun öznesi. Arkasında koskoca bir literatür de var elbette.

Şunu söylemek gerek, YOS alt orta sınıflardan devşirilmiş değildir. Ama prekarya haline gelmektedir. Beyaz yakalı işçi olmaya doğru bir kayma var ve YOS bunun da farkında. Bu işçileşme içinde politikleşme söz konusu. Beyaz yakalı plaza işçileri şu anda son derece küçük ama bize bazı işaretler gösteriyor. Beğensek de beğenmesek de eğitimli, aydın ve dinamik bir kesim bu. Politik ivmeleri daha yüksek. O anlamda YOS’ta çok ciddi politik potansiyeller var. Çünkü doksanlı yılların o dışlayıcı dili kırıldı. Alt sınıflarla, trajik olanla barıştı –çünkü kendi hayatlarının da trajikleşebileceğini biliyorlar. Birçok örgütün içinde YOS var. Medyada ve kültür endüstrisinin içindeler. Prekarite, yani aşağı doğru hareketlilik onu politik olarak aktif kılıyor. Ama burada da bazı sınırlar koymak gerekir: Örneğin beyaz yakalı işçi diyoruz,  bunlara “işçi” diyoruz. Kavramı çok genişletmiş oluruz. O zaman burjuvazi dışındaki her şeye işçi dememiz gerekiyor. Oysaki bunların kültürel sınırları var. Örneğin Bağcılar’daki bir çay ocağıyla Cihangir’deki bir mekân çok farklı. Buraların nasıl dönüşeceği önemli. Boş zaman, armağan gibi şeyler var –bunlar aristokrat kültüründen gelen şeyler- ama çok önemli. YOS’un otuz yıldır biriktirdiği şeyler arzu temelli şeyler ve işçi sınıfından fersah fersah ötede. Mesela işçi sınıfının cinsellik, yaşam tarzları, ironi, sinik yüzeyler adına YOS’tan öğreneceği çok şey var. İki kesimin de birbiriyle buluşması gerekiyor.

CS: Gezi’de karşımıza çıkan şey de bu. YOS’un arzusunun bir isyanı olarak okunabilir. Biraz da Gezi ekseninde bakalım istersen.

AŞ: Zaten benim anlatmaya çalıştığım şey de bu. Gezi direnişinin vitrini benim tezlerime göre 1991’de Leman dergisinin “kıllanan adam” tipiyle başlamış bir ironik tavrın kendisiydi. Bu, dünya tarihinde herhalde en büyük ironik stratejiydi. Çünkü iktidara karşı elimizdeki tek silah bu. Evet, insanlar öldüler, kör oldular ama iktidara karşı tek direnme şeyleri ironik, sinik stratejilerdi. İnsanların katılımını da bu sağladı. Konvansiyonel, asık suratlı bir sol olsaydı bu kadar insan direnişe gelmezdi. Yurtdışı literatürün de bu süreçte öğreneceği çok şey var. İroni, romantizmin de idolüydü, 68’in de en büyük şeyiydi. Ancak bu kadar büyük ve yıkıcı olanına ilk defa tanıklık ettik. Ve bu dil oradan gelen bir dil. Bunu işçi sınıfı üretemez, küçük esnaf üretemez. Bunu yeni orta sınıf üretebilir, üniversiteliler üretebilir. Gezi’de de onlar üretmedi mi? “TOMA’lara karşı Zeki Müren” Retro stratejisidir. Murat 124’le ilişkili bir slogan bu. YOS’un kültürel yüzeyi, bütün derin anlamları her şeyi yataya çeviriyor. “Faşizme karşı omuz omuza”dan “faşizme karşı bacak omuza”ya geçiş var. “Kahrolsun bağzı şeyler”. Nedir bu? “Bağzı” siniktir. Buraları görmeden Gezi’de YOS yok demek anlamlı değil. Buradaki dil YOS’un dili. 2005’lere kadar dışlayıcı işlemiş bir dilin kuşatıcılığını görüyoruz. Bu sevindirici bir şey, olumlu işliyor.

CS: Leman üzerinden yaptığın analizler 90’lardan, 2000’lerin başları gibi bir dönemde gerçekleşti. Günümüzde Gezi’yle birlikte mizahın konumu tartışılmaya başladı. Söylediğin gibi ironi, sinizm ön plana çıktı. Günümüzde Zaytung, İnci Sözlük Onedio gibi siteler var. Şimdi bu internetteki yeni mizah biçimleri, capsler** vs. bunlar YOS kültürüyle nasıl bir ilişkiye sahip?

AŞ: Bu dilin doğuş koşulu doğrudan yeni orta sınıf. Baktığın zaman Ekşi Sözlüğün, İnci Sözlüğün Zaytung’un Onedio’nun bir sürü blogun kullandığı strateji bundan başkası olamaz. Derin ve yüksek anlamları reddediyor, samimi bir inançsızlık var. Bloklar haline gelmiş, hantallaşmış ve sıkıcılaşmış, rutinleşmiş şeyleri bu ironik ve sinik dil, buradaki espri ve mizah dağıtıyor. Ama önemli bir farkın olduğunu vurgulamak gerek. 90’larda Leman’da başladı bu dil. Sonradan medyaya, sinemaya, reklamlara yayıldı –dışlayıcı bir şekilde de yayıldı. Recep İvedik, GORA, AROG, ikisinin de yaratıcısının kökeni de Leman çıkışlı. YOS’u aşan stratejiler var. Toplumun geniş kesimlerine de yayıldı. Fakat 2001’den sonra yeni kuşak, 85 doğumlu çocukların okuduğu mizah dergileri Penguen ve Uykusuz ön plana çıktı. Penguen ve Uykusuz Leman’ın ötesine gençti. Bunlar daha domestik ve deyim yerindeyse ergen bir dile sahip; “ya ameliyatıma gelseydi?” dili var. Bu slogan bu dergilerde, Ekşi’de İnci’de falan pişti. Caps dediğimiz kültür de (aralarında en acımasız olanı da bu) buradan geliyor. Zaytung da bu dili haber diline çeviriyor. Niye bunu yapıyor. Çünkü ana akım medya zaten dikey ve sıkıcı bir dil kullanıyordu. Burada bunu yatay hale getirdi. Doğru da yaptı. Yaptığı haberler çakma olsa da aslında asıl haberlerden daha gerçek. Devrimci bir potansiyel var burada. Bunu ilk saptayan da Nietzsche’ydi. Onun nihilizm dediği şey buydu. Dostoyevski de bunu saptamıştı. Günümüzde bu sinizm artık aydın, dekadans ve entelektüellerin elinde değil, topluma yayılmış durumda. Bu yüzden çok devrimci bir yapısı var. Geziden önce sol bu dili kullanmıyordu, Gezide bu dilin iktidarı salladığı görüldü. Buraya da eğilmek gerekiyor. Dergilerdeki sinik tavır devam ediyor, ama dediğim gibi alt sınıflarla barışık bir halde.

Yeni Orta Sınıf - Sinik Stratejiler, Ali Şimşek, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2014
Yeni Orta Sınıf – Sinik Stratejiler, Ali Şimşek, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2014

CS: Peki, Fırat tiplemeleri, Umut Sarıkaya’nın eskiden bizim seksenlerin sonu doksanların başı kuşağının yaşadığı sobalı, divanlı evleri anlattığı o meşhur karikatürü, örme kazaklı karakterlerin olduğu karikatürler var. Bunun yanında nostalji, Retro gibi şeyler de günümüzde yaygınlaşmaya başladı. Her kafede, kıyafette ucundan kıyısından Retro’ya bulaşmak zorunda kaldı sanki. Bu nasıl bir sınıfsal özleme tekabül ediyor?

AŞ: YOS’un temel taşının mizah olduğunu saptadığım için Leman’a baktım, melodram olarak baksaydım farklı olurdu. Bu ironik, sinik dil bize postmodernizmi gösteriyor. Bunlar farklı stratejilere sahip. Kült, kistch, gibi stratejiler. Murat 124’ü görünür hale getirmek, plastik çiçeği görünür hale getirmek ve onun üzerinden bir ironi oluşturmak. 90’larda bunlar küçümsenirdi. Retro bunlarla alakalı. Geçmişteki geleneksel orta sınıfların habitusunu ortaya çıkarma amaçlı ironiler bunlar. 50’ler ve 70’ler ön plandaydı eskiden, şimdi de 90’lar ve 80’ler ön planda. Bu bir tarafıyla devrimci nüveler taşıyor. Tabi kültür endüstrisine ve kapitalizme de eklemleniyor. Geçmişle nostaljik ya da Benjamin’in deyimiyle “diyalektik imge”yle bir bağ kuruluyor. Kapitalizm her şeyi hızla değiştiriyor. Ama eski Aspirin kutusu bir diyalektik imge haline geliyor. Murat 124 mesela Retro’nun en güzel örneği Şu anda burada dolaşsan Porsche’tan daha havalı hale gelmiş oluyorsun. Bu anlamda bunlar 90’larda kötü işliyor. Murat 124 Porsche’yi meşru kılıyordu. Ama şimdi Porsche’yi tahtından indirebiliyor. İnsanlar annesinin nesneleriyle, dedesinin nesneleriyle bağını yitirmek istemiyor. Bu da gayet politik bir şey. Siyasi partinin de Retro’yu kullanarak bir şeyler üretmesi gerekir, bu sadece reklamla sınırlı kalmamalı.

CS: Politik olarak Şafak Başgan’ı görmek mümkün.

AŞ: Arkadaşımızdır o bizim. Kitapta da söz ediyorum ondan. Dünya çapında çok önemli bir olay bu. İronik ve sinik stratejilerle, Retro staretjilerle siyasette aday oldu. Bütün beğenileri altüst etti. Az oy alması önemli değil, ama bir çıkış oluşturması çok önemli. Bir reklamcılık faaliyeti değildi, politik bir hamleydi. Şu anda ben de bu tür stratejiler üzerine düşünüyorum. Gezi’den sonra bütün sol bunu sahiplenmeye çalıştı.

CS: Ama çok çarpık bir sahiplenme oldu bu. Sözgelimi anneannemin benim kültürel sermayem çerçevesinde benimle iletişim kurmaya çalışmak için genç kılığına girerek bana “kanka” demesindeki samimiyetsizlik ve çarpıklık var.

AŞ: Olsun. Yine de asık suratlı solcuların sahiplenmesi önemlidir. Çünkü bunun gücünü gördüler. Şimdi Gezi sonrası sol örgütlerin gençlik kamplarında bunu görmek mümkün. Hepsi neşeli. Sol bir şeyler öğrenmeye başladı. Artık sıkıcı bir şeyin politik olamayacağını öğrendik. Ve YOS sıkıcı olmayı asla sevmez. Bu da olumlu bir potansiyel.

CS: Şimdi hazır mizahtan giderken şunu sormakta fayda var: Bu farklı bir dil biraz da televizyonda kuruldu. Mesela Leyla ile Mecnun mükemmel bir dil kurdu. İşler Güçler, Kardeş Payı, Behzat Ç. Bambaşka bir damardan ilerledi. Buradaki stratejileri nasıl değerlendirirsin?

AŞ: Behzat Ç. En iyi örneği bence. Emrah Serbes tam da benim 88 kuşağı*** dediğim kuşakta. Behzat sinik ve günlük hayatın her alanını ele alan bir yapıda olduğu için bu kadar sevildi. Öyle komiser Cemil gibi değil. Cüneyt Arkın gibi değil. Bu açıdan önemi. Bunları tek röportaja sığdırmak kolay değil. Ama medyanın her alanında kullanıldı bu dil. Leyla ile Mecnun arabesk filmlerindeki stratejiyi bambaşka bir yere taşıyan bir parodi söz konusuydu. Bütün dikey olanları yatay olana çevirmeyi başardı. Gündelik hayatta küçük esnaflık içinde işleyen mevzulara yer verdi. Türkiye’de orta sınıf kültürel sermayesini küçük esnafla dalga geçerek oluşturduğunu hatırlatmak gerek. Leyla ile Mecnun küçük esnaflığı Starbucks’ın baristalarını çaycı Erdal bakkalla kıyaslıyor aslında. İnsanlar buradaki samimiyeti seviyor. İnsanlar artık yapmacıklık görmek istemiyorlar. Bu da yine sözünü ettiğim dışlayıcı dilin kapsayıcı hale gelmesiyle alakalı.

CS: Dışlayıcılığın yerini kapsayıcılığın alması sınıfsal bir barışmayı, özür dilemeyi mi beraberinde getiriyor?

AŞ: İçinde özür olması çok önemli mi bilmiyorum, ama barıştıkları kesin. “Zonta”, “maganda” söylemleri bugün asker uğurlamaları dışında kullanılmıyor. Mesela geçen gün plajdaydım. Yanımdaki çocuk Uykusuz falan okuyor. Bir kadın da elbiseleriyle girmiş, ona diyor ki “aa Umut Sarıkaya tipi gibi ne güzel” diyor. Çevresinde, ailesinde böyle insanların var olduğunun farkında.

Kültür bu açıdan gerçekten önemli. AKP sınıfsal olan her şeyi kültüre ikame ediyor. Her şey kültürelleşiyor. “Monşer”di bilmem neydi bunun ürünü. Muhalefetin burada samimi ve kuşatıcı olması oradaki saldırısını da nötrleştirebiliyor. İktidar bizim beyaz Türk vs. söylemlere karşı defans yapmamızı istiyor. Buradaki barışma iktidarın tuzağını açığa çıkarmaktadır. “Göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafalı” vs. iktidarın işine yarıyor. Umut Sarıkaya dilinde bunu görmek mümkün değil artık. Düz adam Sami tiplemeleri var. Onu mahalledeki amcamız olarak görüyoruz.

CS: Biraz da günümüzdeki kimliklerden gidelim. Hipster olmak nereye oturur?

AŞ: Hipsterlık “hip” olmaktan gündemde olmaktan geliyor olabilir. Diğer taraftan “hippi” ve “yuppie” gibi bir tınısı da var. Hipster aslında YOS’a giren bir yaşam tarzı. Yani arzuya dönük partiler, clublar, Retro giyimler vs. söz konusu. Neşeli bir kesim bu, trajediye çok gelmiyorlar. Bir tarafıyla bu katmanı olumlu görüyorum. Çünkü Gezide yüzünde gaz maskeleriyle hipsterları gördük. Çünkü hipsterlar arzuya çok yakın. Bunlara “tüketim toplumunun bireyleri”, “apolitik adamlar” falan da denebilir. Ama buradaki politik potansiyeli görmek lazım. Dönüşen kentte arzuyu hızlı yaşamaya çalışan bir kesim. Sayıca da azlar. Türkiye’de Cihangir, Karaköy, Beyoğlu, Moda gibi yerlerde yaşıyorlar.

CS: Şimdi de hipster olmak çok mainstream (ana akım) olduğu için herkesin bundan vazgeçtiği söyleniyor, bunun üzerine tartışılıyor.

AŞ: Böyle olması doğal, kimlikleştiği ölçüde varlığını yitiriyor. Ancak arzuyu yaşamaları çok önemli. Arzu 60’lardan itibaren sürekli kullanılan bir kavram. Post-Nietzschecilik, Deleuze-Guattari’nin, Lacan’ın arzu tanımlamalarının artık pratik bir karşılığı var. Özallar, Çillerler vs. arzuyu baskılamıyorlardı. Ama günümüzdeki iktidar son derece baskılıyor.

CS: Buna arzunun biyopolitikleştirilmesi diyebilir miyiz?

AŞ: Tabii ki, çok yerinde bir söz olur. Arzunun baskılanmasından sonra isyanın arzudan gelmesi şaşırtıcı değil. Arzuyu, cinselliği, içkiyi kontrol almaya çalışan bir iktidara karşı isyan arzuyla şekillenir. Bunun bir hayat tarzıyla ilgisi yok. “Hayat tarzı” dili cumhuriyet mitinglerinde vs. kullanılan bir dil. Arzu bundan çok daha fazlasıdır. Öğrenci evlerine vs. karşı çıkılması yaşam tarzıyla açıklanamaz. Bir öğrencinin arzuya ulaşması öğrenci evinde olur. Erasmus hibeleri kesiliyor şu anda. Aslında burada kesilen küresel bir arzu ağı.

Bu açıdan AKP’yi sadece özelleştirme, TOKİ gibi şeylerle ele almamak gerek. AKP arzuyu kontrol etmeye çalışan, muhafazakâr, İslami bir iktidardır. Karşımızdaki merkez sağ değil, İslamcı bir hükümettir. Bu yüzden arzu bizim için devrimcidir. İçinde bulunduğumuz dönemde arzuyu hızlı yaşayan kişi dinamik olabiliyor. Ancak bunu da abartmamak gerek. Geniş bir lümpen proletarya vs. var. Bunun da politikleştirilmesi gerekiyor.

Şu anda sadece sınıf merkezci bir siyasetle politika normatif olarak haklı olsa da pratik olarak bir karşılığı yok.

CS: Muhafazakârlık ve İslamcılığa gelmişken oradan devam edelim istersen. Yeni orta sınıflar genellikle sol tarafından tartışılıyor ve ele alınıyor gibi görünse de (sanki YOS artık sadece “gündüz işte gece direnişte” olan kitleymiş gibi bir algı oluştu), aslında hatırı sayılır miktarda AKP’yi destekleyen, dini referansları olan ve muhafazakâr YOS da var. Sözgelimi Caprice Gold’lar, muhafazakâr plajları-tatil köyleri, İslami eğlence, nargile kültürü vs. bunlar arasında çok yaygın. Bu konuda ne dersin? Bunlara muhafazakâr YOS demek mümkün mü?

AŞ: Çok güzel bir soru sordun. İslami bir burjuvazi ve orta sınıf var. Ama bana göre İslami bir YOS yok. Çünkü benim YOS tanımlamam dar anlamda. Mesela İslami bir çocuk düşünelim, borsacı olsun. Kültürel stratejiler anlamında YOS’a uymaz. Hala annesinin elini öpen, geleneği sürdüren bir yapısı vardır. Bunu Ahmet Hakan yırtmıştır, siniktir.

İslami YOS’u bir etiket olarak kullanabilirim, ama bunun bende bir karşılığı yoktur. Farklılaşan bir kültürleri yok, eskinin devamcısı konumunda bunlar. Mekân ve kültürel strateji açısından böyle bir YOS’tan söz etmek mümkün değil. Diğer taraftan YOS’un sol liberal bir siyasal kodlamaya sahip olduğunu söylemiştim. İslami YOS buna uymaz.

CS: Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

AŞ: Sonuç olarak her dediğimin %100 doğru olduğu anlamına gelmiyor söylediklerim. Ben bir sezgi vermeye çalıştım, buradan bir yol açılması gerekiyor. Kitaptaki çabam da bu yolun açılması oldu.

* Baby-boom: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1946 ile 1964 yılları arasında doğmuş olan demografik yapıyı ifade eden İngilizce kavram. Türkçe’ye “bebek patlaması” olarak çevrilmekle birlikte, o dönemde doğum oranlarının artmasıyla birlikte yetişen bir genç kuşağı niteler.

** Caps: İngilizce kelime kökü “capture”, yani “yakalamak” olan ve bir internet fenomenini niteleyen bir kavram. Özellikle internet forumlarında ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Yurtdışında 9Gag, 4chan gibi internet sitelerinde biçimsel bir şekilde bir duygu durumunu, ruh halini, tavrı vs. imleyen bir görselin üzerine özensiz biçimde ironik ve sinik mesajlar yazılması yoluyla yapılan bu mizah biçimi, Türkiye’de İnci Sözlük aracılığıyla görselin altına çekilen kırmızı bant üzerine yazılan yazı biçimini almıştır.

*** 88 kuşağı: Ali Şimşek’in bu kavramla 70’li yıllarda doğan kişileri, ya da 88 yılında 20li yaşlarına gelmiş olan kişileri kasteder.

**** Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/ali-simsek-arzu-devrimcidir/feed/ 0
Pazara Düşen Edebiyat http://meseledergisi.com/2014/09/pazara-dusen-edebiyat/ http://meseledergisi.com/2014/09/pazara-dusen-edebiyat/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:31:30 +0000 http://meseledergisi.com/?p=633 Cansu Karagül

Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edinilen bilgilere göre 2012 yılında Türkiye’de 42.337 çeşit kitap yayımlanmış. Bunların arasından ders kitaplarını çıkardığınızda dahi elde kalan veri, 2000’li yıllarda çığ gibi yükselen kitap enflasyonunu gözler önüne seriyor. Üstelik bu durum yalnızca Türkiye’de değil, dünyaya da özgü. Okuma alışkanlığıyla ters orantılı biçimde, her geçen yıl yazarların, dağıtımcıların, yayın evlerinin ve kitap tanıtımları ve eleştirilerine yer verilen yayınların sayısı artıyor. Hal böyle olunca, kitap okumak için zaten kısıtlı zaman bulabildiğimiz ve daha afili geldiği için önüne “modern” sıfatı eklediğimiz hayatlarımızda neyi okuyup neyi okumayacağımızı seçmek giderek güçleşiyor. Bir anda herkes kitap kurdu olmaya ya da yazarlık yeteneği kazanmadı elbette. Ancak, sanatın her alanına nüfuz eden market kuralları edebiyata da fazlasıyla sızdı ve yayınevleri piyasa koşullarıyla baş edebilmek adına daha az seçici olmayı kendine şiar belledi. Doğu Avrupalı edebiyat profesörü Dubravka Ugresic, Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisinden çıkan Okumadığınız İçin Teşekkürler- Edebi Safsatalar Üzerine Makaleler ‘de tam da bu konuya parmak basıyor.

Daha önce “Acı Bakanlığı” ve “Baba Yaga’nın Yumurtası (Ölümün Bir Kokusu Yoktur. Hayat Pisliktir.)” eserleriyle Türkiye’deki okurla buluşan Slav yazarın 96-2000 yılları arasında yazdığı makalelerin yer aldığı kitabı iki bölümde düşünmek mümkün. İlk bölüm, edebiyat piyasasındaki sorunlara genel bir ışık tutarken, ikinci bölümde spesifik olarak Hırvatistan’ın tarihi, kültürel, toplumsal arka planına, tarihe karışan Saraybosna’ya, komünist rejim sonrası kitap ve kütüphane yakılmalarına, Doğu Avrupa edebiyatına, Slav bir yazar olmanın ne demek olduğuna, Stalin yönetiminde izlenen sanat politikaları ve sosyalist gerçekliğe, daha da ötesi, sürgün olmaya ve Yugoslavların travmalarına değiniyor. Kitabın girişinde ise, bu kitabın tarafsız olmadığını ve öyle bir gayesinin de olmadığını belirten yazar, amacının “edebi adaleti hayata geçirmek” olduğunu vurguluyor.

 

 

Edebiyat karın doyurmaz

“Hayatını ne yaparak kazanıyorsun?”

“Yazarım.”

“Onu kastetmedim… Hepimiz bir şekilde yazarız! Ben işinin

ne olduğunu, faturaları nasıl ödediğini soruyorum.”

Dubravka Ugresic, günümüzde bir alkolik ile bir yazarın sorunun aynı olduğunu söylüyor. İkisi de itiraf edemezler. Zira yazarlık, sektörleşmesine rağmen bir türlü kurumsallaşamamış (ya da belki profesyonelleşememiş demek gerekiyor) ve arafta kalmış bir “uğraş” olma pozisyonunu sürdürüyor.

Yazarların büyük bir çoğunluğunun parasız olduğunu ve yazıdan para kazanılamayacağı gerçeği bugün yazın dünyasının içinde yer alan hemen herkesin yüzleşmesi gereken bir gerçek olarak karşımızda duruyor ne yazık ki. En emekten yana görünen yayınevlerinin ve gazetelerin dahi yazarına ya da yazı işçisine telif ödemek (daha doğrusu ödememek) konusunda takındıkları tavır ortamlarda en çok yakınılan mevzuların başında geliyor. Bu durumu pek çok etmene başvurarak açıklayabiliriz ve kuşkusuz en başta gelen nedenlerinden bir tanesi de, yazacak çok sayıda insan olmasıdır. Kitabını bastırmak için üzerine para veren insanların var olduğunu veya kapısına her gelenin kitabını basmaya hazır yayınevleri olduğunu ne yazık ki biliyoruz. Herkes bir şekilde piyasa şartlarına maruz kaldığından ötürü oyunun kurallarına göre oynamak zorunda hissediyor. Ve sonuç: Nicelik arttıkça nitelik kayboluyor. Beş kuruşsuz nitelikli yazarlara karşı çok satan vasıfsız yazarlar ordusu.

Ugresic bu durumun demokratik bir aldatmaca olduğundan bahseder. Çağdaş yazın piyasası ideolojisi olmayan bir politika benimsemiştir: Herkes yazar olabilir. Bu işten kârlı çıkan elbette ki yayınevleridir. Ugresic, gün be gün çoğalan yayıncılar, editörler, ajanslar, dağıtımcılar, komisyoncular, reklam uzmanları, kitabevi zincirleri, “pazarlama uzmanları”, televizyon kameraları ve fotoğrafçıların oluşturduğu edebiyat ortamından en çok zarar görenin ise, zincirin en önemli iki halkası olan okur ve yazar olduğunu ifade eder.

“Çok satanlar” borsası

Yıllardan beridir edebiyat alanında yanıtlanmayı bekleyen sorulardan bir tanesi, bir kitabın “iyi” olmasının ölçütlerinin ne olduğudur ve en yanlış varsayımlardan bir tanesi de bir kitap çok satıyorsa o kitabın iyi, satmıyorsa kötü olduğudur. Slav yazar Dubravka Ugresic, bugün piyasada başarılı olmak için edebiyat eserlerinin “eğitsel” olması ne “Nasıl”la başlaması gerektiğinden bahsediyor: “Şu nasıl yapılır bu nasıl edilir?” Kişisel gelişim kitapları yok satıyor ve bu kitapların ortak özelliği yazarın deyimiyle, “parlak bir kişisel geleceğe duyulan inancın virüsünü bulaştırmaları”. Öyle ki, piyasa, yalnızca okurlar için değil, iyi/çok satan bir yazar olmak için püf noktaları arayan yazma heveslisi insanlar için de pek çok kaynak sunuyor. Yüz binlerce yazar arasından öne çıkmaya çalışan, edebiyat borsasında yer almak isteyen yazı işçileri en sarsıcı hikâyeyi bulmak için amansız bir mücadele veriyorlar. Ugresic’e göre, iyi edebiyat yapmaktansa çoksatan bir yazar olmanın “formülünü” arayan bu yazarlar için de roman yazma, karakter geliştirme, kurgu yapma vs. gibi tekniklerin sırrını vereceğini vaat eden kitapların sayısı da küçümsenemeyecek denli fazla sayıda.  Sonuç ise pek tabii ki, tek kitaplık şöhreti olan işe yaramaz yazar bozuntuları.

Okumadığınız İçin Teşekkürler, Dubravka Ugresiç, Çev. Gökçe Metin, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2014

Okumadığınız İçin Teşekkürler, Dubravka Ugresiç, Çev. Gökçe Metin, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2014

Sanata ne olacak?

Peki sanatın, edebiyatın, yazarın geleceği ne olacak? Bugün her zamankinden fazla sayıda insanın yazmasına, her zamankinden fazla kitap basılmasına, kitapevlerinin çekici hale gelmesine ve yazarların dünyaca ünlü bir stara dönüşme şansına sahip olmasına rağmen tüm bunların bir pseudo edebiyat dünyası oluşturduğunun ve neoliberalizmle birlikte edebiyatın bir pazara dönüşmesi sonucunda bir zamanlar sahip olduğu ayrıcalıklı olma vasfını kaybettiğinin altını çiziyor. Her şeyin “son” (dünyanın sonu, modernin sonu, sınıfların sonu, tarihin sonu, sanatın sonu vb.)  tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz günümüz  post-human çağında edebiyatın da çoktan CD’lere, internete, interaktif bilgisayar oyunlarına ve hipermetinlere entegre olduğunu öne süren Dubravka Ugresic, günümüzde yazın yaşantısının sayıca oluşturduğu çoğulluğun bir çokluk ifade etmediğini belirtiyor.

“Edebiyat kavramı ortadan kayboluyor ve yerini gitgide daha fazla kitaplara bırakıyor.”

Kitap boyunca edebiyat endüstrisinin krizlerinden bahseden ve optimist bir havada olan yazar her şeye rağmen umudumuzu yitirmememiz gerektiğini, “yazılmak zorunda olduklarından emin olan öyküler ve bu öyküleri okuduklarında bunların yeniden yazılması gerektiğinden emin olan okurlar (yazarlar da okurdur!) olduğu sürece” kitapların da var olacağını müjdeliyor.

Safsata değil, gerçekler

Konuyla ilgili okunabilecek sayısız tez çalışması, kitap veya makale olduğu halde neden bu kitabı okuyalım sorusunun bana göre oldukça geçerli bir sebebi var: çünkü Okumadığınız İçin Teşekkürler, alanında yazılan pek çok kaynakta rastlayamayacağınız kadar samimi ve eğlenceli bir tarzda yazılmış. Bir kısmı gerçek bir kısmı kurgu olan anekdotlardan faydalanma yoluna giderek akademik kaynak formatının soğuk duvarlarını yıkan Ugresic, kitabın girişinden itibaren yarattığı sohbet ortamıyla okura misafirperverliğini gösteriyor. (Yayınevinin aynı diziden çıkan ve çağdaş sanatın sivri bir dille tiye alındığı “Bunu Ben de Yaparım” da, bu kitabın üslubunu seven okura naçizane bir tavsiyemdir.) Mizahi bir hiciv örneği olan kitabın da kendi kulvarında bu anlamda popüler bir tarza yöneldiğine ilişkin ufak bir eleştiri getirmek mümkün. Ancak yazarın bu tutumuna negatif bir değer yüklemeye gerek yok. Zira her “dümenden” bu kadar haberdar olan bir edebiyat profesörünün kendi kitabında bu tecrübelerden faydalanmayacağını düşünmek biraz saflık olur.

Ezcümle, Okumadığınız İçin Teşekkürler yalnızca okurların değil, yazarlar dâhil olmak üzere edebiyat dünyasının bir parçası olan tüm aracıların –yayın evleri, dağıtımcılar, temsilciler, editörler, yazı işleri sorumluları, eleştirmenler gibi– bir şekilde yolunun kesişmesi gereken ve kesiştiğinde de durup kendilerini sorgulamalarına sebep olacak bir kitap.

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/pazara-dusen-edebiyat/feed/ 0
12 Eylül’ün en yüksek aşaması: Erdoğanizm http://meseledergisi.com/2014/09/12-eylulun-en-yuksek-asamasi-erdoganizm/ http://meseledergisi.com/2014/09/12-eylulun-en-yuksek-asamasi-erdoganizm/#comments Sat, 27 Sep 2014 13:31:07 +0000 http://meseledergisi.com/?p=662 Gencer Çakır

Başlığın Lenin’in malum eserini (1) andırdığının farkındayım. Gerçekten de Türkiye’nin bugünkü durumunu başka türlü ifade etmek pek mümkün görünmüyor. Mesele dergisinin Ağustos (2) sayısına verdiği röportajda Kadir Cangızbay şu tespitte bulunurken son derece isabetlidir: “Günümüz Türkiyesinde, özellikle de bugünlerde, siyasal sistemi ‘parlamenter’di, ‘prezidansiyel’di diye kavramlar üzerinden tartışmak, her şeyi kendi elinde toplamak isteyen ufuksuz ve çok tehlikeli bir despotun ayak oyununa gelmektir. Erdoğan, 12 Eylül’ün siyaseti yasaklayan rejimini daha da koyulaştırmıştır” (s. 46). Bu tespitin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve yazının başlığını da işte bu yüzden “en yüksek aşama” diye koymak istedim.

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne despot/otoriter olmayan bir lider ismi söyleyebilir misiniz? Var mı böyle bir isim? Mustafa Kemal’inden İsmet İnönü’süne, Adnan Menderes’inden Demirel’ine, darbeci Kenan Evren’inden Özal’ına… Bu isimlerden hangisi despot/otoriter değildi? Hangisi “demokrat”tı? Cevap çok basit: Hiçbirisi!

Size sadece şu örneği vermek istiyorum: 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılır. Ardından aynı yılın kasım ayında Osmanlı erkeklerinin Sultan İkinci Mahmut’tan beri geleneksel başlığı olan fes yasaklanır ve yerine Batı tarzı şapka ya da kep getirilir. Yapılan bu değişiklikler halkın tepkisi ve direnişiyle karşılaşınca, direnişi bastırmak için İstiklâl Mahkemeleri aracılığıyla Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince yaklaşık 7 bin 500 kişi tutuklanır ve bunların içinden de 660 kişi idam edilir! (3) Halkın kendi “yaşam tarzı”na müdahaleye karşı verdiği tepkinin karşılığı/cezası idamla noktalanır!

Geçmişteki despot/despotlar bunları yaparken bugünkü despot benzer şekilde kendi dünya görüşüne uygun olarak aynı otoriter dayatmayla halkını yönetmeye çalışıyor. Şimdi soralım: Erdoğan’ın diğer despotlardan ne farkı var da bugün hiç olmadığı kadar Erdoğan’ın otoriterliğinden bahsediyoruz? Erdoğan’ı T.C. tarihinin bir süreklilik arz eden otoriter yapısının “son halka”sı olarak ele almayan yorum ve değerlendirmeler olsa olsa gerçekliği çarpıtmaya hizmet eder.

Peki, T.C.’deki bu süreklilik arz eden otoriterliği nasıl açıklamalı? Bunu ülkenin tarihsel olarak kapitalistleşme sürecine geç dâhil olmasıyla açıklayabiliriz. Osmanlı ve onun devamı Türkiye devleti “geriden geliş”in bir sonucu olarak ortaya çıkan iktisadi gerilikle baş edebilmek için kuruluşundan bu yana siyasal iktidar her daim güçlü ve baskıcı bir karaktere sahip olmuştur. Bu aslında dünya kapitalizmi içerisinde hayatta kalma mücadelesi veren azgelişmiş ülkeler için bir yasa gibi işlemektedir: Bu gibi ülkelerde iktisadi gerilik ancak siyasal iktidarın daha güçlü ve baskıcı niteliğiyle ödünlenebilir(4).

Erdoğan eğer bu şekilde bir süreklilik içinde ele alınırsa kanımca onun “sui generis” yani “nevi şahsına münhasır” sanılan “kişiliği” de kanımca yerli yerine oturtulmuş olur.

Gelelim Erdoğan’ın “otoriter devlet geleneği”nin “son halka”sı olması meselesine… Bunu şöyle açıklayabiliriz: Tarihte her devrimci yenilgi ve geri çekiliş dönemleri muazzam bir gerici dönemle “telafi edilir”. 12 Eylül, muazzam güçlü militan işçi hareketini engellemek için, Türkiye’nin azgelişmiş cılız burjuvazisine kondurulan bir “hayat öpücüğü”ydü! Hayat öpücüğüydü, çünkü geç kapitalistleşmenin bir sonucu olarak hızlı, genç ve dinamik bir gelişme gösteren Türkiye proletaryası daha başlangıcından beri cılız, korkak ve ürkek olan Türkiye burjuvazisinin daima korku ve nefretinin odağında yer almıştır. İşte bu yüzden T.C. burjuva devrimi “eski düzen”i devirmede kitlelere dayanmaktan korkmuş ve geç kalmışlığın aciliyeti içerisinde kendi burjuva devrimini “tepe”den yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda T.C.’nin burjuva devrimi demokratik değil, tepeden olduğu için ve ölçüde anti-demokratik bir karakter taşır. Proletaryadan duyulan korku burjuvaziyi “eski düzen”in gerici güçleriyle (toprak sahipleri/ağaları) dahi ittifak kurmaya itmiştir.

T.C.’nin dünya kapitalist sistemi içerisindeki konumu, burjuvazinin zayıf ve basiretsizliği, buna karşılık son derece güçlü ve dinamik proletaryasının devrimci karakteri anlaşılmadan ne modern Türkiye’nin gelişimi tam anlaşılabilir ne de bugün Erdoğan’ın otoriterliği! İşte ülkenin bu özgül koşulları yüzünden Türkiye’de askerî darbeler ve otoriterlik sürekli güncelliğini korumuştur.

Erdoğan’ı basitçe bir partinin (AKP) lideri olarak ele almak eksik bir değerlendirme olur. Çünkü Erdoğan 12 Eylül sonrası palazlanan bir burjuvazinin, T.C.’nin tarihi boyunca çeşitli partilerce savunulmuş bir geleneğinin “sol halka”sıdır da ondan. “Madde”si İslami sermaye olan ve bugün onun başat partisi AKP’nin bir lideridir Erdoğan. Dolayısıyla mesele parti ya da kişi değil sınıf meselesidir!

12 Eylül sonrasının depolitize edilmiş ortamında sermayenin uluslararasılaşması ile birlikte gelişme kaydeden ve bugün Türkiye’nin hâkim sermaye kanadı (Batıcı-laik sermaye) karşısında hiç olmadığı kadar güçlenen bir sınıfın (İslami sermaye) bugün son temsilcisi ile karşı karşıyayız(5). Demek ki Erdoğan’a karşı olmak basit bir “kişisel” öfke ya da nefret olmanın çok ötesinde sınıfsal bir öfkeye dönüşmelidir. Aksi takdirde Erdoğan’ı indirip yerine Erdoğan’ın karikatürlerini geçirip kendimizi birkaç on yıl daha oyalamış olacağız.

Bugün Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ekseninde otoriterleşme tartışmalarına hız vermiş gibiyiz. Elbette tartışmak iyi oluyor; ancak bu tartışmalar Erdoğan’ı kişiselleştirmekten çıkarıp onun “sınıf aidiyeti”ni yerli yerine oturtmakla bir anlam kazanmış olacak. Bu yapılmadığı sürece despotlardan birini indirip diğerini yerine koymak dışında bir şey yapmamış olacağız.

Bugün Erdoğan’ın gücü tek bir elde toplamasından dem vuruyoruz; ancak buna Türkiye burjuvazisi sesini çıkarmadıysa (ki hep beraber gördük, çıkarmadılar) demek ki Türkiye’nin otoriterleşmesi onların istediği bir şey! “Rıza gösterdiler” ya da “Erdoğan’a biat ettiler” diye okumamak gerekir bunu. Soma günlerinde Koç ile Erdoğan’ın yakınlaşmasını aklınızdan çıkarmayın!

Erdoğan’ın oyların yaklaşık yüzde 52’sini alarak Cumhurbaşkanı seçilmesi örneğin ABD’yi pek rahatsız etmişe benzemiyor. Daha geçen ABD Dışişleri’nden CB seçimleri ile ilgili olumlu bir kutlama mesajı geldi; ama geçtiğimiz aylarda Suriye’de yapılan seçimler hakkında yine aynı ABD bu seçimleri “mide bulandırıcı” şeklinde tanımlamıştı. Türkiye’de Erdoğan’ın “Esadlaşmadığının”, hâlâ tolere edilebilir olduğunun bir resmidir bu onlar açısından!

Erdoğan’ın diğer despotlardan (örneğin darbeci Kenan Evren’den) şöyle bir farkı var gibi: Erdoğan Türkiye’de aşağıdan bir sınıf savaşının yaşanmadığı bir konjonktürde gücü kendi elinde toplamaktadır. Burası çok önemli. Böylesi bir “tek adam rejimi”ne doğru gidilecek olmasının şöyle bir çelişkisi var kanımca: “Başkan”ın gücü gitgide tek bir elde toplaması, sermaye fraksiyonları ile “Başkan” arasındaki ilişkileri şu şekilde etkileyebilir; ya fraksiyonlar arasındaki sert “sınıf savaşı” bir yumuşama gösterecek ya da bu savaş gitgide kızışacak. İlk olasılık çok daha gerçekçi gözüküyor.

Gücün tek bir elde toplanması, “Başkan”ın kayırdığı sermaye fraksiyonunu (İslami sermaye) daha da kayırması potansiyelini taşıyor. Bu durum sermayenin diğer fraksiyonları açısından bu kayırmaya karşı sözüm ona “demokratik” yollardan hakkını kolayca arayamama durumuna yol açacak ve sınıf-içi gerilim ve çatışmalar artacak. Buna bir de “Cemaat sermayesi”nin gitgide yalnızlaşacak olmasının yaratacağı basıncı ekleyin.

“Başkan”ın yeni koltuğuna yerleşmesi, olsa olsa sermaye-içi savaşı yeni bir evreye sokacak; bunun nasıl bir uyum (ya da uyumsuzluk) yaratacağını hep birlikte göreceğiz.

Öte taraftan sermayenin uluslararasılaşması ve gelişmiş ülkelerdeki depresif krizin ne yönde gelişeceği de çok ama çok önemli; öyle ki bu depresif krizin açacağı yarıklar üzerinde Türkiye’deki sermaye fraksiyonları kendilerine bir yol bulacak. Krizin Türkiye’de ağır hissedilmesi ve bunun sonucunda şayet aşağıdan bir sınıf hareketi yükselirse bu sefer “Başkan” sermayenin genelini kucaklayarak “ortak iç düşmanı” bertaraf etme yoluna gidecektir.

Velhasıl, işçi sınıfı ve ezilenler için sermayeden ve devletinden bağımsız örgütlenmek dışında bir çıkış yolu yok; görünen bu. CB seçimlerinin sonucunu emek dünyası açısından bu şekilde okuyabiliriz.

Bitirmeden bir iki şey daha: Bugünkü dünya siyasi konjonktürü, “siyaset kurumu”nu gitgide önemsizleştiren bir hale bürünüyor. Devletlerin sözüm ona “demokratik esneklik” gösterebilme durumları yok artık. Onun için devletler güvenlik harcamalarına yüklendikçe yükleniyorlar. Coğrafyamız etrafında ve Avrupa’da otoriter olmayan bir ülke gösterebilir misiniz? “TOMA”sı olmayan ve hükümet karşıtı gösteri, yürüyüş ve protestoları şiddet kullanmadan bastıran bir ülke gösterebilir misiniz? ABD’nin Ferguson semtinde yaşanan gösterileri sakın bunların dışında değerlendirmeyin. Meseleyi bence basit bir “ırkçılık” meselesine sıkıştıramayız. “Irkçılık” meselesi, toplumsal öfkenin açığa çıkış biçimi sadece. Ve görüldüğü gibi orada da polis göstericilere karşı biber gazı ile karşılık veriyor, gözaltılar yapıyor vs. Her yer Türkiye olmuş anlaşılan!

Toparlarsak… Neoliberalizm artık rıza üretme kabiliyetini büyük ölçüde yitirdi. Bunun yerine iktidarını açıktan şiddet kullanarak konsolide etmeye çalışıyor. Türkiye’deki Erdoğan’ın otoriterliğini hem ülkenin özgül koşulları (“içsel” neden) hem de kapitalizmin bugünkü ahvali (“dışsal” neden) üzerinden birlikte okumak daha akla uygun geliyor bana.

Gencer Çakır

19 Ağustos 2014

Dipnotlar:

(1) V.İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları.

(2) Ağustos 2014, Sayı: 92.

(3) Mete Tunçay (1989), T.C.’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Cem, 169. Aktaran: Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, Çev. Yasemin Saner, 28. Baskı, İstanbul, 2013, s. 256.

(4) Sungur Savran, Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, 1. Baskı, İstanbul, 2008, s. 276.

(5) İslami sermayenin gelişimi ve Türkiye’deki hâkim sermaye kanadı karşısına bir güç olarak çıkması konusunda oldukça zengin bir anlatıma sahip şu iki makaleye bakılabilir: Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak”; Özgür Öztürk, “Türkiye’de İslamcı Büyük Burjuvazi”. Her iki makale de Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, Yordam Kitap, (haz.) N. Balkan, E. Balkan, A. Öncü, 1. Basım, İstanbul, 2014 içinde.

]]>
http://meseledergisi.com/2014/09/12-eylulun-en-yuksek-asamasi-erdoganizm/feed/ 0