Kategori arşivi: Temmuz 2014

ismail-saymaz

İsmail Saymaz: Devlette sürekliliği kesintiye uğramayan yalnızca şiddettir

Yunus Öztürk

İsmail Saymaz, www.radikal.com.tr muhabiri. Gerek kapanan Radikal gazetesindeki ve gerekse halen yayınına devam eden internet sitesindeki haberleri ve yayınladığı kitaplarla, muhalif duruşu, “akıntıya karşı” tavrıyla insan haklarıyla ilgili kamuoyunun her zaman dikkatini çeken bir gazeteci. Sözellikle son üç kitabı, Sözde Terörist, Sıfır Tolerans ve Esas Duruşta Cinayet birbiri ardına kamuoyunun gündeminde yerini aldı. “Yargıda, Poliste ve Askerde” yaşanan insan hakları ihlallerinin en çarpıcı örnekleriyle bizi yüzleştirdi.

Örneklerin çarpıcı olmasının yanı sıra, konuların okuyucuya sunuluş biçimi de son derece “zarif”. Resmi “belge dili” yerine akıcı, hatta “edebi” sayacağımız bir dille okuyucuya ulaşıyor. Kullanılan dil, kitapların mesajlarını okuyucunun kendisinin kavramasına fırsat veriyor.

İsmail Saymaz ile Radikal gazetesinin kapanmasına sayılı günler kala gazetede görüştük. Hem kitaplarını hem de hayat felsefesini konuştuk. Söz İsmail’de…

Okumaya devam et

Sungur Savran

Sungur Savran: Soma, neoliberalizmin iflasıdır!

Seyfi Adalı

Türkiye’de neredeyse 35 yıldır ve bütün iktidarlarca uygulanan bir iktisat politikası var. 24 Ocak 1980’den bu yana uygulanan bu politikaya “serbest piyasa” ekonomisi adı veriliyor. Ancak sadece Türkiye’de değil Dünya seviyesinde uygulanmakta olan bir politika. Medyanın ifadesiyle “neoliberal ekonomi” politikası; yani özelleştirmeci, piyasacı bu politika hakkında bugün ne söyleyebiliriz?

Önce şunu söylemek istiyorum “neoliberalizim” kavramını solda kapitalizme karşı eleştirisi sınırlı olan çevreler, neredeyse fetişleştirerek ele alıyorlar. Oysa bizim ele alma tarzımızın, sanırım bu konuda aynı kanaatteyizdir, doğrudan doğruya bunu kapitalist toplumun içine yerleştirmek ve sınıflar arası bir ilişki olarak kavramaktır.

Okumaya devam et

Slavoj  Zizek

Bir İslamcı Olarak Žižek

Can Semercioğlu

Ekim 2013’te Sabri Gürses’in Slavoj Žižek’in İslam ile ilgili metinlerinden yaptığı bir derlemeyle kitap haline getirdiği İslam Arşivleri, bugünlerde bir kez daha dikkatle okunması gereken birkaç yazıyı bize sunuyor. Derlenen yazılar Žižek’in İslam üzerine görüşlerini daha çok Danimarka’da yaşanan karikatür meselesi üzerinden anlattığını gösteriyor. Şu sıralar IŞİD ve İslamcı terör dalgasının kabardığı ve işin “İstanbul’u da alırız” türünden söylemler geliştirdiği bir noktada Žižek’in İslam üzerine düşüncelerine önem vermek gerek.

Okumaya devam et

Isis fighters, pictured on a militant website verified by AP.

IŞİD: Modern bir “semptom” olarak mezhepçi şiddet

Foti Benlisoy

Mezhepçi şiddetin Ortadoğu diye anılan coğrafyanın kadim bir gerçeği olduğu savı, IŞİD’in Irak’ta gerçekleştirdiği saldırılar ve Musul’un düşmesiyle iyiden iyiye popüler oldu. (Şu son bir haftada bu savı dört ayrı kişiden dinlemiş bulundum.) Oysa Irak ve Suriye’de cereyan eden güncel siyasal ve askeri çatışmaları, MS 680 yılında gerçekleşen bir muharebeden hareketle anlamlandırmaya çalışmanın abesle iştigal olduğunu söylemeye gerek olmamalı. Zira böyle bir zaviyeden bakılınca “bölgedeki” nüfuz ve hâkimiyet mücadeleleri, Hz. Muhammed’in ölümü sonrasında ümmetin başına kimin geçeceği tartışmasının bir uzantısı olarak değerlendirilmiş oluyor. Tarihin derinliklerine daldıkça şiddet ve şiddeti doğuran nedenler görünmez oluyor.

Okumaya devam et

kamusallık

GEZİ’NİN UFKUNDAN BAKARKEN

Halûk Sunat

31 Mayıs 2013’te, Gezi’de, yaşayageldiğimiz ‘mutlu, mesut ve normal’ hayatımızda bir kırılma oldu. Kırılma yerinden uç veren ‘kamu vicdanı’, ‘insan’a reva görülen ‘dünya hâli’ni makaraya aldı, bizatihi karnavallaştı, ‘itaatsizlik’ oldu, ‘direnme’ oldu; tüm ‘öfke’ ve ‘neşe’ yüküyle ‘hakikat’ –bilvesile- iktidara vurdu. İktidar itibarsızlaştı. İtibarsızlığı ‘güç zaafı’ telakki eden iktidar –sonrasında ve Gezi’nin yıldönümünde- tüm teçhizat ve güvenlik mevzuatı ile tekinsiz ‘Gezi Ruhu’nu göğüsleyip dağıtmaya kalkıştı -daha da itibarsızlaştı.

31 Mayıs 2014’te Taksim civarında –mahut ruhla birlik- dolanırken, kendi ‘dünya ailesi’nin adab-ı muaşeret hudutlarını dahi zorlayan (binlerce ve binlerce polisi, JİTEMci kılıklı/kılıksız ‘sivil’ eli beli sopalısı ile) meczuplaşmış bir iktidar gördüm ben. Devletin kaba güç gösterisi, muhayyel gücün göstereni idi âdeta: ‘Ey ruh! Nelere kadirmişsin sen!’

Okumaya devam et

000014.big

Blanchot’nun Bekleyiş Unutuşu’u Yahut “Dehors”un(Dışarının) Kırılganlığı Üstüne

Çağrı Uluğer

Maurice Blanchot’nun dili merkezsizleştirerek yapıt dâhilinde yazarın ölümünü ilan eden, felsefi bir üslupla dolaştığı edebiyat dehlizlerinde dilin sınırlarının dışarısında bir oluş halinin imkânlarını araştıran yaşamsal ve yazınsal tecrübesinde algımızın çeperlerinde bir sızıntı yaratacak gizli bir kuvvetin yattığını ifade edersek fazla ileri gitmiş sayılmayız sanıyorum. Derrida’nın “duruşuna hayran olduğum o büyük adam” şeklinde selamladığı, Deleuze’ün “Müzakereler”de övgüler düzmekten kendini alamadığı, Foucault’nun kendi düşüncesinin en temel temalarından birini (‘Dehors’ -‘Dışarı’- düşüncesi) metinlerinden devşirdiği bu münzeviyi bu kadar değerli kılan neydi? Bu soruyu cevaplamakta aceleci olmanın Blanchot düşüncesine haksızlık olması pahasına onun eserlerindeki temaların savaş sonrası Fransız düşüncesinin imkânını aradığı öznelliğin dışsallık kazanabilme sorunu çerçevesinde dikkate alınması gereken bazı cevaplar sunduğunu söyleyeceğim.

Okumaya devam et

ykf

Yoğurtçu Kadın Forumu ile bağımsız kadın örgütlenmesi ve forumlar üzerine…

Röportaj: Eda Yiğit

Aysun Eyrek, Ayfer Saki  ve Gökşen Ayvaz.

Mesele belki tam da altında serinleyeceğimiz, dayanıp şöyle bir dinleneceğimiz parklara sahip olmaktı belki başta… Ama sonra parklar, sokaklar bir diğerimizle buluşabileceğimiz, sözü paylaşabileceğimiz alanlar oldu. Dinleniyorduk ve dinliyorduk artık. Gezi forumlarıyla başladı yeniden forum yapma geleneği daha Gezi günlerinde ve forumlar parklarda, alanlarda sürmekte hala.

Yoğurtçu Kadın Forumu da o günden beridir devam eden, en uzun soluklu forumlardan. Aysun Eyrek, Ayfer Saki ve Gökşen Ayvaz’la hem Yoğurtçu Kadın forumunun  hikayesini, hem de forumların diğer bir arada olma, örgütlenme yöntemlerine göre farklarını, sağladığı olanakları konuştuk.

Okumaya devam et

marqez

Makondo’dan günümüze kalanlar

Ericka Beckman

(çev. Erol Yeşilyurt)

Güzel havada  yükselen bakireler,  sürekli unutkanlığa terk edilmiş kasaba halkı, ve domuz kuyruğu ile doğan çoçuklar. Bunlar, geçen hafta 87 yaşında Meksika şehrinde vefat eden Kolombiyalı romancı Gabriel García Márquez’in yarattığı kurgusal dünyayı hatırlatmak için geçtiğimiz günlerde tekrar akla gelen örneklerden bazılarıydı. Bir kalıba sığmayan olayların gayet ciddi bir şekilde söylendiği büyülü gerçekçilik olarak bilinen ekolün öncüsü olarak teyit edilirken, o yazarlık serüveni boyunca Latin Amerika’nın bütün zamanlarda en iyi tanınan yazarı haline geldi.

Okumaya devam et

laveu

Artur London’dan “İtiraf”lar…

Gencer Çakır

Kimi kitaplar vardır, her bir sayfasındaki ürpertici gerçekleri okurken hem içinizi bir korku sarar hem de içten içe okuduklarınız karşısında öfkelenmek ve gitgide isyan etmek istersiniz. “Nasıl olur da böyle şeyler yaşanır?” diye defalarca sorarsınız kendinize. London’un “itiraf”larını okumak işte böylesi bir duyguya kapılmama neden olmuştu… Ardından Arthur Koestler’in “Gün Ortasında Karanlık”ını, sonra Victor Serge’in “Kirov’un Öldürülmesi”ni ve Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Bir Günü”nüokudum… Açık olmak gerekirse, tüm bu ve buna benzer kitaplar, okuyan kişide geçmişte yaşanan –ya da yaşanmayan!– “sosyalizme” karşı ciddi anlamda bir kuşku oluşturma potansiyeline sahiptir; ne var ki bende öyle olmadı. Bu elbette romanlarda anlatılan gerçekleri alaya aldığım ya da onları reddettiğim şeklinde okunmamalıdır. Okuduğum bu romanlardan ben daha çok “tek ülkede sosyalizm”in mutlak surette başarısızlığa uğrayacağı sonucunu çıkarmıştım.[1] Benzer bir görüş Paul Avrich’in, Gün Zileli’nin o harikulade çevirisiyle okuduğum, “Kronstadt 1921” adlı eseri için de geçerlidir. Bu kitabı bitirdiğimde defterime şunları yazmıştım: “[Ş]u ana dek Rus Devrimi üzerine olan literatürden farklı şeyler okumuşve devrimin ‘kahramanlarına’ yönelik acımasız eleştirilerle karşılaşmış olsam da, 1921 yılında Bolşevikler tarafından bastırılan bu halk ayaklanması bana şunları düşündürdü. Ülkenin geri kalmış yapısından dolayı en temel sorunlar konusunda acil çözümler üretemeyen; iç savaş yıllarını yaşamış ve umutlarını uluslararası devrime bağlamış bir hükümet proletaryanın sayıca az ve kültürsüz olduğu bir ülkede Kronstadt gibi ‘meydan okuyuş’larla yüzleşmek durumunda kalıyorsa, bunun sebebini sadece bir partiye bağlamak ne derece doğrudur? Elbette Bolşevikler de kitlelerin acil taleplerine acil çözümler getirmeyi isterlerdi; fakat gerek yaşanan iç savaş ve gerekse de dışarıda beklenen devrimin gecikmesi ülkeyi kendi sorunlarıyla baş başa bıraktı. (…) Eğer Avrupa ve dünya proletaryası kendi burjuvazisini zamanında yenilgiye uğratabilseydi, belki Rusya’da ne bürokratikleşme ve belki ne de Kronstadt meydana gelecekti.” (16.06.2008).

Okumaya devam et