Kategori arşivi: Nisan 2014

2

Hüsnü Arkan: “Bugünün hırsızları 12 Eylül’de doğdu”

Röportaj: Can Semercioğlu

Müzisyen ve yazar Hüsnü Arkan’la yeni kitabı “Hırsız ve Burjuva”yı konuştuk. Hırsız ve Burjuva, bize Türkiye’nin son yıllarının bir resmini çiziyor. İçinde yaşadığımız sosyal ortamın nasıl bireyler yarattığını gözler önüne seren Arkan, bu ruh halinin eleştirisini, genel olarak da sistemin eleştirisini yapıyor. Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi “Hırsız ve Burjuva, neo-liberal dogmaların beslediği yeni bir ortaçağ tehlikesine dikkat çekmeyi amaçlayan, sebepsiz ve haksız zenginliği, sermaye birikimini eleştiren ironik bir roman…” Arkan bize zamanımızın kahramanlarını, zamanımızın ilişkilerini anlatıyor: kendi üslubuyla, umuduyla.

Okumaya devam et

nazmialgan

Dr. Nazmi Algan: İnsan sağlığı, can güvenliği ve demokratik protesto hakkı için biber gazı yasaklanmalı

Röportaj: Yunus Öztürk

Berkin Elvan 14 yaşında polisin “biber gazi fişeği” ile vuruldu. 297 gün direndi ve 16 kilo kaldığında artık dayanma gücü kalmamıştı. Cenazesinde yüzbinler sokağa çıkıp bu cinayeti protesto etti. Polis ise, biber gazı kullanmaya devam etti.

Bu, Biber Gazı kullanımının yol açtığı ilk cinayet değil. 2007’den bugüne doğrudan biber gazı veya fişeğinin isabet etmesiyle ölen gösterici ya da gaza/fişeğe muhatap olan kişi sayısı 20’ye yakın. [1] 20 Mayıs’ta Yalova’da görülecek olan Çayan Birben davasının Ağır Ceza’ya alınması ise, işlenen cinayetin zımnen kabulü sayılır. Biber gazının yol açtığı ölümler, bu konuda mücadelenin gerekliliğine işaret ediyor ki, “Biber Gazı Yasaklansın İnisiyatifi”nin kurulmasına da yol açtı.[2]

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde polisin attığı gaz fişeği 10 yaşındaki Mehmet Ezer’i başından yaraladığı haberini aldığımız sırada, kendisi de Berkin’in cenazesinde yoğun biber gazına hedef olan Dr. Nazmi Algan ile Biber Gazının kimyasal bir silah olarak toplumsal olaylarda kullanılmasının yol açtığı sonuçları konuşuyorduk. Algan, kampanyanın aktivisti ve İstanbul Tabip Odası eski yöneticilerinden.

Okumaya devam et

ismetakça

İsmet Akça: “Sol, Gezi ile Güvencesiz Kesimleri Birleştirmelidir”

Röportaj: Yunus Öztürk

İsmet Akça, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. Çalışmaları Militarizm, Kapitalizm, Devlet, Türkiye’nin siyasal sosyolojisi gibi alanlardadır. Sorularımıza sadece bir akademisyen olarak değil, aynı zamanda 1990’lı yıllardan itibaren öğrenci hareketi, sosyalist hareket ve kamu emekçileri hareketi içinde aktivist olarak yer almış biri olarak yanıt verdi

Son yıllarda son 30 yıldır hiç görmediğimiz tipte kitle eylemlerine tanık oluyoruz. 12 Eylül askeri darbesinin ardından sokağa çıkan sınıf hareketini, sosyal hareketleri karşılaştırmalı olarak ele almak istersek, neler söyleyebiliriz?
12 Eylül her zaman fetişleştirilmemesi gereken bir milat. 12 Eylül’le beraber Türkiye bir geçiş yaşadı. Aslında Latin Amerika örneklerinde benzerlerini gördüğümüz gibi bir geçiş yaşadı. 1973’te Şili’de, 1976’da Uruguay, Arjantin’de gördüğümüz tarzda bir geçiştir bu. Bu kapitalizmin yeni bir evresine, neoliberalizme geçiş dönemiydi. Sınıfsal güç ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı, devletin bütün kurumsal mimarisinin yeni sınıfsal güç ilişkilerini içerecek ve güçlendirecek şekilde yeniden tarif edildiği bir geçiş süreciydi. Hiç şüphe yok ki bu geçiş sürecinin en temel özelliği başta işçi sınıfının sosyal ve politik hareketi olmak üzere tüm sosyal ve politik hareketleri disiplin altına alması; siyasal alanı bu hareketlere kapatması, bu hareketlerin yeniden doğuşunu elinden geldiğince imkânsız kılmasıydı.

Okumaya devam et

alpertas_mesele

Alper Taş: “Birleşik Muhalefet için ön koşulsuz birlikte yürümeye hazırız!”

Röportaj: Yunus Öztürk

Alper Taş, malumunuz: ÖDP Genel Başkanı. Sadece bu kadar da değil. 1990 yılların öğrenci hareketi içinde yer almış bir sosyalist. ÖDP’nin her düzeyinde faaliyet yürütmüş bir partili. Meseleye sadece toplamda sol muhalefetin önündeki sorunlar üzerinden bakarak ve bu sorunların çözümünde bir “parti” dayatmasında bulunmadan bakabilen biri. Gezi’nin öne çıkardığı yeni duruma uygun bir hareketin örgütlenmesine ön koşulsuz girişilmesinden yana. Alper Taş ile ÖDP Genel Başkanı olmasından çok, söz konusu sorunlara kafa yoran bir devrimci olarak sohbet ettik. Gezi’yi ve yeni sokak hareketlerini, sosyalist hareketin durumunu, tabii ki ÖDP’yi ve mücadelenin geleceğine dair önerilerini konuştuk.

Yıllarca tüm konuşmalarımıza “12 Eylül” ile başlardık. 12 Eylül şunu yaptı bunu yaptı derdik. Bizi “siz 12 Eylül öncesine dönmek istiyorsunuz” diye sıkıştırırlardı. Evet diye yanıtlardık; 12 Eylül öncesine dönmek istiyoruz. Şimdi Gezi ile söze başlıyoruz. Daha umutluyuz demek ki. Öyleyse, Gezi ile başlayalım. Gezi nedir sence?

Gezi’de açığa çıkan bu kitle hareketinin esas dinamiğini gençlerin, kadınların oluşturduğu bir gerçek. Aynı zamanda, beyaz yakalı dediğimiz işçi kitlesi önemli bir katılım gösterdi. Bunları Gezi’de isyana sevk eden, harekete geçiren ana özellik, özgürlük talebiydi. Eşitlik talepleri üzerine yükselen bir halk isyanından söz etmiyoruz. Daha çok AKP’nin 12 yıllık iktidarı içinde oluşturduğu, özgürlük alanlarını daraltma ve bir sivil diktatörlük inşa etme konusundaki çabalarına dönük “artık yeter” deme ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıktı. Buna bir sınıf isyanı eşlik edemedi. Eşitlik taleplerini, özgürlük talepleriyle birleştiren bir isyan söz konusu olamadığı için, doğal olarak bu özgürlük talepleri etrafında yürüyen Gezi isyanı sosyalist hareketin dışındaki çok değişik ideolojilerin fikirlerin içerisine nüfuz ettiği kendini anlamlandırmaya çalıştırdığı bir isyan olarak gelişti. Yani isyanın ana ekseni AKP karşıtlığı oldu. Ama AKP karşıtlığının içinde çok değişik siyasal özneleri görebilmek mümkün. Doğal olarak bu farklı siyasal öznelerin AKP karşıtlığında bir araya gelmesi oldukça önemli. Ama AKP karşıtlığının tek başına çok fazla bir şey ifade etmediği de bir gerçek. Çünkü AKP’nin karşına neyin konulacağı önemli bir mesele olarak ortada duruyor. Okumaya devam et

recepmaraşlı

Recep Maraşlı – Yüz Yıl Önce Yüz Yıl Sonra

Recep Maraşlı

Gelecek yıl 1915 Soykırımı’nın 100. yıldönümü.
Adalet arayanlar için de, inkârcılar için de 100. yıldönümü sembolik bir anlam taşıyor.
Soykırımın maddi-manevi, hukuksal yaralarının sarılmasını talep edenler, aradan bu kadar uzun süre geçmiş olmasına rağmen, sorumluların halen ilk günkü katılıklarında bulunmasından, adalet arayışlarının bu denli ağır ilerleyişinden dolayı bir kez daha yaralanıyorlar.
Soykırım inkârcıları için ise 100. yıl bir nevi “zaman aşımı”, kritik bir eşiğin atlatılması gibi gözüküyor. “Üzerinden 100 yıl geçmişse bu konu artık gerçekten sadece ‘tarihin’ konusudur, siyasi gündemden de düşmelidir” diye avunuyor olmalılar.
Acaba böyle midir; zaman, soykırım gibi büyük bir zulüm de olsa duyarlılıkları, sorumlulukları aşındırır mı?
Konumuz tarih…
Tarih ama aslında tarihi konuşurken, esaslı biçimde geleceğimizi tartışıyoruz. Bu da bir gerçek…
Çok kültürlü, çok uluslu, çok dil ve inançlı bir toplumsal yapı; etnik arındırılmalara çöküntüye uğratılarak; sürgün-soykırım-asimilasyon politikalarının darbeleri altında; tek-ulus, tek-dil, tek-devlet totalitarizmine hapsedildi. Halen bunun acılarını, çatışma ve çelişkilerini yaşıyoruz. “Bu cendereden nasıl ve hangi araçlarla çıkabiliriz, geleceğimizi yeniden ve nasıl inşa edebiliriz?” sorusu ise güncel.
Dünü sorgularken, bugünün cevaplarını, yarının çözüm yollarını arıyor olmalıyız. Okumaya devam et

nevzatonaran

Nevzat Onaran: “Ya Türkiye kazanacak, ya Türk milliyetçiliği”

Deniz Yarın

Anadolu topraklarında ‘öteki’ olarak dünyaya geldiyseniz, bir de doğum gününüz 24 Nisan’sa daha ilkokuldayken, ‘Türkiye’nin yüzde 99’u Türk ve [Sünni] Müslüman’dır resmi söyleminin gerçeği yansıtmadığını ‘iyi bilirsiniz’! Doğum günlerimin kutlandığını hatırladığım en eski seneden babamın sesi kulaklarımda kesik kesik; ‘tüm Anadolu’dan, ekinleri tarlalarda kalarak, kucaklarında çocuklarıyla’… Tıpkı köylerindeki ‘Ağanın tarlası’nın, gerçekte ‘Ohanneslerin tarlası’ olduğunu öğrenen Nevzat Onaran’ın şaşkınlığı gibi, şaşkınlık…

Onaran, bu farkındalığıyla kendi köyü Malatya Hasançelebi’de 2002-2003 yazında sözlü tarih çalışması yapıyor. Ardından 80 cilde yakın Meclis tutanağını inceliyor, Ermenilerin mallarının nasıl el değiştirdiğine dair ilk ortaya çıkardığı kanun da bu ciltlerden. Kanuna dair yazdığı yazı saygıyla andığımız Hrant Dink döneminde 27 Mayıs 2005 tarihli Agos’ta yayınlanıyor. Ve kendi tabiriyle “Osmanlıca bilmeyen, tarih değil iktisat okumuş bir gazeteci olarak kendini ‘mülklerin Türkleştirilmesi’ denizinin içine” atıyor. 2005 yılından bu yana hem İttihat ve Terakki’nin ‘merkeziyetçi ve Türkçü’ ekonomi politiğini analiz ediyor hem de son Osmanlıca öğreniyor.

2014 yılındayız, 1. Dünya Savaşı başlangıcının birinci asrı doldu. Önümüzdeki yıl da 24 Nisan 1915’in 100’üncü yılı. Nevzat Onaran bu geçen bir asırlık sürede İttihat ve Terakki’nin resmi ideolojisi haline getirdiği ‘Türk milliyetçiliğinin nasıl faşizmi içselleştirdiğini’ bize anlatıyor. 1914’te Türkiye’nin bugünkü sınırları içinde toplam nüfusta Hıristiyanların ve Musevilerin oranı yaklaşık yüzde 20. Bu oran, 1920’de yüzde 11’e ve 1927’de mübadelenin de etkisiyle yüzde 2,7’ye düşüyor. 1927’de ülkede 13,6 milyon kişi yaşıyor. Bunların yaklaşık 370 bini Hıristiyan ve Musevi. Şu anda nüfus 76 milyonu aşmış durumda, ülkede yaşayan Hıristiyanlar 100 bin… 1927’deki oran korunsa bile şu anda Ermeni, Rum ve Süryani nüfus 2,1 milyon aşmış olacaktı.

Evrensel Basım Yayın’dan çıkan Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919) Emval-i Metrukenin Tasfiyesi-I ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930) Emval-i Metrukenin Tasfiyesi-II iki ciltten oluşan kitaplarını bize anlatması için 24 Nisan’ın 99’uncu yıl dönümü arefesinde Nevzat Onaran ile bir araya geldik. Ciltlerde sadece malların Türkleştirilmesi değil, Mimar Sinan’ın 1935’te açılan mezarından kafatasının Türk olduğunun ispatlanması için çıkartılmasından tutun, Dersim’in Tunçeli’ye dönüşümüne kadar pek çok konu, belgeleriyle incelenmiş. İçinde bulunduğumuz çalkantılı dönemi de daha iyi anlayabilmek için Onaran’a ‘yakın tarihimizi’ sorduk, o da cevapladı.

Okumaya devam et

mesele Nisan

Mesele’nin 88. Sayısı: “Örgütlenmek Şart” başlığıyla kitapçılarda

 

“Eskisi gibi davranınca hiçbir şey yeni olmuyor”

Gezi İsyanının sandığa gömülmesine gönlümüz razı olmadı. Nisan sayısının kapağına Gezi İsyanının dinamiklerini önemseyip öne çıkarttık. Haziran günlerinin deneyimiyle yola devam etmenin yollarını tartışmaya açtık.

Bu çerçevede Gezi İsyanının anlamı üzerine İsmet Akça ile konuştuk. Ona, Gezinin son 30 yılın sosyal mücadeleler tarihi içindeki yerini sorduk. Hem Haziran günlerinde hem de Berkinin cenazesinde kendini hissettiren yeni kuşağın, liseli gençlerin politikleşme saiklerini anlamak üzere yüzümüzü onlara döndük. Neden sokaktaydılar?

Gezi İsyanının politikleştirdiği yeni kitlelerle sosyalistler arasındaki mesafeye dikkat çektikten sonra, bu açının neden oluştuğunu, kapatılıp kapatılamayacağını konusunu Alper Taş‘a sorduk. Sıkça hedef olduğumuz “biber gazı”nın sonuçlarını ve neden yasaklanması gerektiğine dair başlatılan kampanyayı Dr. Nazmi Algan’la konuştuk.

Bu sayımızda Şöhret Baltaş Berkin Elvanı ve Gezi İsyanında öldürülen gençlerin Alevi oluşu üzerinde durdu.

Can Semercioğlu, Hüsnü Arkan ile yeni kitabı “Hırsız ve Burjuva” üzerine konuştu.

Nisan ayı, soykırım konusu ele alınmadan geçilemezdi. Recep Maraşlı‘nın makalesi ve Deniz Yaran’ın Nevzat Onaran ile röportajı Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı baskıları, ayrımcılığı gözler önüne seriyor.

Iraklı Kürt şair Abdulla Goran‘ın namus cinayetlerini kınayan ünlü şiiri Mezar Taşı ilk kez Türkçede.

Noam Chomsky‘nin Üçüncü Yılında Arap Baharı makalesi ile Dan Beeton‘ın Venezuelada yaşanan son siyasal çalkantıyı ele alan makalesini Erol Yeşilyurtun çevirisiyle okuyacağız.

Seran Demiral “Yaşarken unutturulan çok kimlikli bir yazar: Suat Derviş”i ele alıyor.

Aslı Sarıoğlu, Asuman Türkün ile kentsel dönüşümün kurbanları üzerine konuştu: “Kiracıları kapsayacak bir konut politikası gerekli” oluşuna işaret ediyorlar.

Çağrı Uluğer Biyopolitikayı ve aynı adla İletişim yayınlarından çıkan kitabın eleştirisini yapıyor.

Rıfat Saltoğlu, Galileo Galileinin yargılanmasının nedenlerinden hareketle, onun evren tasarımını ve devrimci etkilerini konu ediniyor.

Paolo Gerbaudo
nun Agora Kitaplığından Osman Akınhay çevirisiyle bu ay çıkacak olan “Twitler ve Sokaklar” başlıklı kitabından bir bölümü okurlarımızla paylaşıyoruz.

Erdoğan Özmen, sıradanlaşan “sapkınlığın” psikolojik ve sosyal nedenlerine değiniyor.

Tevfik Kalkan Campbellin “Günah Keçisi” metaforunu masaya yatıran kitabını tanıtıyor.

Son olarak Saniye Denlinin, Marc Quinnin “Aklın Uykusu” adlı sergisini tanıtan yazısı var.