Kategori arşivi: Haziran 2014

hardt_röportaj

Michael Hardt: Çokluk Örgütlenmek Zorunda

Can Semercioğlu, Deniz Ayyıldız

Boğaziçi Üniversitesi’nin düzenlediği Boğaziçi Chronicles etkinliği kapsamında Mayıs ayında İstanbul’da bulunan Filozof ve edebiyat kuramcısı Michael Hardt ile konuştuk. Gezi Parkı protestolarını büyük bir başarı olduğunu söyleyen Hardt, forum deneyiminin önemli olduğunu ve ileri taşınması gerektiğini ve bunun yollarının bulunmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çekti. Hardt, forum deneyiminin önemli sonuçlarından olan Don Kişot işgal evini de ziyaret etti ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki etkinlik kapsamında bir de konuşma gerçekleştirdi.

Hardt’ı günümüzün sayılı siyaset felsefecilerinin arasına yerleştiren şey ise Antonio Negri ile birlikte yazmış oldukları İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik isimli kitapları oldu. Bu kitaplarda iki filozof da çağdaş toplumun işleyişini sağlayan mekanizmaları ortaya koyarak buna karşı alternatif bir siyaset biçiminin geliştirilmesi çabası içine girdiler. Ortaya atmış oldukları Çokluk kavramı günümüz sol siyaseti için çokça dile getirilen ve tartışılan bir kavram haline geldi. Son kitapları Duyuru’da çağdaş toplumsal hareketleri ve demokrasinin ilkelerini tartıştılar. Dionysos’un Emeği / Devlet Biçiminin Bir Eleştirisi’nde radikal alternatifler sundular. Bunun yanı sıra Hardt’nın Deleuze: Felsefede Bir Çıraklık ve Kathi Weeks ile yazdığı The Jameson Reader isimli kitapları ve çok sayıda kitap çevirisi bulunuyor. Hardt, Duke Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü yapmaktadır.

Hardt ile Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’te buluştuk. Kaldığı lojmanın bahçesinde gerçekleştirdiğimiz sohbette Gezi’yi, toplumsal hareketleri ve günümüz siyaset felsefesini konuştuk.

Okumaya devam et

ahmetulucay

Sinema Sevdalısı Bir Yönetmen: Feyzi Tuna

Gül Yaşartürk

Feyzi Tuna, Türk Sineması’nda Alim Şerif Onaran’ın dönemleştirmesiyle[i], 1963-1980 yılları arasındaki Yeni Türk Sineması’nın orta kuşak yönetmenlerindendir. Henüz 24 yaşındayken 1964 yılında yönettiği ilk filmi Aşka Susayanlar ve 1965 yılında yönettiği Yasak Sokaklar ile adından harika çocuk nitelemesiyle söz ettirmeyi başarır.  Yirmi beş sinema filmi ve seksen sekiz TV dizisi yöneten, 2010 yılında İstanbul Film Festival’inde Sinema Onur Ödülü alan Feyzi Tuna, özellikle Türk edebiyatından yaptığı Kızgın Toprak (1973), Tutku (1984), Kuyucaklı Yusuf (1985) gibi uyarlamalarıyla tanınıyor. Hakkında bir de Çetin Tunca tarafından yönetilen Feyzi Tuna Sineması’nda Toplumsal Eleştiri (2009) adlı bir belgesel bulunmakta

Okumaya devam et

michel-foucault-martine-frank

Hakikatin Faili, İktidarın Madunu: Entelektüel

Çağrı Uluğer

Michel Foucault, 1973 yılında Billancourt’daki Renault fabrikasından militan bir işçi olan Jose’yle yaptığı sohbette Jose’nin entelektüelin, sömürülenlerden gelen ışığı yansıtan bir ayna işlevi gördüğüne yönelik cümlesini “entelektüelin rolünü biraz abartmıyor musun, acaba?” diye cevaplamaktan kendini alamaz. Entelektüelin söz konusu rolü ile ilgili mübalağa, Kıta Avrupası düşüncesinde savaş sonrası dönemde gerçekleşecek düşünsel kırılmalara dek geçerliliğini koruyan hakikatin efendisi, toplumun bilincinin/vicdanının sözcüsü olan “öncü” yani bir nevi “kutsallığa” sahip olduğu düşünülen evrenselin bir taşıyıcısı olan “peygamber entelektüel” modeline yönelik inanca ve bu inancı mümkün kılan yabancılaşma, ideoloji, mutsuz bilinç, gibi kavramlarla anlam bulan teorik perspektiflere dayanmaktaydı. Savaş öncesindeki düşünce, öznellik ve bilgi konusundaki bilgimizi yapılandıran kökeni Platon’a giden ve felsefe tarihi içinde hakikat ve görünüş ya da numenon ve fenomenon gibi değişik biçimler alan ayrımlardan yola çıkarak, öznelliğin belirli bir iktidar sistemi tarafından üretilen yanılsamalarla –ideolojiyle– manipüle edildiğini ve hakikatin bu şekilde görünmez kılındığını ifade eder. Modern sosyal bilimin ya da Marksizmin bu düşüncesi, rasyonalite yoluyla ulaşılabilir olan bilginin, özünde nesnel, nötr (modern sosyal bilim, pozitivizm) ya da özgürleşimci (Marksizm) olduğunu öne sürer. Yani özne rasyonalite yoluyla sahip olduğu bilgiyle özgürleşip, fenomenon’un altında saklı olan hakikate ulaşarak, numenon’un içeriğine vakıf olabilir. Ve nihayetinde bu numenon’u eylem yoluyla değiştirebilir yani öznenin kurucu olabilme imkânı söz konusudur. Bu düşüncenin Marksizm’in tarihsel olarak en öne çıkmış ve  o dönemde tartışılmakta olan yorumu Leninizm için karşılığı bir öncü parti ve partinin ihtiva ettiği entelektüel kadrosunun bilinç taşımasıyla işçi sınıfının kendi ontolojik ayrıcalığı ve öncülüğünün farkına varmasıdır. Okumaya devam et

Çetin Uygur

Çetin Uygur: Sınıf temelli örgütlenme şart, ilk adım komite ve konseyler olmalı

Yunus Öztürk

Çetin Uygur’u Maden Mühendisleri İstanbul Şubesinde bulduk. TMMOB Genel Kurulu öncesinde, bu Kurul için görüş oluşturmak üzere yapılan toplantılardan birindeydi. Çoğu yıllarını kömür madenlerinde geçirmiş 1968 kuşağı sayabileceğimiz mühendislerin, hocaların katıldığı Oda toplantısının gündemi, “madenlerin denetlenmesinde mühendislerin rolü” diye ifade edilebilir.

Aynı zamanda bir dönem sendikacılık da yapmış olan Çetin Uygur’a, güncelliği olan işçilerin sendika değiştirmesi konusunu sorarak başladık.

Okumaya devam et

İbrahim 2

İbrahim Sarıkaya: Üretim baskısının yol açtığı cinayet!

Yunus Öztürk

Soma’da ne oldu?

Soma’da yaşananlar, ülkemizde uygulanan esnekleştirme ve güvencesizleştirme politikalarının çalışma yaşamını nasıl cehenneme çevirdiğinin bir göstergesi. İş cinayetleri bu politikaların en vahşi sonucu. Türkiye’de her gün ortalama 4 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Bu demek oluyor ki, ülkemiz her 3 ayda bir Soma katliamını zaten yaşıyor. Her 3 ayda bir yaşadığımız bu katliam, 13 Mayıs’ta, bir gecede yaşanıp suratımıza bir tokat gibi çarpınca afalladık. Tek tek ölen işçiler neana akım medyada konu ediliyor, ne de yüksek siyasetin seçkin ikliminde kendine bir ses bulabiliyordu. Soma bu anlamda kapitalizmin mevcut haliyle, kimsenin kolayca hasıraltı edemeyeceği bir yüzleşmedir. AKP de bu yüzleşmeden korktuğu için, büyük bir cenaze evine dönen ilçeye, siyasetinin sokaktaki teminatı olarak gördüğü çevik kuvvet polisiyle müdahale etti. İlçeye giriş çıkışı yasaklamaya çalıştı. Uzun süre rakamları gizledi. Ama artık çok geç. Soma, “kral çıplak” diye bağıran çocuğun kim bilir kaçıncı haykırışı…

Okumaya devam et

sassen2

Sassen: “Gezi, küresel bir olay”

Can Semercioğlu

 Kent kuramcısı ve sosyoloji profesörü Saskia Sassen’le Gezi’yi ve kentsel mücadelelerini kentsel düşünce bağlamında konuştuk. Sassen, orta sınıflar ve işçi sınıfının “yağmacı oluşumlar”ca fakirleştirildiğini ve bunun siyasi iktidarlarla el ele ilerlediğini söyledi. Kentsel alanın dağıtılmasının kentsel dönüşümün kritik noktası olduğunu ifade eden Sassen, Gezi gibi kent mücadelelerinin farklı şehirlerdeki yerel mücadeleler yoluyla gerçekleştiğini söyledi.

Hollanda asıllı bir ABD’li sosyolog olan Sassen, Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. Ayrıca London School of Economics’te sosyoloji departmanında ekonomi-politik dersi vermektedir. Kent özelinde küreselleşme ve göç üzerine yazmış olduğu kitap ve makalelerle bu konulara farklı bir bakış getirmiştir. Özellikle “küresel şehir” kavramı literatürde önemli bir yer edinmiş ve tartışılmıştır. The Global City [Küresel Şehir] ve A Sociology of Globalization [Küreselleşme Sosyoloji] önemli kitapları arasındadır. Kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiştir.

  Okumaya devam et

cihantuğal1

Sınıf siyasetinin (ortadan) geri dönüşü: Proletersizleştirilmiş bir dünyada isyan

Cihan Tuğal

Tarihin sonu ve proleteryaya elveda … 1980 sonrası dünyayı özetleyen bu iki kilit ifade, sadece durum tespitinden ibaret değildi. Tarihin sonu gelmemiş, getirilmişti. İşçi sınıfı tarih sahnesinden çekilmemiş, düşürülmüştü. Egemen entelijansiyanın temel hatası (ki kendine hizmet eden bir hata, bir “yanlış tanıma” [misrecognition] pratiğidir bu), tarihin ve sınıf siyasetinin sonunu nesnel bir gerçeklik olarak kabul edip, bunların sonunu getirmekte kendi payını azımsamak oldu.

Doğru, teknolojik gelişmeler sermayenin hareketliliğini arttırdı, bu da işçilerin pazarlık ve mücadele kapasitesini ketledi. Ancak bu ve benzeri değişiklikler (iş hayatının esnekleştirilmesi, göreceli otomatizasyon, hizmet sektörünün öneminin artması, vb.) yaşanırken, sermayenin (ve yandaşı siyasetçilerin ve entellektüellerin) eli armut toplamıyordu. Birçok hükümet bu yeni teknolojik tablodan da yararlanarak, işçi sınıfının sendikal, siyasi ve hatta coğrafi gücüne bilinçli olarak saldırdı. Bunun bir örneği, Türkiye’de 1980 sonrası hükümetlerin İstanbul-İzmit hattındaki sanayi yoğunlaşmasını Marmara sathına yaymasıdır. Bunu yapamayan ya da yapmayan burjuva devletleri, son yıllarda büyük işçi ayaklanmalarıyla karşı karşıya kaldılar. Mısır ve Tunus bunun en güzel örnekleri.

Okumaya devam et

can-atalay

Can Atalay: Türkiye bu kadar hukuksuzluğu kaldıramaz

Aslı Sarıoğlu

28 Haziran’da “üç ağacın kesilmesiyle” başlayan Gezi süreci farklı boyutlarıyla yaşamımızın her hücresinde devam ediyor. O tarihlerde “kent bizim” diyerek sahiplendiğimiz Gezi Parkı ve o ağaçların gölgesindeki haklarımız, şimdilerde yaşam hakkı olarak savunulmakta. Kent hakkı ile başlayan bu sürecin bir de hukuksal boyutu var. Can Atalay’ın “birilerinin bahşettiği bir şey olmanın ötesinde insanlığın yüzyıllar boyunca sürdürdüğü mücadelenin kazanımları” olarak tarif ettiği haklarımız çerçevesinde de bir mücadele devam etmekte. Bu nedenle biz de gelinen aşamanın hukuki boyutlarını Taksim Dayanışması ve Mimarlar Odası Avukatlarından Can Atalay’a sorduk.

Şimdi öncelikle Taksim Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’yla ilgili davaları ve dava süreçlerini anlatabilir misiniz? Nasıl gelişti, neler oldu?

Özet halinde anlatmaya çalışayım. Taksim Meydanı’nı ilgilendirir davaları esas olarak 4 ana grup altında toplayabiliriz. Birincisi 2009’da Beyoğlu 1/5000 ölçekli koruma amaçlı nazım imar planına açılan davalar. İkincisi 2011’de Taksim Meydanı  Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin 1/5000 ve 1/1000 ölçekli koruma amaçlı nazım ve uygulama imar planlarına açılan davalar. Üçüncüsü Yüksek Kurul kararının iptali ile ilgili açılan davalar. Dördüncüsü de Ekim 2011 tarihli kurul kararının iptali istemiyle açılanlar.

Okumaya devam et

gezi-foti

Barikattan Sandığa

Foti Benlisoy

Gezi direnişinde forumların süratle yaygınlaşması, direnişin açığa çıkardığı radikalleşmenin en bariz tezahürü olarak değerlendirilmişti haklı olarak. Mevcut kurumsal siyasal mimari ve pratiklerin ötesinde doğrudan siyasal katılım ve karar alma mekanizmalarının nüvesi olarak forumlar, “başka” bir siyaset etme biçimini bir hayal olmaktan çıkartıyor, eksiğiyle gediğiyle de olsa pratiğe geçiriyordu. Sonra ne olduysa oldu, forumlar (istisnalar hariç) etkisizleşti, atalete sürüklendi, seçimler ve sistem içi siyasal aktörler temelli tartışmalar, kendisini Gezi’nin ardılı olarak gören hareket içerisinde hâkim oldu. Bu olumsuz gelişmenin eleştirel bir değerlendirmesini, Haziran’dan sadece aylar sonra sandığa ya da daha beteri tapelere mahkûm oluşumuzun muhasebesini henüz yapmış değiliz. Oysa barikattan (işgalden, forumdan) nasıl bu kadar kolay sandığa ve sistem içi seçeneklere yönelindiğinin bir açıklaması olmalı.

Bu durum bize has değil elbette. Gezi isyanının parçası olduğu küresel mücadele dalgası, yani son dönemde gündeme gelen ayaklanmalar zinciri, sokaktaki muhalefetin militanlığıyla siyasal düzeyde çözüm arayışlarının sistem içi seçeneklerle sınırlanması ve pragmatizmi arasındaki hızlı gidiş gelişe dair örneklerle dolu. Bizden çok daha gelişkin mücadelelere sahne olan Yunanistan’da hareketin sandığa (giderek sağa kayan Syriza’nın muhtemel bir seçim başarısına) sıkışması mesela. Daha vahimi, mesela Bulgaristan’da olduğu gibi, hükümetlerin halk hareketleriyle devrildiği ama hiçbir siyasal alternatifin doğmadığı durumlar çok. Dolayısıyla barikatla (işgalle, forumla) sandık arasında meydana gelen bu hızlı kayışların yarattığı paradoksu izah edebilmek için Türkiye siyasal konjonktürünün özgünlüklerini gözönünde bulundurmak yeterli değil. Gezi’nin parçası olduğu yakın dönemin küresel mücadele dalgasının, hatta genel olarak “sosyalizm sonrası” toplumsal mücadelelerin ortak kısıt ve karakteristiklerine dair soğukkanlı bir değerlendirmeye muhtacız.

Okumaya devam et

20140514_150339

Gezi’den Gezi’nin Öncesine Bakmak: Sokağın Belleği

Geçtiğimiz ay Dipnot Yayınları’ndan, Sokağın Belleği: 1 Mayıs 1977′den Gezi Direnişine Toplumsal Hareketler ve Kent Mekânı adında derleme bir kitap çıktı. Çerçevesini uzam, bellek ve toplumsal hareketler üzerinden çizen kitap, Türkiye tarihindeki toplumsal mücadelelere ve kitlesel direnişlere olduğu kadar, 21. yüzyılda dünya genelinde boy gösteren eylemlere de odaklanıyor. Bu vesileyle biz de, kitabın yazarlarından Derya Fırat, Bekir Düzcan, Melike Işık Durmaz, Öndercan Muti ve Tuba Emiroğlu ile bir araya gelerek kitapta yer alan makaleler ve Türkiye’nin yakın tarihinde gerçekleşen direniş eylemleri üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Okumaya devam et