Kategori arşivi: İnternet Meselesi

zizek

Zizek: IŞİD gerçek köktendinciliğin yüz karasıdır

Irak Şam İslam Devleti’nin veya IŞİD’in uzun sömürgecilik karşıtı uyanış hikâyesinin -Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güçler tarafından yeniden çizilen keyfi sınırların- son bölümü olduğunu ve küresel sermayenin ulus devletlerin gücünü zayıflatmasına karşı mücadelenin eş zamanlı bir bölümü olduğunu gözlemlemek son aylarda olağan hale geldi. Fakat böylesi bir korkuya ve afallamaya sebep olan şey IŞİD rejiminin bir başka özelliğidir: IŞİD yöneticilerinin kamuya yaptığı açıklamalar devlet gücünün başlıca görevinin kendi halkının refahının (sağlık, açlığa karşı mücadele) düzenlenmesi olduğunu açıklığa kavuşturdu – IŞİD’in gerçekten önem verdiği şey dini hayattır ve kamusal yaşamın dini kurallara boyun eğmesi endişesidir. Bu yüzden IŞİD kendi alanındaki insani felaketlere yönelik şöyle ya da böyle kayıtsız kalmaktadır – sloganı kabaca “dine özen gösterin, zenginlik kendine özen gösterecektir.” şeklindedir. Burada, IŞİD’in deneyimlediği iktidar kavramını Michel Foucault’nun genel refahı garanti altına almak için yaşamı düzenleyen “biyoiktidar” dediği modern Batılı kavramdan ayıran bir boşluk bulunmaktadır: IŞİD’in hilafeti biyoiktidar kavramını tamamen reddetmektedir.

Okumaya devam et

gezi-kurt

Kürt Hareketi, Gezi Hareketi ve İşçi Hareketi – Demir Küçükaydın

Bugünün Türkiye’sinde bu üç hareketi veya bu üç hareketin omurgasını oluşturan toplumsal kesimleri ya da memnuniyetsizlikleri kapsamayan; onları ortak bir program etrafında birleştirmeyen herhangi bir hareketin en küçük bir başarı şansı olmaz.

Çünkü bu üçünü birleştirmeyen bir program ve bayrak, bunların birbirine karşı kullanılmasının yolunu açık bırakır ve binlerce yıllık tecrübeli devlet ve sermaye gemisini buradan yürütür. Bugün olan da zaten budur.

Okumaya devam et

Orhan Suda

Yazar, çevirmen ve yayıncı Orhan Suda’yı kaybettik

Halim Spatar ile birlikte
Halim Spatar ile birlikte

Türkiye’nin seçkin yazar, çevirmen ve yayıncılarından Orhan Suda 6 Mayıs 2014′de İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Dostluğuyla gurur duyduğumuz sevgili Orhan Suda, 60′lı yılların sonunda Ant Yayınları‘na da çevirileriyle önemli katkılarda bulunmuştu.

Ailesine ve sol hareketteki mücadele arkadaşlarına başsağlığı diliyor, acılarını paylaşıyoruz.

Suda 1929′da Ankara’da doğdu. Devlet Konservatuarı tiyatro bölümünde okurken, 1952′de TKP’ye üyelikten sanık olarak tutuklandı, Reşat Fuat Baraner, Arhavili Mustafa, Cazım Aktimur, Ruhi Su, Faik Şekeroğlu, Halim Spatar, Şükran Kurdakul, Mihri Belli ile birlikte hapis yattı.

Tahliye olduktan sonra bir süre İzmir’de gazetecilik yapan, yıllarca çeşitli yayınevleri ve dergilere yazılar yazıp çeviriler yapan Suda, 1973’te Suda Yayınları’nı kurdu, 1974’te Yeni Adımlar dergisini yönetti ve iki yıl üst üste düzenlediği Sabahattin Ali Öykü Yarışması‘nın Seçici Kurul başkanlığını yaptı.

Dost dergisinde, haftalık Sosyal Adalet gazetesinde, Yeni Adımlar ve Kitaplık dergilerinde çeşitli yazıları yayınlandı.

 

1978’de eşi Sevgi Suda’yla birlikte önce Fransa’ya, daha sonra İngiltere’ye giden Suda, 1983’te BBC Türkçe Bölümü’nde program yapımcılığı görevinde bulundu. 

 

Bir oğlu (Mehmet Suda) ve iki de kız torunu (Melis ve Özgün) var.

 

Suda’nın telif eserleri: 

 

Bir Ömrün Kıyılarında (Alkım Yayınları). Nezihe Meriç-Orhan Suda, Aix-Londra-İstanbul Mektupları (YKY), Orhan Suda-Halim Spatar Mektuplar: Yurtdışından-İstanbul’dan (YKY).

 

Çevirileri: 

 

Kadın Nedir? (Düşün Yayınevi), Ernest Mandel’den Marksist Ekonomi Elkitabı (Ant Yayınları), Karl Marx’tan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (May Yayınları), Georges Amado’dan Sonsuz Topraklar (Yar Yayınları), Lenin’den İki Taktik (Suda Yayınları), Robert Sabatier’den İsveç Kibritleri (Suda Yayınları), E. H. Carr’dan Bolşevik Devrimi (Metis Yayınları), Jacques Prévert’den Sözler (YKY), Luan Starova’dan Keçiler Dönemi, Babamın Kitapları, Tanrıtanımazlık Müzesi (YKY), Jean Bottéro’dan Gılgamış Destanı (YKY), Alain Vircondelet’den Balthus Anılar (K Yayınları).

 

Doğan Özgüden’in Orhan Suda anısına yazdığı yazıdan özetlenmiştir.

 

1_mays

Biz başka alem isteriz: 1 Mayıs’ta Taksim’deyiz!

Yine yasaklıyız… Yine kararlıyız…

1 Mayıs 2014′ü Rosa Luxemburg’un “1 Mayıs’ın Kökenleri Nedir?” başlıklı yazısıyla analım istedik…

rosaluxemburgBir proleter bayram gününü, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya’da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856′da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptandı. Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856′da uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi.

Gerçekten işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilirdi? Böylece, proleter bir kutlama günü düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya’dan diğer ülkelere yayılmaya başladı, ta ki sonunda tüm proleter dünyayı fethedene dek. Okumaya devam et

adalar

Dilek Ağacının Katli

Adalar’da yaşayan Mesele dergisi dostu Necdet Kutlucan’ın mektubunu sizinle paylaşıyoruz.

Adalar Belediye başkanı Atilla Aytaç’ın ilk icraatı Büyükada İskele Meydanı’na Gezi Parkı anısına yaptığım “kurtulmak istediklerim için dilek ağacı” isimli eserimi ortadan kaldırmak oldu. 9 nisan 2014 sabahı Büyükada İskelesi’ne gittiğimde, dilek ağacımızın yerinde olmadığını gördüm. Belediye Başkanı’na gittiysem de görüşme fırsatım olmadı. Sonrasında başkan beni aradığında ağacımızı neden kestirdiğini sordum, kendisi bana, personelinin “orada kuru bir ağaç var keselim mi” dediklerini, bunun üzerine kestirdiğini söyledi. Daha sonra telefonla aradığım park bahçeler yetkilisi Arzu Erben Kardeş, ağacın başkanın talimatı ile kesildiğini, bu kararın yaptıkları bir toplantıda verildiğini belirtti. Sebebini sorduğumda “ağaca bira şişeleri asılıyordu, bu durum da altından geçen çocuklar için tehlike yaratıyordu” dedi. Neden bana sorulmadığını öğrenmek istediğimde “sana neden soracaktık, ağaç zaten amacını aşmıştı” dedi.  Okumaya devam et

kemaltahir

Halit Refiğ’in Ve Onun İzini Sürenlerin Sayesinde İtibarı İade Edilen Bir Edebiyatçı: Kemal Tahir – Mehmet Akif Ertaş

Halit Ziya Uşaklıgil’in, Halide Edip Adıvar’ın ve Orhan Kemal’in sinemaya veya televizyona uyarlanamayan eserleri üzerinde durulurken, bu eserlerden sözü edilenleri sinemaya veya televizyona uyarlayan yönetmenlerden Halit Refiğ’in, bu yazarlardansa Kemal Tahir’in eserleri üzerindeki mesailerinde daha etkili olduğu sıklıkla vurgulanmıştı. Bu mesailer ele alındığında da görülebileceği üzere Refiğ bu eserleri sadece yönetmekle kalmamış, aynı zamanda, sözümona edebiyat eleştirmenlerinin, edebiyat araştırmacılarının ve kitap tanıtımcılarının Kemal Tahir’in eserleri üzerine çökerttikleri kara bulutları dağıtarak eserlerinin oksijeni daha rahat teneffüs etmesini sağlamıştır. Okumaya devam et

hüseyin peker

Yakınmaktan ve Refleks Üretemeyen Öteye Gitmeyen Şiirlerin Şairi: Hüseyin Peker

Mart ayının İnternet Meselesi…

Mehmet Akif Ertaş

Kalemini eline her aldığında hakiki ve samimi bir şiir yazma derdi ile yanıp tutuşan şair, yazdıklarının henüz şiir olmadığını ve kendisinin de henüz şair olmadığını, çevresinden önce kendisine söylemekten imtina etmez. Çevresinde şair olarak anılmayı da kabullenmeye yanaşmaz çünkü o, şairden önce; şiir, dize, kelime, hece hatta harf olmak için şiir kaleme aldığının bilincindedir. Böyle düşündüğü için de şiirlerini, ödül trafiğinde kazaya kurban etmeye kalkışmaz. O, alacağı en büyük ödülün, harflerin kendisi ile senli benli olduğunda, kendisine çoktan verildiğinin farkındadır. Kaldı ki bu şair, şiirini ödül veya ceza gibi, otoriteden çok totalitarizme davetiye çıkaran mekanizmanın içinde soluklandırmayı belleğinin ucundan bile geçirmez.

Bu şair aynı zamanda, harf olmak için yola çıktığı andan, amatörlük değil, acemilik elbisesini sırtından, birden değil, yavaş yavaş çıkardığı âna kadar, gözlerini dizeleri üzerinde daha fazla yorduğu imzaları sahiplenmek gibi bir zaafa da düşmez çünkü sahiplenmenin refleksif bir hareket olduğunu ve bu hareketin hem kendi söylemini oluşturmayı engelleyeceğini, hem de böyle davranmakla daha fazla okuduğu imzalara haksızlık edeceğini de bilir. O, daha fazla okuduğu imzalar başta olmak üzere, önce şair değil, harf olma aşamasına gelen isimlerin, ellerine kalemlerini şiir yazmak için alanların etkilenme fiilinin peşinden bir süre koşmalarını kabullendiklerini ancak, bu davranış, birden fazla kitapta devam edince huzursuz olacaklarını hissettiği için kendisine şair denilmesini istememiştir. Şiirin, hem zemininin, hem de arka planının, sahiplenme başta olmak üzere reflekslerle değil, hem çok boyutlu, hem de çapraz okumalar sayesinde sarsılmanın her türlüsünü umursamayacağını bilmesi, onun bu etiketten olabildiğince uzakta bir yerde durmasını sağlamıştır.

Yayımladığı ilk kitabı İnsan Arkadaşınındır ile Arkadaş Zekâi Özger Şiir Ödülü’nü 1997 yılında alan Hüseyin Peker, kendisini, sözü edilen şairlerin dışında konumlandırdığını, bu kitabından itibaren göstermeye başlamıştır.

Her dizesinde, 1960’lı ve 1970’li yılların şairlerini yâd eden Peker, şiirlerinde, sahiplenme refleksi eşliğinde bir anma töreni gerçekleştirdiği için kendi sesini bulamamıştır.

Dizeleri üzerinde gözlerini gezdiren okur Peker’in bir süre sonra, yakınmayı, yâd etmeye yeğlediğini görmüştür.

Yakınan bir şair olarak Peker, bu fiilin dışına çıkamadığı için bir alternatif de getirememiştir. Ödüle layık görülen diğer kitaplarında da yakınmanın ve dolayısıyla alternatif getirmek istememenin Peker’in şiirinin merkezine yerleştiği gözlemlenmiştir.

Oysa, adına ödül verilen Özger başta olmak üzere Peker’in okunmadıkları, değer verilmediği için yakındığı şairler, okunmamayı ve değer verilmemeyi dert edinmemişlerdir çünkü onlar, şiirlerini, birileri kendilerinden sıklıkla söz etsinler, kendileri adına şiir ödülleri verilsin, ödül törenlerinde gözyaşları timsahlarla yarışarak akıtılsın, ödül aracılığı ile malumatfuruşluk yapılsın, had bildirme yoluna gidilsin, ötekileştime mekanizması fazla mesaiye kalsın diye değil, harflerin hakkını harflere teslim etmek, bu hakkın yağmalanmasının önüne geçmek için kaleme almışlardır.

Bu şairler, bu yıllarda, Ortodoks Marksizm’in boyunduruğunda ilerleyen Toplumcu-Gerçekçi söylemin, tartışmak şöyle dursun konuşulmasına izin verilmeyen şiir hareketlerini ve konularını ısrarla dizelerine taşıdıkları halde Peker, yakınmaktan bir adım ileriye gidemeyen şiiriyle, farklı pencereler açılmasına izin verilmeyen isimlerin ekmeklerine yağ sürmekte gecikmemiştir.

Sözü edilen şairlerin şiirleri, bünyelerinde iç disiplini barındırdığı için, fırtınanın nerede sadece göğü değil yeri de altüst ve tersyüz edeceği, nerede yağmurun fıçıdan boşanırcasına yağarak, hem metropolü hem de ücrayı sellerle buluşturacağı anlaşılıyorken Peker’in, refleks refakatinde ilerleyen şiiri okurun önüne bir çığ halinde öylesine geldiği için, neyi, nerede ve ne için yapmak istediğinin farkına varılmamaktadır.

Efe duruşunu, dizelerinde Lodos’u ağırlasa da Meltem’den alan Peker’in çığının çığ haline gelmesi de Meltem sayesinde olduğu ve okurun önüne öylesine geldiği için okur, Peker’in; neyi, nerede ve ne için yapmak istediğini anlayamamıştır.

İç disiplinin değil yığının eseri olan şiiri kavram kargaşası ile de fazlası ile nasiplenmiştir. Kargaşaya tâbi kıldığı kavramların başında ozan gelmektedir.

Bilindiği gibi ozan, Halk Şiiri geleneği ile beslenen imzalara verilen isimdir. Oysa Peker, bu gelenekle inorganik değil, organik bağı olmayan şairlere de ısrarla ozan diye seslenmekte ve onlara kıymet verilmemesinden yakınmaktadır. Oysa ozanlar da şairler gibi harf olmayı önemsedikleri için, birilerinin kıymet vermesini hesaba katarak dizelerini çoğaltmamışlardır.

Şiir dışında, şairler hakkında düzyazılar ve romanlar da kaleme alan, şiirde düzyazıyı denerken de takip ettiklerinden farklı bir cümle kuramayan Hüseyin Peker’in tekrarın tekrarında ilerleyen, bol ödüllü şiirleri, onun şair olmasına yetmiş, şairliğinden geriye ise öylesine getirdiği çığ halindeki şiiri kalmıştır.

Çapak barındırmayan ve şiirleri öylesine okumayan göz, bu şiirde, hakkı teslim edilen harfi değil, sadece baş tâcı edilen ve kavram kargaşasına alet edilen şairliği gördüğü için sırasını dile vermiş, dil de sormadan edememiştir:

Şair, sadece refleks ürettiği ve yakındığı için mi çevresi ve kendisi onu şair olarak tanımlamaktadır?

refik halid karay

Muhalefeti Konformistleştirilen Bir Edebiyatçı: Refik Halid Karay

Mart ayının İnternet Meselesi…

Mehmet Akif Ertaş

Okuma fiiliyle orta düzeyde ilişkisi olanların, lise sıralarında, artık, Dil ve Anlatım ve Türk Edebiyatı olmak üzere ikiye bölünen dersin bölünmediği dönemlerde okudukları Eskici isimli hikâyesi ile tanıdıkları, bu sıralardan sonra, ilgiyi biraz daha yoğunlaştırdıklarında; Bugünün Saraylısı ve Nilgün ile benimsedikleri, okul yıllarından, tasvirde, eline, birçok kalemin kolay kolay su dökemeyeceğini de öğrendikleri Refik Halid Karay’ın muhalifliği ya yeterince vurgulanmamış ya da, affedilmesi hesaba katılarak önemsenmemiştir. Okumaya devam et

seçimler

Erklerin Savaşı, Seçimler ve Sol

Bu ayın İnternet Meselesi

İsmail Güney Yılmaz

Türkiye, 17 Aralık tarihiyle birlikte siyaset alanında dışarıdan da katkıları olan bir “yeniden inşâ” dönemine girmiş bulunuyor. Aslına bakarsanız bunun verileri son birkaç yıldır en azından sezinlenebilir bir durumdaydı fakat “hasta” için “artık ameliyat masasında” diyebilmemiz kesin olarak andığımız günle tarihlenecektir. Okumaya devam et

cinselzorbalık

Cinsel Zorbalığa Karşı Mücadelede Bir Öncü: Susan Brownmiller

Mart ayının İnternet Meselesi

Feyzi Çelik

Susan Brownmiller kendisi bir tecavüz mağduru olmadığı halde gerçek tecavüz mağdurlarının ortaya çıkmasına ön ayak oldu. Yüzlerce kadın ortaya çıktı ve tecavüze karşı büyük bir hareket oluştu

“Şu soruya herkesin açık yüreklilikle cevap vermesi gerekir: Hiç ırzınıza geçildi mi?” Cinsel Zorbalık: Irza Tecavüz Olgusunun Tarihçesi adlı kitabında Susan Brownmiller kitabına bu sözlerle başlar. Tecavüz olaylarının çoğunluğunun gizlendiği bir ortamda ne yazık ki ırzına geçilenler bile bu soruya cevap veremiyorlar. 2010 yılında Pervari’deki olayda olduğu gibi, tacize uğrayan kız çocuğu, olay esnasında çekilen fotoğraflarının herkese gösterileceği tehdidi altında başından geçen olayı ailesine dahi anlatamamış; sonuçta birisi iki, diğeri üç yaşında iki çocuğa tecavüz edilmesi ve bunlardan birinin öldürülmesi, diğerinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bir dizi olay gerçekleşmiştir. Irzına geçilenin suçlu görüldüğü bir ortamda daha fazlasını bekleyebilir miyiz? Okumaya devam et