Ergin Yıldızoğlu: Mevcut ekonomik modelle krizi yönetmek zorlaştı

Facebooktwittergoogle_plusmail

 

Söyleşi: Yunus Öztürk

Ergin Yıldızoğlu ile Mesele Kitap Dergisi’nin Kasım sayısında “Emperyalizm ve savaş… Emperyalist kapitalizmin uluslararası ekonomik ve siyasi krizinin derinleşmesine paralel olarak ortaya çıkan yerel savaşlar ve onların ivmelendirdiği üçüncü büyük savaşın muhtemel dinamikleri…” üzerine konuştuk.

Röportajın uzunca bir bölümüne dergide yer vermiştik. Tamamını yayınlıyoruz.

Ergin hocam, emperyalizmin (kapitalizmin) bugünkü görünümü hakkında genel bir tablo çizmek, krizin fotoğrafını çekmek ve derinliğini ölçmek istersek, ana eğilimler açısından neler söyleyebiliriz?..

Birlikte göz önüne alınması gereken, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki süreç yaşanıyor.

Birinci süreç kapitalizmin yapısal krizi ile ilgili. Kapitalizmin “yapısal” krizi egemen sermaye birikim rejiminin, kâr oranlarının düşme eğilimini artık bastıramamasından (nedenlerini burada tartışmak zor) kaynaklandı; kendini, piyasa düzeyinde hemen aşırı birikim (üretim kapasitesinde ve finansal sermayede), talep yetersizliği (eksik tüketim) olarak açığa vurdu. Dünya ekonomisinin merkezleri 1970’lerden bu yana hep bu sorunlarla uğraşıyor.

İkincisi de kapitalist dünya ekonomisinin devletler sisteminin değişmeye, yeni sermaye birikim ve güç merkezlerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla ile ilgili.

Birincisi, ABD önderliğinde kurulmuş, “Batı” merkezli bir sermaye birikim rejiminin krizi olarak başladı ve ilerledikçe ABD hegemonyasını aşındırdı. ABD hegemonyası aşındıkça, 1980’lerde gündeme bir kriz yönetim modeli (kriz eğilimlerini zamanda ve mekânda öteleme modeli) olarak gelen neo-liberalizm, küreselleşme-finansallaşma (sermayeye yeni avlanma alanları açan uygulamalar) giderek etkisini kaybetmeye başladı. Böylece krizi yönetmek giderek zorlaştı. ABD kaynaklı ekonomik modelle krizi yönetmek zorlaştıkça ABD hegemonyasının gerilemesi hızlandı…

İlk sarsıntı, 1997 yılında Asya kriziyle yaşandı. Merkez ülkelerdeki sermayenin, aşırı birikimini finansal spekülasyonlarla buraya yansıtırken yarattığı mali sektör ve inşaat sektörü balonları patladı. Bu kez, spekülatif mali sermaye hızla merkeze geri dönmeye, ABD ve Avrupa’daki mali, inşaat ve yeni teknoloji-telekomünikasyon piyasalarında bir balon şişirmeye başladı.

Bu balon önce, 1999-2000 arası ABD ve Avrupa borsalarında patladı, sert bir resesyona yol açtı. Bu resesyon 2003’te Merkez Bankaları politikalarının kışkırttığı, hızla genişleyen bir kredi hacmiyle engellendi, ötelendi. Ama bu yöntem de giderek etkisini kaybetti; 2006-07 arasında tamamen tükenerek yeni ve büyük bir mali krize yol açtı.

ABD hegemonyasının gerileme sürecinin 1990’ların sonunda iyice belirginleştiğini, bu gerilemenin sorunlarını çözmeyi amaçlayan yeni bir dış politika arayışının gündeme geldiğini gördük. ABD, liderliğini artık yalnızca askeri üstünlüğüne dayanarak kabul ettirmeye, kısacası bir imparatorluk projesi benimsemeye başladı. Bu projenin mali yükünün 2007 mali krizinin patlamasına katkı yaptığını da not edelim.

Bu tabloyu, soğuk savaşın ardından küresel jeopolitiğin fay hatlarının iki blokun karşılaştığı noktalardan, doğal kaynak havzalarının bulunduğu noktalara kayması ile, özellikle 2007 mali krizinden sonra yeni güçlerin yükselişinin hızlanması ile tamamlayabiliriz.

Toparlarsak, bugün emperyalizmi; ekonomik kriz, hegemonyacı gücün gerilemesi, yeni güçlerin yükselmesi ve kaynak rekabetinin hızlanmasıyla klasik sömürgeci coğrafyaların kaynakları doğrudan kontrol etme tekniklerinin geri gelmesinin biçimlendirdiğini söyleyebiliriz.

Kısacası, bugün, Lenin’in “Emperyalizm” broşürünü yazarken baktığı dünyaya çok benzeyen bir dünyada yaşıyoruz. İki fark saptayabiliriz: Sosyalist hareket o döneme göre çok zayıf; özellikle SSCB deneyinin tatsız anılarının yükünü sırtından atabilmiş, o dönemin değerlendirmesi üzerinde bir mutabakat oluşturabilmiş ve bir yenilenme süreci başlatabilmiş değil. İkincisi, henüz I. Dünya Savaşı gibi bir paylaşım savaşı yaşanmadı, Ama kapitalizm değiştikçe, teknolojik mutasyonlar çoğaldıkça, paylaşım savaşlarının biçim değiştireceğini de düşünmemiz gerekiyor.

1871-1914 dönemi, yani I. Dünya Savaşı öncesindeki büyük devletlerin konumlanışı ve ekonomik ve siyasi eğilimleri ile bugünkü konumlanışları/eğilimleri arasında bir paralellik olduğu ileri sürülebilir mi?

Evet, böyle bir paralellik tespit etmek olanaklıdır. Önceki soruya cevap verirken aslında bu paralelliklere işaret ettiğimi düşünüyorum: Ekonomik kriz, hegemonya krizi, yükselen güçler, kaynak rekabeti ve yeniden paylaşım refleksleri… Bunlara ek olarak kapitalist küreselleşmeye karşı yükselen halk tepkisi, yönetici seçkinleri hedef alan bir kızgınlık…

Benzer bir değerlendirmeyi emperyalist kapitalizmin aktörleri değişmekle birlikte ana eğilimleri bakımından II. Dünya Savaşı’yla karşılaştırırsak neler söyleyebiliriz?

Lenin III. Enternasyonal’e verdiği bir raporda I. Savaş’ın kapitalist emperyalizmin gündemindeki sorunları çözemediğini, yeni bir büyük savaşın kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Bu anlamda II. Savaş’ın birincisinin devamı olduğunu, ya da her ikisinin tek bir savaş sayılabileceğini söyleyebiliriz. Bu saptamayı, kapitalizmin uzun dönemli hareketlerinin analizine ilişkin, 1970’lerden sonra yapılan teorik katkıları da göz ününe alarak “yapısal kriz” kavramına dayanarak destekleyebiliriz. Kapitalizmin yaygın sermaye birikim rejiminin 1873-99 büyük bunalımıyla gündeme gelen yapısal krizi, finansallaşma ve tekelleşme eğilimlerinin hızlanması, krizin ağırlığının artması, gündeme emperyalist yeniden paylaşım eğilimlerini getirdi. Bu eğilim I. Paylaşım Savaşı’na, 1929-39 mali krizi ise II. Paylaşım Savaşı’na yol açtı.

1. Paylaşım Savaşı, hem hegemonya değişikliği sorununu çözdü, hem de (yeni bir sermaye birikim rejiminin gelişmeye başlamasıyla, Avrupa ve Japonya’nın aşırı birikmiş sermayeyi emebilecek alanlar olarak değerlendirilmesiyle) kapitalizmin yapısal krizini sonlandırdı.

Bu dönemle günümüz arasındaki benzerliklerin bir kısmını, bu kısa özetten çıkarabiliriz: Mali kriz, teknolojik gelişmenin hızlanması, yeniden paylaşım reflekslerinin güçlenmesi, hegemonya krizi, yüksen güçler.

Bunlara ek olarak, sanırım iki saptama daha yapabiliriz: O dönemde ekonomik krizin yükünün ağırlaşmasına paralel, genel olarak komünist, özel olarak da SSCB tehlikesine karşı sağ popülizmin hızla faşist partilere ve rejimlere yol açarak yükselmesini anımsayabiliriz. Bu olguyla da bugün arasında bir benzerlik bulmak olanaklı. Ancak bugün kapitalizm açısından bir komünist tehlike yok, emekçi sınıfların ve orta sınıfların tepkisi esas olarak kapitalizmin “adaletsiz” ve “kötü” örneklerine, yönetici sınıfa, “seçkinler”e yöneliyor.

İkincisi, o dönemde, hızlanan teknolojik gelişmeler sermayenin örgütlenme biçimlerinde, işçi sınıfının maddi ve kültürel özelliklerinde önemli değişiklikleri gündeme getirmeye başlamıştı. Benzer bir süreci bugün de izlemek olanaklı.

1980’lerden bu yana, esasen Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinin parçalanmasıyla birlikte ortaya çıkan dünya düzenine “küreselleşme” de deniyor. Bu düzende ABD ve ardından AB tek söz sahibi gibi göründüler ve bir dönemin kapandığı söylendi. Doğu Bloku’nun dağılmasından 25 yıl sonra neler söylenebilir bu iddiaya karşı?

“Küreselleşme”nin, SSCB’nin çöküşünden sonra ekonomik coğrafyasının batı merkezli piyasa kapitalizmine açılmasıyla bir ilgisi tabii ki var. Bu ilişki kapitalizmin tek seçenek olduğuna ilişkin anlatıyla da bağlantılı. Ancak küreselleşme esas olarak sermayenin krize girdiği alanlardan dışarı kaçma eğilimiyle, bu eğilime bağlı olarak yeni coğrafyaların kullanıma açılmasıyla, yeniden düzenlenmesiyle ilgili bir gelişme, bir anlamda “yapısal krizin” ürettiği bir “biçim”.

Marx’ın Kapital III. ciltte çözümlediği kâr oranlarının düşme eğiliminin karşıt eğilimlerine bakınca, küreselleşme denen olgunun tüm bileşenlerini bulabiliyoruz: Mal-sermaye ihracı, teknolojik gelişme vb…

1917 Rus Devrimi emperyalist kapitalizmin sömürgeci ve hegemonyacı eğilimleri üzerinde nasıl bir rol oynamıştı? Bu rolün bugünkü Rusya’nın oynadığı uluslararası rolle karşılaştırmak istersek neler söylenebilir?

Rus Devrimi’yle birlikte yaklaşık 30-35 yıl içinde, büyük bir ekonomik coğrafya sermayenin serbest dolaşımına kapandı. Kapitalizme alternatif olarak kabul edilen bir sosyal formasyonun fiilen varlığı, kapitalist ülkelerde bu varlığın sınıf savaşımları üzerindeki olası etkilerini göz önüne alma zorunluluğunu getirdi. Bu sosyal formasyon küresel çapta kapitalist hegemonya ile rekabet ederken, eski ve yeni sömürgeler (bağımlı ülkeler) kendilerine bir müttefik bulma, emperyalizmin karşısında manevra alanlarını genişletme şansına da sahip oldular.

Bugünkü Rusya piyasa kapitalizminin, emperyalist rekabet oyununun tüm kurallarını benimsemiş bir güç odağı. Emperyalizmin geri kalanıyla bir ideoloji, ya da sistem farklılığı sorunu yok; bir güç ve nüfuz alanı paylaşımı sorunu var. Rusya’nın da emperyalist (başka ülkeleri kontrol etme, baskı altına alma ve kullanma) refleksler sergilediği söylenebilir. Bu emperyalizmin finans-kapital emperyalizminden farkları olup olmadığı ise bir başka tartışmanın konusu.

BRİCS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) bir karşı çekim merkezi olabilir mi?

“Çekim merkezi” kavramı ne anlama geliyor? II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyada ABD çekim merkezi olurken, hem yeni bir sermaye birikim rejimi ve dünya ekonomisini düzenleme modeli sunuyordu, hem de kapitalist sisteme yönelik tehlikelere karşı bir güvence. Bu bağlamda ABD hem çok önemli bir pazar hem de dünya ekonomisinde yavaşlayan bölgeleri destekleyebilecek çok önemli bir artı-değer kaynağıydı. Diğer bir deyişle kapitalist sisteme bir dizi kamusal mal, hizmet sunuyordu. Bu da onu çekim merkezi yapıyordu.

BRİCS, bu özelliklerden, pazar olma dışında hiçbirine sahip değil. Zaten artık Çin’i BRICS dışında ayrı bir odak olarak düşünmek gerekiyor. Çin “çekim merkezi olmak” için gerekli koşulları gittikçe artan bir oranda geliştiriyor.

Çin’in politik ve ekonomik gücü gerçek mi? Popüler bir şekilde ifade edersek “Çin malı” mı?

Çin’in ekonomik ve politik gücü bir gerçek ve Çin malı. Yaygın inancın aksine yabancı sermaye Çin’e, Güneydoğu Asya bölgesindeki Çinli kapitalist diyasporanın getirdiği sermaye bir zemin yaratıktan sonra gelmeye başlamıştır. Ayrıca yabancı sermaye gelmeye başlamadan önce zaten sıkı sıkıya kontrol edilen bir “devlet kapitalizminden” de söz edilebilir.

Çin kapitalizminin gerçekliğini, bilişim, bilgisayar (dünyanın en hızlı bilgisayarları Çin’de ve en sonuncusu yüzde yüz Çin malı) uzay-havacılık, savunma gibi alanlardaki gelişmelere, uluslararası sermaye ihracının, dış yardımların çapına bakarak da görmek olanaklı. Ancak Çin’in bir kapitalist ekonomi olduğunu unutmamak gerekir. Bu onun, sermaye birikim sürecinin tüm çelişkilerini ve bunlardan kaynaklanacak krizleri yaşamaktan, emperyalist refleksler sergilemekten kurtulamayacağı anlamına gelir.

Zaten bu gerçeği; hızla artan atıl kapasite oranlarına, bu kapasitenin ürünlerini dış ticaretle başka ekonomilere ihraç etme çabalarına, eksik talep sorunu ve yavaşlayan birikim hızına, inşaat sektörü balonunu kredi hacmini büyüterek karşılama çabalarının yarattığı 25 triyon dolardan fazla borç yüküne bakarak görmek olanaklıdır.

Çin’in kendine has yöntemlerle, Latin Amerika’dan Afrika’ya nüfuz alanları inşa etmekte olduğunu da görmek gerekir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yerel savaşlar var ama ana düğüm noktası Ortadoğu gibi gözüküyor. Büyük kıyamet burada mı kopar?

Yerleşik hegemonya düzeninin liderleri ile yükselen güçlerin arasında oluşan fay hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor. Ama Ukrayna ve Güney Çin Denizi gibi iki hassas bölge daha var. Yine de Ortadoğu’nun, vekalet savaşları; kaynak havzalarının, ulaşım yollarının ve stratejik alanların denetimi açısından en sıcak noktayı oluşturduğu da bir gerçek.

Türkiye egemen sınıflarını peşinden sürükleyen AKP veya AKP’yi krizlerden çıkışta bir mızrak ucu olarak kullanan büyük burjuvazi, sahici bir emperyal sıçramaya kadir mi? Türkiye burjuvazisi krizden çıkış için AKP’nin bölgesel emperyal güç olma stratejisine bağlanmış durumda mı?

Bu sorunun, AKP ve siyasal İslam’ın ülkedeki ve bölgedeki, 1980’lerden bu yana gelişen özgün dinamiklerini göz ardı eden indirgemeci bir varsayıma dayandığını düşünüyorum. Bu anlamda cevap vermem olanaklı değil.

Türkiye egemen sınıflarının uluslararası kamplaşmada NATO dışında bir tercihte buluşması mümkün müdür?

Geleneksel 500 büyük şirket burjuvazisinin (eskiden buna oligarşi derdik) kendine NATO, AB ve genelde Batı’nın “güvenlik mimarisi”, ekonomik mali sistemi dışında bir yer araması için bir gerekçe göremiyorum. Aksine bu alanlarda çok güçlü bağımlılık ilişkileri var. Ancak AKP önderliğinde siyasal İslam’ın kendi projesi bu düzeni zorluyor, daha doğrusu bu düzene sığmıyor, onunla çelişmeye başlıyor. Buradan nereye kadar gidilebileceğini söylemek zor. Şimdilik savaşa, baskı ve teröre, bir mali krize, toplumsal dağılma olasılığına doğru diyebiliriz. Ancak emperyalizmin bir ayar verme çabası olasılığına bağlı olarak durumu yenden değerlendirmesi de söz konusu olabilir. Daha fazla bir şey söylemek zor.

Bugünkü kapitalizmin ulaştığı maddi aşama insanlığın geleceğini yerel ve bölgesel savaşlara sürüklemenin dışında bir seçenek sunuyor mu? Bölgede ve dünyada emperyalist kapitalizmin yarattığı tahribatlardan çıkış yolu nasıl olabilir?

Marx’ın ünlü “Bugüne kadar filozoflar dünyayı anlamaya çalıştılar, esas olan onu değiştirmektir” sözünü anımsayıp kendi durumumuza uyarlarsak, “önce ne olup bittiğini bir anlamak gerekiyor” diye düşünüyorum.

Bu uyarlama kapitalizme, baskıya karşı direnmekten, haklar ve özgürlüklerle ilgili talepleri yükseltmekten, pratikten vazgeçmek anlamına gelmiyor.

Kapitalizme karşı direniş ve taleplere ilişkin mücadelenin, kapitalizmin “iyileştirilmesi” talebinin ötesine geçebilmesi için tüm bu talepleri içine alabilecek bir genel stratejik (askeri anlamda değil; komünist hipoteze ilişkin nihai hedefe) bir perspektif geliştirmek, bu perspektif ışığında mücadele etmeye yönelik çalışma tarzı ve örgütlenme biçimleri yaratmak gerekiyor.

Kapitalizm krize girdiğinde değişmeye (bir taraftan çürürken diğer taraftan yeni biçimler yaratmaya) başlar. Bu değişim, sermayenin örgütlenmesinde, işçi sınıfının yapısında, hem kendi bireyleri arasındaki ilişkilerinde, hem toplumun geri kalanıyla ilişkilenme biçimlerinde, bunları düzenleyen kurumlarda, söylemlerde önemli değişiklikleri gündeme getirir. Diğer bir deyişle işçi sınıfının ve genelde toplumda bireylerin kendi konumlarını anlamlandırdıkları “bilişsel haritayı”, var olanı kırarak yeniden kurmaya başlar.

Bu saptamalarda bir gerçeklik payı varsa, kapitalizme, emperyalizme karşı mücadelede etkin olmak, hatta liderlik etmek isteyenlerin de bu saptamada işaret edilen “yeni durumu” anlamaları, ona uyum sağlamaya ve değişmeye başlamaları gerekir.

Bir başka açıdan bakınca, kapitalizmin tarihinde birbirini izleyen ilerici ve gerici dönemler olduğunu görebiliriz. İlerici dönemlerde özgürlük mücadelesi yeni kazanımlar elde ediyor ve ilerliyor. Gericilik döneminde elde ettiklerinin bir kısmını kaybediyor, geriliyor. Bu bağlamda, 1917-1968 arasını ilerici, 1980 sonrasını gerici dönemler olarak saptayabiliriz.

Bu gerici dönemden çıkmaya başladığımızı düşündüren ilk belirtiler 1999-2002 arasında küreselleşme ve savaş karşıtı hareketlerle geldi. Savaş bu dalgayı geriletti. Meydanları işgal hareketleri ikinci bir dalganın başlamakta olduğunu haber veriyordu. Şimdi de gelişmiş ülkelerde sağ (ırkçı, dinci, milliyetçi) ve sol popülist hareketlerdeki canlılık, kitlelerin siyasete ilgisinde görülen artış, gerici dalganın sonuna geldiğimizi, bu dönemden çıkabileceğimizi düşündürüyor.

Bu dönemden çıkış, sol güçlerin, örgütlerin vb, bu dönemin koşullarına uyum sağlayabilmelerine bağlı olacak. Bir önceki ilerici dönemden ders almak tabii ki gerekli ama onun örgütlenme biçimlerini, çalışma tarzını vb. tekrarlamaya güvenmek çok yanlış olacak, realitenin yerine nostaljiyi ikame etmek anlamına gelecektir. Şimdi, II. Enternasyonal’i geride bırakıp “Nisan Tezleri”ne doğru ilelerken Lenin’in yaptığı gibi yaratıcı olmak, yaratıcı olmaktan korkmamak gerekiyor. Siyasetle ilgilenmeye başlayan kitlelerin, işçi sınıfının sağ popülizmin eline düşmesini önleyebilmek için değişim, uyum ve yaratıcılığa açık olmaları şart.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir