Onur Hamzaoğlu: Geri döneceğiz, Kocaeli’ndeyiz, derslerimize devam ediyoruz!

Facebooktwittergoogle_plusmail

 

Söyleşi: Yunus Öztürk

Kocaeli Üniversitesi bir süredir üniversite idaresinin, YÖK’ün ve AKP hükümetinin pilot uygulama sahası haline getirilmiş bulunuyor. AKP’nin yeni üniversite düzeni baskı ve zorla inşa ediliyor.  Onur Hamzaoğlu, bu uygulamanın hedefleri arasında olan bir profesör; Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı öğretim üyesi. Barış İçin Akademisyenler girişiminin imzacılarından olan Hamzaoğlu ile 18 akademisyen 15 Temmuz darbe girişiminin ertesinde uygulamaya konan “karşı darbe” hukukunun; Kanun Hükmünde Kararname  adaletsizliğinin de hedefindeydi. Onur hocayla, Kocaeli Üniversitesi’nin akademisyenlerinin yürüttüğü “toplum için ve toplumun içinde akademi” mücadelesini ve Kocaeli Üniversitesi’nin pilot seçilmesine varan süreci, Dilovası deneyimini konuştuk.

onur-hamzaog%cc%86lu21-mayis-2015

Öncelikle geçmiş olsun; mücadelenizde kolaylıklar diliyor ve sizleri desteklediğimizi söylemek istiyorum…

Teşekkür ederim.

Bize son girişiminizden; Kocaeli Dayanışma Akademisi’nden söz eder misiniz?

Akademi fikri 5 Eylül’de doğdu. Biz 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün hemen ardından bu tarihte yayımlanan mükerrer Resmi Gazete’de 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yayınıyla beraber, kendimizi üniversiteden ve tümüyle kamu hizmetlerinden ihraç edilmiş bulduk.

Aynı kararnamede bizlerin 15 gün içinde kamu lojmanında ikamet ediyorsa, onu da boşaltmasıyla ilgili bir madde vardı. Kocaeli Üniversitesi’nin 19 imzacısının yaklaşık 9’u üniversite lojmanlarında oturuyordu. Dolayısıyla bizim apar topar Kocaeli’ne dönmemiz gerekti. Hafta sonu hepimiz oradaydık. Pazartesi günü öğleden sonra Eğitim Sen’de biraraya geldik. Ne yapacağız, bundan sonra nasıl devam edeceğiz diye bir tartışma ortamı gerçekleştirdik. Hepimiz için yararlı bir toplantı oldu.

İlk gündemimiz akademi değildi tabii ki. İlk gündem o gün itibariyle bazı arkadaşlarımıza elektronik ortamdan tebliğ edilen “Odanızı Çarşamba günü 17.00’ye kadar boşaltın, oda anahtarları değişecektir” yazısına karşı ne yapacağımıza karar vermek oldu. Çarşamba gününü 19 arkadaşımızla birlikte bir şenliğe dönüştürelim istedik. . Öyle de oldu. İmzacılar, akademideki diğer arkadaşlarımız, öğrencilerimiz ve demokratik kamuoyuyla birlikte bütün odaları sabahtan itibaren tek tek dolaşıp, arkadaşlarımızı odalarından almaya karar verdik

Bundan sonrası nasıl olacak diye önümüze bir hedef koyarken, mesajlarımızın ne olması gerektiğini düşündük. Bunun sonucunda mesajlarımızın birincisi “geri döneceğiz”, ikincisi “Kocaeli’ndeyiz hiçbir yere gitmiyoruz”, üçüncüsü de “derslerimize devam edeceğiz” oldu. Nereye koyarsanız koyun, ders vermek bir kamu hizmetidir, biz üniversitenin veya devletin maaşlı memurları değiliz. Evet maaş alıyoruz. Ancak, aldığımız maaş bizim kimliğimizi, tutumumuzu belirleyemez. Bizler akademisyeniz. Akademisyen, özetle, bilimsel bilgi üretmek için bilimsel yöntemi kullanan demektir. Akademisyenlik dediğiniz şey ya da bu kimlik, bilimsel yöntemi kullanmanın adıdır. Dolayısıyla, bu bir akıl yürütme işidir. Biz bu defa akademik faaliyetlerimizi toplumun içinde ve toplum için yapmaya devam edeceğiz, dedik. Bu görüşleri kolektif bir olgunluğa kavuşturduk ve akademi kurma kararıyla birlikte, nasıl sürdüreceğimizi konuştuk. Dedik ki, akademik yıl geliyor, üniversitede açılışlar olacaktır. Gençlik dönemimizdeki açılışlara benzer bir açılış yapalım akademide. Gençliğimizde toplumsal sorunlarla ilgilenen hocalarımız, akademinin açılışında derslere davet edilir ve üniversiteye yeni başlayan öğrenciler için ufuk açarlardı. Daha sonraları devlet erkânı gelip üniversiteyi açmaya başladı. Son dönemin kötü alışkanlıklarından biridir. Bunu yıkalım dedik. İlk dersimizi Türkiye’nin yaşadığı bu kötü dönemi faşizmi üniversite üzerinden anlatacak bir ders olsun istedik. Başlığımızı “1933 Almanya, 2016 Türkiye ve Üniversite” olarak seçtik ve ilk dersi İzzettin hocadan (Önder) istedik, sağ olsun bizi kırmadı ve 28 Eylül günü akademinin açılış şölenimizde ilk dersi verdi.

Açılışa öğrencilerimiz, Kocaeli demokratik kamuoyu, akademiden arkadaşlarımızla birlikte esasında  “toplumun içinde ve toplum için” bir üniversitenin açılışında kimler olacaksa herkes temsilen oradaydı. Hepsi kendince bir söz için oradaydılar. İstanbul, Eskişehir, İzmir, Antalya, Ankara’dan da temsili aktif katılımlar oldu. Örneğin Türk Tabipleri Merkez Konseyi, bir görevli arkadaşımızın dışında bütünüyle oradaydı. Eğitim Sen, KESK, SES Genel Merkezlerinden katılımlar vardı. Kurumsal anlamıyla da bizi mutlu eden bir açılış oldu.

Programımızı bu açılışta ilân ettik. Her Çarşamba günü Kocaeli’nde, şimdilik üniversiteden çıkartılan 19 arkadaşımızı ve bir de başından beri bizimle birlikte olan ikinci imzacı grupta yer alan ve henüz onun için işlem başlatılmayan bir akademisyenle birlikte 20 kişi ders verecek. Şöleni saymazsak üç dersimiz yapıldı. Dersler devam edecek. Örneğin, 2 Kasım’da benim de içinde olduğum “Bilim insanının toplumsal sorumluluğu ve Dilovası örneği” başlıklı ders var. Bunun tek konuşmacısı ben değilim. Birisi Dilovası Çevre ve Doğal Yaşamı Koruma Derneği, diğeri Dilovası Yeşil Alanı Koruma Derneği. Yönetim Kurulu kararıyla hep beraber olacağız. Toplum içinde akademi dediğimiz şey bu. Akademisyenin dışında doğrudan konunun özneleri de toplantının katılımcılarıyla konuyu paylaşıp tartışacaklar. Eğer öğretmenlik diyorsak, bu onlar tarafından yapılacak. Akademi kurma gerekçemizin ana hatlarını kişisel olarak, arkadaşlarımdan da izin alarak bu boyutuyla onlara açıkladım.

Tabii meşakkatli oluyor. Engellerle karşılaşıyoruz. Örneğin şölen salonu için daha büyük bir salon düşünmüştük. Eğitim Sen’li arkadaşlar büyük bir sorumlulukla böyle bir salonu tuttular, kiraladılar ama valilik bir şekilde alavere dalevere çevirerek, bu etkinliği engelledi. Bu sefer daha küçük ama daha samimi; konuklarımızın bir bölümünün ayakta kaldığı bir salonda şölenimizi yapmak zorunda kaldık. Valilik benzer bir atmosferi bütün Kocaeli’ne yaymaya çalışıyor. Şimdilik Eğitim Sen’in Kocaeli Şube salonundayız ama diğer demokratik kitle örgütlerinin salonlarını da kullanmayı düşünüyoruz. Bunların hepsi şimdilik.

Bir organik yapılanmaya da gereksinim olduğunu düşünüyoruz. Kurumsallaşmak için bir bina lazım. Bunla ilgili fon anlamında bazı öneriler var. Şimdiki akademisyen arkadaşlarımız kurumun doğal üyesi olacaklar. Beraberinde hem araştırma alanları hem de öğrencilerimiz; biraz önce söylediğim gibi sadece üniversite yaşındaki kişileri kast etmiyorum öğrenmeye niyeti olan herkes, Kocaeli halkları, dışarıdan takip etmek isteyenler derslere katılabilir. Programlar da tanımlamak istiyoruz. Dolayısıyla maaş alınan yerde değil de yöntemin uygulandığı yerde akademinin olduğunu yaşayarak hep birlikte deneyimlemiş olacağız.

Üniversitelerde 12 Eylül askeri darbesinin ardından da benzer bir süreç yaşanmıştı ve o yıllarda da “toplum içinde ve toplum için akademi” fikrindeki hocalar benzer girişimlerde bulunmuştu. BİLAR’ı hatırlıyoruz. Özgür Üniversite halâ devam ediyor. Toplum için akademi gerçek bir ihtiyaç demek ki… Sizin girişiminizle birlikte bu toplumsal ihtiyacı karşılamak üzere daha kapsayıcı bir girişim mümkün mü?

Zaten tartışılıyor. Şimdiden haberini vermiş olayım İzmir Dayanışma Akademisi açılışını yapacak. Adı aynı olmamakla birlikte, benzer bir faaliyeti Eskişehir’de açığa alınmış arkadaşlarımız yürütüyorlar. Ayrıca Barış İçin Akademisyenler diye ifade edeceğimiz Türkiye genelindeki imzacıların da yine merkezi boyutuyla böyle bir ihtiyacı düşündüğünü ve tartıştığını söyleyebilirim.

Biz Kocaeli olarak bir yapılanmayla birlikte, bir modeli hep beraber deneyimlemek istiyoruz. Örneğin tüzel kişiliği ne olsun; vakıf mı dernek mi diye tartışıyoruz. Bizim işletme boyutu değil de eğitsel faaliyetleri rahatça yürüteceğimiz bir form arıyoruz.

Barış İçin Akademisyenler girişiminin imzacılarının önemli bir bölümü taşra üniversitelerinden. Bu girişimi ve imzacıların yaygınlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akademisyenler hayatları boyunca oturdukları yerden hep imza atarlar zaten. Attıkları imzanın peşine düşen, o imzanın dışında toplumsal meselelerle güncel olarak ilgilenenlerimizin sayısı az. Örneğin sendika, demokratik kitle örgütü, meslek odası ya da siyasi partilerde, platformlarda yer alan aktivistimiz az. Üye olabilirler ama aktivist olarak azınlıktayız. Bu imza sonrası, akademisyenlerin beklemediği bir şekilde kendilerine bir rol vehmedildi.

Biliyorsunuz 2015 Haziran seçimleri, on küsur yıldır iktidarda olan hükümeti koalisyona zorlayan bir sonuç ortaya çıkartmıştı. Bu sonuçların lağvedilmesi için bir operasyon gerçekleştirildi. Bu operasyonda hükümet bir başbakanını kaybetti. Bu bir darbeydi bence. Ciddi bir korku duvarı örüldü. Bu korku duvarı insanları “korkudan korkutma” derecesine gelecek boyutlara ulaştı. İnsanların katledildiği bir döneme denk gelen imza metni ve imzacılar aslında daha öncekilerinden farklı bir şey yaptıklarını düşünmeden ama karşılarındakini öfkelendirerek bir iş yaptılar. Metnin iki özelliği var. Bir tanesi, akademi tarihinde benim bildiğim ilk kez, taraf olarak devleti işaret ediyor. Bir yurttaş olarak devletten talep ediyor. Bu aslında Birleşmiş Milletler’in “halkının barış içinde yaşamasının sağlanması ve korunması ödevi devlete aittir” kararını da temel alabilir, ama bununla ilgisi olsun olmasın akademisyenler ilk kez bir işlevin devlet tarafından tek taraflı olarak yapılması ödevini hatırlatma tutumu aldılar. Bu metni ben önemsiyorum. En azından bunun farkında olmalıyız; içeriğinden bağımsız. İkincisi, bu metin biraz önce ifade ettiğim o korku duvarında bu özelliği nedeniyle bir gedik açtı. Herkes hizaya nereden gireceğini düşünürken, bir grup “kendini bilmez akademisyen” bırakın hizaya girmeyi, hizayı bozan, hizaya girenlere toslayan, onları hizaya sokmaya çalışanların kafasına küçük bir çakıl parçası atmaya çalışınca kıyamet koptu.

11 Ocak, Pazartesi günü yapılan basın açıklaması, 12’sinde sizlerin de tanık olduğu bir infiale yol açtı. Bize hakaretler edildi, küfürler edildi, adaba sığmayacağını düşündüğüm bir dille hepimize saldırıldı. Örneğin benim üniversitemin rektörünün önemli girişimiyle Senato 14 Ocak Perşembe günü, bu metni imzalamanın terörü desteklemek anlamına geldiği kararını aldı ve web sayfasında yayımladı. Ertesi sabahın köründe imzacı akademisyenleri apar topar gözaltına aldılar. Üniversitenin içine polis girdi, lojmanlardan bizi alıp götürdü. Eskiden üniversitenin içine polisin giremezdi. Bu örnekte ise bir gün önce rektör ve senato üyeleri bizi jurnalledi, polise davetiye çıkardı ve ertesi gün de polis cevap verdi. Bütün bunlar, hem o dönemde hem de şimdiki dönemde yaşadıklarımız bir mağduriyet olarak görülmemeli…

Neden Kocaeli Üniversitesi seçildi? Orada bir pilot uygulama mı var?

Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sadettin Hülagü, kendi devre arkadaşlarının da söylediği kadarıyla; ben de eski askerlerden olduğum için bu bilgiye sahibim, müstafi tabip kıdemli binbaşı. 28 Şubat faaliyetleri döneminde emeklilik hakkı kazanmadığı için istifa etme hakkı da olmadığı için yabancı evlilik yaparak kendisini ordudan attırmış bir kişi.  Dönem arkadaşları böyle söylüyor.

1990 yılların başlarında Kocaeli Üniversitesi’nin yapılanması sürecinde kendi üniversitelerinde çok fazla huzurlu olmayan, tadı kaçan akademisyenlerin bir araya geldiği bir yer oldu. Türkiye koşullarında kimlerin tadı kaçar bir kurumda? Muhaliflerin, komünistlerin… Karadeniz Teknik, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nden, Malatya’dan öbek öbek gelmişler. Çok organize olmasalar bile temel özelliği muhalif olmak. Bu özelliklerini sorgulayan, eyleyen yeri geldiğinde kendi içinde iyi dayanışma örneği sergileyen bir rolü de beraberlerinde getirmişler ve bu rol gelenekselleşmiş.

Kurucu rektörden sonraki ilk dönemde, özellikle tıp fakültesinde iyi sosyal ilişkiler de oluşmuş. Bu dönemin rektörü hem üniversite kavramını düşünen tartışan hem yurtdışı üniversite deneyimlerini bilen bir kişi. Baki Bey iki dönem rektörlük yaptı. Daha sonra yerine Sezer Şener-Komsuoğlu geldi; sosyal olarak eşiydi ama öyle tanımlamak doğru değil; esas olarak üniversite kavramını düşünmeyen bununla birlikte, sınırlı da olsa yurtdışı üniversite deneyimlerini bilen bir kişiydi. Mevzuatı da bilirdi. İki dönem de o görev yaptı. 16 yıllık bu dönemin ardından, Türkiye’nin siyasal atmosferindeki değişime bağlı olarak Kocaeli Üniversitesi’nin eğilimleri de değişti. İlk defa, ekip olmayan “ben rektör olucam” diye yola çıkan, kendince mağdurlar grubunda da yer alan maalesef üniversite kavramını düşünen, tartışan bir yanı olmayan; bu konuda herhangi bir yerde ne bir yazısı olan ne mevzuatı bilen, üniversitede yönetsel  deneyimleri de olmayan bir heyetle karşı karşıya kaldık.

Üniversiteyi tartışan, yasa tasarılarına teklifler sunan bir rektör tipolojisinden, adım adım geriye gidildi. Bu tartışmalardan uzak duran ama YÖK ile ilişkileri koruyup, kendi meseleleriyle ilgili sorunları çözen, uluslararası gözlemlerini üniversiteye aktarmaya çalışan bir üniversite yönetiminden; şimdi tümüyle her şeyden eksiği olan, üniversiteyle ilgisi olmayan bir topluluğun üniversite yönetmeye talip olduğu bir dönemdeyiz.

Gözlemlerim o ki, bu çok büyük eksikler, ister istemez sizi egemenlerle, hükümetle, üniversiteye yönelik operasyon amacı olan güçlerle konsolide olmaya yöneltiyor. Zaten böyle bir eğilimle yönetime gelmişsiniz. Kentte hükümet partisinin, hükümet partisi üyesi belediye başkanının bir önceki rektör Sezen hanımın kurduğu, üniversiteyi her anlamda gerileten, ilişkileri devralan, ilerleten bir perspektifle; özellikle AKP’lileşmenin dayatıldığı, belediyenin, bakanların taleplerinin gündeme geldiği son 6 yılı konuşuyoruz böylece.

Bu dönemin rektörü şimdiki rektör, Türkiye’nin yeni üniversite modelini kurmaya aday. Bunun için dikensiz bir gül bahçesine ihtiyacı vardı. Bu 19 kişi diken. Sadece bu 19 kişi değil tabii. İçeride dostlarımız var, arkadaşlarımız var. Onlara da verilen bir mesaj var. Rektör ve yanındakilerin akademik faaliyetleriyle bu 19 kişinin akademik faaliyetlerinin ortalamasını alıp karşılaştırın. Yazılan kitaplar, makaleler, uluslararası derneklerde eğitsel ve yönetimsel olarak yer alınan görevleri karşılaştırın; niteliksel olarak farkı göreceksiniz.

Üniversiteyi bilmeyen, tanımayan, üniversite için üretmeyen hayatları kendileri olan, çoğunlukla para kazanmak olan bir heyet üniversite yönetiyor; Kocaeli’nin durumu bu. Üniversitenin yeni modeli bu. Biliyorsunuz teknik alanda da patent peşinde olup, tekno kentler kurup, üniversite-sanayi işbirliğiyle para kazanan bir üniversite. Kocaeli’nin yönetim kadrosunun önemli bir kısmı tıp kökenli olup,  özel muayenehaneler, özel girişimler peşinde. Eğitimin ticarileşmesinin dışında, üniversitenin şirketleşmesi söz konusu. Adımların nasıl atılacağının modellerini üretmeye çalışan bir ekip bu.

Şimdiki rektör üye olduğu uluslararası mesleki örgütlerin hiçbirinin yönetiminde değil. Ama tıbbi teknoloji üreten iki firmanın Ortadoğu eğitim sorumlusu. Gerisini siz düşünün. Aramızda nitelik farkı var. Bizimle ilgili karar verenler bırakın dünyayı değiştirmeyi, üniversitenin yönetimi bakımından da su götürmeyecek farklara sahibiz. Bu nitelik farkını özellikle vurgulamak isterim.

Muhalif akademisyenlere karşı operasyonel bir tutum olduğu çok açık. Ancak, sizin yönettiğiniz akademik çalışmalara da baskılar yeni değil. Dilovası bunun örneği. Baskının da bir tarihi var…

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı olarak kentin sorunlarını görünür kılalım, sorunları yaşayanlarla birlikte önerdiğimiz çözümler hayata geçsin istedik. 2001 yılının Kasım ayında ben göreve başladım ve bir ekip olarak çalışmalarımızı 2002 Şubat ayında planladık. Sorunların görünür kılınması için, örneğin kentin içinden geçen E-5(D-100) karayolunun sağlık etkilerini göstermek için bu yolun şehir içindeki bölümünün etrafında bulunan “Pişmaniyecilerde kurşun düzeyi” konusunu bile çalıştık. Bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak, 2004 yılında kentin kuzeyinden geçen otoyoldan ücretsiz geçiş önermiştik. Kısmen uygulandı. Rektörlük üzerinden belediyeye ve bakanlığa önerdiğimizde kısmen yanıt aldık. Toplum için bilgi üretmek zorunda hissediyoruz kendimizi; yoksa akademik dosyalarımız için bilgi üretmiş oluruz.

Ekip olarak Dilovası meselesinin gözlemlerimiz itibariyle Kocaeli’nde yaşananlara tercüme alanı olacağını düşündük. İlk önce bu bölgedeki ölümleri inceledik. Dilovası’nda kentin diğer bölümlerinden, Türkiye’nin diğer illerinden ve dünyadan farklı olarak, kanser nedeniyle ölümler ağırlıklı olarak daha fazlaydı. Öncelikle kayıtlardan bunu ortaya koyduk. 100 ölümden 33’ünün kanser nedeniyle olduğunu, Türkiye ortalamasının 13, dünya ortalamasının 12,5 olduğunu gördük. Bu farlılık nedeniyle, konu gündeme geldi. Arkadaşlarımla birlikte bunu bir makaleye dönüştürdük. Akademik alanda bu bir tartışmaya yol açtı. Dilovası ve Kocaeli halkıyla konuyu tartıştık. Bu ölümlerin sebebi sanayidir. 2005 yılında kanserle ölümlerin yüksek oranda olmasının sadece Dilovası’nın değil, kentin bir sorunu olduğunu söyledik.

20 Nisan 2006’ta TBMM’de Dilovası Araştırma Komisyonu kuruldu. Bizi de davet ettiler. TÜBİTAK, organize sanayiden sanayiciler, sağlık bakanlığı, çevre bakanlığı temsilcileri çağrıldı. Kasım 2006’da komisyon raporunun tamamladı. “29 Sorun ve 29 Çözüm” başlığıyla yayınladı. Rapor Şubat 2007’de mecliste görüşüldü. Faaliyetler yapılmasına karar verildi.

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığıyla beraber 2007 yılında bütün evlerden tek tek veri toplayarak yeni bir araştırma yaptık. Ölümleri ve ölüm nedenlerini öğrenmeye çalıştık. Orda da bizim önceki araştırmamıza tamamen benzer bir sonuç ortaya çıktı.

Buna rağmen riskli yatırımların artması dikkat çekiciydi. Madem patronlar ve ona olanak sağlayan hükümet meclis kararını ve bu yeni bu araştırmanın sonuçlarını dinlemiyor ve dikkate almıyorsa, kamuoyunun dikkatini çekecek yeni bir araştırma yapmaya karar verdik. Bence bu araştırma gereksizdi. Zaten hipotezimizi kanıtlayacak veriler ortadaydı. Bununla birlikte, hem valilik başta olmak üzere, il yöneticileri hem de ilgili bakanlıklar ve hükümet sorunu görmezden geliyor, sorunun büyümesinin önünü açmaya devam ediyordu. Bunun üzerine hazırladığımız araştırma projemizle üniversiteye başvurduk, projemiz bilimsel ve etik açıdan da denetlendi ve bütçenin tümünü karşılama kararı verdiler.

Bu araştırmaya 2009 yılında başladık. Dilovası ve Kandıra’da hava ölçümleri yaptık. Dünya Sağlık Örgütü’nün kriterlerine göre hava kirliliği olup olmamasının yanında, hava içindeki ağır metallere baktık. Aynı dönemlerde hava örneği aldığımız yerlerin 500 metre çevresinde oturan gebeleri de izledik. Araştırmaya katılan gebeleri dördüncü ayından doğuma kadar izledik. Gönüllüler arasından, sigara içmeyen, kronik hastalıkları olmayan gebeleri araştırmamıza dahil ettik. Doğum yaptıkları günlerde onlarla birlikte hastanelerdeydik. Onların ilk sütlerinden örnekler aldık, bebeklerinin ilk kakalarından örnekler aldık. Annelerin ilk sütü(kolostrum) ve bebeklerin ilk kakasında(mekonyum) havada da bulunan ağır metalleri araştıran testleri bağımsız, uluslararası geçerliliği olan araştırma kurumlarında yaptırdık. Sonuçlar yıl sonundan itibaren gelmeye başladı: Hava kirli, havada ağır metaller var. Süt ve kaka örneklerinde de Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değerlerinin aşıldığını gördük.

Aynı dönemde Kocaeli’ne dördüncü demir çelik fabrikası yapılma girişimi konusunu halk tartışırken, bir gazeteci arkadaşımız “siz bu konuları çalışıyordunuz hocam, hiç veri yok mu, ne olacak, yeni demir çelik fabrikası bize ne yapar” diye sorunca, hem bu konuyu hem de araştırmanın değişmeyen sonuçları üzerinden havadaki kirliliği ve ağır metalleri; bunların yeni doğan bebeklerde de görüldüğünü; dolayısıyla, bu tablonun yeni fabrikayla birlikte daha da ağırlaşacağını açıkladık.

Sen misin bunu konuşan? Büyükşehir Belediye Başkanı şarlatan dedi, Kocaeli Üniversitesi o zamanki rektörü Sezer hanım onunla beraber davrandı. Bu hakaretler nedeniyle savcılığa başvurduk, savcılık kamu davası açtı. Bu davanın açılmasından sonra Dilovası Belediye Başkanı ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı benim hakkımda “halkı korkutmak ve paniğe sevk etmek” sebebiyle savcılığa başvurdu. Aynı günlerde, 2007 yılında birlikte araştırma yaptığımız Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Murat Tuncer, daha sonra Hacattepe Üniversitesine rektör oldu, o da “halk arasında panik yaratıyor” diye YÖK’e suç duyurusunda bulundu. Bunların üzerine, Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sezer Şener hanım benim hakkımda bir disiplin soruşturması, bir de ceza soruşturması başlattı. Disiplin soruşturmasından ceza verdiler, daha sonra mahkeme onu iptal etti. Ceza soruşturması 66 ay sonra tamamladı. Danıştay’dan ceza almadan geri döndüm. Büyükşehir Belediye Başkanına “şarlatan” dediği için ceza verildi, paraya dönüştürüldü.

Beş yılı aşan bir süre içerisinde bu davalar devam etti. Ciddi bir tecrit ve mobing uygulandı. Sezer Şener hanım döneminde araştırmalarımıza üniversitede bütçe alamadı, asistanlarımızın kongre fonları bile kesildi. Tıp fakültesi öğrencilerimizin halk sağlığı kapsamında alanda ders yapan ve bu programı örnek gösterilen Anabilim Dalımıza, bu programdaki 32 saatlik alan dersi için araç verilmedi, öğrencilerimiz mağdur edildi, tıp eğitimi engellendi. Dekanlar beyler müdahale edemedi. Tıp eğitimini değil de kişisel pozisyonlarını tercih ettiler. Defalarca yazılı  başvurumuza karşın, Anabilim Dalımıza öğretim üyesi kadrosu açılmadı, öğretim üyesi arkadaşlarımın akademik terfileri kasıtlı olarak geciktirildi. Ciddi mağduriyetler yaşadık.

Ama toplum için yaptığımız akademik faaliyetler, toplumsal sorumluluklarımız her zaman yeşerebilecek bir yer buldu. Sorumluluklarımızı yerine getirmiş olduk. Ve şimdi Dilovası halkıyla birlikte Kocaeli Dayanışma Akademi’sinde 2 Kasım, Çarşamba günü ders anlatacağım.  Heyecanlıyım.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir