Tarih olmak nedir?: Ankara Katliamı 2015

Facebooktwittergoogle_plusmail

 

Şöhret Baltaş

İmtiyazlılar tanrıların varolmadığını biliyordu, çünkü tanrı maskesi takanlar kendileriydi… Peter Weiss (Ö.10 Mayıs 1982)

Başlıktaki soruyu aslında okura değil, kendime soruyorum. Tarih olmak nedir? Eğer tarih, “geçmişteki olaylara ait bir bilim” ise, hangi zaman “geçmiş” sayılır ve tarihin konusu haline gelir?

Sadece bir yıl önce, 365 kere 24 saat geçmeden önce aramızda olan; konuşup gülen, sevip öfkelenen, hayal kuran o güzel yüzlerin Ankara’da yok edildiği 10 Ekim günü, bu sayfanın konusu olabilir mi mesela? Daha acıları küllenmemişken, yokluklarıyla açılan yaralarımız daha kanıyorken, insan bunu bir “tarih” olarak anlatabilir mi?

Tarihsel materyalizmin en çok akılda kalan saptamalarından biri şudur: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, daha önce var olan, verili ve geçmişten aktarılan koşullar altında yaparlar.” (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’ine Önsöz)

İlk bakışta oldukça basit ve sıradan bir cümle gibi görünen bu saptama, gerçekten ne ifade ettiğini anladığında insanı sarsar, kafasının içi bambaşka bir ışıkla aydınlanır ve gözünün önünde çok geniş, çok derin, çok uzun bir yol açılır.

Bana da öyle olmuştu ve o aydınlanma içinde kafama dank eden şeylerden biri de, ben gibi; annem, kardeşlerim ve arkadaşım gibi; komşu teyze ve bakkal amca gibi “sıradan” insanların aslında her an tarihi yapıyor ve tarihin de bizim hayatlarımızı yönlendiriyor olduğu gerçeğiydi. Evet, ders kitaplarındaki kahramanlara ait, seçkin bir şey değildi tarih; sen ben biz hepimiz yapıyorduk tarihi, mücadele ederek-etmeyerek, susarak-bağırarak, kavga ederek-kabullenerek, seyrederek-katılarak, şöyle ya da böyle biz yapıyorduk.

Bu özgür bir “yapış” fiili değildi, içinde kendimizi bulduğumuz dünya, bölge, ülke, şehir, sınıf, cinsiyet, aile… gibi verili koşullar, bize tarihi “nasıl yapacağımızı” öğretiyordu. Öğretilenlerin dışına çıkıp tarihe bu pencereden bakmak, ben tarihi yapıyorum ve sizin dediğiniz gibi değil, başka bir tarih yapmaya yöneliyorum demek, işte özgürleşmek tam olarak buydu.

İkincisi; tarih bu anlayışla birlikte sarı sayfaların solgun fotoğraflarından çıkıp ete kemiğe bürünüyor ve yaşayan, canlı bir şey haline geliyordu; tarih geçmişten çıkıp bugüne, an’a uzanıyor ve hepimizi kavrıyordu. Ömür dediğimiz şeyin de tarihe dahil olduğunu, ömrümüzün bambaşka bir geleceği getirebilme potansiyeli ve gücü taşıdığını anlıyorduk. İnsan bir kez, kendi hayatının tarihe dahil/dair bir şey olduğunu anladığında, artık o hayatı/tarihi/geleceği çirkin kılacak bir şey yapmaz, yapamazdı. İşte ikinci özgürleşme noktası; seni yakaladığı her köşede, her türden düzenbazlığa ve çürümeye çağıran koşullara rağmen doğru bildiğin gibi davranma özgürlüğü…

O halde başa dönüyorum ve kendime sorduğum soruyu cevaplıyorum: Evet, Ankara Katliamı anlatılmalıdır; çünkü o hem tarihimizdir, hem bugünümüz ve hatta geleceğimiz. Ankara Garı’nda yitirdiğimiz, insanca bir yaşam ve barış için bir araya gelen o güzelim yüzleri yok edenlerin suratına çarpılacak bir direniş anıtıdır; tarihsel akışın farkına varmış bir özgürlük tercihidir.

Öncesi

Öncesi vardı elbette. Her şey, tüm yaşadıklarımız bağıra bağıra geldi.

2015’in Mart ayında İç Güvenlik Paketi’ni Meclis’ten geçirdiler. Polise anayasal sınırları aşan arama, sorguya çekme ve silah kullanma yetkisi veren; sokağa çıkan herkesi “terörist” ilan eden paket, aslında hepimize otoriter baskı rejimi hazırlığının yapıldığına dair uyarıydı.

Nisan ayında HDP, seçim sloganını açıkladı: “Seni başkan yaptırmayacağız!” Solun bir kesimi bu arada hâlâ “anlaştılar” iddiasını orda burda yaymaya devam ediyor, Kürt hareketinin bir kesimi ise bu sloganın yanlış olduğunu, gerçekten “anlaşma” olması gerektiğini savunuyordu.

Bu tarihten sonra Başbakan Davutoğlu tarafından seçim meydanlarında HDP’nin “terör destekçisi” olarak gösterilmesi başladı ve eşzamanlı olarak da HDP’nin il ve ilçe bürolarına birçok saldırı yapıldı, hukuksuz arama ve baskınlar gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı meydandan açıkça, lafını hiç sakınmadan söyledi: “400 vekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün.” Zaten havuz medyası da aynı yönde propaganda yapıyor, “seçim çalışması”nı AKP tek başına iktidar olmazsa ülkede kaos çıkacağı, koalisyonun iktidarsızlık demek olduğu yönünde yürütüyordu.

1 Mayıs’ta Taksim yasaklandı, Taksim’e giden yollar kapatıldı; metro, metrobüs, otobüs ve vapur seferleri engellenerek şehir tamamen abluka altına alındı. Polis sadece Taksim’e çıkan yollarda değil, her yerde, toplanan insanlara gaz attı, “kimliği belirsiz” eli sopalı insanların da göstericilere saldırdığı görüldü; Beşiktaş’ta otopark görevlisi olduğunu söyleyen biri bir göstericiyi karnından bıçakladı; gün sonunda 400’e yakın gözaltı, 20 yaralı vardı. 1 Mayıs’ta artık rutinleşmiş olan bu baskı ve abluka da nasıl bir rejime doğru yürüdüğümüzü açıkça gösteriyordu.

5 Haziran’da HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlama meydana geldi, 5 kişi hayatını kaybetti, 400’ü aşkın kişi yaralandı. O sırada kürsüde bulunan Demirtaş halka sakin olması yönünde çağrı yaptı ve herhangi bir olayın çıkması önlendi. (Mitinge bomba koyma suçlamasıyla tutuklanan Orhan G.’nin babası oğlunun IŞİD’e katıldığını ve Suriye’ye geçtiğini Emniyet’e bildirdiğini ancak bir sonuç elde edemediğini, kendisine “Oğlun 19 yaşını geçmişse bir şey yapamayız” dendiğini söyledi! Davanın iddianamesi tam 11 ay sonra, Mayıs 2016’da hazırlandı ve 6 Haziran’da görülen duruşmada davanın Ankara’ya nakline karar verildi!)

7 Haziran’da seçimler yapıldı. AKP birinci parti oldu ama tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde edemedi. HDP ise barajı geçerek yüzde 13’e ulaştı.

Seçimin ertesi günü, AKP’li Burhan Kuzu Twitter’dan görüş bildirdi: “Ya istikrar ya kaos dedim; millet kaosu seçti hayırlı olsun.”

Cumhurbaşkanı ise uzun süre bir beyanatta bulunmadı; bu sessizliği herhalde “katlanılmaz” bulan CHP’li Deniz Baykal, bütün “zor” zamanlarda olduğu gibi yine sahneye çıktı ve Saray’a ziyarete gitti. Bu, kanımca seçim sonuçlarını “geçersiz” ilan etme hamlesi için ilk adımın atılmasını sağladı.

Temmuz ayı başında koalisyon görüşmeleri başladı ancak AKP’nin koalisyonun gerçekleşmemesi için sürdürdüğü aleyhte propaganda, ne CHP ne de HDP tarafından boşa düşürülemedi ve herkesin gözü önünde tek seçeneğin yeni bir seçim olduğu fikri hızla pişirilip halkın önüne sunuldu.

Ve sonra uzun sıcak yaz… 20 Temmuz Suruç Katliamı… Hâlâ devam eden bu lanetli dönemin işaret fişeğiydi ama biz hâlâ birleşik bir cephenin “ilkeleri” hakkında “kendi aramızda” konuşup duruyorduk.

17 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını söyledi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, her ne kadar bunun mümkün olamayacağını söylese de, 8 Şubat’ta açıklanan Mutabakat metninin hızla gayrimeşru ilan edildiği bir döneme girildi. Açıklanan metin, barış sürecinin resmi bir aşamaya geldiğini belirtiyor, “silahlı mücadelenin yerini demokratik mücadelenin almasına dair tarihi bir niyet beyanı” olarak algılanması gerektiği vurgulanıyordu. Mart ayında, tam Newroz öncesinde, cumhurbaşkanından ilk veto geliyor, Mutabakatı kabul etmediğini söylüyordu.

Bütün bunlar, barış sürecinin sonuna gelindiğini, yeni bir savaş sürecine girildiğine işaret ediyordu ama solun ulusalcı kesimi hâlâ “anlaşırlar, gör de bak” havasındaydı, geri kalanlar ise adeta felç olmuştu, hiç kimse bugünden görünen yarınlara karşı direngen bir blok oluşturmak için harekete geçemiyor, sanki herkes birbirini bekliyor, daha doğrusu Godot’yu bekliyordu…

Godot gelmedi.

Savaşa karşı barışın sesini yükseltmek isteyenlere, A noktasından B noktasına yürümeye çalışıp, yürütülmeyince basın açıklaması yaparak gaz ve toma eşliğinde dağılmaktan başka bir seçenek kalmamış gibiydi. Bu anlamda, 10 Temmuz’da kuruluşunu duyuran Barış Bloku, çoktandır bir zorunluluk haline gelmiş olan ama bir türlü gerçekleştirilemeyen “ortak cephe”nin hepimiz için somut bir ihtimal haline gelmesi demekti. Ancak hepimiz biliyorduk ki, solun tarihi, coşkuyla kurulan ve/ama hızla tükenen ya da kısa sürede kâğıt üstünde bir cepheye dönüşüp eylemsizleşen birliklerin de tarihi demekti ve bu kez de öyle olmayacağının garantisi yoktu.

Savaş adım adım ilerlerken, 20 Temmuz’da, aralarında Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyelerinin de bulunduğu yaklaşık 300 genç insan, Kobane’deki yeniden inşa çalışması kapsamında kreş ve çocuk parkı kurmak üzere bir araya geldi ve Suruç’taki Amara Kültür Merkezi’nde bu amaçlarını anlatan bir basın açıklaması düzenledi. Canlı bomba saldırısına uğradılar. Saldırgan Şeyh Abdurrahman Alagöz, ailesinin suç duyurusuna ve poliste “terör nitelikli kayıp” kaydı bulunmasına rağmen hakkında işlem yapılmayan, IŞİD’e yakın olduğu bilinen Dokumacılar grubundandı. Suruç’ta 33 can öldü, 100’den fazla genç yaralandı.

Suruç bombacısına dokunmayan polis, her zamanki gibi katliamı protesto eden insanlara saldırdı, gözaltına aldı. Suruç protestolarında 34 ilde 1050 kişi gözaltına alındı ama nedense aralarında Suruç bombacısı Şeyh Abdurrahman Alagöz’ün abisi olan, tıpkı kardeşi gibi poliste kaydı olan ve üç ay sonra Ankara’da bir katliamın faili olacak olan Yunus Emre Alagöz yoktu!

10 Ekim 2015: Ankara Katliamı

11 Ağustos 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığını açıkladı ve katıldığı bir şehit cenazesinde “Ne mutlu şehit ailesine” dedi.

Ancak şehit cenazelerinde tepkiler yükseliyordu; ne olmuştu da, barış süreci sürerken, ne olduğu tam olarak anlaşılmayan sebeplerle dondurulmuştu? 22 Ağustos’ta Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenazesinde, ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan isyan ederek bunları haykırıyordu. (Mehmet Alkan önce disiplin cezası aldı, 15 Temmuz sonrası ise Fetö operasyonları kapsamında ordudan atıldı.)

25 Ağustos’ta cumhurbaşkanının verdiği yetkiyle kurulan geçici Davutoğlu hükümetinin ilk icraatı “savaşma” yetkisi almak oldu. 4 Eylül’de hükümete silahlı kuvvetlerin sınır ötesinde harekât yapma yetkisi veren tezkere, her daim payanda görevi gören MHP’ye, söz konusu Kürtler olduğunda hemen bir blok halinde uzlaşan CHP’den de destek geldi ve tezkere meclisten geçirildi.

Aynı gün, Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Gerekçe, “Bölücü terör örgütüne karşı operasyon”du ama 9 gün süren sokağa çıkma yasağı boyunca Cizre’de hayatını kaybeden 20 kişinin sivil yurttaş olduğu öne sürüldü: 75 yaşında bir yurttaş, kobra tip zırhlı araçtan açılan ateşle hayatını kaybeden 19 yaşındaki genç; polisin mahalleye ambulansın girmesini engellemesi sonucu kurtarılamayan 35 günlük Muhammed bebek; keskin nişancıların açtığı ateşle ölen 18 yaşındaki genç, 13 yaşındaki Cemile, 53 yaşındaki anne ve biri 10, diğeri 14 yaşında iki çocuk…

Barış sürecinin gerçekten bittiği, üstelik bu kez, değişen stratejiler nedeniyle şehirlere taşındığı açıktı. Bu ise, sivillerin de ölmesi, mahallelerin abluka altına alınması, dolayısıyla insanların yaşamsal ihtiyaçlarına ulaşamaması anlamına geliyordu.

“Savaşa Karşı Barış ve Demokrasi” talebini dile getirmek isteyenlerin sözcüsü oldu sendikalar. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için tüm kurumlara çağrı yaptı.  Çağrı metninde vurgulanan başlıklar şöyleydi:

“Ülkemiz tehlikeli bir çatışma ve savaş ortamına doğru hızla sürüklenmektedir. Bu kirli savaş ile gerçeklerin üzerinin örtüldüğü açıktır. 35 yıldır yaşanan şiddet odaklı politikalar ölüm, kan ve gözyaşı dışında bir sonuç üretmemiştir ve Kürt sorununu çözmediği, çözemeyeceği açıktır. 7 Haziran öncesi ‘400 vekil vermezseniz kaos olur’ diyerek halkları tehdit edenler ne kadar gizlemeye çalışsalar da bu savaş işçilerin, emekçilerin, ezilen, yoksullaştırılan on milyonların savaşı değildir. Çocuklarımızın cenaze törenlerini dahi ‘başarılı organizasyon’ olarak nitelendirenlerin, evladını kaybeden aileye basın ordusu ile gidip şov peşinde koşanların, yoksul çocuklarının tabutu başında hamaset nutukları atanların dayattığı savaşa karşı barış ve kardeşlik için kenetlenelim. Saray’ın savaşına karşı tüm işçi ve emekçiler olarak barış ve kardeşliğin tarafında olalım.”

Uzun zamandır ilk kez; solun büyük kesimi, sendikalar, dernekler ve Kürt hareketinin yan yana durduğu, ortak bir talebi dile getirdiği ve Barış Bloku’nun ülke çapında ilk ortak eylemini gerçekleştirdiği bir buluşma olacaktı 10 Ekim. Kim bilir, belki hedef alınmasının sebebi de buydu…

10 Ekim saat 10.04

Herkes sosyal medyada gece otobüslerindeki coşkunun fotoğraflarını paylaşıyor, videolar “Çav Bella” diye başlayıp “Barış hemen şimdi!” diye bitiyordu. Zafer işaretleriyle tescillenen kararlılık, gülücükler, dostluk, kardeşlik, direnç ve iyimserlik akıyordu bütün fotoğraflardan. Gidemeyenler gidenlerin anılarını paylaşıp çoğaltıyordu, ülkeye sesleniyorduk hep beraber, “Barışı getireceğiz…”

Miting için Ankara Garı önünde toplanıldı. Saat 10.04’te peş peşe iki büyük patlama gerçekleştiği sırada kortejler toplanıyor, kahvaltı için simitçilerle çaycıların önünde kuyruğa giriliyor, türkü söylenip halaylar çekiliyordu. Hepimiz o halayı biliyoruz. Hiç unutmadık; arkadan yükselen alev topuyla birlikte sarsılan, düşen, yıkılan o halayı… Bir anda yükselen çığlıkları, haykırarak yanındakinin üzerine kapanan elleri, yardım isteyenleri, alanda henüz yaralılar varken gaz ve tazyikli su sıkan polisleri, ama alana bir türlü gelmeyen ambulansları, alanda yaşanan can pazarını, sevdiklerine ulaşmaya çalışanları, yaşadığı şokla kıpırdayamayıp öylece dikilenleri, gaz sıkan polise inanmaz gözlerle bakanları, yaralılara müdahale eden sağlıkçıları gaz sıkarak engelleyen polislerin nefret dolu yüzlerini biliyoruz hepimiz.

107 kişi hayatını kaybetti Ankara Garı’nda, 500’ün üzerinde kişi yaralandı.

Barış istiyorlardı, sadece barış ve demokrasi.

“Sadece” dediğime bakmayın, bu iki kelime için değil miydi zaten, tarih boyunca ezilenlerin mücadelesi? Yitirilen onca can, işkenceler, hapisler, açlık ve yoksulluk hep bu iki kelime için değil miydi?

Fazla yazmayacağım katliam anlarına dair. Hikâyeleştirmek değil, tarih olarak belleğimize kazımak istiyorum çünkü. Gözyaşlarımızı değil, öfkemizi çoğaltsın istiyorum.

Sonrası

Soruşturma sonunda, canlı bombalardan birinin, Suruç Katliamı failinin abisi olan ve poliste dosyası olduğu halde hakkında herhangi bir işlem başlatılmayan Yunus Emre Alagöz olduğu ortaya çıktı.

Ama hiç kimse, tek bir yetkili bu konuda sorumluluk üstlenmedi, açıklama yapmadı.

Tersine; AKP’li İçişleri Bakanı herhangi bir güvenlik açığının olmadığını savundu!

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB iki gün grev kararı aldı. Bir başka ülkede, demokratik geleneklerin yerleşmiş olduğu ülkelerde böyle bir katliam olsaydı sonuç “iki gün işe gitmeyiverelim” olmadı elbette… Mesela Alexis için Yunanistan’da çıkan ayaklanmayı hatırlayın, ya da Charlie Hebdo için ilan edilen ulusal yası, on binlerin katıldığı protesto yürüyüşlerini, haftalarca meydanlarda yakılan mumları…

Burada, benim ülkemde, birçok şehirde katliamı protesto etmek için düzenlenen yürüyüşlere polis tazyikli su ve gaz ile saldırdı; habere yayın yasağı getirildi; sonra olay üzerinde “fazla” yorum yapan haberciler cezalandırıldı; Ankara Garı alanı anmalara kapatıldı; Suudi kralı için ilan edilen ulusal yas 107 can için “uygun” görülmedi…

Tam da bu yüzden, katliamdan sadece üç gün sonra oynanan Türkiye-İzlanda maçı öncesinde, Ankara Katliamında hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşunda tribünlerden tekbir eşliğinde ıslık ve yuhalama sesleri yükseldi.

Tam da bu yüzden, 10 Ekim davası için hazırlanan iddianamede tek bir kamu görevlisi hakkında soruşturma yer almıyor.

Tam da bu yüzden, 15 Temmuz gecesi “demokrasi”yi korumak için sokağa çıkanlar Ankara Garı’nda ölenler anısına dikilen anıta bile tahammül edemeyip zarar verdiler.

Çünkü bu ülke adalete, demokrasiye ve barışa olduğu gibi, bu uğurda ölen evlatlarına da sahip çıkmıyor.

Bu ülke güce ve iktidara biat etme geleneğinde ısrar ve inat ediyor.

Bu ülke, 15 Temmuz’da sokağa çıkanların sivil direnme hakkı olduğu halde, neden başkalarının da aynı hakka sahip olmadığını/olamadığını sorgulamıyor.

Bu ülke, İstanbul Belediyesi’ni darbecilere karşı korumak demokrasi anlamına geldiği halde, neden Şırnak Belediyesi’nin kayyuma karşı direnmesinin aynı anlama gelmediğini; seçilmiş’in demokrasiyi temsil ettiği söylenirken, neden 6 milyon oyun yok sayıldığını merak etmiyor.

Bizler, sözlerimizi birbirimize anlatıyoruz; bu ülke bizi duymuyor.

Umutsuz olduğum doğru; canlı tutmaya çalıştığım tek şey hafıza ve gerçek.

Bir gün gelir; hatırlar ve hatırlatırız orada ölen dostlarımızın türkülerini, sözlerini ve canım gülüşlerini.

O zaman yer gök umuda keser, ama şimdi değil.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir