Solun zaaflarına karşı ne yapmalı?

Facebooktwittergoogle_plusmail

 

 

Söyleşi: Yunus Öztürk

Gün Zileli, Türkiye’de solun zaaf ve açmazları, Kürt ulusal hareketi ile Türk solunun birbirlerine karşı tavır ve konumlanışları, solun genel dağınıklığının nasıl aşılabileceği, 15 Temmuz sonrası gelişmeler konularında Mesele’nin yönelttiği sorulara cevap verdi. 

Güncel bir tartışmayla başlayalım. İrfan Aktan’ın yazısı sosyal medyada epeyce paylaşıldı. Ardından sizin bir yanıtınız ve Aktan’ın bir düzeltmesi oldu. Bu bağlamda, Türk sosyalist aydınlarının Kürt sorunundaki ana konumlanışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Türk sosyalist aydınları” kavramı bir hayli tartışmalı. “Türk” derken ne demek istiyorsunuz? Ayrıca “sosyalist” ve “aydın” derken de ne demek istiyorsunuz? Milliyet üzerinden bir kategorileştirmeye karşıyım. Örneğin kendimi bu üçünden hiçbirine koyamıyorum. Kısacası, ne Türk’üm, ne sosyalistim, ne de aydınım. Sanırım bunun yerine, kısaca “Solun Kürt sorunundaki konumlanışı” demek daha doğru olur.

Gerçi burada da sorunlar var. “Sol” derken neyi kastediyoruz, sorusu ortaya çıkabilir. Kendi adıma tanımlayacak olursam, bununla, Türk milliyetçiliğinden görece uzak duran (esasen ulusalcı olmayan), anarşistler de dahil, farklı farklı sol kesim ve eğilimlerin tümünü anlıyorum.

Artık sorunun cevabına geçebiliriz sanıyorum.

Bence solun Kürt sorunundaki konumlanışı, Kürt ulusal hareketi karşısında suçluluk duygusundan kaynaklanan bir çekingenlik ve hatta tabiyettir. Aktan’a cevap yazımda da belirttiğim gibi bu, Sartre’ın Cezayirlilerin karşısında duyduğu vicdan azabına benzemektedir. Böyle bir vicdan azabı ya da bundan doğan çekingenlik ve tabiyet, bence sonuçta devletin sömürgeci politikaları karşısında desteklenmesi gereken ezilen halkın mücadelesine pek yararlı olmaz. Tersine, solu kişiliksizleştirdiği gibi, Kürt ulusal kurtuluş hareketini de eleştiriden azade bir benbilirimciliğe sürükler ve daha fazla hata yapmasına neden olur. Oysa bugün Kürt ulusal hareketinin en fazla ihtiyacı olan şey solun dostça eleştirisidir.

12 Eylül öncesi anaakım sosyalist solun yaklaşımlarıyla bugünkü devamcılarının Kürt meselesine yaklaşımlarında değişim hangi yönde?

12 Eylül öncesi solun o zamanki Kürt hareketine yaklaşımı esasen kibir kelimesiyle tanımlanabilir. Yani bugünkünün tam tersi. O zamanki solda büyük ve hatta gereksiz ölçüde bir özgüven vardı ve bu da kibire yol açıyordu. Sanırım biraz da o zamanın ruhuyla ilgili bir şey bu. O dönemde her sol örgüt, taraftar toplayabilmek için gereksiz bir özgüven sergilemek zorunda hissederdi kendini. Bir de toplumsal hareketin bütün bileşenlerine karşı olduğu gibi Kürt ulusal hareketine karşı da üstten ve tekelci bir tutumu vardı. Komintern geleneği de böyle bir şeydi zaten. Bu nedenle ortalıkta, “her şeyin doğrusunu benbilirimci”, herkesin kendine kayıtsız tabi olmasını şart koşan bir sürü “proletarya partisi” dolanırdı. Aslında bugün de elinden gelse sol aynı tutumu takınmak ister ama artık bugünkü koşullarda buna kimseyi inandıramayacağını bildiğinden böyle bir şeyden neyse ki uzak durmaktadır. Ama bu sefer de ortaya, yukarıda değindiğim gereksiz bir alçakgönüllülük, hatta aşağılık duygusu çıkmaktadır ki, bu da kibir kadar zararlıdır.

Sizce Kürt aydınlarının Türk sosyalistlerine yaklaşımlarındaki eksiklikler neler? Bu noktada ana eğilimleri nasıl değerlendirebiliriz?

Burada da küçük bir iki düzeltme yapmak isterim. “Kürt aydınları” yerine Kürt ulusal hareketinin taraftarları ve sempatizanları demek daha doğru geliyor bana. Bugün bu kesimin sola yaklaşımı genelde kayıtsız şartsız ve eleştirisiz destek talebidir. Sosyal medyaya baktığımız zaman bunu çok iyi görebiliyoruz. Soldan Kürt ulusal hareketine yönelen en ufak bir eleştiri bu kesim tarafından müthiş bir salvo ateşiyle karşılaşmaktadır. Zaten ilk sorunuza verdiğim cevaptaki solun çekingenliği de, açık söylemem gerekirse bu şirret tutumun yarattığı atmosferden kaynaklanıyor. Bu kesimin şu sıralar en büyük sığınağı veya gerekçesi, İrfan Aktan’ın yazısında gördüğümüz türden bir Sartre örneklemesidir. “Bakın, Sartre ne demiş” demekte, başka bir şey dememektedirler. Evet ama Sartre’ın her zaman doğru ve haklı olduğunu kim iddia edebilir ki. İrfan Aktan’a cevap veren yazımda belirttiğim gibi, Sartre, Cezayir meselesinde çubuğu ters yönde fazla eğmiş ve ezilen ulusun savaşçılarını eleştiriden azade bir konuma oturtmuştur. Aynı, Sovyetler Birliği’ni savunmak adına, bu ülkenin Gulag toplama kampları suçunu örtbas etmeye çalışması gibi (Sartre’ın bu iki noktadaki eleştirisini Sartre Çıkmazı adlı çalışmamda etraflı bir şekilde ele alacağım.)

Türkiye sosyalistleriyle Kürt demokratik hareketinin birlikte mücadele etme olanakları var mı?

Elbette var, neden olmasın. Sol ve Kürt hareketi elli yıldan fazla bir zamandır omuz omuza mücadele etmiştir. Her ne kadar gerilimli ve çapraşık bir ilişki olsa da aralarında, bu iki toplumsal eğilim aynı devlet tarafından ezilen kardeş akımlardır. Birlikte mücadele etmeleri, olması gereken durumdur.

Böyle bir ittifakın olmamasında ve/veya doğru bir ilişki kurulamamasında Kemalizmin ve Stalinizmin sosyalist soldaki etkisi belirleyici mi?

Bu noktada Kemalizmin ve Stalinizmin dolaylı bazı olumsuz etkileri var tabii. Örneğin Kemalist cumhuriyetçiliğin sol üzerindeki Türk milliyetçisi etkilerinin solun bazı kesimleriyle Kürt ulusal hareketi arasında bir soğukluğa yol açtığı bir gerçektir. Öte yandan, Stalinizmin katı, sekter, tekelci anlayışları da her iki tarafın özellikle örgütsel kanallarında hâlâ etkili olduğu için iki kesim arasındaki bir araya gelme eğilimini zayıflatmaktadır.

Bununla birlikte, tayin edici olumsuz faktör bunlarmış gibi gelmiyor bana. Esas mesele, Kürt ulusal hareketinin eleştiriye karşı tutumunu değiştirmesi, diğer yandan solun da hem Kürt hareketi karşısındaki kişilik kaybını tamir etmesi, hem de geleneğinden gelen tekelci anlayışları yenmesidir.

Kürt demokratik hareketiyle sosyalist hareketin ittifakı gerekli mi? Bu bakımdan HDP deneyimi sizce sınırlı da olsa bir ittifak partisi olabildi mi?

“İttifak gerekli mi” diye sormak bile gereksizdir. Bir toplumsal hareketin başarıya doğru ilerleyebilmesi için toplumsal gelişmeden yana güçlerin bir arada hareket etmesi şarttır. Toplum her ne kadar çok parçalıysa da toplumsal mücadele son tahlilde birbiriyle uzlaşmaz bir çelişme içinde olan iki kamp etrafında toplanan farklı güçlerce verilir.

HDP’yi bir “ittifak partisi” olarak görmek doğru değil. Zaten yukarıda sözünü ettiğimiz ittifakın da böyle bir “ittifak partisi” etrafında olacağını düşünmemek gerekir. Parti denen örgüt kaçınılmaz olarak her zaman tabiyet ilişkileri yaratır. Oysa ittifak, eşitler arasında olması gereken bir şeydir.

HDP’nin son bir buçuk yıldaki rolüne geçecek olursak, HDP kendi adına bu alanda hem çok başarılı olmuş, hem de bu başarının ardından müthiş bir hata yaparak başarısız olmuştur. Başarı derken; 7 Haziran seçimleri öncesinde “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla yürüttüğü büyük kampanyayı, bu kampanyanın ürünü olarak solun geniş kesimlerinin desteğini kazanmasını, Kürt bölgeleri dışında da önemli bir destek bulmasını, % 13 oy alarak mecliste 80 sandalye kazanmasını ve böylece AKP iktidarının 11 yıllık tek parti iktidarına son vermesini kastediyorum. Büyük hata derken de; 7 Haziran seçimlerinden bir ay sonra AKP iktidarının provokasyonlarına ve başlattığı savaşa PKK’nın cevap vermesi üzerine, PKK’yle kendini ayırmakta son derece pasif kalmasını, kazandığı desteğin ve prestijin neredeyse tamamını beş altı ay içinde kaybetmesini kastediyorum.

7 Haziran 2015’te yüzde 13 oy alan HDP’ye yönelik yapılan en önemli eleştirilerin başında 7 Haziran sonrasında yaygınlaşan şiddeti durduramadığı, PKK’ye söz geçiremediği iddiası geliyor. Sizin düşünceniz nedir? 

PKK’ye söz geçirmesini ve şiddeti durdurmasını beklemek çocukluk olur. Benim şahsen böyle bir eleştirim yok HDP’ye. Benim HDP’ye eleştirim, dünyada örneği görülmemiş “özyönetim” ilanları yaparak saçma bir hendekler savaşına girişen ve yeni bir seçim örgütleyip iktidarı yeniden tek başına ele geçirmeyi planladığı son derece açık olan AKP’nin savaş çağrısına, bu iki partinin aralarında gizli bir anlaşma yaptığını düşündürecek ölçüde cevap veren PKK’ya karşı çıkmakta son derece yetersiz kalması, PKK’nin, artık ayırt edilemeyecek kadar IŞİD eylemlerine benzeyen canlı bomba eylemlerine sadece cılız itirazlarda bulunabilmesidir. Sonuç olarak, HDP, AKP karşısında kazandığı seçimi PKK karşısında kaybetmiştir.[1]

Türk sosyalist hareketinin Kürt meselesi üzerinden ayrıştığına tanık oluyoruz. Sosyalizmin kendi iç sorunları, devrimci program, strateji tartışılmıyor. Bu bir zaaf mı, mecalsizlik mi? Nedeni ne olabilir?

Aman aman bir de program tartışmasına girmeyelim. Zaten sol bölünmek, ayrışmak için bahane arıyor. Ayrıca programlar iktidarlar için biçilmiş kaftandır. Sol illa iktidar olmak istediği için geçmişte bu tür programlara çok önem verdi ve her program bir bölünmenin bahanesi oldu. Geçmişteki bölünmelere yol açan tartışmalara baktığımız zaman bugün ne kadar anlamsız geliyor. Alalım MDD-SD tartışmasını. O gün bu yüzden birbirimizi yiyorduk, Türkiye yarı-feodal mi, kapitalist mi diye. Bu tartışmayı, birbirinin gözünü oyan örgütler değil, ülkedeki gelişmeler kendiliğinden çözdü. Türkiye’nin, içinde yarı-feodal kalıntılar da barındıran, orta gelişmişlikte bir kapitalist ülke olduğu ortaya çıktı. Kaldı ki, bu tartışma anlamlı olsaydı bile birbirinin gözünü oymaya gerek yoktu.

Bugün de programlar yüzünden meydana gelen ayrım ve ayrışmaları anlamsız görüyorum. Bana soracak olursanız, bugün var olan bütün sol örgütlenmeler kendini ilga etmeli ve tek, geniş, çoğulcu, rotasyonla yönetilen bir örgütte birleşmelidir. Eğer bu mümkün olmuyorsa, o zaman herkes kendi “proletarya partisi”ni muhafaza etse bile, yine yukarıda tanımladığım türde bir toplumsal mücadele örgütünde birleşilebilir. Toplumda ses getiren bir örgüte ihtiyaç var. HDP’nin bir çıkışı bile ne kadar ses getirdi. Kürt solu da içinde olmak üzere sol bunu neden başaramasın? Başarmak istiyorsa tabii.

İşçi sınıfı -komünist anarşist akım da dahil- sosyalist sol için bugün bir anlam ifade ediyor mu? Dünyada devrimci bir dönüşüm için hangi toplumsal dinamikler rol oynayabilir? Devrimci bir hareket için işçi sınıfının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Sosyalist sol bağımsız bir siyasi ve toplumsal kimlik elde etmek isterse, esas faaliyet alanı, çalışması hangi zeminlerde olmalı?

En azından bugünkü dünya durumunda işçi sınıfının geçmişte kendisine atfedildiği gibi bir tarihi misyonu olmadığını düşünüyorum. Geçmişte işçi sınıfına böyle bir “öncü” ve dönüştürücü misyon biçilmesinin oldukça haklı yanları vardı. Çünkü gelişen kapitalizmle birlikte işçi sınıfı da büyük bir güç olarak ortaya çıkıyordu. Hem büyük ve kalabalık bir sınıftı bu, hem de gerçekten kapitalist toplumun bütün yükü omuzlarındaydı. Büyük mücadeleler de verdiği ve bir döneme damgasını vurduğu da bir gerçek.

Fakat bugün baktığımız zaman toplumun diğer kesimlerinden farklı bir “işçi sınıfı”ndan söz etmek bile zor. Üretimde bir işçi kesimi var ama işlevini son derece yitirmiş durumda. Ayrıca gerçekten üretimde olan işçi “sınıfı” (sınıf demekte zorluk çektiğim için tırnak içine alıyorum) bugün çalışan kesimlerin en tabi ve ideolojik bakımdan en geri kesimini oluşturuyor, ne yazık ki. Bugün işçi sınıfı yerine güçlü bir çalışanlar kesiminden (sınıf demekte yine zorlanıyorum) ya da borçlandırılmış çalışanlar kesiminden söz etmek daha doğru gibi geliyor bana. Bugün toplumda belirleyici olacak kesim budur ve Gezi isyanını yaratan da bu kesimdir. İçinde geleceğin borçlu çalışanları olan öğrenci gençliği de barındıran kalabalık ve etkili bir kesimdir bu ve sanırım geçmişte işçi sınıfının oynadığı rolü bu kesim oynamaktadır artık. Zaten sol da, pek dillendirmemekle birlikte, ister istemez çalışmalarının ağırlığını bu kesime kaydırmıştır.

15 Temmuz darbe girişimi ve ardından 21 Temmuz Erdoğan-AKP karşı hamlesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu iktidar bloku içindeki bir iç silahlı çatışma mı? Yoksa nedir? CHP’nin AKP ile kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP bugünkünden farklı bir siyaset izleyebilir mi? İzlese ne yönde olabilir?

Ben 15 Temmuz’u tek parti iktidarına karşı muhalif subayların umutsuz bir darbe girişimi olarak değerlendiriyorum. İktidar bu darbeyi tamamen Fethullahçıların marifeti olarak göstermeye çalıştı ve muhalefet de ona bu konuda yardımcı oldu ama gerçek bu değil. Fethullahçılar darbe içinde bir bileşen sadece. Kemalist subaylar da öyle. Toplumun tek parti iktidarından en fazla bunalan kesimlerinin umutsuzluğa kapılmasının yol açtığı bir darbe girişimidir 15 Temmuz. Dolayısıyla, iktidar bloku içinde bir silahlı çatışma olarak görülemez. Son tahlilde, İslamcı iktidar bloku ile İslamcı hayat tarzına direnen toplumsal kesimlerin çatışmasının ürünüdür.

15 Temmuz darbe girişimi başarısız olmuş ve bu başarısızlık, tek parti iktidarının toplumun üzerine bütün ağırlığı ile yüklenmesine yol açmıştır. Yani bugün yaşadığımız, işin aslına bakılacak olursa, tek parti iktidarının karşı darbesidir. Bu karşı darbe, Gestapo türü bir polis aygıtının örgütlenmesi ve İslamcı sokak güçlerinin seferber edilmesi temelinde iktidarın OHAL kararlarıyla yürütülüyor. CHP adlı muhalefet partisi, “halkın ruh halinden kopmamak” adına “Yenikapı ruhu”na teslim olarak aslında ruhunu teslim etmiştir. Bugün bundan kurtulmak için çırpınıyorlar ama kurtulmaları çok zor. “Yenikapı ruhu” onları cehenneme kadar takip edecektir. Böyle bir ruha ya da ruhsuzluğa teslim olmanın intihardan başka bir anlamı olamaz. Ha IŞİD’in gösterine katılmışsınız ha Yenikapı’da AKP’nin gösterisine… Bence özünde kelle kesici kalabalıklara karışmaktan hiçbir farkı yoktur bunun. IŞİD nereden çıktı sanıyorlardı? “Yenikapı ruhu”, IŞİD’i de doğuran İslami bağnazlığın ta kendisidir.

15 Temmuz geleneksel burjuvazinin ihtiyacına bir yanıt olabilir miydi? AKP’nin 15 yıllık iktidarı, burjuvazinin bir strateji ve program değiştirdiğine mi işaret ediyor? Yoksa AKP kendisine yeni bir yol mu açıyor? Bu bakımdan ABD-AKP ilişkilerini de düşünerek yanıtlamak istersek… AKP’nin Türkiye geleceğindeki rolü ve yeri ne olabilir?

Geleneksel burjuvazi dediğiniz, her zaman reel durumlara göre ayarlar kendini. Elbette eğer darbe başarılı olsaydı kendilerini yeni duruma adapte edeceklerdi. Başarılı olamadı, o zaman en ateşli darbe karşıtı kesildiler. Bence geleneksel burjuvazi ile tek parti iktidarı arasında eskiden beri süregelen bir kan uyuşmazlığı var. Kültürel uyumsuzluklar da bunu desteklemektedir. Tek parti iktidarının batı ile arayı açması da bir başka olumsuz faktördür. Şu anda iktidara teslim olmuş görünüyorlar ama bana kalırsa bu durum orta vadede değişecektir. Sonuç olarak, bu iktidara, kapitalist küresel sistem açısından fazla ömür biçmemek gerekiyor.

Milli mutabakat rejimi yeni bir Türkiye inşa edebilir mi? Milli mutabakat rejimi nasıl bir Türkiye tahayyülüne denk geliyor?

“Milli mutabakat rejimi” denen şey, tek parti iktidarının sarıldığı son saman çöpüdür. “Milli mutabakat” diye bir şey olamaz, bu bir tahayyül bile değildir.

Fikret Başkaya ile birlikte Türkiye’de devrimci strateji, politika üzerine birlikte çalışmalarınız oldu. Türkiye devrim stratejisinin mümkün halinin hangi toplumsal güçler ve ittifaklar üzerinden gelişebileceğini öngörüyorsunuz?

Yukarıda da biraz değinmeye çalıştım. Bugün toplum ikiye bölünmüş durumdadır ve bu bölünme bir kültürel savaş halini almıştır. Bu çelişme, toplumu fazlasıyla elektriklendirmiş ve germiştir. Bu çelişme, çok uzak olmayan bir aşamada şiddetli bir toplumsal çatışmayla çözülecektir. Nasıl çözümleneceğini bilemeyiz elbette ama AKP iktidarı bir şekilde gidecek. Önemli olan, onlar giderken toplumsal muhalefetin nasıl bir konumlanış içinde olacağıdır. Eğer sol bu durumu hazırlıklı olmak istiyorsa, kendi içindeki saçma sapan ayrılıkları bir kenara bırakıp çoğulcu bir örgütlenmeye gitmek zorundadır. Bunu yapabilirse geleceğin toplumunda belirleyici bir etkisi olabilir.

[1] Bu konuda tarafımdan, Temmuz-Ağustos 2015’te sıcağı sıcağına yazılmış ve sitemde yayınlanmış yazılar şunlardır:

“MİT Vuruyor, Yandaş Medya Kurguluyor…” gunzileli.com/2015/07/23/9399/

“Karartmaya Karşı” gunzileli.com/2015/07/24/karartmaya-karsi/

“Ceylanpınar Cinayetine Bakın, Provokasyonun Merkezini Görün!” gunzileli.com/2015/07/29/ceylanpinar-cinayetine-bakin-provokasyonun-merkezini-gorun/

“Diktatörün Planları Yürürlükte” gunzileli.com/2015/07/31/diktatorun-planlari-yururlukte/

“Hikâye Böyle Bir Seyir izledi…” gunzileli.com/2015/08/08/hikaye-soyle-bir-seyir-izledi/

“AKP-PKK Savaş Koalisyonu” gunzileli.com/2015/08/26/akp-pkk-savas-koalisyonu/

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir