Diktatörlük var, hukuk yok!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Feyzi Çelik

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işine en iyi gelen kurum Milli Güvenlik Kuruludur(MGK). Önemli bakanlıklar, MİT, TSK, Emniyet MGK’da yer almaktadır. Erdoğan, MGK’ya başkanlık yapmaktadır. MGK, Yargı, Yasama, Yürütme/İdare toplu bir şekilde Erdoğan’ın direktifi altında yer almaktadır. Neyin suç olduğu, hangi örgütün terör örgütü olduğu burada kararlaştırılmaktadır. Kurul şeklinde toplanmış olması MGK’yı kurul haline getirmiyor. MGK’nin fiili olarak kurul kabul edilmeyişi, kurulu oluşturan MGK üyelerinin hukuki ve siyasi sorumluluğu olmadığı anlamına gelmiyor. Bir bütünün parçaları gibi işliyorlar. Kurulu oluşturan üyelerin tamamının Erdoğan tarafından atanması bu gerçeği değiştirmez. Karşılıklı işleyen, hukuku tanımayan bir devlet gerçeği var ortadadır. Bunu sadece, Erdoğan’a bağlamak da doğru değildir. Devlet, yapmak istediğini Erdoğan üzerinden dillendirmektedir.

diktatorluk hukuk

Erdoğan devletleştiği gibi devlet de Erdoğanlaşmıştır. Onun ağzından çıkan her söze amade savcılar, hakimler hazır bekliyorlar. Örneğin, Kürdistan’daki operasyonların sona erdirilmesi çağrısında bulunan  1128 akademisyenle ilgili olarak Cumhurbaşkanı ve Başbakan bu bildirinin düşünce özgürlüğü kapsamında görülemeyeceğini söyledi. Bu konuşmadan sonra Yargı harekete geçip soruşturma açtı. Akademisyenlerin evlerine ve ofislerine baskınlar düzenlendi. Bunlardan dördü hakkında tutuklama kararı verildi. Benzer bir durum, Fethullah Gülen Cemaati ile ilgili olarak da yaşandı. Erdoğan, MGK’da Cemaat’in “terör örgütü” olduğuna karar verildiğini söyledi. Onun için yargı kararı önemli değildir. Adalet Bakanı aracılığıyla Yargıya talimat verilerek cemaatin terör örgütü olduğu konusunda karar çıkartılacak gibi görünüyor. Kısacası, hangi ifadenin suç, hangi kurumun terör örgütü olduğuna bizzat Cumhurbaşkanı karar veriyor. Herhangi bir Erdoğan eleştirisi, Cumhurbaşkanına hakaret suçu olarak nitelendirilerek, davalar açılarak ifade özgürlüğünün özüne dokunuluyor. Halbuki İfade özgürlüğü bütün özgürlüklerin temelidir. Demokratik hukuk devletinin işleyişi bu özgürlüğe bağlıdır. Çoğunluğun, azınlık üzerinde oluşturduğu hakimiyetin sınırlanması ifade özgürlüğünün güvence altına alınmasına bağlıdır. İfade özgürlüğünün bir anlam kazanması, örgütlenme özgürlüğü ile doğrudan doğruya bağlantılıdır. Örgütleme özgürlüğü kendisini, tabandan yükselen, demokratik işleyişe sahip siyasi parti, sendikalar, dernekler ve benzeri sivil toplum örgütleriyle gösterir.

AİHM, Handyside/İngiltere 1976 Kararında ifade özgürlüğünün kapsamı konusunda  “sadece olumlu karşılanan ve zararsız düşünceleri değil, aynı zamanda devleti ya da. toplumun bir bölümünü inciten, şok eden ya da rahatsız eden düşünceleri de kapsar. Bu demokratik bir toplumu oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin bir gereğidir.” Şeklinde bir belirleme yapmıştır. 1990’lı yıllarda AİHM, Türkiye ve Kürt sorunu ile ilgili bir çok karara imza attı. AİHM Büyük Dairesinin kararlarının da olduğu bu kararların çoğunda Türkiye’nin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı. 2000 yılından itibaren AB Uyum süreci kapsamında birtakım düzenlemeler yapıldı. Başta Anayasa olmak üzere özgürlüklerin sınırlanmasının alanı daraltıldı. Özellikle 2013 yılında Terörle Mücadele Kanununda yapılan değişikliklerle “Terör örgütü propagandası” suçunun tanımı değiştirildi. Şiddetin teşvik edilmesi şartı getirildi. Bütün kararların ortak noktası, AİHM, şiddete teşvik unsurunu en temel ölçüt olarak kabul eder. Şiddete açık bir teşvik olmadığı sürece, yazılı ya da sözlü bir ifadenin dili ne denli sert olursa olsun, sınırlanmasını ifade özgürlüğünün ihlali olarak görür. Öte yandan, ifade özgürlüğüne ceza yaptırımı uygulanmasını orantısız bulur ve ihlal kararı verir. Ceza tehdidi bile, caydırıcı etkisi  nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlaline yol açar. (http://t24.com.tr/yazarlar/riza-turmen/demokrasi-krizinin-yeni-asamasi,13684)

7 Haziran 2015 seçim sonuçları Türkiye için bir umut oldu. AKP 13 yıl sonra tek başına iktidarını kaybetti. 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, devletin bürokratik yapısını elinde bulundurmanın avantajlarını kullanarak iktidarını bırakmadı. Fiili başkan olduğunu söyleyerek başkanlığının hukukileşmesi gerektiğini söyledi. Muhalefetin çok parçalılığını fırsata çevirerek AKP dışında kurulacak herhangi bir hükümetin yolunu kapattı. Bunu yaparken, aynı zamanda Kürdistan’da savaşı  yoğunlaştırdı. Demokratik muhalefeti hedef olarak gösterildi. Suruç ve Ankara’da katliamlar yapılarak, demokratik muhalefetin sesi kıstırıldı. Kürdistan’da asker ölümleri üzerinde milliyetçi propaganda yapılarak paramiliter çeteler Kürtlerin üzerine salındı.

Türkiye giderek, Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden birine doğru yol alıyor. Anayasa uygulanmıyor, parlamenter sistem ve parlamento işlemiyor. Cumhurbaşkanı sahip olmadığı yetkileri kullanıyor. Demokrasi artık yok! Yargı bağımsız değil! 1 Mayıs yasak! Newroz yasak! Basın açıklaması yapmak yasak!  Kuvvetler ayrılığı yok, güçler birliği var. Ülkede savaş görüntüleri var. Kadın, çocuk, genç yaşlı demeden her gün onlarca insan ölüyor. Kentler boşaltılıyor, evler yıkılıyor.

Hükümet her şeye “terörle mücadele/kamu güvenliği” çerçevesinde bakıyor. Bu bakışını basın ve ifade özgürlüğünün nasıl anlaşılması  gerektiğine kadar götürüyor. İnsanlar, sosyal ve ekonomik yaşamını sürdürmekte zorlanıyorlar. Öte yandan tarımda kullanılan nitratlı gübreye ve mutfakta kullanılan LPG tüpüne bile, bu maddelerden patlayıcı yapılıyor diye yasaklama getiriliyor. Asker ve polise sınırsız dokunulmazlık getirilerek “cezalandırılmama” garantisi getiriliyor.  Fiili başkanlık fiili hukuksuzlukla birlikte yürümeye devam ediyor. Seçilmişler sadece görevlerinden alınmakla yetinilmiyor, tutuklanıyorlar.  Vali ve kaymakamlara, belediyelere “Kayyum Atama” yetkisi getirilerek seçimler sonuçlarının ve seçimin anlamını yitirmesi sağlanıyor.  Hukuk devleti, demokratik devlet ve laik devlet artık yok. Kısacası diktatörlük var ama hukuk yok. Böyle bir durumda diktatörlüğe ve hukuksuzluğa karşı direnmekten başka bir yol yok.

Bu şartlar altında halklarla barış içinde ortak bir yaşamı sağlayacak bir Anayasa yapılması mümkün değilse de, Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğu kuşkusuzdur. Bu da yeni bir Anayasanın yapılmasıdır. Anayasanın yapılmayışı ortak yaşamanın koşullarını ortadan kaldırıldığı gibi, emek-sermaye çelişkilerini de bastırıyor. Kürt sorunu hal edilmiyor, çatışmalar yoğunlaşıyor. Yoğunlaştıkça birlikte yaşamanın koşulları da ortadan kalkıyor. Kürt sorununun çözümü ise kaçınılmaz bir biçimde yeni bir anayasadan geçiyor.

İfade özgürlüğü, örgütleme özgürlüğünün yok edilmesi yaşam hakkının yok olmasıyla sonuçlanıyor. Bu da toplumu nefessiz bırakarak, toplumsal kesimleri, etnik, dinsel boğazlaşmalara doğru götürüyor. Asgari müştereklerin ortak bir Anayasa ile garanti altına alınması gerekiyor. Yeni bir Anayasa yapılırken, Anayasanın yapılma yöntemi Anayasa kadar önemli. AKP’nin Meclis İç Tüzüğünü değiştirerek meclisin kendisi dahi Anayasa Yapım sürecinin dışında bırakılıyor. Bu daha fazla toplumsal gerilim demektir. Ancak, katılımcılık ve özgürlüğü temel alan, toplumun her kesiminin içinde olduğu bir yöntemle ile demokratik bir anayasa yapılabilir.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir