Küreselleşen İstanbul’da tarihsel ve kültürel mirasın yeniden icadı

Facebooktwittergoogle_plusmail

Nilgün Tutal

Küresel kapitalizme eklemlenmek isteyen ülkelerin bu süreçte başarılı olmak için sahip oldukları en önemli koz, tarihsel, kültürel ve ekonomik olarak güçlü kentleridir. Türkiye için üç imparatorluğa başkent olarak hizmet vermiş, daha Roma-Bizans döneminden itibaren kültürün ve ticaretin merkezi olmuş olan İstanbul, bu işlevi gören en önemli kent olarak ön plana çıkar. Günümüzdeki ekonomik gücü de dikkate alındığında İstanbul dışında Türkiye’de bu misyonu üstlenebilecek başka rakip bir kent, küresel ekonominin gereklilikleri de dikkate alındığında, bulunmamaktadır. Bu açıdan İstanbul’un 1980’li yıllarda başlayan ve 2000’li yıllarda somutluk kazanan küresel ve bölgesel bir güce dönüşme serüveni dikkate değerdir. Bu serüvende AKP hükümetleri dönemine denk düşen kentsel ve kültürel miras ile varlıkların nasıl bir anlam çerçevesinde değerlendirildiğine; İstanbul’un kültür ve ticaret merkezine dönüştürülmesi sürecinde hangi turistik/ekonomik politikaların izlendiğine odaklanarak küreselleşen İstanbul’da resmi kültür mirasının nasıl yeniden inşa edildiğini saptayabiliriz.

Geçmişin çoğul anlamlarının hafızası olan tarih/kültür mirasına yönelik olarak AKP döneminde Türkiye’de yaşama geçirilen anlayış yapısal özellikler göstermektedir. Öncelikle İstanbul’da ortaya çıkan dönüşümler, ekonomik ve kültürel küreselleşmeyle paralellik gösterir. Toplumsal, ekonomik ve kültürel değişimlerle –ulaşımın yenileşmesi, hızlanması ve çeşitlenmesi, metaların ve kişilerin hareketliliğiyle- dünya kentleri devasa metropollere dönüşmeye başlamış, sanayi kenti olmaktan çıkmış; kültür, eğlence ve turizm bu yeni post-modern kentlerin küresel piyasaya eklemlenmesinin üç önemli ayağı haline gelmiştir.

Bu dönüşümler kentin tarihsel ve kültürel mirasının farklı öğeleri de içerecek şekilde yeni bir tanımının yapılmasına yol açmıştır: Yeni tipte bir kentle karşılaştığımız çağımızda, maddi olmayan zenginliğin yeniden üretilmesi/değerlendirilmesi mevzu bahis olmaya başlamıştır: Kentin fiziksel ve maddi mirasının yanı sıra insani sermaye olarak sahip olduğu miras (eğitim, sağlık, kültür), bilimsel miras (bilgi, üniversiteler ve araştırma merkezleri) ve çevresel miras (iklim, doğa ve manzaraları)  daha önce sadece tarihsel ve kültürel miras olarak tanımlanan kentsel yapılanmaları nitelemeye başlamıştır (Lévy, 2006: 61-75).

Kentsel mirasın bu yeni tanımıyla bağlı kaldığımızda İstanbul özelinde siyasi iktidar, sivil toplum kuruluşları ve yatırımcıların ortak bir vizyona sahip olduğunu saptarız: İstanbul’u kaliteli bir turistik etkinliği teşvik edecek imaja sahip bir kültür kentine dönüştürmek ve kenti bölgesel ve küresel bir kültür ve ticaret merkezi haline getirmek; İstanbul’u kültürel karşılaşmalar/etkinlikler ve kongrelerin yapıldığı bir kent olarak rekabetçi küresel piyasada konumlandırmak.

İstanbul’un kent olarak meta değeri

Kent sosyologu Henri Lefèbvre’in vurguladığı gibi kent böylece sahip olduğu kurumlar, kültür ve bilgi ile satılan ve satın alınan bir meta/mekâna dönüşür (Lefèbvre, 2000).  Lefèbvre’in deyimiyle meta-mekâna dönüşen İstanbul’da diğer kentlerde olduğu gibi benzer iki olguyla karşılaşırız: Kentin tarihsel ve kültürel mirasının restorasyonu ve kentsel dönüşüm olgusu. İstanbul bir yandan yeni kent mirası anlayışıyla modern sanat müzeleri ve üniversitelerle donanırken[1]; bir yandan da yerel/merkezi idarenin güdümünde adına kentsel dönüşüm denilen ve kent mekânını burjuvalaştırmayı/mutenalaştırmayı öngören bir zorunlu dönüşüm sürecinin içine girecektir.

Bu tanıma dayanarak şunu iddia edebiliriz: Maddi olmayan kültür varlıklarının/kültürel mirasın post-modern zamanlarda yeniden değer kazanması İstanbul örneğinde değişik biçimler altında gündeme gelir. Bu açıdan ikili bir yapıdan söz edebiliriz. İstanbul’da kent turizminin gelişme modeli melez bir görünüme sahiptir. Bu melezlik ise kültür ve tarih mirasının kavranış biçimindeki farklılıkları görünür kılmaktadır. Tekrarlanacak olursa; İstanbul’un turizm politikalarında ortaya çıkan melezlik, toplumsal aktörlerin ve siyasi otoritenin farklı tarihsel/kültürel miras anlayışına sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Kültür mirasına üniter ve otoriter devlet refleksiyle yaklaşma

Kültür mirasına yaklaşımında İslami eğilimin, Osmanlıcılığın, Türkçülüğün, üniter devlet anlayışının ağır bastığı siyasi iktidar ile çokkültürlü bir kültür mirası anlayışına sahip İstanbullu Batılaşmış kültürel ve ekonomik elit, kentin küresel rekabete dahil olması için kentsel modernleşmesinin gerekli ve zorunlu olduğunda ve kentin bu yolda yeni kentsel nitelik ve fonksiyonlarla donatılması gerektiği konusunda hem fikirdir. Ancak İstanbul’un tarihsel ve kültürel mirasından farklı şeyleri anlamakta ve kültürel ve ekonomik politikalar da bu nedenle resmi kurumlarda ayrı özel kurumlarda ayrı bir yaklaşımla değerlendirilmektedir. Sivil toplum kuruluşları ve Kemalist elit açısından da Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile Türkçülüğün kültür ve tarih mirası anlayışında kuşkusuz siyasi iktidar kadar olmasa da yer bulduğu doğrudur. Ama siyasi iktidar ile Kemalist geçmişin yorumlanması açısından ayrı düşmektedirler. Kültür mirası anlayışında özellikle İslami olanın kültürel ve tarihsel olarak korunmasına karşı olunmasa da, hem ülkenin hem de İstanbul’un İslami bir vurguyla donanması kısmen çekinceli karşılanmaktadır.

İstanbul’u Türkiye’nin dışa açılan kapısı ve vitrini olarak gören AKP sivil toplumdan ve şirketlerden İstanbul’un ekonomik ve kültürel politikalarına katılmasını istemekle birlikte; bu yöndeki kararların çoğunu demokratik bir katılımı teşvik etmeden ve buyurucu bir şekilde almaktadır. AKP İstanbul’un küresel kente dönüştürülmesinde kültürü ve kültür mirasını ekonomik ve kimliksel amaçları için bir araca dönüştürme eğilimindedir ve bu eğilim gittikçe güçlenmektedir. Kimliksel amaçlarla İstanbul’un kültür mirasının ekonomik çıktılarıyla birlikte politik olarak düzenlenmesinde AKP, daha önce söylendiği gibi İstanbul’un İslami, Osmanlı ve Türk geçmişini ve kimliksel unsurlarını ön plana çıkarmaktadır.

İstanbul’un tarihsel ve kültürel mirası/kimliği farklı söylemlerde çok kültürlülüğü, çok kimlikliliği, çok dinliliği ve kozmopolitliğiyle vurgulanır: Batı tahayyülünde oryantalist çağrışımlarla yer alan bu kimlik unsurlarına Türkiye’deki farklı siyasi oluşumların söylem ve söylevlerinde de rastlanır. Ancak 2000’li yıllardan sonra ortaya çıkan durumda, izlenen kültür ve ekonomi politikalarında İstanbul’un çoklu geçmiş/kültür mirasının aşağıda sıralanan nitelikleri[2] içerdiğini, AKP iktidarının söyleminde de yer bulduğunu ancak gerçek üstlenicisinin “Kemalist” (ideolojik bir keskin vurgu yapmadan kullanıyorum) İstanbul burjuvazisi ve kültürel/ekonomik sivil elit olduğunu görmekteyiz.[3]

Kültür mirasının meta değeri

Örneğin Türkiye Turizm Stratejisi Eylem Planı (2007-2013) çerçevesinde Turizm ve Kültür Bakanlığı turizmi Türkiye’nin sahip olduğu en avantajlı sektör olarak tanımlamakta ve Türkiye’nin küresel ekonomideki rekabet gücünü artırmak için öncelikle İstanbul’un uluslararası kongre ve fuarların yapıldığı küresel bir metropole dönüştürülmesini öngörür ve sivil toplum kuruluşları ile devlet kurumlarını bu amacı gerçekleştirmek için eyleme davet eder. Devlet kurumları ile meslek odaları İstanbul’un küresel bir metropole dönüşmesi için çalışmaya koyulduklarında, İstanbul’un geçireceği dönüşümlerin sivil toplum kuruluşlarından farklı olarak algılandığını İstanbul Ticaret Odası Genel sekreter yardımcısı Selçuk Tayfun 17 Aralık 2007 tarihinde yaptığımız özel bir görüşmede şöyle dile getirmişti:

“Tarihi Yarımada’nın (Eminönü)  turistik bir merkeze dönüştürülebilmesi için, küçük ölçekli üretim yapan atölyelerin ve bu atölyelerde çalışan esnafın buradan çıkarılması gerekir. Turizm sektörünün gereklilikleri açısından İstanbul’un bölgesel bir finans merkezi olarak canlandırılması gerekmektedir. Örneğin İstanbul Ticaret Odası 100 milyon dolar yatırım yaparak Formula 1 için bir yarış pisti inşaatını desteklemiştir. Tarihi Yarımada’nın turistik etkinliklerin kültürel miras açısından merkezi haline gelmesi için ise bu bölgedeki tarihi binaların restore edilmesi misyonunu kendine atfetmiştir. Ama bu restorasyon misyonunda ön plana çıkan amaç, Tarihi Yarımada’nın tarih ve kültür mirasını onlara bir “işlevsellik” kazandırmak amacıyla restore etmektir.

David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir’de (2016) vurguladığı gibi kentin yüzyıllar içinde biriktirdiği mimari geçmiş taşıyıcısı olduğu farklı kültürlerin, etnik ve dini kimliklerin hafızasıyla/geçmiş mirasıyla pos-fordist yeniden üretim kapitalizminde meta değeri kazanırken, turizm sektörünün vazgeçilmez artı-değer kaynaklarına dönüşür. Selçuk Tayfun’un söyleminde bunu açıkça görürüz.

İstanbul kozmopolitizmini sahiplenmek

Sivil Toplum Kuruluşlarının Kültür Mirası Anlayışını Cengiz Aktar’ın 2010 İstanbul Kültür Başkenti hakkında söyledikleriyle somutlaştırabiliriz:

“Bu etkinlik Avrupalılardan daha çok İstanbullular açısından avantaj sağlayacaktır. Avrupalılar İstanbul’da kendi geçmişlerinden anılarla karşılaşıp ülkelerine dönecekler; İstanbullular ise burada yaşamaya devam edecekler: İstanbul’un kültür mirası neredeyse kendi kaderine terk edilmiştir. Buna sanayi çağının kazanımlarını da ekleyebiliriz. Her iki tarihsel/kültürel mirasın da kurtarılması gerekmektedir: Eski Ermeni ve Yunan kiliseleri bu restorasyonda kurtarılacak kültür mirasıdır. Ama benzer şekilde roman kültürünü de uzun süredir üstünde yaşadığı kentin bu en eski sakinlerine ve kente yeniden kazandırmak gerekir. Çünkü İstanbul romanlara çok uzun bir tarihsel geçmişle aittir. Demek ki İstanbul’un geçmiş ve güncel kültür mirası yeniden keşfedilmeli ve İstanbul’un sahip olduğu kültürel çeşitlilik modeli tüm dünyaya sunulmalıdır. İstanbul’un unutulmuş kozmopolitizmini yeniden canlandırmalıyız: Bu etnik, dini ve kültürel bir çeşitliliğin yanı sıra aynı zamanda romanların kültürel çeşitliliği ile Anadolu’dan İstanbul’a göçle gelenlerin kültürel çeşitliliğini buluşturacak bir kozmopolitizm olmalıdır. İstanbul’un en çarpıcı yanı da budur…”.[4]

Kozmopolitizme karşı İstanbul’un tekçi ve üniter sahiplenilmesi

İslami ve Osmanlı tarih ve kültür mirasının yeniden değer kazandırılması sürecinde iki amaç öne çıkıyor:

1)Yeni Türkiye’nin sembollerinin tarihsel ve kültürel mekana hegemonik bir şekilde giydirilmesi.

2) Cumhuriyet Türkiye’sinin sembollerinin aynı mekandan silinmesi –Gezi Direnişi, Atatürk Kültür Merkezi, Beyoğlu Sinemalarının kapatılması. AK Saray inşaatı ve eski Cumhurbaşkanlığı sarayının ait olduğu geçmişle birlikte paranteze alınması.

Bu paranteze almada Yeni Türkiye’nin mimari açıdan da kendisini olumlaması ve dayatması için Ankara’nın seküler bir başkent olma özelliğinin AK Saray gibi binalarla yerinden edilmeye çalışıldığını ve bu süreçte Osmanlı ve Selçuklu geçmişin yeniden inşa edilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Örneğin Çamlıca Camii; yeni bir alışveriş merkezi ya da kongre salonları inşa etmek ve bunları mimaride yeniden inşa edilmiş, yani kurgulanmış, tarihte var olmamış bir Osmanlı mimarisi arayışıyla yapmak, AKP’nin kültürel ve tarihsel mirasa yaklaşımını açık bir şekilde somutlaştırmaktadır.

Rum ve Ermeni tarihsel/kültürel mirasının Türkiye’nin uluslar arası sahnede yerleştirilmek istenen kozmopolit, çok kültürlü, çok dinli, çok etnikli bir ülke olarak imajının inşa edilmesi için bir vitrin işleviyle gündeme getirilmiş olması: Bu durumda genellikle vurgunun hoşgörülü Osmanlı İmparatorluğu üstünde yoğunlaştığı görülmektedir. Ahtamar Kilisesi’nin ziyarete açılması, Sümele Manastırı’nın restorasyonu, Hatay’da kilise, cami ve singog olarak hizmet veren dini bir kültür mirasının restorasyonunda bunları açıkça görmek mümkündür. Amaç genellikle kendi kültür ve geçmiş mirasını öteki kültür ve miraslara dayatmaktır. Anılan ibadet yerlerinin ibadete açılmaması da bunu kanıtlamaktadır. Başkalarının ibadet yerleri Osmanlı traihsel ve kültürel mirasının şahadet ettiği bir kültürel ve dini hoşgörüyü vurgulamak için işlevselleştirilmektedir.

Boşluğun ve sessizliğin gücü

Ermeni fotoğraf sanatçısı Norair Chahinian’ın İstanbul Depo’da Mayıs 2015 tarihinde açılan sergisi için Radikal gazetesinde 17 Mayıs 2015 tarihinde kendisiyle yapılan bir söyleşide; Kamp Armen’in yıkılmasından bahsederken; Türkiye sınırları içinde tarihsel süreçte yok edilen Ermeni ve Rum tarihsel anıtları için kullandığı ifade, Türkiye’de kimi zaman yumşasa da azınlıkların kültür mirasına nasıl yaklaşıldığını can alıcı bir şekilde özetler: Boşluğun Gücü ve Kültürel Soykırım.

  • Norair Chahinian’ın Tütün Deposu’ndaki Sergisinden

Türkiye modernliğinin kaçınılmaz sorgulanması

Hakikat sorunu özne/nesne arasındaki ilişkilerden doğuyorsa, bu özne/nesne metafiziğini, yani modernliğin tarih fikrini ve buna bağlı olan ilerleme istencini reddetmek, modernliğin iki temelini (tarih fikri ve ilerleme) de böylece yerinden etmek gerekir. İlk yerinden edilen de üniter tarih kavrayışı olmak zorundadır. Çünkü bu tarih sadece imgesel ve retorik bir tarihtir, hakikat rejimleri inşa eder, kanaatlere dönüşür ve tapınılma beklentisi yaratır; hegemonik bir güç isteminin aracı ve yeridir..

Metafiziksel dönemi aşmak ve üstesinden gelebilmek… Sınırsız sayıda üretildiğinden otantikliğini, eşsizliğini ve hakikiliğini yitiren sanat eserinin sonunun gelmesine benzer bir şekilde, mutlak anlam ve hakikat evrenlerinin de sonunu getirmek için çabalamak gerekir (Vattimo, 1999).

Egemenlik ilişkilerini kuran ayrımları geleneksel yapıları/geçmişi/üniter tarih ve kültür mirası anlayışını içindeki “hatalarından” temizleyerek aşmak gerekir. Türkiye Devlet’i henüz bu hatalarından arınma sürecinin çok uzağındadır. Ama sivil toplum var gücüyle boşluğun gücünü vurgulayarak kültürel soykırımın önüne geçmeye çalışmaktadır.


Kaynaklar

Harvey, David ( 2016). Sosyal Adalet ve Şehir. Çev. Mehmet Moralı, İstanbul: Metis Yayınları.

Lefèbvre, Henri (2000). La production de l’espace, 2000, Paris: Antrophos, Paris.

Lévy, Albert, (2006). “ Quel urbanisme  aux mutations de la société post-industrielle”, Esprit, sayı:329, s.61-75.

Tutal Cheviron, (2006). Söylemler ve Temsiller Fransız İmgeleminde Türkler ya da Fransızlar Türkleri Nasıl Anımsıyor?, Ankara: Phoenix Yayınları.

Vattimo, Gianni (1999). Modernliğin Sonu/ Postmodern Kültürde Nihilizm ve Hermenötik,  (Çev. Şehabettin Yalçın), İstanbul: İz Yayıncılık.


[1] -İKSV- 1973, Koç Müzesi 1994, Sabancı Müzesi -1998/Sabancı Üniversitesi-1994, İstanbul Modern-2004, Pera Müzesi-2005 (İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ), Santral İstanbul-2006/Bilgi Üniversitesi-1994, Rezzan Has Müzesi (2007)/Kadir Has Üniversitesi 1997, Oteller ile Alışveriş ve Kongre Merkezleri.

[2] Yani   İstanbul’un Bizans-Roma-Osmanlı İmparatorluklarının anıtsal kenti: Hristiyanlık ve İslam arasında henüz medeniyetler çatışması fikrinin ortaya çıkmadığı bir dönemdeki biradalığı; İmparatorluklar Kenti İstanbul hakkında şu tür söylemsel nitelemeler ortaya çıkmaktadır: Kültürel diyalog ve karşılaşma kenti, iki kıta arasında köprü, farklı medeniyetlerin kesişme noktası, Doğu-Batı alaşımının kenti. Bkz., Tutal Cheviron, (2006). Fransız antropolog ve iletişimci Jacques Demorgon’u alıntılayarak bir not düşecek olursak: “aradalık” önemli burada; birlikte olmaları ve bütünleşmeleri gerekmiyor. Bkz, Tutal Cheviron, 2014.

[4] Cengiz Aktar, özel görüşme, 6 Şubat 2008.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir