Tekçi/Monist Düşünsel Gelenek ve Akademya

Facebooktwittergoogle_plusmail

Sabri Kuşkonmaz

Giriş

Fatih Sultan Mehmet, dönemin âlimlerinden Molla Cami’yi İstanbul’a davet eder. Âlim davete icabet etmez. Fatih buna karşın, Molla Cami’ye her yıl bin altın gönderilmesini sağlar. (Cihan Okuyucu, Divan Edebiyatı Estetiği, Kapı Y.)

Bu alıntıyı farklı biçimlerde okumak mümkündür. Dünyaya bakış açısına göre okumanın yönü değişecektir. Örneğin, Türk-İslam kültürünü öne çıkaran bir anlayışta olan kişi, Fatih’in yüce gönüllülüğünden, bilime ve bilgine önem vermesinden söz edebilir. Ya da o dönemde bile bilim insanının seçme özgürlüğünün var olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki sorun, böylesi tekil örneklerle açıklanamayacak denli çok boyutludur.

Genel olarak Doğu kültürü ve devlet geleneğinde, özelde Türk-İslam devlet geleneğinde ilmiye sınıfı devlet aygıtı içinde yer alır. Bu yer alış, bir teamülden öte, organik bir hiyerarşi içindeki özel bir konumdur. Bu konum da zamanın hukuksal kuralları ile düzenlenmiştir. İlmiye sınıfı devlet için çalışır. Molla Cami gibi az sayıdaki örneklerin dışında, devlete “yapışık” olmak, bir var olma, iktidardan pay alma sorunudur. Bu anlamda da yaşamsaldır. Devlet aygıtının dışında olmak, hemen hemen var olmamak anlamına gelir.

Böylesi bir devlet kapısında olma hali, yani “kapılanma” ilişkisi, ilmiye sınıfı üyelerinin ilimden önce devleti düşünmeleri anlamına gelecektir. Öncelik devletin bekasıdır. Gelenek böyle olmuştur. İktidarın himayesi altına giren âlimlerin özgür bilim üretmeleri, özgür düşünceli olmaları mümkün olmamıştır. Bu gelenek içinde ve böylesi bir tarihsel süreçte iktidar yapısının dışında bilim organının var olmaması, batı tarzı sivil toplumun nüvelerinin oluşmaması sonucunu doğurmuştur. “Çünkü sivil toplumu oluşturacak olan ‘sivil düşünce’ özgür düşünce, iktidardan mansıp alma ve himaye görme derdine düşen ilmiye sınıfınca asla yaratılamaz. Tarihe, geriye gitmeye gerek yok; bilimlerin “evrenselliği, bütünselliği” kavramına dayanan üniversite kurumu bile, bizim ülkemizde bilindiği üzere devlet kapısına memur olmak için bir araçtır. Ve bu nedenledir ki, Sümerbank’a memur olmak için üniversitenin Sümeroloji bölümünü tercih edenler görülmüştür.” (Birgün, 16.6.2014)

Devlet ile ilmiye sınıfının organik bağı, özgür bilim ve özgür düşünce için tek sorunlu ilişki değildir. Hatta bu ilişkiden daha önemlisi Doğu toplumlarına egemen olan tekçi/monist düşünce kültürü/geleneğidir. Bu çerçevede, Doğu toplumlarını “İslam” olarak da okuyabiliriz.

Tarihsel dönemeç
İslam düşüncesi, felsefesi ve kültüründe, on birinci yüz yıla kadar bir yükseliş döneminden söz edilir. Çünkü bu döneme kadar İslam felsefesinin iki temel ana akımı olan; akla ve önceki filozoflara dayanmayı yöntembilim ve epistemolojik olarak uygun bulan ve uygulayan Mutezile ile bu yaklaşımı dinden çıkma olarak kabul eden Cebriye akımının tartışmaları devam etmektedir. Bu tartışmalar, düşünsel yenilik ve canlılık sağlamıştır. Öte yandan, bu düşünsel tartışmalar çoğu zaman kanlı ve ölümcül olmuştur.

Emevi iktidarını zorla devralan ve kısmen özgürlükçü olması beklenen Abbasiler döneminde de, Mutezile görüşünü savunmak idamla cezalandırılan bir suç olabilmiştir. Çünkü özgürlükçü anlayışla iktidar çeliştiği zaman, iktidar önceliği özgürlükten yana değil, kendinden yana kullanmaktadır. Bu tartışmanın tarafları “nakli” epistemolojiyi temel alanlar ile “akli” epistemolojiyi temel alanlar arasındadır. Eğer Kur’a’nın yaratılmış olduğu kabul edilirse, bu durumda, Kitab’ın tefsiri, yorumu ile birlikte rasyonel akıl yürütmeler de mümkün olacaktı. Bu da, karşı düşüncede olanlara göre dinin bozulması demekti ki. Bunun da cezası tartışmasız ölümdü. Akli yöntem sahiplerinin tersine, Kur’an’ın “Allah’tan gelen her şey sonsuzdur ve Kur’an Allah’tan gelmiştir” düsturu, Allah’a karşı akıl yürütmenin olanaksızlığını vurgulamaktadır. Zira Kur’an sonradan yaratılmamış olup, Allah gibi “ezeli ve ebedi” olduğu için, insan aklının tefsiri ve yorumu gerekli olmayıp, mutlak itaat zorunlu hale gelmektedir. Çünkü temel kaynak, yol gösterici Kur’an olduğu için, oluşturulacak epistemoloji ve yaklaşımlar da son derece önemli ve belirleyicidir. Kur’an’a ve Kur’an’ın mutlak hâkimiyetinin (Allah’ın hâkimiyetinin) yaşandığı Medine dönemi “Asrı Saadet” olarak ile adlandırılırken, bu dönemin dışına çıkmanın tekfir (kâfir olmak) olduğunu savunan günümüzün Selefi İslam görüşlerinin kaynağı bu tartışmaya gitmektedir. Farabi ve sonrasında İbn Sina devlet kuramında bütünlükçü bir görüşe ulaşırken şiddetin yanında, günümüz açısından özellikle bir noktaya dikkat çekiyorlardı. Düşünürün ön gördüğü “öldürmek” fiili bir yana, iktidarın devam etmesi için öngördüğü “oybirliği” veya “vasiyet” yöntemi, Asya-Ortadoğu coğrafyasındaki kurulan devletler, hanedanlar ve iktidar çatışmaları dikkate alındığında, kendi dönemi açısından ne denli rasyonel olduğu ve şiddeti elimine edici nitelikte olduğu görülecektir. Özellikle, mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu ve Hanedanın yönetim süreci İbn Sina’yı son derece haklı kılmaktadır.

İslam coğrafyasında, akli epistemolojisinin yenilgisi, felsefenin de yenilgisi anlamına gelmiştir. Felsefe ve akli düşünmenin olmadığı koşullarda,yüzyıllardır sürüp, günümüzde de hız kesmeden devam eden insana, farklı düşünene, aklı kullanana şiddet uygulamak “gelenek” haline getirmiştir. Bu akıldışı şiddet süreci, Batı’da 1600’lerde oluşan Vesfalyen devlet oluşumu süreci ve Fransız Devrimi ile bu sürecin tamamlanması, Avrupa’nın tamamında ulus devlet sürecine evrilmesi olarak yaşanmıştır. Ortadoğu-Asya geleneğinde ise, “11.yy da akıl kapısının kapanmasıyla” Batı da görülen süreç işlememiştir.

Osmanlı döneminin “fikri bakımdan durgun ve dogmatik” olmasının nedenleri (Okuyucu, age, s.22) bu tarihsel arka planda yatmaktadır. Okuyucu’dan alıntıyla; Osmanlı medreseleri kalın duvarları ile topluma karşı kendini kapatıp içe dönmüş, ama bu içe dönüşte  felsefe ve düşünce üretilmemiştir: Bunun yerine, “nakil” ile uğraşmışlar, yani geçmişte üretilen bilgilerin aktarımını sağlamakla yetinmişlerdir. Burada da geçmişte üretilen bilgilerin ne olduğu sorusu gündeme gelmektedir!

Rasyonel/ İrrasyonel

Divan şiiriyle ilgili Cihan Okuyucu’nun monografik çalışmasında, divan şiirine ilişkin eleştirilerden söz edilirken, bu şiirin dış dünyaya itibar etmemesinin, doğa ve olaylar karşısında irreel bir tutum takınmasının altı çizilmektedir. (Okuyucu, age 73-94) Bu irreel tutumun diğer İslam sanatları için de geçerli olduğu akademik bir dürüstlükle dile getirilmektedir. Burada temel alınan irreel saptaması çok önemli ve bir o kadar da doğrudur. İrreel tutumun en belirgin örnekleri de minyatürde kendini göstermektedir. Üç boyutun minyatürde kullanılmaması, İslam’daki tasvir yasağının bir biçimde aşılması olarak değerlendirilmesi düşünülse de, aslında burada bir bütün olarak düşünüldüğünde toplumun zihnelliğinde bir boyut eksikliğinden söz etmek olasıdır. İrreel sanat ve kültür verileri ve yaratımları, “Doğu” düşüncesince tek boyutluluğu ve dahası totaliterliğin kabulünü de kolaylaştırıcı bir etken ve gelenek oluşturulmasının yapı taşlarıdır. İrreellikten kaynaklanan soyut sanatsal yaratımlar, düşüncenin yeniden üretim sürecinde yaratıcı bir yol olan soyutlama boyutuna da ne yazık ki çıkamamaktadır.

İrreelliğin bir başka boyutu, irrasyonelliktir. Bu kavramın karşıtı olan rasyonellik, modernite ve kapitalizm için eş düzeyde ve neredeyse bir anayapı kurucusu kavram olarak kabul edilmiştir. Rasyonellik ile eş düzlemde buluşan başka bir olgu da akıldır. Açıktır ki, akıl ve rasyonellik, irrasyonelin ve irreelin karşı kutbunda yer alır.

Buradan üniversiteye geçersek, Batı üniversitesi için akıl temel anahtar kavramlardan biri ve başta gelendir. “Batı üniversitesi, yalnızca rastlantısal olarak ‘üniversite’ adını taşıyan biz dizi kurumdan ibaret değildi. ‘Üniversite” terimi, akli bir yaşamı içeren ve yücelten bir kurumun anlamını işlek kılan bazı evrensel amaçları simgeler haline getirmişti.” (Üniversitede İdeoloji ile Yaşamak, R. Barnet, çeviren; Sema Eren, İst. Bilgi Üni. Y) Akıldan söz edildiği bir yerde, bunu izleyen cümlenin eleştirel akıl/eleştirel bilgi ile başlaması kaçınılmazdır. Dahası, akıl kavramının ikiz kardeşi olan eleştirel akıl, bilginin ortaya çıkması için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Eleştirel akıl, içerdiği eleştiri unsuru ile de özgürlüğü zorunlu kılar. Özgürlüğün zorunlu olduğu bu süreçte, dönüp ülkemizin akademyasına bakmak beyhudedir. Zira rasyonelin yerine irrasyonelin geçtiği koşullarda, artık tartışmanın ana ekseni ortadan kalkmıştır. Burada akla hemen eski ya da yeni iktidarlar gelebilir. Ancak, mevcut sonuçtan iktidarlar kadar “ilmiye erbabı” da sorumludur. Akademyada az sayıdaki cesaret erbabını bu olumsuz nitelemenin dışında tuttuğumuzu da özellikle belirtelim.

Batı, Bologna ve Sorbonne üniversitelerinin kuruluş tarihi itibariyle günümüzde 800 yıllık bir üniversite tarihine ulaşmıştır. Bu 800 yıl “onuruna” yapılan çalışmalarda ortaya çıkan “Bologna Deklarasyonu ve Bologna süreci” ile, yüksek öğrenim alanında rekabeti, uyumu ve kaliteyi bir arada gerçekleştirecek bir standartlaşma yoluna girilmiştir. Bu çalışmalar sürerken,  açıklanan Lima Bildirgesi’ne göre ise, son yirmi yılda akademik özgürlüğü zayıflatıcı, sınırlayan, baskılına alan ciddi eğilimler ortaya çıkmıştır. Batının özenilen “özgürlük” koşullarında, Lima Bildirgesi’nin saptamaları düşünüldüğünde, ülkenin halini anlatmaya kelimeler yetmemektedir!

Bu tartışmalar ciddi ve önemlidir elbet. Ancak, tartışmanın dışında, burada bizim ülkemiz açısında başka bir irrasyonel olaya dikkat çekmek isteriz; ülkemizde ulus inşası, Modernite, Batı taklitçiliği… boylamlarında tartışmalar yapılır. Bu tartışmalar içinde ülkenin köklü ve en “eski” üniversitesi olan İstanbul Üniversite’sinin armasında yer alan 1453 kuruluş tarihi fazla önemsenmez. Oysa bu tarih, bir farazi tarihtir. Bir çeşit “tarih inşası” örneğidir. Bu haliyle rasyonelliği tartışmalıdır. Hatta düpedüz, bilim kurumu için irrasyonel bir durumdur. Hal böyleyken, bu durum çok normal karşılanır. Bu irrasyonellik tüm yapıyı sarmıştır çünkü

Sonuç

Soruna hangi başlık temel alınarak bakılırsa bakılsın, görülen tablo vahimdir. Sokakta/hayatta var olmayan bilim kendine akademyada yer bulabildiği takdirde, o toplum ve ülke için bilimsel ve düşünsel gerilik bir dereceye kadar sorun olmaz. Çünkü akademya içinde  kendine yuva bulan bilim gelişmesini sürdürecektir.

Bizim gibi ülkelerde ise, akademyanın devlet organı haline gelmiş olması, aklın yerine bürokratizm ve irrasyonelliğin almış olması sadece bilimsel anlamda değil, hayatın her alanında bir “geleceksizlik” tehlikesinin kapıya dayanması anlamına gelmektedir. Ülkenin dört bir yanında üniversiteler çoğalırken, “kötü niyetli muhaliflerin” saptamaları dışında,  uluslararası ölçütlerle ölçülen akademik/ bilimsel gerilik için görünürde bir programatik çalışma yoktur.

Bu veri koşullarda onca sinema okuluna ve onca “ağır” hocalara karşın büyük sinemacılar yetişmez “İvedikoloji” temel “ideoloji” haline gelir. Onca edebiyat fakültelerine karşın örneğin şiirin gerilediği sürekli yakınmalardan biridir. Felsefe zaten gözden düşmüştür. Üniversiteler devlet kapısında iş bulmaya yarayan “okullara” çoktan dönüşmüştür. Akademisyenlerin büyük çoğunluğu da ekmek parası için, “memuriyet kravatını” iktidarın istediği gibi sıkıca bağlayan bürokratlar haline gelmiştir. Öyle ki, yukarıdan beri sayılan olumsuz geleneğin ipini tuttukları için, değil özgür düşünce ve özgür bilim üretmek, üniversite hiyerarşisi içinde bir üstünün görüşüne aykırı değil görüş söylemek, makale yazmak, “amirine karşı”  oy vermekten çekinen bir kul zihniyeti her yere hâkim olmuştur. Çünkü orada da tekçi anlayışın etkisiyle, çoğul ve özgür düşünce, özgür davranış akla gelmemektedir. Bu, akademyanın geleneği ve gerçeği haline gelmiştir.

Toplumun her kesiminde koyu bir cehaletin varlığı, her şeyden önce akademyanın sorumlu olduğu bir sonuçtur. Çünkü iktidarlar bilgiyi yönetimde ve üretimde kullanırken, toplumun/ tabanın bir bilgi toplumuna dönüşmesini hedeflemezler. Bilgi toplumu özellikle bizim gibi ülkelerde bir parıltılı söylemden öteye geçmez. Bu noktada,  iktidar cehaleti kendisi için bir yönetim enstrümanı olarak kurgulamakla, siyaset sosyolojisi bağlamında haklıdır. Buna karşı çıkması gereken akademya, kendi alanında akıl ve bilgiyi hâkim kılmaktan geri duruyorsa, salt iktidarı suçlamanın anlamı yoktur. Çünkü muhafazakârlık tüm iktidarların ortak özelliğidir. Akademisyenler ise bırakın muhafazakârlığa –az sayıdaki şövalyeler bir yana- akademik çalışmayı yinelemenin getirdiği bir teknisyenliğe dönüşmüşlerse, o ülke için değil tehlike çanları, cehalet cehenneminin kapıları çoktan açılmıştır. Zaten oldukça kalitesizleşen hayatın önüne, akademya kendi kalitesi ile değil, kalitesizliği ile geçmiştir. Çünkü, Ünsal Oskay’ın deyimi ile, kalitesizlik yer çekiminden güçlü bir çekim gücüne sahiptir.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir