John Sexton – İnsan Türünün İndirgemeci Bir Tarihi

Facebooktwittergoogle_plusmail

John Sexton

İngilizceden çeviren: Yeşim Tatlıhan Tunçel

Jean-Jacques Rousseau nasıl bir felsefeci haline geldiğini de anlattığı İtiraflar’ında meşhur oluşunun hikâyesini anlatır. Kitapta İncil’deki Şam yolu olayına* benzer tarzda bir tezahür anından bahsedilir. Rousseau, hükümeti devirme suçlamasıyla Vincennes Şatosunda mahpus yatan arkadaşı Denis Diderot’u ziyarete giderken ”adımlarını yavaşlatmak” için yanında getirdiği gazeteye göz atmak üzere durmuştur. Gazetede Dijon Akademisi’nin, ”Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlaki yozlaşmaya mı yoksa arınmaya mı katıda bulunmuştur?” sorusu üzerine düzenlediği bir deneme yarışmasının ilanı bulunmaktadır. Rousseau’ya aniden ilham gelir; yalnızca yazacağı deneme değil, aynı zamanda sonrasında kuracağı felsefi sistemin tamamı gözünün önünde canlanmıştır. ”O sözleri okuduğum an başka bir evren gördüm ve başka bir adam oldum” der. Rousseau’nun, bilimin ve sanatın ahlakın yozlaşmasına hizmet ettiğini öne sürdüğü ve Yaratılış hikayesinin seküler bir yeniden anlatımı olarak okunabilecek olan denemesi yarışmanın altın madalya ödülünü kazanır. Deneme 1750 yılında Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev başlığıyla yayınlandığında, önceden pek az tanınan bu Cenevreli meşhur bir entelektüel olmuştur ama paradoksal bir şöhrettir; Rousseau’nun kendisi de bir müzik bestecisir, Diderot’un, sanatların ve bilimlerin ilerleyişine adanan bir proje olan Ansiklopedi’sine katkıda bulunmaya devam edecektir.

Bugünlerde insanlar sanatların bilimler gibi ilerlemediğini düşünme meylindeler fakat bilimsel gelişmenin ahlakın yozlaşmasına mı yoksa arınmasına mı sebep olduğu sorusu -yani bu gelişmenin iyi olup olmadığı, insanları daha iyi, aynı zamanda daha mutlu edip etmediği sorusu- hâlâ bizimle. Bu soru farklı bir biçimde de sorulabilir: Tarih nedir? İnsan ırkının gelişmesinin ve iyiye gitmesinin hikâyesi mi, yoksa bir ”düşüşün” hikâyesi mi? Ya da belki de ister istemez bir düşüşü beraberinde getiren bir ilerleyişin hikâyesi mi? Ya da tarih yalnızca ”birbiri ardına gelip duran berbat şeyler” veya ”bir aptal tarafından anlatılan, dedikodu ve hiddetle dolu, hiçbir şey ifade etmeyen bir masaldan” mı ibaret?

Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens, Yuval Noah Harari, çev. Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 412 sayfa, 2016.
Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens, Yuval Noah Harari, çev. Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 412 sayfa, 2016.

Görünüşe göre İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari’nin buna cevabı ”Yukarıdakilerin hepsi”. Kitabı Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, evrensel tarih türünde bir çalışma. Bu türden çalışmaların çoğunda olduğu gibi gerçek tarihi pek içermiyor. Çalışma daha ziyade, insanın evriminin, yazarın kayıtlı tarih ve insanlık deneyimi üzerine olan düşüncelerini kattığı spekülatif bir yeniden kurgulanması. Kitap özünde ciddiyetsiz, kazandığı geniş çapta beğeniyi ve ilgiyi de hak etmiyor. Ne var ki evrensel tarih türünün zayıflıklarını ve çağımızın entelektüel özentilerini daha iyi anlamak için kitabın kör noktaları ve kusurları üzerinde düşünmeye değer.

Bir taraftan, Harari’nin insanlık hikâyesi anlatımının aşikâr bir ahlaki ilerlemeden bahsettiği pek söylenemez; zira modern aydınlanmanın eskinin ahlak bozukluğunu alt etmesinden ileri gelen sonsuz iyimserliğin ilerlemeci ve genelgeçer kullanımından sapıyor. Bilhassa Harari’nin ”liberal hümanizmin temel ilkeleri ile yaşam bilimlerinin son bulguları arasında daha fazla görmezden gelemeyeceğimiz büyük bir uçurumun açılmakta olduğu” iddiası, bireysel haklar, özgürlük ve eşitlik gibi liberal mefhumlara bağlı kalmanın yanında modern bilimi en üst düzey otorite kabul eden okuyucuları rahatsız edecektir. Keza Harari’nin, savaşın ve imparatorluğun modern dünyanın inşasında oynadığı role ve Tarım ve Sanayi Devrimlerinin bir parçası olarak insan ve hayvanların çektiği eziyetlerle ödenen, haddi hesabı olmayan bedele bakışı; tarihi basitçe insan ırkının barbarlıktan aydınlığa yükselişi olarak görenleri sorgulamaya itmeyi amaçlıyor. Biz modern insanlar, tüm maddi rahatlığımıza rağmen modern dönem öncesinde yaşayanlardan daha mutlu değiliz diyor Harari; bu çıkarıma modern hayatın gerçekliği ile mutluluğu doğalarıyla uyum içinde iyi hayatlar yaşayanların ulaştıkları durum olarak nitelendiren klasik bir mutluluk anlayışını kıyaslayarak değil, görüş anketlerinden ve yeni mutluluk ”biliminin” bulgularından yola çıkarak varması da manidar.

Edebiyatı, felsefeyi ve hatta kendi gözlemlerini harcama pahasına bilime veya bilim olduğu iddia edilene duyduğu bu güven, Harari’nin insanlık tarihine bakışını kesin bir anlamda yine de genelgeçer hale getiriyor. Bilimin -modern fiziksel ve biyolojik bilimlerin ve bunların sosyal bilimlere taşan kısmının- öncelikli oluşu, saf ahlaki ilerleme konusunda ne kadar şüpheci olsalar da ilerlemecilerin inanışlarının ilk maddesidir. Harari insanlık tarihine yönelik bilimsel bakış açısına o kadar bağlıdır ki, görüldüğü kadarıyla, doğayı anlamak ve ona hükmetmek için bulunan bir yöntemin insanın kendi doğasını tamamıyla anlamak için de uygun olup olmadığını ve insanın, bilimin araştırdığı diğer pek çok konuyla aynı türden bir nesne olup olmadığını hiç sorgulamamaktadır.

Sapiens’in Amerika baskısının cildi 1,133 kg geliyor; bir Homo sapiens beyninin ortalama ağırlığının çok az altında. Referans kaynak veya kahve masası kitabı olmayan, beş yüz sayfayı bulmayan bir kitap için alışılmadık bir durum. Bu orantısız sıkletin sebebi kâğıdın kalitesi; sayfalar resim baskılı bir kitabın sayfaları gibi kalın, berrak beyaz ve renkli illüstrasyonlarla dolu. Herhangi bir zamanda, ama özellikle de bu e-kitap çağında bu kadar çok basılan bir kitapta böyle sayfaların olması yayıncının hatırı sayılır bir yatırım yaptığını gösteriyor. Harari’nin, kitap kılıfının iç kısmında bulunan biyografisinde Sapiens‘in diğer yerlerle birlikte Slovenya’da ”hâlihazırda uluslararası bir bestseller olmasıyla” övünülüyor, dolayısıyla yayıncının güveni de ziyadesiyle haklı çıkmış oluyor. Şüphesiz Mark Zuckerberg’in Sapiens‘i, ”büyük fikirlere” vakfettiği çevrimiçi kitap kulübüne seçme kararının da satışlara bir zararı olmamıştır.

Bu tür kitaplar, anlaşılır bir tarzda, bilim ve teknolojinin insanlığın kaderinin şekillenmesindeki rolü vurgulanarak ve fazlasıyla genellenerek yazılan tarihe olan rağbeti karşılıyor. Bu türün en iyi bilinen çalışması muhtemelen Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik (1997) adlı kitabı. Sapiens‘in kapağında Diamond’un kitabı tavsiyesi yer alıyor ve teşekkürler kısmında da kendisi özel teşekkür alıyor: ”Diamond bana büyük resmi görmeyi öğretti” diye yazıyor Harari. Gelgelelim Diamond insanlık tarihinin şekillenmesinde bilim ve teknoloji kadar iklimin ve hastalıkların da rolünü vurgularken, Harari insanların ancak -tanrılar, etik ilkeler ve limited şirketler gibi nesnel mevcudiyeti olmayan varlıkları hayal etmek gibi- bir şeyler uydurmaya başladıkları zaman süper bir tür olma yolunda ilerleme gösterdikleri şeklinde garip bir iddiada bulunuyor. Bu sebeple Harari’nin tarih tasavvuru aslında Diamond’unkinden oldukça farklı: Diamond dış çevrenin insanlık kültürü üzerindeki etkisiyle veya maddenin akıl üzerindeki gücüyle fazlasıyla ilgiliyken, Harari’ye göre tarih aklın maddeye karşı kazandığı zaferin hikâyesi.

Bu hikâyenin anahatları okurların çoğuna tanıdık gelecektir. Homo cinsi birkaç milyon yıl önce primatlardan evrildi ve birkaç yüz bin yıl önce şüphesiz Afrika’da −ama belki Dünya’nın diğer kısımlarında da− modern insan ortaya çıktı. Yaklaşık 70,000 yıl önce bir dizi devrimin −Harari’nin Bilişsel Devrim olarak adlandırdığı− ilkini yaşadık. Harari’nin anlatımına göre tüm insanlık tarihi için belirleyici olan bu olayın sebepleri büyük ölçüde bilinmiyor; Harari bu dönemden kalanların kemiklerden ibaret olduğunu açık açık söylüyor. Yalnız her ne olduysa insanlar diğer türlerin hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başladılar ve gezegenin bir ucundan diğerine hızla yayıldılar. Yaklaşık 11 000 yıl önce Tarım Devrimi bir kısmımızı avcı-toplayıcıdan çiftçiye dönüştürdü; bu da beslenmenin bozulması, çalışma saatlerinin uzaması, hastalığa duyarlılığın artması ve en nihayetinde doğa üzerinde muazzam bir gücün kurulmasına yol açtı. Yaklaşık 500 yıl önce ise Bilimsel Devrim başladı. Bugün yaşadığımız dünya geniş ölçüde en son gerçekleşen ve muhtemelen de nihai olan bu devrimin ürünü.
Harari bu zaman aralığında dilin gelişimi, dinin yükselişi ile tek tanrıcılığın kademe kademe zafer kazanması, paranın icadı ve imparatorlukların gelişmesi dahil diğer büyük ve gizemli meselelerin üzerinden hızlıca geçiyor. Ayrıca birtakım çarpıcı iddialarda bulunuyor:

  • Yaklaşık 70 000 yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrimin başlangıcından evvel bir şeyler uydurmaya başladıkları zaman insanlar besin zincirinin orta yerinde duran önemsiz türlerdi; geniş çapta sosyal iş birliği kurmaları ancak Devrimin akabinde ürettikleri bu kurgular sayesinde mümkün oldu.

  • Modern bilim ”bilgisizliğini kabul etmeye gönüllülü oluşuyla” kendisini önceki tüm geleneklerden ayırır. Hatta, ”insanların en önemli sorularının cevaplarını bilmediklerinin keşfedilmesi” ”Bilimsel Devrimi başlatan” unsurdur.

  • İnsanların doğa üzerinde −bilhassa sanayi ve pazar formunda− kurdukları hakimiyet bizi pek çok angarya işten kurtarmış, diğer yandan da birbirimize yabancılaştırmış ve sanayi ve teknolojiye bağlı hale getirmiştir. Artık devlet ve pazar, kaybolan komünal bağların −çoğunlukla yetersiz bir şekilde− yerini almış durumdadır.

  • Tüm davranışlar ve ”her şey mümkün” deyişi tabiatları gereği doğaldır, zira hiçbir şey doğanın kurallarına karşı koyamaz. ”Doğal değil” diye nitelendirebileceğimiz herhangi bir davranış yalnızca kültürel normlardan ötürü öyledir, biyolojiden ötürü değil. Doğal ve doğal olmayan ayrımı Hıristiyan teolojisinin bir icadıdır.

  • Liberal hümanizm ”tektanrıcı inançlar” üzerine kurulu bir dindir.

  • Ulus-devlet güçten düşmektedir ve biz tek kültürlü bir ”küresel imparatorluk” olma yolunda ilerlemekteyiz.

  • Biyoteknolojideki güncel gelişmeler biz sapiens‘leri sonumuza götürebilir; yerimizi biyomühendisliğin ürettiği insan ötesi varlıklara, bizim diğer türlerden farklı olduğumuz kadar bizden de farklı olacak olan ölümsüz sayborglara bırakacağız.

Şaibeli de olsa ilginç iddialar. Kitabın büyük çoğunluğu ise o kadar ilgi çekici değil. Oscar Wilde’ın ifadesinden alıntı yapacak olursak, Harari ”uzağı göremeyen bir dedektifin hevesiyle gün gibi ortada duranın peşine düşüyor.” Örneğin ”yazmanın fiziksel göstergeler yardımıyla bilgi biriktirmek için bir yöntem” olduğunu ve medeniyetin gelişiminde oldukça önemli bir yer tutmuş olduğunu; ayrıca daha çok parası olan insanların daha az parası olanlardan her zaman daha mutlu olmadıklarını öğreniyoruz. Bazen de Harari, bir ihtimal kitabı İngilizce’ye çevirmeden önce orijinalini İbranice yazmış olduğundan, ciddi bir argüman sunmaya çalışırken istemeden komik olmayı başarıyor. Örneğin modern kurumların mevcudiyeti olmayan varlıklara olan inanca eskileri kadar bağımlı olduğunu iddia ederken ”modern iş insanlarının ve avukatların aslında güçlü büyücüler olduklarını söylüyor. Aslında mı?

Harari’nin fikirlerin tarihi şekillendirme konusundaki gücüne vurgu yapması garip, zira bu vurgu −insan davranışlarını ve fikirleri kapsayan− bu tarihi, biyolojiyi kullanarak bu açıklamadaki kararlılığıyla çelişiyor. Örneğin insanların eşit olduğu fikrinin bir efsane olduğunu açıklamaya çalışırken Harari, Bağımsızlık Bildirgesi’nin meşhur satırını ”biyoloji diline” tercüme ediyor: ”Tüm insanların farklı yönlerde evrildiği, değişebilir nitelikte belli belli karakterlerle dünyaya geldiği ve bunların arasında hayatın ve zevk arayışının yolundaki hakikatleri tartışmasız olarak kabul ediyoruz.” Bu biyolojik olgularla Bildirge’de geçen kelimeler arasındaki fark gösteriyor ki; Harari, insanların, insanların eşitliğine veya bir başka ”muhayyel düzene” nesnel gerçekliği olduğu için −ki olmadığı ortada− değil, bunlara inanmak daha işlevli bir toplum yarattığı için inandıklarını düşünüyor.

    Benzer şekilde, mutluluk üzerine bir bölümde Harari şöyle diyor:

Kimse piyangoyu tutturmaktan, ev almaktan, terfi almaktan, hatta gerçek aşkı bulmaktan ötürü mutlu olmaz. İnsanları mutlu eden tek bir şey vardır; o da bedenlerindeki zevk verici hislerdir. Henüz piyangoyu tutturmuş veya yeni âşık olmuş birinin sevinçten havalara uçması aslında paraya veya sevgiliye verdiği tepki değildir. Bu kişinin verdiği tepki kan dolaşımında seyreden çeşitli hormonlara ve beyninin farklı kısımları arasında çakan elektrik sinyali sağanağınadır.

Şaşırtıcı derecede aptalca bir ifade. İnsanların hissettikleri ve deneyimleri hormonların ve elektrik sinyallerinin vücudundaki hareketleriyle bir değildir; bu cümlenin karalanmış müsveddeleriyle bir olmadığı gibi. Ne yazık ki insan tekinin büsbütün gölgede kalışı Harari’nin argümanının merkezinde yer alıyor; kitabı da bu tarz kabaca materyalist, mekanik savlarla dolu.

Harari’nin her şeyi fiziksel açıklamalara indirgeme eğilimi çoğu kez tuhaf ve gülünç pasajlar meydana getiriyor. Örneğin Harari, insanın iş ve yaşam alışkanlıklarını değiştiren Tarım Devrimini tartışırken olaya ”bizim onu evcilleştirmemizden ziyade” bizi evcilleştirmiş olan ”buğdayın görüş açısından” bakmamızı öneriyor. Buğday ”kayaları ve çakılları sevmiyordu… alanını, suyunu ve besinlerini diğer bitkilerle paylaşmayı sevmiyordu… hastalandı… tavşanların ve çekirge istilalarının saldırısına uğradı… susuz kaldı…” diye açıklıyor ve ”buna rağmen ”Homo sapiens’i” yaşam tarzını ciddi bir biçimde −kötü yönde− değiştirmeye ”ikna etmeyi” becerdi” diyerek bağlıyor Harari.

En nihayetinde Harari, hayatı teleoloji olmaksızın, hayat dışı bir açıdan anlayacağımızı ileri sürüyor. Gelgelelim bu düşünce tarzı, bilincin ve hedef arama davranışının ilkel bir canlandırmacıyı andıran bir tutumla akılsız maddeye atfedilmesiyle teleolojiye arka kapısından sızmakla neticelenebilir. Kötü şöhretli bir örneği ele alalım: Avusturalyalı felsefeci David Chalmers bir termostatın ”deneyimlerinin olduğunu” ve bir anlamda ”bilinçli olduğunu” öne sürmüştü. İngiliz felsefeci Galen Strawson da bugünün en tanınmış ”topyekün ruhçusu”. (Chalmers ve Strawson’un tartışması için Raymond Tallis’in yine New Atlantis‘te çıkan “Bilinç Ne Değildir” adlı denemesine bakabilirsiniz.)

Harari’ye hakkını vermek lazım, onlar kadar ileri gitmiyor. Ama dünyayı anlama konusunda izlenecek doğru yolun üstte olanı altta olana indirgemek olduğuna emin. İnsan Harari’nin, düşünce yapıları, inançlar ve kültür üzerine biyolojiden bağımsız olarak konuşmaktan kaçınmayı tercih ettiğini; ”zihni” sadece insanın hayal gücünün, ”hukuk, para, tanrılar, uluslar” ve şirketler gibi yalnızca insanların topluca inanmaları sebebiyle var olan bir başka ”öznelerarası” icadı olarak gördüğünü bile düşünebilir. Tabii ki sofu bir fizikselci zihindeki inancın kendisinin fiziksel -beyindeki nörokimyasal yapıların ve işleyişlerin bir düzenlenişi- olduğunu söyleyecektir. Oysaki Harari böyle bir şey söylemiyor. Bir taraftan, insan aklının işleyişini ve inançlarını da dahil ederek insanlık tarihinden söz ederken biyolojiyi, özellikle de evrimi kullanmak isterken; diğer taraftan da fikirlerin aslında nasıl bir önem taşıdığını göstermek istiyor, sonuç olarak da kitapta metafizik bir belirsizlik −belki de tüm bu zihinsel ”kurguların” altında yatanın biyolojik ”olgulardan” fazlası olduğuna dair bir his− kol geziyor.

Benzer şekilde, Sapiens başlığının seçilmesi bir bilimsel statü iddiasına işaret ediyor; insanları bir tür olarak ele almak, sözüm ona, onları bilimsel yönden ele almak oluyor; tıpkı diğer türleri ele almaya çalıştığımız gibi, yani yanılsamalar olmadan, net düşünerek. Ne var ki insanları herhangi bir başka türmüşçesine ele almak, sağduyunun ve yaygınca anlaşıldığı haliyle bilimin −yani kanıtlarla desteklenmiş sağlam düşüncenin− bize insanlar hakkında söylediklerini görmezden gelmek demektir. Diğer hayvanlarla paylaştığımız pek çok şey olmasına karşın insanın müstesna olduğu ortaya çıkıyor. Harari elbette ki insanların bazı eşsiz yönlerinin altını çiziyor (var olmayan şeyler üzerine konuşma yetisi gibi); ne var ki aşağıdan yukarıya olan yaklaşımının söz konusu eşsizliğe bir açıklama getirmekte zorlanacağını fark etmiyor gibi duruyor.

Üsttekini alttakine indirgeme eğilimi gibi insanın yalnızca bir hayvan olduğu fikrinin de uzun bir geçmişi var; orijinal ya da şok edici olduğu söylenemez. Yine de Harari ”büyük insansı maymunlar denilen geniş ve oldukça gürültücü bir ailenin üyeleri” olduğumuz olgusundan ”tarihin çok sıkı saklanan sırlarından biri” olarak bahsediyor. Kimden saklanan? Peki ya büyük insansı maymunlar hakikaten çok gürültücü mü? Şempanzeler öyle olabilir fakat goriller daha ziyade mağrur olurlar ve gürültü konusunda diğer türlerin çoğundan fazlamız yoktur. Laf arasında yapılan bu tür aceleci yorumlar Sapiens‘in başından sonuna kadar serpiştirilmiş; genelde hedefi tutturamamaları, dolayısıyla da komik olmamaları daha da rahatsız edici.

Harari insanları kötülemek isteyen bir tavırla durmadan hayvanlarla kıyaslıyor, bu yüzden iki tarafa da haksızlık ediyor. Caitrin Nicol Keiper, New Atlantis sayfalarında, filler ya da üst seviyedeki primatlar gibi oldukça zeki hayvanların anavatanlarının Avrupa olmadığı olgusu da dahil çeşitli tarihsel sebeplerden ötürü Batı kültüründe hayvanlara hak ettikleri önemin verilmediğini ileri sürmüştür. Bu durumun sonucu, bu gelenekte çalışan insanların −kuşkusuz Harari’nin yaptığı gibi− insanı hayvan olarak görmeleri ve insana da hak ettiği değeri vermeme eğiliminde olmalarıdır. Descartes’ın, tüm hayvan davranışlarının mekanizmin kurallarıyla açıklanabileceği şeklindeki meşum iddiası hayvanlara böyle hakir bakışın bir örneğidir ve Descartes, madde ve akıl arasında sorunlu olsa da katı bir ayrım yaparak kendisini insanlar için de aynı iddiada bulunmaktan kurtarmıştır, zira akla yalnızca insanların sahip olduğunu düşünmüştür. Harari’nin insan davranışları için diğerleri yerine mütemadiyen biyolojik açıklamaları tercih etmesi Descartes’ın hayvanlara bakışıyla belli paralellikler göstermektedir. Harari yine de zihnin kurgularından bahsederek insanın eşsiz olduğu anlayışını korur fakat bu kurguları, yalnızca iş birliğine olan gereksinimin, zevk arayışının ya da hayatta kalma veya üreme formundaki biyolojik başarı güdüsünün ürünleri olarak sunmaktan hiçbir zaman geri durmaz.

Harari’nin, doğa bilimini gerçeklik üzerine söylenen son söz, bütün kültürleri de ”muhayyel düzenler” olarak gördüğünden, ahlakı da tamamıyla kurgusal bir icat gibi görüyor olması şaşırtmıyor.

Ayrıca bu noktada dünyamıza getirdiği açıklama olağan deneyimimizle çelişiyor, üstelik ikna edicilikten uzak bir biçimde. Görünüşe göre Harari’nin bakışı her türlü ahlaki iddiayı eş tutuyor, adalet ve ahlak konularındaki anlaşmazlığın mantık çerçevesinde çözülebileceğini de kabul etmiyor. (Harari’nin bakışı daha eski bir bilim anlayışıyla da ters düşüyor; Thomas Jefferson’ın ünlü deyişini hatırlayalım: ”Bilim ışığının genel yayılışı, Tanrı’nın bir hikmeti olarak, insanoğlunun çoğunluğunun sırtında semerle, ayrıcalıklı bir azınlığın ise giyinip kuşanmış halde meşru bir şekilde diğerlerine binmeye hazır olarak doğmadığı yolundaki somut hakikati herkesin gözleri önüne serdi.”) Harari Bağımsızlık Bildirgesi’ni, −halkını Marduk’un izniyle yöneten ”bilge kral Hammurabi” tarafından yazılan, kölelerin kaçmasına yardım eden herkesin ölümle cezalandırılacağı gibi hükümler içeren bir dizi eski Babil kanunu olan− Hammurabi Kanunları’yla kıyaslayarak, ”aslında her ikisinin de yanlış olduğunu” öne sürüyor. Belli ki Harari insanların eşitliğine olan inançlarının bilimle desteklendiğini düşünen liberallerin genelgeçer inanışlarıyla dalga geçmekten keyif alıyor; ona göre bu kişiler eşitliğin eski Babillilerin dini doktrinlerinden daha geçerli olmayan ”dini” bir doktrin olduğu hakikatini fark edemiyorlar.

Ne var ki Harari’nin göreliliği de tutarsız; ahlakın bir yanılsama olduğu vaazını veren pek çok kişi gibi onun da olayları ahlaki yönden değerlendiren bir çizgisi var. Kitap boyunca birkaç kez insan ırkını doğal çevreye ve diğer türlere ettiği muamele yüzünden azarlıyor. Gezegene bir ”muz cumhuriyeti diktatörü” gibi hükmettiğimizi söylüyor ve ”hâlihazırda kaç türü yok ettiğimizi bilseydik hâlâ hayatta olanları korumak için daha istekli olabilirdirdik” diyor. “Modern endüstriyel tarım pekâlâ tarihteki en büyük suç olabilir” diye yazıyor.

Peki neden? Harari’nin varsayımları ele alındığında, −pek çok durumda geçerli olmayan ve herhangi bir durumda ahlaki bir zorunluluğa pek karşılık gelmeyen− çıkarlarımızın veya bir çeşit estetik tercihin dışında, ne bizi diğer türleri korumaya istekli hale getirebilir? Yalnızca insanın bir bakımdan Yeryüzünün kâhyası olduğu görüşü böyle bir zorunluluğu getirebilir ve yalnızca hâlâ var olan bir günah algısı Harari’nin insan ırkı üzerindeki yargısını açıklayabilir.

Sapiens‘in işlediği temalardan biri de dini fikirlerin kendilerini dindar addetmeyen modern insanlar tarafından az çok bilinçsiz olarak devam ettirilmesi. Bu sebeple Harari’nin insanın Yeryüzünü işgal edişini tasvirinin Yaratılış hikâyesini tekrar etmesi ironik. İlk Bilişsel Devrim, Adem ve Havva’nın Bilgi Ağacının meyvesini yemelerinin muğlak sonuçlar taşıyan hikâyesi. Tarım Devrimi Habil ve Kabil’in hikâyesi: Toprağı işleyen ilk insan dünyaya bugüne kadar gölge düşüren bir suç işledi. Bilimsel Devrim Babil Kulesinin hikâyesi: İnsanlar Tanrı’ya ulaşmak için göğe uzandı, bu da tehlikeli sonuçları beraberinde getirdi. Bugün insanlar kendilerini, olsa olsa Cennet bahçesinde doğal cahillikleri içinde yaşayan avcı-toplayıcı atalarından daha mutlu olmayan, ”sorumsuz” ve ”hoşnutsuz” ”tanrılar ilan etmişlerdir”.

Yaratılış izahıyla olan bazı benzerliklerin, ”Bilgi Ağacı”, ”Adem ve Havva’nın Hayatından Bir Gün” ve ”Tufan” gibi bölüm başlıklarının varlığı sebebiyle kasıtlı olduğu ortada. Gelgelelim Harari’nin din anlayışının pek de ezici bir kesinliği yok, insanlık tarihine kendi bakışı ile İncil’dekiler veya başka dini metinlerdekiler arasındaki benzerlik, onun dinin doğasına ve ”kurgularına” kafa yormasına sebep olmuş olabilir. Harari dinin bütünüyle toplumsal ve politik işlevleri üzerinden anlaşılabileceğinden, dinin tüm teolojik ve doğaüstü iddialarının da düpedüz yanlış olduğundan şüphe duymuyor. Buna karşın, onun insanlık tarihi versiyonu, kendisinin o kadar da indirgemeci olmadığını ya da insanlık durumu konusunda ilk bakışta sanıldığı kadar sinik olmadığını ileri süren ahlaki yargılar içeriyor. Çevreyi ahlaki bakımdan değerlendirmesine ek olarak, örneğin tüm toplumsal ve politik hiyerarşilerin ”ahlaken özdeş” olmadığını da kabul ediyor.

Harari ilerlemeye şüpheyle bakıyor ve insanların diğer canlılardan farklı olarak haysiyete sahip oldukları iddiasını reddediyor. ”Her bireyin −tüm etik ve politik otoritelerin kaynağı olan− bölünmez, değişmez, kutsal bir iç tabiatı olduğu” inancı kaynağını bilimden almamıştır, bilakis ”Hıristiyanlıktaki geleneksel özgür ve sonsuz ruh inancının yeniden vücut bulmuş halidir. Nitekim Harari bilimsel dünya görüşünün, kaynağını Hıristiyan dünya görüşünden alan liberal dünya görüşüyle giderek daha uyuşmaz bir hale aldığına inanıyor, zira ”bilim insanları insan organizmasının iç mekanizmaları üzerine yaptıkları araştırmalarda ruha rastlamadılar” ve ”insan davranışlarının özgür iradeden ziyade hormonlar, genler ve sinapslar ile belirlendiğini giderek daha fazla savunuyorlar.”

Kuşkusuz Harari’nin liberalizmin tarihsel kökleri konusunda bir haklılık payı var. İnsan davranışlarının tamamıyla ”hormonlar, genler ve sinapslar” ile belirlendiği şeklinde bir anlayış hakikaten de özgür irade inancıyla uyuşmuyor. Peki bilim insanları gerçekten de ruhun var olmadığını keşfettiler mi? Ruhun büyük ihtimalle maddi bir yapıda olmadığı göz önüne alındığında, onu mikroskop altında veya MRI’da görme ihtimalleri de pek yoktu. Olsa bile, biyolojinin −zaman zaman bulanık ve gelip geçici bir şekilde olabilse de− yaşamı enformasyona ve karmaşık sistemlere dayanarak anlama çabasındaki güncel eğilimi, belki de bilimin (bilimi temel aldığı iddiasında olan bir edebi tür olan popüler bilim gazeteciliğinin aksine) kendisinde bulunan üst seviyede indirgemeciliğin çoktan geçmişte kalmış olabileceğini gösteriyor. Bilim insanları, yaşamın ve zihnin anahtarlarının organizmaların ”donanımında” değil de ”yazılımında” veya bir organizmanın içinde bir şekilde farklı seviyeleri aşan ve hatta organizmanın kendilerinin de ötesine geçen bilgi işlem sistemlerinde bulunabileceğini öne sürerlerken, Aristotles’in ruhun bir ”form” veya vücudun düzenleyici ilkesi olduğu yolundaki anlayışıyla muğlak bir benzerlik gösteren bir noktaya doğru ilerliyorlar.

Harari liberalizme ve ilerlemeye getirdiği bilimsel eleştiriyle, kendisini anlamın keşfedilmekten ziyade icat edildiği şeklindeki doktrinin ardında yatan tuhaf ikiliğe bağlı hale getiriyor. Bu ikilik, gerçekliğin partiküllerin oyunu veya sürekli akış halinde olan muazzam bir enerji fırtınası olduğunu, bilinçsiz ve anlamsız olduğunu; anlam dünyasının zihnimizin içindeki bir yanılsama olduğunu öne sürüyor. Peki gerçek olan sadece maddeyse, anlam yanılsaması nereden kaynaklanıyor? Tabii, bir materyalist bu kaynağın maddenin kendisi olduğunu; zihinsel olayların fiziksel olaylar olduğunu söyleyebilir. Hadi bu iddianın taşıdığı sorunları bir kenara bırakalım, anlam da dahil olmak üzere her şeyin madde olduğu iddia edilirken neden anlamın yanılsama olduğu söyleniyor?

Bu soru bizi Harari’nin, gerçek dünya ile insanların Bilişsel Devrimden sonra icat ettiklerini farz ettiği ”kurgular” dünyası arasında yaptığı ayrımın sorunlarına geri döndürüyor. Harari bir şeyin nesnel olması için zihnin dışında olmasının zaruri olduğunu, dolayısıyla yalnızca zihnin dışında olanın gerçek olduğunu varsayıyor. Bu görüş; −Matthew B. Crawford’ın The World Beyond Your Head adlı son kitabında tartıştığı üzere− modern felsefenin erken evresinde derin köklere sahip fakat aşılması güç sorunlardan da muzdarip, ayrıca öznelciliğin modern dünyada yayılmasına vesile olmak gibi beklenmedik bir sonuç doğuruyor. Zihnimdeki her şey öznelse neden gerçeklikle bağdaşıp bağdaşmadığına veya başkalarının ne düşündüğüne önem vereyim ki?

Gerçeği nasıl idrak ettiğimize dair daha eski ve daha mantıklı bir anlayış, zihnimizin dışındaki bir şeye karşılık gelebilecekleri için doğruluğu ve yanlışlığı tartışılabilecek olan algıları ve görüşleri, dolayısıyla da anlamı ve değerleri içeriyor. Elbette ki, Harari’nin doğanın ahlaki bir içeriği olmadığı ve doğal olanın yalnızca varlığı mümkün olan şey olduğu iddiasında etkileri görülen bu bakış açısı, zihnin gerçekten var olduğunu ve yanılsama olmadığını beraberinde gerektiriyor. Zihin doğanın bir parçasıysa ve bir şeylere doğal olarak değer veriyorsa, değer de doğanın bir parçası değil midir?

Harari modernitenin sloganlarını eleştirirken çok iyi iş çıkarıyor. Örneğin pek çok modern insana yol gösteren, ”sana iyi hissettiren şeyi yap” veya ”kalbinin sesini dinle” gibi popüler özdeyişlerde ifade bulan ruhsal bireyciliğin doğal ya da aşikâr olmadığını; daha ziyade geçmiş yüzyılların duygusal edebiyat mirasının reklamcılıktan geçirilmiş bir hali olduğunu söylüyor. Ayrıca bugünün ortalama bir insanının eskinin ortalama bir insanından daha bilgili olmadığını iddia ediyor; sahiden de, eşit şartlarda mukayeseye gidersek atalarımız bizden daha yüksek kapasiteye ve belki de daha büyük beyinlere sahiplerdi. (Bugün roket bilimcilerin bile sadece dar bir uzmanlık alanları varken atalarımızın doğal ortamları hakkında derin ve çeşitli bilgileri vardı.) Steven Pinker’dan müsaade isteyerek söyleyelim; 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin büyük güçlerinin şu an içinde bulundukları barış ortamının kalıcılığı garanti değil; tarihte daha önce de benzer dönemler olmuş, büyük bir savaş olmamasının sebebi ise “akıl merdiveninden” (Pinker’in, insanlığın aydınlanmaya doğru olduğu varsayılan ilerleyişine verdiği eğlence parkı tarzında isimdir bu) ziyade nükleer silahlar olmuştur.

Harari’nin ”devletler bağımsızlıklarını hızla kaybettikçe” milliyetçiliğin de ”hızla gerilediği” ve yapay seçilim ile biyomühendisliğin bildiğimiz haliyle insanlık tarihini sona erdirebileceği yolundaki iddiaları ise daha da şaibeli.

İlk iddia güncelliğini çoktan yitirmiş olabilir. Ulusal hükümetlerin uluslarüstü örgütlerden giderek daha fazla emir alır hale geldiğine kanıt olarak Yunanistan’daki son olaylar gösterilebilir, fakat Yunanistan’ın esas müzakereleri Avrupa Birliği’yle değil, Almanya’yla yapılmıştır. Diğer yandan Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteyen bir hareket var, hatta İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan bağımsız olmasını isteyen bir hareket de var. Avrupa’nın dışına bakarsak, Birleşik Devletler egemenliğini Birleşmiş Milletler’e bırakma niyetinde değil; Rus, Çin ve Hint milliyetçilikleri ise tartışmaya açık da olsa yükselişte. Ulus-devletlerin Westphalia sistemi sallantıda gibi görünmüyor. Egemen elitlerin farklı ülkelerdeki elitlerle kendi vatandaşlarına nazaran daha fazla ortaklıklarının olduğu, tek bir ”dünya kültürüne” doğru yol aldığımız iddiası daha makul; gelgelelim elitler daima kozmopolit olmuşlardır, ayrıca tek bir dünya kültürünün besbelli siyasi sonuçları olsa da sırf coğrafi olgular bile bu sonuçların bir dünya hükümeti şeklini alacağının kesin olmadığını göstermektedir.

Harari’nin −gazetelerin attıkları ”İnsanlar ‘200 yıl içinde Tanrıvari siborglar olacaklar”’ ve ”Siborg çağı başladı” gibi sansasyonel başlıkların gösterdiği üzere− medyanın ilgisini en çok çeken iddiası bir süper-insan (veya muhtemel süper-insan) devrinin dönüm noktasında olabileceğimizdir. Görünüşe göre ”Tekilliğin” kesin olduğuna inanıyor Harari; bir ”Dr. Frankenstein” büyük ihtimalle ”bizden oldukça üstün; bize, bizim Neandartallere baktığımız gibi küçümseyerek bakacak bir şey” yaratacak. Bu noktada yine Harari’nin gözden kaçırdığı pratik ve teknik engeller var. Kalan herkesi geçtim, Steven Pinker’ın bile yakın zamanda belirttiği üzere organizmaların yaşlanma dahil çoğu özellikleri genom yapılarının derinlerine işlenmiştir. Ölümlülüğün ve diğer pek çok durumun basit çözümleri olsaydı, bunlar -Harari’nin yakın gelecekte girişeceğimizi tasavvur ettiği ”akıllı tasarım” türü üzerinde uzun vadede daima geçerli olacak olan- doğal seçilim için kolay lokmalar olurdu.

Harari doğaya teknolojiyle egemen olma yönündeki modern projenin ileriye doğru yol aldığını düşünme eğiliminde, gerçi, gidişatın aslında insanlık deneyiminde hakiki bir iyileşme yaratmak anlamında ”ileriye doğru” olup olmadığından da şüphe ediyor. Ne var ki teknolojik ilerlemenin altın çağını geride bırakmış olabiliriz. Peter Thiel ve diğerlerinin tartışmalı olarak gösterdikleri üzere yeni teknolojilerin gelişiminin geçtiğimiz onyıllarda zayıfladığı söylenebilir; bu durum eski teknolojinin kişisel bilgisayarlar ve akıllı telefonlar gibi tüketim malları formunda yaygınlaştırılmasıyla maskelenen bir olgu.

Bununla beraber Harari bilimsel gelişmenin −geleneksel olarak anladığımız haliyle insanlığımız dahil olmak üzere− kıymet verdiğimiz çoğu şeye potansiyel bir tehdit oluşturduğunu öne sürmekte haklı. Bilimsel deneylerin ahlaki tarafına dair sorulara daima bu deneylerin ”hastalıklara çare bulmak ve insanların hayatlarını kurtarmak” için yapıldığı cevabının verildiğine dikkat çekmekte de haklı. Harari bu cevapla ”kimsenin tartışamayacağını” söylüyor. Bir dereceye kadar da haklı; modern toplumların sağlığa verdiği değer göz önüne alındığında tıp adına yürütülen araştırmaları sorgulamak çok zor olabiliyor. Buna karşın deneylerin bazı formlarına ve ”iyileştirmeye” karşı argümanlar pekâlâ üretilebilir. Ahlaki ilkelerin aksine, bilimin insan hayatını kurtarmak veya hastalıklara çare bulmayı dert etmek için bir gerekçe sağlamadığına da işaret edilebilir. Ayrıca fiziksel sağlığın ve uzun ömrün arzulanabilecek en büyük kazanımlar olup olmadığı da sorulabilir.

Gelgelelim Sapiens bize bilimsel ve teknolojik değişimin ahlaki sonuçlarına yönelik soruları cevaplandırmak için bir kaynak sunmuyor. Homo sapiens‘e yönelik indirgemeci, mekanik bir görüşe bağlı kalmak, geçmişimizin daha ziyade maddi doğamıza bağlı veçhelerine bir miktar ışık tutabilir. Ama Harari’nin kültürü ve etik normları özünde kurgusal olarak görmesi, geleceği düşünmeye ve şekillendirmeye yarayacak tutarlı herhangi bir ahlaki çerçevenin varlığını imkânsız kılıyor. Harari’nin görüşü bizden, olduğumuzu zannettiğimiz düşünen ve hisseden özneler, özgür iradesi olan ahlaki failler ve kültürleri fiziksel dünyanın olguları üzerine kurulu, fakat onlarla sınırlı olmayan sosyal varlıklar değilmişiz gibi davranmamızı talep ediyor.


 

John Sexton Chicago Üniversitesi’nin Toplumsal Düşünce Komitesi’nde yüksek lisans öğrencisidir.

* Yazının ilk yayınlandığı yer: http://www.thenewatlantis.com/publications/a-reductionist-history-of-humankind

* Paulus’un inananlara zulmetmek üzere Şam’a giderken yolda İsa’nın görüntüsüyle karşılaşarak tövbe ettiği olay (ç.n.)

* Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, çev. Ertuğrul Genç, İstanbul: Kolektif Kitap, 2015.

* Metin boyunca kitaptan yapılan alıntıları doğrudan kendim çevirdim (ç.n.).

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir