“Işığın Peşinde” iz bırakan filmler

Facebooktwittergoogle_plusmail

Söyleşi: Çağrı Çarıkçı

Her nisan ayı İstanbul’da baharın gelişinin müjdecisi olduğu gibi sinemaseverler için bir şenlik zamanıdır. İstanbul film festivali bu şenliği 35 yıldır devam ettiriyor. Festivalin tapınaklarından Emek Sineması artık yok, film aralarında soluklanacağımız ve muhabbet edeceğimiz mekanlar bir bir kapanıyor ama festival bu sene Beyoğlu ve Kadıköy ile birlikte gösterimlerini Maltepe ve Sultangazi’ye kadar götürüyor. Festival direktörü Azize Tan’ın değişimiyle festival programında da köklü değişikliklere gitti. Sinemaseverlerin İstanbul Film Festivali’nden uzun yıllar boyunca beklediği avangard sinema için bu sene bir bölüm ayrıldı. Bölüm küratörlerinden Burak Çevik, İstanbul’da sinema üzerine çok kıymetli işler yapan bir insan, deneysel film/video gösterimleri düzenleyen, şehrin tektipleşmiş çorak kültür sanat ortamında vaha niteliğinde olan Fol Sinema Topluluğu’nu kurdu. Bu ay da 35. İstanbul Film Festivali’ için “Işığın Peşinde” isminde bir bölümün küratörlüğünü üstlendi. Bu ayki sayımızda Burak Çevik ile İstanbul Film Festivali ve Fol Sinema üzerine söyleştik.

burak cevik

Aslında sondan başa doğru gitmek istiyorum. İstanbul film festivali’nin yıllardır göz ardı ettiği deneysel sinema işlerine bu sene ayrı bir bölüm olarak programladın. Adı da ayrı bir cezbedici, neredeyse sinemanın temel sorusu “Işığın Peşinde”. Hem bölümü nasıl kurguladığını filmleri nasıl seçtiğini, hem de bölümün adıyla ilgili bize biraz bilgi verir misin?

Hollis Frampton, 1968 yılında New York’ta gerçekleştirdiği bir dersinde duvara boş, içinde film pelikülü olmayan bir projektör yansıtır. Duvara yansıyan şey sadece ışıktır. Ve şöyle der; işte tüm sinema tarihi burada. Bu elbette çok romantik bir tavır ve bizi sinema nedir sorusuna kadar götürüyor. Bu soruya cevap ararken, sorunun kendisini parçalara ayırmak da gerekiyor. Sinemanın ne’liği hakkında soruşturma, sinemanın temeli hakkında soruşturma ve sinemanın olası olanakları hakkında soruşturma. Bu içe kapanan (ya da açılan) bir soruşturma. Tüm bu parantezler silsilesinin başında da ışık mefhumu dikkatimi çekiyor. Frampton’ın, sinema tarihini ışığa damıtması, sinemanın ne’liği hakkında çok önemli bir söz söylüyor. Hikaye kurmanın, anlam yaratmanın, yan yana gelen iki imajın üçüncü imajı biçimlendirmesi, imajın/fikrin doğru ya da dosdoğruluğu durumlarına daha gelmeden önce durmamız, bakmamız, algılamamız ve ritmini hissetmemiz gereken başka bir şeye işaret ediyor; ışığın kendisine.

Artık film festivallerde pelikülden filmler gösterilmiyor. Her şey videodan gösteriliyor. Oysa film ile video iki farklı materyal. Benim düşünceme göre sinema yapmanın tanımı filmde ya da videoda ya da başka bir şeyde sınırlanmıyor ama her şeye rağmen sinemadan bahsederken artık filmin kendisini unutuyor olmamız üzücü geliyor. Deneysel diyebileceğimiz sinema da 50’li yıllardan başlayarak aslında en temelinde sinemanın ve kullandığı materyalin olanak ve olasılıklarını sınıyor. Videolaştığımız ve 1 ile 0’ların filmin temsili olduğu dönemde filme geri dönmenin, filmde ısrar etmenin ya da sadece bir seçki vesilesiyle bile olsa İstanbul’da filmi anmanın seyirci için önemli bir deneyim olacağına inanıyorum. Seçkideki filmlerin hepsini daha önce videodan izledim. Ama o zaman ben onları değil, olsa olsa sadece hayaletlerini izlemiş oluyorum. Bunu da Fol Sinema’da ilk yaptığımız 16mm gösterimi sonrasında fark ettim. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum çünkü filmin kendine has dokusu, izlediğim tüm filmleri unutmam gerektiğini söylüyordu. Bu nedenle Türkiye’deki sinefil kitlenin imajlar hafızası maalesef hayaletler hafızasıdır. (Belki de bundandır Apichatpong’un sevdiği filmlerden ‘hayaletlerim’ diye bahsetmesi. Sinema izlendiğinde anında tüketilir. Geriye bellekte depolanan imajlar kalır ve onları bellekten düşünceye her davet edişimizde aslında hayaletlerini çağırmış oluruz.)

Fol Sinema’nın 2015’in Şubat ayındaki ilk gösteriminin küratörü Ekrem Serdar’dı. Kuzey Amerikan deneysel sinemasının örneklerinden oluşan ve tamamı 16mm’den gösterilen seçkide Stan Brakhage, Tony Conrad, Jeanne Liotta, Jodie Mack, Anthony McCall ve Charlotte Pryce’ın gibi önemli yönetmenlerin işleri vardı. Seçkinin adı da ‘Işığın Peşinden / Aynanın İçinden’di. İstanbul Film Festivali’ndeki bölüme isim koyarken aslında Fol’un ilk gösterimine göz kırpıyor olmasının benim için kişisel bir önemi var. Zira bahsettiğim gibi 16mm’den ilk defa film deneyimlediğim gösterim oydu.

Esasen aklımda ilk başta daha güncel bir seçki vardı. Ancak avangard sinemanın köklerini sunmadan bunun havada kalacağını düşündüm. 70’li yıllar sinema tarihi açısından çok ilginç bir dönem. Hollywood muhteşem bir yükselişte; Francis Ford Coppola, Woody Allen, John Cassavetes, Stanley Kubrick, Martin Scorsese gibi önemli yönetmenlerin birbiri ardına ortaya koyduğu etkileyici filmlerle tüm dünyanın gözü “Yeni Hollywood”un üstünde. Oysa yine aynı dönemde, yine aynı coğrafyada bir avuç başka yönetmen, başka türlü bir sinemanın arayışındaydı. Sinemayı bir deneme alanı olarak görüyor, film materyalini ön plana koyarak yeni ifade biçimleri keşfetmeye çalışıyorlardı. 60’lı yıllarda ilk örneklerini gördüğümüz Amerikan avangard sineması 70’li yıllarda en verimli zamanlarını geçirdi. Yeni bir sinema anlayışının gelişmesini ve deneysel sinemanın sonraki kuşaklara aktarılmasını sağladı. Aynı coğrafyadaki bu iki farklı anlayış, zaman içerisinde sinemaya ilişkin dünya üzerindeki iki farklı anlayışın genel bir temsili şekline geldi. Bir tarafta büyük bütçeli, şaşaalı, yüksek sesli filmler yapılırken diğer tarafta fısıltılarla konuşan, küçük denemeler vardı.

Avangard sinemanın vaftiz babası (Godfather’ı) olarak kabul edilen Jonas Mekas, yıllar sonra sinemanın 100. yılına ithafen kaleme aldığı manifestosunda buna şöyle değinecekti:

“Büyüklüğün, görkemlilerin, bir milyon dolarlık yapımların zamanında, insan ruhunun mütevazı ve gizli eylemleri adına konuşmak istiyorum: Öylesine ince, öylesine ufaklar ki Klieg ışığının altında yok oluyorlar. Sinemanın küçük biçimlerini yüceltmek istiyorum: Lirik yapıyı, şiiri, suluboyayı, etüdü, eskizi, betimlemeyi, arabeski ve bagatelle’i ve kısa 8mm şarkıları… Cümle âlemin başarılı olmak ve satış yapmak istediği zamanlarda, toplumsal ve gündelik yıkımları, görünmezin, para ya da ekmek getirmeyen ve adını ne sanat tarihi, ne çağdaş, ne de herhangi bir tarihe geçirecek şeylerin peşinde koşmak için benimseyenleri yüceltmek istiyorum. Ben, birbirimiz için icra ettiğimiz sanattan yanayım, arkadaşlar olarak.”

“Işığın Peşinde” seçkisi, 1970’li yıllarda en başarılı örneklerini vermiş olan Amerikan avangard sinemasının temel örneklerini içeriyor. Bu seçkinin en önemli özelliği tüm filmlerin orjinal formatında (16mm filmden, 16mm projektörler ile) gösterilecek olmasıdır. Sinema tarihçisi ve küratör olan Herb Shellenberger’ı da festivalin konuğu olarak davet ettik. Kendisi her filmden önce yapacağı ufak konuşmalarla filmleri İstanbul izleyicisine tanıtacak ve de festival etkinliği olarak bir panel gerçekleştirecek. Bu senenin bir tanıtım senesi olduğuna inanıyorum; İstanbul izleyicisi avangard sinema ile tanışıyor, yakınlaşıyor. Umarım ‘Işığın Peşinde’ bölümü seneye de devam eder, festivalin kalıcı bölümlerden birine evrilir ve bu yakınlaşma devam eder.

Programdaki filmlerin hepsi ayrı kıymeti olan, avangart sinemanın kilometre taşı filmler. Hepsi orijinal 16 mm kopyalarından gösterilecek. Aslında bu gerçekten meraklısı için bir piyango ve yıllardır İstanbul’da beklediğimiz bir şey.  Bu anlamda pek çok kişi için de yeni bir deneyim, ilk buluşma olacak. Deneysel sinemanın bu filmlerini, avangart Amerikan sinemasını ve yaslandığı metinleri kısa özetleyebilir misin?

Programda yer alan Litvanya Seyahati’nden Hatıralar, film/video günlük türünün öncülerinden Jonas Mekas’ın yanında gezdirdiği 8mm kamerası ve kendi sesi aracılığıyla anılarını ortaya koymasından oluşuyor. Mekas’ın tüm filmografisi bize insana dair ufak şeylerin ne kadar kıymetli bir sinema malzemesi olabileceğini gösterirken, Michael Snow’un üç saati aşan Merkez Bölge filmi dünyayı, kameranın başında bir insanın olmadığı bir şekilde ve bunun neticesinde insan dışı bir zamansallıkta sunuyor. Mekas’ın öznel deneyimi konu edinen lirik ve içten sinemasına karşılık Snow’un daha soğuk, mekanik ve kavramsal sineması dönemin avangard sinemasındaki çeşitlilik hakkında ipucu veriyor. Böylesi bir çeşitlilik içerisinde, pelikülü temel alarak ve onun sınırlarını zorlayarak ilerleyen filmler, “Pelikülün Sınırları” adlı program altında toplandı. Standish Lawder’ın Koridor, Ernie Gehr’in Dingin Hız ve Ken Jacobs’ın 3D filtrelerle izlenen Yerküre adlı filmleri, sinemacının kullandığı materyallerden yola çıkarak izleyiciye yalnızca bir hikâye anlatmanın ötesinde bir deneyim sunmayı da amaçlıyor.

Dönemin gelişen teknolojisi ile birlikte filmin yerine geçmeye başlayan video da kısa sürede deneysel sinemacıların ilgi odağına yerleşti. Teknolojiyi sanatın içine katan ve film pelikülü yerine videoyu kullanan sanatçıların işlerinden oluşan Sanat Olarak Video adlı seçkide, Stan VanDerBeek’in 70’li yıllarda gerçekleştirdiği, bilinçdışından fırlayan dans, şiir ve çeşitli materyallerin kolajlarından oluşan videoları ile birlikte Nam June Paik ve John Godfrey’nin belki de döneminden çok sonra “MTV Kuşağı”nın alışık olacağı bir sinema diline yaklaştığı çalışması Global Groove yer alıyor.

Oysa bu video ve animasyon deliliğinden hemen önce Robert Breer, eliyle tek tek 16mm film karelerine yaptığı çizimlerden dergiden kesilmiş resimlere kadar türlü karışımların hızlı devinimleri ile ortaya çıkardığı soyut animasyon çalışmalarında, seyirciye buna benzer bir deneyimi farklı bir araçla sunuyordu; pelikülün kendisiyle.

Robert Breer’in filme olan bakışını anlattığı cümleleri, kulağa bir devrim marşının sözleri gibi tınılıyor: “Yaşasın formsuz film! Edebi olmayan, müzikal olmayan, hikâye anlatmayan… Aynı yemek yemek gibi, bakmak, koşmak gibi bir deneyim, ağaç veya binalar gibi bir nesne!”

Breer’in bir anlam üretmektense, kendisi bir anlam taşıyan filmlerine yakından baktığımızda, sinemaya bakışı üzerinden akrabalık kurabileceğimiz çok önemli bir isimle karşılaşıyoruz: Stan Brakhage. Avangard ve klasik sinema arasındaki ayrımı ayrım olmaktan çıkarıp uçuruma dönüştüren ve hem deneysel hem de ana akım sinemaya ilham kaynağı olan öncü yönetmen Stan Brakhage, sinemasında ritmin kendisini ön plana koyuyor. Görsel ritme verdiği önem nedeniyle çoğu filmi sessiz; yönetmen özellikle müzik kullanmamayı tercih ediyor. Brakhage, soyut diyebileceğimiz bir imgeler karnavalı halindeki filmleri ile biliniyor. 1974 yılında gerçekleştirdiği Işığın Metni, yönetmenin görsel müzik arayışına devam ettiği, kendine has temposuyla soyut imajlardan oluşmaktadır. Aynı zamanda bu film, yönetmenin, imajların kişide yarattığı etkiyle bireysel deneyimleri farklı bağlamlarda hafızanın derinliklerinden geri çağıran önemli çalışmalarının başında gelmektedir.

Sinema ve hafıza arasındaki ilişkiyle oynayarak, nostalji duygusunun sinemadaki karşılığını arayan Hollis Frampton’ın en önemli filmlerinden biri olan (nostalji) ve hızlıca belirip kaybolan görüntülerle seyirciyi provoke ederek yeni bir perspektif sunmayı amaçlayan Paul Sharits’in S:TREAM:S:S:ECTION:S:ECTION:S:S:ECTIONED’i, Yıkıcı Dürtü başlığı altında görülebilir.

Filmografisi boyunca izleyici ve sanat eseri arasındaki ilişkiyi sorgulayan Yvonne Rainer’ın önemli yapımlarından biri kabul edilen Öyle Bir Kadın ki… seçkide yer alan filmlerden biri. Kendisi de aynı zamanda performans sanatçısı olan yönetmen, performans sanatını da sinemasına ekleyerek, bunalımlarını ve hayata karşı öfkesini cinsel doyumsuzluğuyla baskılayan bir kadının hikâyesini pembe dizilerin olay örgüsüyle seyirciye sunuyor.

Dönemin önde gelen yönetmenlerinin, feminist ve kuir dünya görüşlerini ortaya koyduğu filmleri içeren “Dişiliğin Muktedirliği” adlı seçkide ise Chick Strand’ın Hafif Kurgu, Anne Severson’ın Büyük Çakranın Yakınında ve Barbara Hammer’ın Çifte Kuvvet adlı filmleri yer alıyor.

Chick Strand’ın Hafif Kurgu filmi kadın şehveti üzerine kişisel bir belgesel denemesiyken, Barbara Hammer, Çifte Kuvvet’te lezbiyen bir ilişkiye ve onun dinamiklerine odaklanıyor. Anne Severson’ın radikal filmi Büyük Çakranın Yakınında ise çeşitli yaşlardan kadınların vajinalarının yakın plan görüntülerinden oluşuyor. Bu üç yönetmen, genellikle eril bakışın hâkim olduğu sinemada kalıpları yıkarak sinema ve cinsiyet alanında yeni tartışmaların açılmasında önemli rol üstlendi.

Fol sinema’da aslında İstanbul için çok yeni bir şey. Belki de 70’ler sinematek deneyiminin mikro da olsa günümüze uyarlanmışı, içerik açısından çok farklı bir yer olsa da film gösterme açısından… Bu açıdan Fol Sinema çok iyi ve zor bir işi başarıyor. Bize biraz İstanbul’da bu işi yapmanın zorlu ve keyifli yanlarından bahseder misin? Mesela izleyici ve şehirdeki kültür sanat ortamını nasıl değiştirdi ve dönüştürdü Fol?

Sinematek dönemini göremedim. O dönemin anılarını şimdi uzaktan, bilinmeyen bir diyarın güzel günlerine bakar gibi yani tatlı bir tarih kitabı gibi okuyor, dinliyorum. Bir dönemi yetiştiren, etkileyen bir yapıdan bahsediyoruz. Eskiden bu filmlere ulaşmak imkansızdı ve Onat Kutlar ile birlikte bir avuç insanın çabası sayesinde bu mümkün oldu. Şimdi ise internet var, istediğiniz filme ulaşabiliyorsunuz. Bu demek değil ki bir Sinematek’e ihtiyacımız yok. Sinematek sadece film gösterilen bir yer değil, aynı zamanda bir film kütüphanesidir. Bundan sinemanın bir topluluk eşliğinde ama tek başına izlenilen bir şey olduğuna inanıyorum. Hatta bunu bir ayine benzetiyorum. Bir filmi perde de deneyimlemek ile bilgisayar ya da televizyonların ekranlarından deneyimlemek iki farklı deneyim biçimi. İşte bu nedenle Sinematek önemli bir yapı; insanları bir araya toplayan ve bu ayini mümkün kılan bir mekan.

İstanbul’da müzeler, galeriler gibi sanat kurumlarının da film göstermeye başlamasıyla birlikte güncel sanat ile sinemanın kesişim kümesinde bir kitle oluştu. Fol’un da bu kitlenin oluşumunda katkısı olduğuna inanıyorum. Film göstermeye başlarken tek çıkış noktam paylaşma isteğiydi ama yine de gösterdiğim filmlerin bir kitle oluşturabileceğine pek ihtimal vermiyordum. Bir yıla yakın bir sürede Fol’un çevresinde şaşılacak derece bir kitle oluştu.

Fol, programında genelde avangard işlere öncelik veriyor. Eğer Sinematek ile bir kıyas yapacaksak eğer, onların programlarına baktığımda sosyalist görüşlü mesaj ileten gerçekçi filmlerin ağırlıkta olduğunu görebiliriz. Deneysel sinema garip bir şekilde her zaman bir burjuva uğraşı olarak görüldü. Sosyal gerçekçi filmlerin tam karşısına oturtuldu. Bu tip filmlere karşı olmamakla birlikte, sosyal gerçekçi bir sinemanın, sinemanın olanakları karşısında yetersiz kaldığını inanıyorum. Zira en temelinde sinema ile gerçek dünya arasında bir köprü kurma çabaları, sinemanın kendi gerçekliğine dair tüm olanaklarının yitirilmesine sebep oluyor. Bence sinemanın gerçek ile hiçbir alakası yoktur ama hakikat ile olabilir. Sinema kendi özel alanını yaratan, kendi özel gerçekliğine sahip bir izdir. Kendi gerçekliğinde, kendi fizik kurallarında ve bu kuralların olasılığında dans eden imajlar silsilesidir. Hakikat ile ilişkisi var ise bu ancak hakikatin kendi alanına girebildiği için değil, kendi alanında hakikat denen şeyi tekrardan yaratabildiği içindir. Bu durum bana başka gezegenlerde, hatta samanyolunun ötesinde başka galaksilerde, el yordamıyla su arayan insanoğlunu hatırlatıyor. Bu doğru bir analoji; insan su bulduğunda, canlı bulacağını umuyor. Su, insan için yaşamın fiziksel bir temeli ve hakikati. Oysa uzak uzak galaksilerde, kendi fizik kurallarını yaratmış bir gezegenin fiziksel temeli ve hakikati hiç karşılaşmadığımız bambaşka bir madde olabilir. İşte sinemanın hakikati ile yaşadığımız hayatın hakikati de birbirinden böyle ayrılıyor.

Fol biraz da bu bilinmeyen hakikatin peşinde ama bunu ciddi bir iş olarak değil de güle oynaya, biraz da dalga geçerek yapıyor. Size fol programlarına nasıl karar verdiğimizden bahsedebilirim. Sinemayı bir deneyim alanı olarak gören ve bu deneyimi yaratabilen işlere özel bir ilgimiz var. Sinemada temsil mefhumu hakkında da çeşitli dertlerimiz var. Fol’un ana programcısı ben olsam da, geçmişte Ekrem Serdar ve Cana Bilir-Meier gibi çeşitli küratörler film programları gerçekleştirdi. En son Şubat ayında küratörlüğünü Zeynep Öz’ün yaptığı iki günlük film ve konuşma programını SALT işbirliğiyle gerçekleştirdik. Yakın gelecekte de Katie Bradshaw’ın programlayacağı bir gösterim gerçekleşecek. Tüm bunlar Fol’un kolektif yapısını güçlendiriyor. Ekrem’den (Serdar) çok şey öğrendim, bu öğrendiklerimi de başkalarına aktarmaya çabaladım.

Fol, benim için sinema hakkında düşünme pratiği haline evrildi. Film yapamıyordum, bir süre film yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. “Sinema nedir?” sorusu hakkında düşünebileceğim bir alan yaratmak mantıklı geldi. Bu artık Fol’la birlikte kamusal bir alan.

Geçtiğimiz şubat ayında da İfistanbul’da başka haller isminde bir bölüm yaptın. Biraz değerlendirir misin? İzleyicinin tepkileri, senin gözlemlerin nasıl ?

Geçtiğimiz bir buçuk yılda Merlyn Solakhan’ın Tekerleme filmini araştırdım. Bu sürekli yaptığım bir araştırma değildi ama her fırsatta Merlyn Hanım kimdir, neler yapmıştır diye çeşitli kaynaklardan tarama yapıyordum ve onu tanıyabileceğini düşündüğüm insanlara ulaşmaya çalışıyordum. Sonunda kendisine ulaştığımda, filminin neden ilgimi çektiğini anlattım ve Fol’da göstermek için izin istedim. Bu yine de tam içime sinmedi; Fol neticesinde ana akıma yakın değil. Tam tersi bir alt kültür duruşu var; kitlesi var ama bu sınırlı. Mustafa’yla (Uzuner) buluştuğumuz bir gün, kendisine filmden ve araştırmamdan bahsettim. İşin içinde Fol olsun ya da olmasın, Tekerleme’nin büyük bir kitleye ulaşması beni mutlu edecekti. Aradan biraz zaman geçince, Mustafa, Fol ve !f’in ortak küratörlük yapacağı bir bölüm fikrini ortaya attı. Aklımızda Fol’un da geçmişte dirsek temasında olduğu ya da gösterdiği filmlere yakın avangart diyebileceğimiz sinema yapan yönetmenlerin yeni işlerinden oluşan bir bölüm vardı. Neticesinde ilk kez Jonas Mekas filmini !f’te izlemiş biri olarak !f ile Fol’un birlikteliği bana heyecan verici geldi. Başka Haller adını verdiğimiz bölümde, Tekerleme dışında, Ben Rivers, Jem Cohen, Frederick Wiseman ve rahmetli Chantel Akerman’ın son filmiyle yılın bence en önemli filmlerinden biri olan Isiah Medina’nın 88:88 filmi yer aldı. Tekerleme de dahil tüm bu filmlerin ortak özelliği yeni yönelimler ve yeni görme, deneyimleme biçimlerini öneriyor olması.

Artık büyük festivaller, deneysel sinemaya bir bölüm açmaya, programlarında önemli yer ölçüde yer vermeye başladı. Aslında başladı demek biraz yanlış olur, Toronto Film Festivali’nde Wavelenghts , New York Film Festival’inde ‘Projection’ uzun süredir var. Rotterdam Film Festivali belki de Avrupa’da deneysele en çok ağırlık veren, ana-akım festivallerden birisi. Bu bölümler seyirci tarafından talep edildiği için, izlendiği ve ilgi gördüğü için var. Benzer bir sinema izleyicisinin İstanbul’da oluşmasıyla birlikte Türkiye’de de !f ve İstanbul Film Festivali gibi 2 büyük festivalin avangard sinemaya yeni bölüm açması mutluluk verici. Yine de İstanbul’daki sinema izleyicisinin ve festival takipçisinin büyük çoğunluğu daha önce deneyimlemediği bir sinema örneğini perdede deneyimliyor. Bazıları seviyor, bazıları yarısında çıkıyor, bazıları sevmese de durup anlamaya çalışıyor, filmden sonraki konuşmaya katılıyor, güzel ve değerli tartışmaların ekseninde oluyorlar. Zira mesele sevmek ya da sevmemek değil. Bir sanat eseri çoğu zaman kendisini size direkt sunmaz, sizden de belirli oranda bir emek bekler. İstanbul’da son yıllarda bu emeği verebilecek bir kitlenin varlığını görebiliyorum.

Bu bölümde İstanbul izleyicisi için çok güzel bir sürpriz de yaparak bir kayıp filmi, “tekerleme”yi ortaya çıkardın. Fol’ün gelecek aylarında böylesi sürprizler var mı? Belki biraz ipucu ?

Merlyn Solakhan’ın sadece Tekerleme filmi değil, yapmış olduğu belgeseller de var. ’90 yılında Onat Kutlar’ın anlatıcısı olduğu yarısı Hamburg’ta yarısı İstanbul’da geçen çok ilginç bir Karagöz Hacivat belgeseli de onlardan biri. Belki ileride Merlyn’in belgesellerine yer verebiliriz. !f’in programcılarından Mustafa (Uzuner) ile buluşup kayıp filmlere kafa yorduğumuz, araştırdığımız bir dönem oldu. Aramızda 4-5 filmlik bir liste var ama filmleri şimdilik söylememek en iyisi.

30 Mart’ta Aynalıgeçit’te Fransız kavramsal sanatçı Sophie Calle’ın o dönemki erkek arkadaşı Gregory Shephard ile gerçekleştirdiği ilk video projesi olan Double-Blind (No Sex Last Night)’ı göstereceğiz. Nisan ayında, bu sene üçüncüsü gerçekleşecek olan ‘Domates Biber Patlıcan’ dahilinde ALT Sanat Mekanı’nda ‘Zeminde Zeval’ adlı bir gösterim gerçekleştireceğiz. Bu gösterimde Apichatpong Weerasethakul’un ilk filmi Mysterious Object at Noon ile birlikte Anouk De Clercq’ın Thing adlı filmini yer alacak. Yine Nisan ayında destekçilerimize özel bir gösterim gecesi gerçekleştireceğiz ve bu gecede Michael Snow’un 180 dakikalık insansız bir dünya tefekkürü filmi The Central Region’ı 16mm’den göstereceğiz. İlerleyen aylarda ağırlamak istediğimiz ve bizi çok heyecanlandıran gösterimler var ama sürpriz olarak kalmasını daha hoş olur.

İstanbul Film festivali’nden başka tavsiyelerin var mı? Program hakkında ne düşünüyorsun?

Bu sene festivalin direktörü değişti ve Kerem’in (Ayan) direktör olarak ilk senesi. Kerem ve deneyimli ekibinin elindeki festival bu sene çok güzel riskler aldı ve tüm bu risklerin sonucunda ortaya bir sinema izleyicisi olarak uzun zaman sonra çok heyecanlandığım bir festival çıktı. Festival süresinin kısalması, festivali hantallaştıran ve geçmişte bazen neden gösterildiğini bile anlamadığımız filmlerin ayıklanması çok iyi bir gelişme. Sadece bu da değil, festivalin İstanbul’un uzak ilçelerine yayılması, oralarda da bir salon bulup insanlara ulaşmasını çok önemli buluyorum. Film sayısı azaldı, süreler kısaldı, mekanlar çoğaldı, Otto Preminger ile birlikte retrospektif geri geldi, ilk defa kısa film yarışması yapılıyor, festivalde yeni bölümler var ve elbette avangard sinemaya bir bölüm ayrılıyor. Daha ne isteyebilirim!

Işığın Peşinde bölümünü ayırarak söyleyebilirim ki, kişisel listemin en tepesinde Apichatpong Weerasethakul’un Vapour, Tsai Ming Liang’ın No No Sleep ile Afternoon, Miguel Gomes’in Arabian Nights Üçlemesi, Philippe Grandrieux’un Meurtrière, Laurie Anderson’ın Heart of a Dog filmleri duruyor. Bunların dışında vakit bulursam rahmetli Jacques Rivette’in Out 1 dahil olmak üzere Gömülü Hazineler bölümündeki 4 filmi, Lav Diaz’ın A Lullaby to the Sorrowful Mystery, Philippe Garrel’in In The Shadows of Women, Alexander Sokurov’un Francofonia, Radu Muntean’ın One Floor Below, Sergei Loznitsa’nın The Event, Hong Sang-Soo’nun Right Now, Wrong Then ve Sharunas Barthas’ın Peace To Us in Our Dreams filmlerini izleyeceğim.

Kapanan sinemalar, tekelleşen Türk filmleri ve sinema salonları derken aslında film izleme deneyimi oldukça tektipleşti… Üretimde ise 3-4 yıl öncesinin umutlu hali ise yok. Bu duruma ilişkin neler söylersin?

Ben biraz optimistim. Bu kısır döngü belki bir devrime gebedir, diye düşünüyorum. Devrimi hep kötü algılıyoruz, oysa kelime kökeni devirmek değil devretmekten gelir. 3D’nin çok da mühim bir gelişme olmadığına inanıyor ve seyirciyi başka bir şeye hazırladığına ya da hazırladığı şey ne ise onun olasılığının üretilebileceği nokta olduğunu düşünüyordum. Yeni bir kavram olarak VR (Virtual Reality) hayatımıza girmeye başladıkça, bence üretim ve tüketim pratiğimiz tamamen değişecek. Bu sene !fistanbul’da Deniz Tortum’un küratörlüğünde bir VR işi vardı. Sanatçı Oscar Raby’nin sanal gerçeklik mecrası için yaptığı on dakikalık kişisel bir belgesel olan ‘Onay’ bir Oculus gözlük takılarak deneyimleniyordu. Deniz bana bundan ilk bahsettiğinde, alışık olmadığım, bambaşka bir mecranın sunduğu imajlar dünyasından bahsediyordu. Ve bu elbette kulağa korkutucu geliyor. Sinemanın gücünün perde ile göz arasındaki mesafede olduğuna inanan biriyim ve VR bunu tamamen yıkıyor. Kulağa korkutucu gelmesinin sebebi bunun gerçeğin pornografisine evrilme olasılığı olabilir.

Uzak bir gelecekten bahsediyorum gibi bir hisse kapılabilirsin, ama değil. Yine de daha yakın bir gelecekten bahsedecek olursam, artık eline kamera alan herkes film yapabiliyor. Bu klişe bir söylem ve çok doğru. Film gramerine ihtiyacımız yok. Bugün sinema okullarında öğretilen (ve benim de eğitimini almış olduğum) sinema, esasen ‘sinemayı nasıl evcilleştirebiliriz’ sorusunun ürünüdür. Ben bunu yüksek duvarlı, özel korumalı sitelerde yaşayan burjuva ahmaklığına benzetiyorum. Sınırlar çiziyor, hapsediyor, imkanı kısıtlıyor ve yapay bir güven inşaa ediyor. Oysa sinema (ya da genel olarak sanatın kendisi) ormanda bata çıka, canın acıya acıya yürümeyi gerektirir.

İnandığım ve gösterdiğim filmlerin bir sistem içerisinde maddi olarak desteklenmedikçe yönetmenlerine ya da yapımcılarına para kazandırabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle de tüm bu film çekme ve gösterme maceralarının esaslı bir Don Kişot piyesi olduğuna inanıyorum.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir