İstikrar mı, İstikrarsızlıkta İstikrar mı?

Facebooktwittergoogle_plusmail

Moderatör: Özlem Çelik 

Bu görüşme, Gezi ayaklanması sırasında New York’ta yaşayan aktivistlerin bir araya gelerek kurduğu Research Instıtute on Turkey[1]’ile bağlantılı çalışan Türkiye Borç ve Finansallaşma Araştırma Ağı dahilinde bir süredir ortak faaliyetler yürüten Özlem Çelik, Ali Rıza Güngen, Elif Karaçimen ve Ümit Akçay ile borçlanma ve finansallaşmanın serüveni üzerine bir yuvarlak masa toplantısı olarak düzenlendi. 2000’li yılların başından itibaren hepimizin gündelik hayatını ve emek sürecini belirleyen bir mesele olan borçlanmayı, farklı boyutlarıyla çalışanlar olarak konuştuk. Bireysel borçlanma konusunda önemli bir katkı sunan Elif’in doktora araştırmasına dayanan Türkiye’de Finansallaşma: Borç Kıskacında Emek başlıklı kitabı SAV Yayınlarından bu yıl çıktı. Ali Rıza ve Ümit’in[2] de bu alanda şimdiden önemli çalışmalar arasına giren Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği başlıklı Notabene’den çıkan kitabı ve Praksis Dergisi’nin editörlüğünü yaptıkları Borçlan(dır)ma ve Türkiye’de Borçluluk sayısı konuyu derinlemesine merak edenlerin bakabileceği yayınlar arasında. Özlem’in ise yakında ulaşılabilir olacak olan Türkiye’de ve İstanbul’da konut sektörünün dönüşümünü ele alan ortak bir araştırma projesinin raporu[3] da alanın aktörlerinden zengin bir kesit vermekte. İktisatçıların rakamlarla dolu dünyasından biraz uzaklaşarak finansallaşmanın ve borçlanmanın bizler için ne anlama geldiğini irdeleyen bu görüşme kriz, borçlanma ve seçim döneminde sıklıkla dile getirilen istikrar üzerine değinilerle örüldü.

ön kapak

Moderatör (M): Bir süredir sıklıkla duyduğumuz bir kavram var: finansallaşma. Farklı farklı yorumlar hem yazında hem de gündelikte tartışılageliyor, sizce nedir finansallaşma?

Elif Karaçimen (EK): Finansallaşma bugün kullandığımız haliyle 2000’li yılların başında kullanılmaya başlanmış bir kavram. Terim olarak o dönemlerde kullanılmamış olsa da, 1970’lerden beri Marksist iktisatçıların geç kapitalizmin finansla bağlantılı yeni dinamiklerini ele alan analizler yaptıklarını biliyoruz. Bu anlamda finansallaşma analizlerinin ilk kez 1970’li yıllarda Monhtly Review dergisi çevresince Amerikan ekonomisinde kendini gösteren durağanlaşma eğilimine karşı çözüm arayışları esnasında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Magdoff ve Sweezy’ye göre Amerikan ekonomisinin büyümesi için gereken araçları finansal genişleme sunmuştur. O tarihten itibaren finansallaşma ağırlıklı olarak erken kapitalistleşmiş ülkelerde üretken sektörlerde yatırım olanaklarının eksiliğinden ve kapitalizmin durağanlaşmasından hareketle ele alınmıştır.

Ali Rıza Güngen (ARG): 1993’te Kevin Phillips’in Amerikan ekonomisinin sorunlarına işaret etmek için kullandığı kavrama Giovanni Arrighi hegemonik gücün son evresini anlatmak için referans verdi. Ancak kavramın dipnotlardan başlıklara taşınması 2000’ler. Özellikle 2007-2009 krizi sonrasında bir patlamadan söz etmek mümkün. Heterodoks iktisatçılardan Foucaultcu sosyologlara çok sayıda eleştirel araştırmacının finansın ekonomide ve gündelik hayatta artan önemine işaret etmek için kullandığı bir kavram var artık karşımızda.

M: Türkiye’ye bakarsak, finansallaşma Türkiye’de nasıl bir karşılık buluyor?

ARG: Türkiye’de sürecin başka geç kapitalistleşen ülkelere benzerlikleri vardır çünkü burada da neoliberal dönemde finansal derinleşme çabası zemin hazırlayıcı olmuştur. 1990’lardaki borç kapanında devlet borç kağıtlarına ödenen inanılmaz faiz finansal yatırımın üretken yatırımdan daha karlı hale gelmesi sonucunu doğurdu. Devlet borçlanması halen önem taşımakla birlikte resim 2001 krizinden sonra önemli oranda değişmiştir. Elif’in çalışmalarında gösterdiği üzere tüketici kredilerinin açtığı bir yol var. Yalnız, kredilerin ve çeşitli borç paketlerinin menkul kıymetleştirilip ikincil piyasada el değiştirmesi Türkiye’de oldukça yeni.

EK: Türkiye’de finansallaşmaya dair iki ayrı dönemden bahsedebiliriz. İki dönemde de finansal alanda yaşanan gelişmeler ekonominin girdiği krizlere birer çözüm arayışı olarak ortaya çıkmıştır. Ali Rıza’nın bahsettiği ve kendi çalışmalarında da ayrıntılı bir şekilde analiz ettiği ilk dönem finansallaşma yüksek kamu açığının finansmanı üzerinden kamudan özel sektöre bir kaynak transferine karşılık gelmektedir. 2001 kriziyle başlayan ikinci dönemde ise kamu açığının yerini özel sektör açığı almıştır. Bu özel sektör açığı kendini giderek artan şirket ve hanehalkı borçlanmasında göstermektedir.

M: Bu borçlanmanın niteliğinin değiştiği anlamına mı geliyor?

EK: Evet. Az önce bahsettiğim gibi 1980’lerin sonlarından başlayan finansallaşma sürecinde kamu borcu yerini giderek özel sektör borcuna bırakmıştır. Bu anlamda iktidarın övgüyle bahsettiği AKP’li yıllarda IMF borcunun bitirildiği söylemi de aslında dış borcun bittiği anlamına gelmemektedir. Türkiye’de şirketler kesimi dış borcundaki muazzam artış uluslararası alanda da giderek dikkat çekilen bir konu haline gelmiştir.

Ümit Akçay (ÜA): Gündelik hayatımızın giderek daha geniş bir kısmının finansal faaliyetlerin konusu olmaya başlaması aslında bireysel borçlanmanın giderek daha da artması anlamına geliyor. Bu anlamda finansallaşma, kredi paranın hakimiyeti yani her düzeyde borçluluğun artması anlamına geliyor. Bu gelişmenin iktisadi olduğu kadar politik sonuçları da var. Belki altını çizmemiz gereken nokta, finansallaşma kavramının sadece teknik, üretimden kopmayı açıklayan ve çalışanların gündelik hayatlarıyla ilişkisiz bir kavram olmadığı. Tabi, sadece bireysel borçlanmanın artışı değil, Elif ve Ali Rıza’nın işaret ettikleri gibi firma ve kamu borçluluğundaki artışlar da finansallaşma tartışmasının içinde yer alıyor.

M: Borçlanma emekçi sınıfları nasıl etkiliyor? Bir yandan daha çok borçlanırken, bir yandan da güvencesiz işlere mahkum edilmek emekçi sınıflar için ne anlama geliyor?

ARG: Politika yapıcılar açısından durum tam tersi görünüyor. Borçlanma, eğer finansal bilinçle yapılırsa bunun piyasanın nimetlerinden faydalanmak, emek piyasasındaki şoklara karşı hazırlıklı olmak anlamına geldiğini belirtiyorlar. Ancak bütün “finansal kapsayıcılık” ve “kapsayıcı büyüme” söyleminde sürekli güvencesizlik ve esneklik durumu atlanıyor. Ortada bir döngü oluşuyor, borç gereği kötü çalışma koşullarına boyun eğen emekçi, reel ücretlerin baskılandığı ve güvencesinin olmadığı koşullarda – eğer dünyadan elini eteğini çekemiyorsa – daha fazla borçlanıyor.

EK: Türkiye Bankalar Birliği verilerine bakarsak, tüketici kredisi kullananların yarıya yakınının ayda 2000 TL ve altında kazanan hanehalklarında oluştuklarını görüyoruz. Türkiye’de borçlanma giderek bir Ponzi finansmanı durumunu almış durumda. Yani hanehalkları, özellikle emekçiler, borcu borçla çevirmek durumda kalıyorlar. Bundan Merkez Bankası’nın geçtiğimiz yıllarda yayınlanan Finansal İstikrar raporlarında da bahsediliyordu. Özellikle ihtiyaç kredisindeki artışta kredi kartı borcunu ödemek için ihtiyaç kredisi kullanılmasının önemli rolü var. İş ve gelir güvencesizliğinin arttığı bir ortamda kredi kartları giderek bir ücret ikamesi gibi kulllanılıyor. Yani ne zaman maaşlar geç ödense ya da kısa süreli işsiz kalınsa kredi kartı borçları artmaya başlıyor. Farklı istihdam koşullarında çalışan işçiler açısından borçlanma pratikleri ve borçlanmanın getirdiği yük de farklılaşmakta. Ama son tahlilde şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki, artan borçlanma sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü arttırmaktadır.

ÜA: Belki biraz spekülatif olabilir ama bireysel borçlanmadaki artışın bir çeşit sosyal politika olarak kullanıldığını dahi söylemek mümkün. Örneğin, AKP’nin alt sınıflara yönelik sosyal yardım programları sayesinde siyasi rıza devşirdiği sıklıkla dile getiriliyor. Ancak sosyal yardımların milli gelir içindeki payı 2000’lerin başından itibaren sadece 3 kat artmış ve milli gelirin yüzde 1.5’i düzeyinde. Buna karşılık, hanehalkı borçlanması yine aynı dönemde 11 kat artıyor ve  milli gelirin yüzde 20’sinin üzerine ulaşmış durumda. Dahası, uygulanan para politikası çerçevesi sayesinde faizlerin düşük seyretmesi, Elif’in de işaret ettiği gibi, alt gelir grupları için de borçlanmayı mümkün hale getiriyor. Bunun en temel politik sonuçlarından biri, borçlanma üzerinden kişilerin bireysel kaderlerinin piyasanın kaderine bağlanması, yani “istikrar talebinin” artışı!

Borc-kapak

M: Borçlanmanın tali değil temel bir mesele olarak emekçi sınıfların gündelik hayatını örgütlemede yer aldığını söylüyorsunuz, peki buna karşı bir örgütlenme imkanı var mı Türkiye’de?

EK: Ben hanehalkı borçlanmasıyla ilgili Tüketici Dernekleri ile görüşme yaptığımda 2009 yılında BDDK önünde yapılan bir kredi kartı eyleminden haberdar olmuştum. İnternette ayrıntılarını bulmak mümkün. Yine aynı dönemde Devrimci İşçi Partisi, temel ihtiyaçlar için yapılan borçlanmanın silinmesi talebini örgütlenme gündemine taşımıştı. Bunlar benim bildiğim sınırlı sayıda örnek. Yurtdışında örneğin öğrenci borçlarının ödenmesinin reddedilmesi üzerinden kapsamlı kampanyalar yapıldığını biliyoruz. Türkiye’de maalesef kültürel olarak borcu geri ödemek bir şeref meselesi gibi ele alındığından, emekçi sınıflar mecbur bırakılarak borçlandırılmış dahi olsalar borcu geri ödememek üzerinden bir eylemliliğin kültürel olarak da daha zor olduğunu söyleyebiliriz.

ÜA: Ancak yine de güvencesizleşme ve borçlandırmanın birbirine paralel işleyen süreçler olduğu ve artan borçluluğun kişilerin yanlış seçimleri ya da finansal okur yazarlığın yeterince gelişmemiş olması nedeniyle gerçekleştiği gibi argümanlardan ziyade, bireysel borçlanmadaki patlamanın toplumsal bir mesele olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Yani moda tabirle borçlanma konusunda bir farkındalık oluşturmak gerekiyor. Gerek sendikaların, gerekse forumlar, dayanışma örgütleri ya da çiftçi kooperatifleri gibi oluşumların borçlanma konusunu bir gündem olarak ele almalarını sağlamak gerekiyor. Bu bir gündem olursa ve borçlanma konusundaki farkındalık artarsa, sonrasında buna karşı örgütlenme imkanları da gündeme gelebilir diye düşünüyorum.

Özlem Çelik (ÖÇ): Kentsel dönüşüm karşıtı hareketin Türkiye’deki biçiminde de borçlanma karşıtlığını doğrudan gündemine alan bir örgütlenme kurulamadı. Ümit’in dediği gibi özellikle Gezi sonrası oluşan yeni örgütlenmeler, forumlar borçluluk karşıtı bir temelde gündem oluşturabilecek yegane alanlar.

M: Konut sektörüne artan bir ilginin varlığı ve konut kredileri ile artan konut üretiminin bir balon yarattığı söyleniyor. Neler oluyor konut sektöründe? Balon var mı gerçekten?

ÖÇ: Türkiye’de geçtiğimiz 10 yıllık süreçte inşaat ve finans ilişkisinin yeniden şekillendiğini ve de yoğunlaştığını görüyoruz. Bu güçlü ilişkinin konut sektöründe daha yoğun hissedilmesinin ardında bir dizi yeni düzenleme var. Hem konut arzı hem de talebini hareketlendiren düzenlemelerin başında kentsel dönüşüm, ve daha önce sektörde bulunmayan Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları gibi yeni kurumların oluşturulması ya da daha önceden tanıdığımız TOKİ gibi aktörlerin farklı yetkilerle yeniden gündeme gelmesi sayılabilir. Bu ortamda konut kredilerinin de giderek teşvik edildiğini görmekteyiz. 2000’li yıllara kadar gecekondu, lojman ve kooperatif gibi alternatif yollarla konuta erişim mümkünken, artık bu hakkın giderek kısıtlandığı ve bireysel konut sahipliğinin barınma ihtiyacının tek yolu olarak öne sürülmesi de en önemli değişim. Konutun barındığımız bir alan olmaktan bir yatırım aracına dönüşmesiyle beraber hem üreticileri hem de kullanıcıların konuta olan ilgisinin arttığını söyleyebiliriz. Ancak bu ilginin bir balona sebep olduğunu söylemek eksik bir yorum olacaktır. Son dönem yeni konut üretimi ve satışlarına baktığımızda karşımıza çıkan dar anlamıyla yoksullara daha geniş anlamıyla da emekçi sınıflara dönük konut üretiminde arzın talebi karşılamadığı ancak lüks konut üretiminde bir fazla olduğunu görüyoruz. Balon var mı yok mu tartışmasından ziyade dikkat çekmesi gereken husus konut sektörünün çok aktörlü yapısının küresel piyasalarla kurduğu yakın ilişkinin ve bu ilişkinin siyasal iktidarın otonomisine tabiyetinin istikrarsızlık yaratacak nitelikte olmasıdır. Bunun yanısıra, kentsel dönüşüm ile beraber dönüşüme konu olan gecekondu ve sosyal konut alanlarında yaşayanların 2004 yılından beri yürüttükleri kentsel dönüşüm karşıtı mücadelenin de aslında bir yandan mevcut yaşam alanlarını kaybetmenin yanısıra borçlanma karşısında da bir direniş yarattığını göz ardı etmemeliyiz. Olası bir krizden en derin etkilenecek kesim olan emekçiler için borçlanma ve bu borçluluğu sürdürebilme, sürdüremediği durumda evsiz kalmaya uzanacak bu hikaye konut sektörünün istikrarsız ve belirsiz yapısını da ortaya koymakta.

EK: Burada, tabii inşaat sektörü üzerinden büyümenin sermaye birikiminde bir artıştan ziyade varlık değerlerinde bir artış nedeniyle büyümeye karşılık geldiğini de belirtelim. Bu büyüme kapitalizme içkin değer üretimiyle doğrudan bağlantılı olmadığı için de istikrarsız ve kırılgandır.

3k

M: Türkiye çok yakın zamanda iki seçim döneminden geçti ve ikincisi ‘istikrar’ adı altında mevcut iktidarın devamlılığı ile sonuçlandı. Gerçekten bir istikrardan söz etmek mümkün mü? Bizi nasıl günler bekliyor?

ARG: Hayatları tarumar olan Kürt yoksulları ve borç altında kıvranan emekçiler bize istikrarın olmadığını söylemek için yeterli veri sunuyor. İlginç olan sermaye birikimi açısından da istikrarın olup olmadığının sorgulanabileceği bir noktaya gelmiş olmamızdır. Dünya ekonomisinde depresif eğilimlerin Türkiye’yi etkilemeyeceği düşünülemez, ama daha ötesi de var gibi görünüyor: kanımca “uykuda gezinen” dış politika ve emeğin bu kadar değersizleştirilmesi çelişkilerin kapsanması ya da yönetilmesinin mümkün olmadığı bir noktaya bizi getirdi.

ÜA: Gerek dünya ekonomisi, gerekse Türkiye ekonomisi açısından 2016’nın 2015’ten daha iyi olacağına dair herhangi bir veri yok elimizde. Uluslararası kurumların 2016 için yaptığı projeksiyonlarda üç temel gelişmenin kritik olacağı söyleniyor: Fed’in faiz kararının “yükselen piyasalarda” yeni bir finansal krizi tetikleyip tetiklemeyeceği”, Çin yavaşlamasının boyutlarının ne kadar olacağı ve emtia/petrol fiyatlarındaki düşüşün sürüp sürmeyeceği. Bu aynı zamanda 2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin sürdüğünü gösteriyor. Dünya ekonomisinde istikrarsızlığın norm haline gelmeye başladığı bir süreçte Türkiye ekonomisinin istikrarlı bir şekilde büyüme devam etmesi söz konusu olamaz. 2016 için, zaten 2012’den itibaren girilen düşük büyüme patikasının daha da daralarak süreceğini, işsizlik rakamlarının çift haneye ulaşacağını ve özellikle firma borçluluğunun önemli başka mekanizmaları tetikleyebileceğini öngörebiliriz. Bu iktisadi ortama Ali Rıza’nın belirttiği kısmi “iç savaş” ve yörüngesini kaybetmiş dış politika unsurlarını da eklediğimizde istikrarsızlıkta istikrarın sağlanacağı bir yıla girdiğimizi söyleyebiliriz.

[1] http://riturkey.org/tr/

[2] Güncel analizler için: http://kriznotlari.blogspot.com.tr/

[3] http://fessud.eu/working-papers/#WP8

* Bu yazı Mesele’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir