Lütfen Biraz Bahar!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bahar Çubuk

Uzaktan bir cisim yaklaşsın ve size çarpsın istiyorsunuz. Öyle günler. Gri, karanlık. Ama bahsetmeyeceğim kötülüğünden, berbatlığından. Çünkü siz biliyorsunuz zaten günü, içindeyiz yaşıyoruz. İşte bugünlerde; artık uzaydan mı gelir, bir bilinmez alandan mı (bilinmemesini yeğleyerek, artık bir şeyleri flu yaşama, sorgulamama isteği hasıl olarak), bir cisim gelsin çarpsın, biraz buralara, iyilik, güzellik, huzur katsın istiyorsunuz. Uzun zamandır dönüp dönüp aynı güne uyanıyoruz. Hatırlatmak istemiyorum ama hiç bizden uzağı gitmiyor, yaşadığımız döngüsel karanlık. Evet, aynı güne uyanıyoruz, bir çocuğun uyanamadığı, bir kadının gittiği, bir şehrin yandığı güne. Hatırlar mısınız bilmem; Groundhog Day filminde, Bill Murray her gün aynı sabaha uyanmaktan,  kendi için ve dünya için bir şeyler yapmaya başladığında ve daha da önemlisi sevip, âşık olduğunda, kurtulmuştur. Bizler için de niye böyle olmasındı ki? Edebi barış ancak, halkın ortaklaşa kararıyla hayata geçirilebilir. İnsanların eskisi kadar edilgen olmadığı doğru, ancak bunun nedeni kendi güvencesizleşmelerinin etkin aktörleri haline gelmeleri.

Melisa Kesmez, Bazen Bahar, Sel Yayıncılık, 2015, 110 sayfa.
Melisa Kesmez, Bazen Bahar, Sel Yayıncılık, 2015, 110 sayfa.

Buhranlı bir İstanbul sabahıydı anlayacağınız. Radikal hayat, radikal siyaset algılarımız gereği yüzleşme isteyip, fakat her şeyin üstünü örtüğümüz sabahlardaydık. Sonra otobüste adından dolayı büyük heyecan duyduğum Melisa Kesmez’in Bazen Bahar’ını elime aldım. Bazen Bahar ikinci çocuğuydu Melisa Kesmez’in. İlk kitabı da bir öykü kitabıydı, ikinci kitabı gibi. Melisa Kesmez’in ilk kitabı Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz altıncı baskısını yaptı. Yazar bir süredir, naifliğiyle, hayata kattığı sakinliğiyle ilgilimi çekiyordu. Tılsımlı bir şeyler vardı bu kadında. Hani “iyi etme hali” deriz ya ve bu iyi etme hali az insanda bulunur ya, o az insandan biri olduğunu uzaktan, çok uzaktan anlıyordum yazarın. Iris Murdoch, “edebiyat pek çok şey yapar” demişti bir demecinde. Edebiyat; insanoğlunun yaşamına yöneltilmiş, içli bir çığlıktır. Melisa Kesmez’de bu içli çığlığı atanlardan.  Görüp, duymuyorsanız sağır olmuşsunuz demektir, geçmiş ola, ama duyanlardansanız; bizlere bir şans bu.  Biraz toparlanma şansı. Toplanan dumanları sağa sola dağıtma şansı bu. Var olma bunalımlarını, dünyanın anlamlarını kabul edip, çokça üzerine düşünmeyi bırakıp, kenara iteleyip, yaşamı benimseten de bu. Görünür huzur dediğimiz şey, iktidarların, liderlerin işlevi olmamıştır bugüne kadar, onu Melisa Kesmez gibi yazarların gölgesinde arayıp, buluyoruz.

Sıra dışı cinsi yazan kadınlar

On öykü yer alıyor kitapta. Domates tohumları ile başlıyorsunuz. Annelik güzellemeleri bu ülkede yıllardır süregelen bir davranış biçimidir. En büyük kutsalımız. Hele ki on üç senelik AKP iktidarı ile bu kutsallık Hindistan’daki ineklerin seviyesine ulaştı. Durum böyle olunca, bütün annelik hikâyelerinden kaçıyorsunuz. Melisa Kesmez’in “Domates Tohumları” öyküsünde ilk kez bir anne hikâyesinden kaçmayacaksınız. Çünkü öyküde gizli bir dil, ataerkil ilişkileri ortadan kaldırarak, çağdaş aile zırvalıklarını kenara atarak, geleneksel anneyi, ama direk kadını yeniden doğayla ilişkilendirmiş. Ataerkil nosyonları değil, anneden kız çocuğuna geçen o güzel kadınlık bağını hissediyorsunuz. Bir süredir cinsel devrimini tamamlamış olan kadın yazarlar, edebiyat alanlarını istila ediyor. Yıllardır erkek iktidar edebiyat alanlarını, çatışma, tahakküm türünden erkek davranışlarıyla yer edinen kadın yazarların sonu geldi, artık Melisa Kesmez gibi gerektiğinde tüm naifliğiyle geleneksel anneyi, sıra dışı cinsi yazan kadınların zamanı.

“Beyaz Kelebekler” öyküsünde; kocasına âşık olmayan sıra dışı bir anneyi buluyorsunuz; hem sıra dışı bir kız çocuğunu, hem de geleneklerine sıkı sıkıya bağlı anneanneyi.  Güzel olan bir başka yan daha var bu öykülerde; nedense hep daha güzel olduğuna inandığımız geçmiş. Geçmişten; kalın anneanne yorganı, telefon klubesi. Burnunuzda tütüyor birden her şey. İyi ediyor geçmişi hatırlamak, geçmişten eşyaların varlığını hissetmek. Çünkü geçmişteki kolektif bilincin gücünü biliyorsun, zaman geçtikçe bir şeyin özü ya da direk tözün özü kavramlarının içinde yok olduğunu, artık anlamların, anlamsız noktalara ulaştığını biliyorsun. Ütopyamız ve biz adlı bir kitap var ve biz elbirliği ile o kitabı üniter sisteme kurban ettik biliyorsun, geçmiş zaman eşyalarının kalp sızısı yaratması bundandır.

Melisa Kesmez kitabında sadece erkek tahakküme karşı değil, militer aygıt tahakkümün bütün biçimlerine karşı bir direnişi sunuyor. “Çürümenin Bahçesi” öyküsü bu direnişin örneği. Askere giden iki arkadaş, ölen bir ağabey, çürüyen bir bahçe yer alıyor öyküde. Zorunlu askerliğin, savaşın hayatımızı nasıl yakıp yok ettiğini, geride yaşamayan bedenler, yaşamayan bahçeler bıraktığını gösteriyor hikâye. Öyküdeki Kemal, Engin ve Nesrin artık kayıp giden yıldızlar gibilerdir.

Sonra kitapta karşınıza Bir “Bahçeyi Beklemek” öyküsü çıkıyor. İki dostun mektuplaşması satırlarından oluşuyor bu öykü. Biri metropolden gitmeyi başaramayan, biri giden iki dost. Gitsen de olmuyor, kalsan da olmuyor diyor yazar satırlarında. Öyle içten yazışmalar ki, hepimizin hayatındaki gitme arzusunda olan dostlar akla üşüşüyor. Oturup onsuz Burgaz günleri mi olur diye düşünmüyor değilsin, yoksa ben de mi gitsem derken,  “Aşık ol, çocuk, dedi, aşktır bizi çıkaracak olan bu bataklıktan. Kadın olmak ne güzel şey, Deniz. Hayatın yeşerdiği toprak olmak” cümleler yakalıyor sizi.

Birbirimize dokunma hali

Yazar bir arkadaşın iyi olmasını da dert ediyor Bazen Bahar’da, çünkü bahar dediğimiz şey birbirimizi iyiliğini kolladığında anlamlı olacak bir şeydir. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünü meşru gören anlayış insanın kemirgenidir. Tahakkümün merkezileştiği, devasa teknolojik olanaklara kavuştuğu ve dünyanın her köşesini fethedip denetleyebildiği günümüz dünyasında, dünyaya hükmetme, bireyci yaklaşım ve ötekini yok sayan mantığın vardığı nokta, insanın kendi krizidir. Öyle pembe dizilerden fırlamış iyilik kumkuması bir kitap değil tabi, benim söylemek istediğimde bu değil elbette, yazarın da anlattığı öyle bir şey değil. Ama doğal seyirde; arkadaşlarımızı, onların hayatlarını da önemseriz. Önemsememek kurulu mekanik oyunun ta kendisidir asıl. Adem-i merkeziyetçi yapıdan yana durmaktan dem vuran muhalifler, örgütlü toplumun karşısına, sivil toplumculuk entelijansiyasını çıkarıyorlar. Bu noktada bütün kavramları kenara bırakıp Melisa Kesmez’in kitabında yazdığı gibi dişe dokunur birbirimize dokunma hali tek çıkış yoku.

Bazen Bahar’ın birçok öyküsü okuru darmadağın ediyor, insana kendini yakalattırıyor. Her öykü bitiminde okuru durup bir dinlenmeye, sindirmeye çağırıyor. Bir de babanın çocuğunu mutlu etmek için yılbaşı ağacı olduğu öyküsü var ki orada artık ipler kopuyor. Bulunduğunuz noktada gizliden silinen yaşlarınız ve siz oluyorsunuz. Fabrikalarda ve hatta plazalarda açlığın egemen olduğunu, ama birlikteliklerden doğan mutlulukların var olduğunu vurguluyor yazar. Kitapta görünen şey hala insana inançtır. Kitapta görünen şey doğal seyirde yaşamın doğruluğuna inançtır. Devletler çekildiğinde toplum vardır diyen bir ses kitap. Kamulaştıran insanlar olmayı reddeden öyküler. Birileri sistem içerisinde insanın kendine yardım edemeyeceği algılarını yerleştire dursun, birileri de bunun tersi istikamette öyküler yazarak hakikatleri oluştursun.

* Bu yazı Mesele’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir