Kaosta Komünist Ufuk

Facebooktwittergoogle_plusmail

Haluk Yurtsever

I

Marx 1845’de, Feuerbach Üzerine Tezler’in on birincisinde, “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, oysa önemli olan onu değiştirmektir“ diye yazmıştı.

1848’de Engels’le birlikte Komünist Partisi Manifestosu’na “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor-komünizm hayaleti” cümlesiyle başlamış, arkasından komünizmin “ bütün Avrupa devletlerince bir güç olarak kabul edildiği”ni belirtmişlerdi.

Aradan yüz yetmiş yıl geçti.

Dünya bugün, birçok bakımdan 1840’lardakinden daha karmaşık.  Dünyayı değiştirmek isteyenlerin ilk bakışta görünmeyen gerçek ilişkileri, süreçleri ve çelişkileri yeniden kavramaları, yorumlamaları ve açıklamaları gerekiyor.

Bugün komünizm “hayaleti” dünyanın hiçbir yerinde dolaşmıyor. “Gerçek bir hareket” olarak yeniden var edilmesi gerekiyor.

Yüz yetmiş yıl içinde önce nelerin değişmediğini, sonra da nelerin değiştiğini araştırmak verimli bir tartışmanın başlangıç noktası olabilir.

“Kısa” yirminci yüzyılı epeyce gerilerde bıraktığımız, yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru yol aldığımız bir zamanda, üç saptamayla başlayabiliriz.

Bir: Bugünkü dünya, değiştirilmeyi 1800’lerden çok daha fazla hak eden, kontrolden ve toplumsallıktan çıkmış, kaotik bir dünyadır. İnsanlık bugün kapitalizmin krizlerinden biriyle değil, bir uygarlık ve var olma kriziyle yüz yüzedir. Kapitalizmin dünyamızı sürüklediği yaşamsal sorunların üstesinden ancak evrensel toplumsal aklı harekete geçirme yetisine sahip bir başka uygarlık gelebilir. Bu uygarlık komünizmdir!

İki: Bugünkü dünya, komünist bir topluma/uygarlığa geçişi başlatmak için gerekli maddi-teknik öncül ve önkoşulların oluşmuş olduğu bir dünyadır. Komünizm yalnızca bir ütopya, “geçiş dönemi” de bu ütopyaya referansla tanımlanan bir toplum modellemesi değildir. Komünizmin kalkış noktası, çelişkileriyle, sorunlarıyla, içinde filizlenen komünizan öğelerle kapitalizmin gerçek dünyasıdır. Komünizmin var olmayan bir dünyayı hedeflemek anlamında ütopya olduğu doğrudur.  İdeolojik siyasal bir akım olarak “komünizm” dendiğinde ise, ütopya kuruculuğu değil, dünyayı değiştirecek “gerçek hareket” kastedilmiş olmaktadır.

Üç: Komünizm bugün dünyanın hiçbir yerinde reel bir siyasal seçenek konumunda değildir. Dünyanın nesnel maddi koşullar, insanlığın toplumsal ve bireysel gereksinmeleri bakımından komünizme, bundan önce hiç olmadığı kadar yakın ve muhtaç olduğu bir zamanda, öznel öğenin bu ölçüde misyonundan uzak konumda olması, pratik siyasal sonuçları bakımından günümüzün belki de en önemli, en yakıcı çelişkisidir.

Dönemin ruhu, her yönden komünizmi çağıran bir nesnellikle, ona yanıt veremeyen bir öznellik olarak özetlenebilir.

II

Düzensizliğin, belirsizliğin, siyasal gericiliğin, şiddetin, toplumsal çözülme ve çürümenin iç içe olduğu kaotik bir dönemden geçiyoruz.

Egemen üretim ilişkisinin yapısından, özünden kaynaklanan çelişki ve dinamiklerle, dönemsel koşulların birlikte oluşturduğu topluduruma geniş açılı, en temel, en “kalın” çizgileri gösteren bir mercekten bakmak gerekiyor.

“Kapitalist üretim süreci, özünde, aynı zamanda sermaye birikim sürecidir.”[1] Kâr kütlesinin sürekli olarak büyüme, kâr oranının ise düşme eğilimi göstermesi kapitalist üretim biçiminin yapısal ve sürekli bir yasallığıdır.

Bu anlamda, Marx’ın dahice formülasyonu ile, “Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir.”[2]

Kapitalizm, esas olarak bu iç çelişkisi nedeniyle krizli bir sistem. Çelişkileri uzlaşmaz.  Krizi yapısal.

Krizler, kapitalizmin uzlaşmaz çelişkilerinin dışa vurumudur; kapitalizmin sonunun geldiğinin göstergesi değildir. Kapitalizmin belli aralıklarla yinelenen krizleri, kendiliğinden, otomatik olarak sistem krizini, devrimci durumu ve devrimleri getirmiyor.

Konumuz açısından, olağan-periyodik krizlerle, aşırı biriken sermayenin büyük ölçüde atıl kaldığı, üretim ve yeniden üretimin kesintiye uğradığı, sistemin temel düzeneklerinde, işleyişlerinde, kurumlarında temelli değişikliklere başvurmadan sürdürülemez hale geldiği daha seyrek, ama daha derin, daha uzun süreli krizler arasında ayrım yapmak gerekiyor. İktisat yazınında “depresyon” da denen bu tür iki büyük krizin 1873-1896, 1929-1945 yılları arasında yaşandığı, 2008’de patlayan krizin de bu kategoriden olduğu genel olarak kabul ediliyor. İlk iki depresyon tüm dünyayı etkilediler; iki büyük savaşa yol açtılar.

2008’de patlayan kriz 1970’lerden bu yana kendisini canlılık ve durgunluk “çevrimleri” biçiminde gösteren bir krizler zincirinin tepe noktasıdır: 1974 petrol krizi, 1982 Meksika-Brezilya borç krizi,  1987 New York borsa krizi, 1994 Meksika krizi,1997-98 Asya krizi, 1999 Rusya moratoryumu, 2001-2002 Arjantin-Türkiye krizi…

2008 krizi ile dünya ekonomisi üçüncü kez depresyona girmiştir. Bu depresyonun iki “yeniliği” var. Birincisi, dünya pazarının genişlemesine büyümesinin sınırlarına gelinmiş,“fethedilecek” yeni yer neredeyse kalmamıştır. İkincisi, pazarın derinlemesine büyümesi metalardaki değer yitirme hızının doğurduğu kâr kaybını telafi edememekte,  çember daralmaktadır. Engels’in 1886’da Kapital’in “İngilizce Basıma Önsöz” deki şu sözleri bugün için söylenmiş gibidir:

“Üretici güç geometrik olarak artarken, pazarların genişlemesi en iyi durumda aritmetik bir dizi oluşturuyor. 1825’ten 1867’e kadar her seferinde yeniden başlayan on yıllık durgunluk, refah, aşırı üretim ve bunalım çevrimi gerçekten sona ermiş görünüyor; ama yalnızca, bizi, sürekli ve kronik bir depresyonun umutsuzluk bataklığına bırakmak için. Dört gözle beklenen refah dönemi gelmeyecek; ne zaman onun habercisi olan belirtileri gördüğümüzü sansak, yeniden buharlaşıyorlar.”[3]

Sermaye birikimi, salt ekonomik bir süreç değildir. Bir sermaye birikim modelinin dar boğaza girmesinin, tıkanmasının nedenleri de, sonuçları da, aynı zamanda siyasaldır. Sermaye birikiminin koşullarını hazırlayan, sürekliliğini güvence altına alan devletler, devletlerarası ilişkiler, “jeopolitik” bu sürecin bileşenleridir.

III

Aynı süreci başka bir açıdan, farklı bir anlatımla da özetleyebiliriz:  Dünya kapitalist sistemi 1970’den bu yana bir sermaye birikim/genişleme evresinden bir başkasına geçişin yol açtığı bir “sistemik kaos”un içindedir. Eski düzen, emek ve üretim süreçleriyle, uluslararası/ulusal kurumlarıyla, ilişkileri ve ideolojisiyle ihtiyaca yanıt verememektedir. Yenisi ise henüz yoktur. Düzensizlik, belirsizlik, karmaşa hüküm sürmektedir.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesi,  bu sistemik kaosun üstüne geldi. Çözülüş, sermaye birikim düzenini, sermayenin hareketini, emeğin durumunu, devletlerarası ilişkileri ve hukuku doğrudan, birinci dereceden etkiledi. SSCB’nin çözülüşüyle emperyalist-kapitalist sistemin “hegemonya” sorunsalı içerik değişikliğine uğradı.

Bugünkü kaotik dünya durumu, esas olarak bu iki dünya-tarihsel gelişmenin ürünüdür.

Dört önemli sorun ve çelişki alanı sayabiliriz.

Bir: On sekizinci yüzyılın büyük tarihsel “icadı” teritoryal ulus devlet bunalımdadır. Sermayenin hareketi, ulus devlet sınırlarını aşıyor; kimi devletlerle birlikte, ulus devlet temelli uluslararası düzen de çözülüyor. “Uluslararası hukuk”un yerini orman yasaları alıyor. Ulus devlet temelli işçi sınıfı örgüt ve partileri de eskisi gibi devam edemiyor. Emperyalist devletler, tüm bastırıcı, militarist güç ve aygıtlarıyla büyürken, Irak, Suriye, Afganistan, hatta Pakistan örneklerinde olduğu gibi kimi ulus devletler  çökertiliyor; Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi kimi devletler de küresel sermayenin siyasal şubeleri haline getiriliyor.

Sermayenin hareketi ve organik dünya pazarı aslında dünya devleti istiyor; bu ise eşitsizlik ve rekabetin “yasa” olduğu düzenin doğasına, tarihine ve iç kültürüne aykırı. Çelişki çözümsüz.

İki: Dünya çapında sınıf ilişkileri, sınıf yapıları hem siyasal, hem üretim/ekonomi düzeyinde değişmiştir. Ayrıca ele alınması gereken bu alandaki başlıca yenilikleri satırbaşları halinde özetlemeye çalışırsak, SSCB’nin ve Çin’in kapitalist restorasyonu ile dünya emek piyasasına çok büyük sayılarda emek gücü arz edilmesini, emek üretkenliğindeki artış nedeniyle üretimde canlı emek oranının düşmesini, üretimin belli sabit bir mekâna ve büyük ölçekli fabrikaya bağımlılıktan boşanmasını, sendikal hareketin ve siyasal içerikli sınıf hareketinin dünyanın her yerinde gerilemesini sayabiliriz. Kuralsızlaştırma, özelleştirme, kamu hizmetlerinde kesinti, esnekleştirme, güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma vb. neoliberal uygulamalar işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına yönelmiş bir sınıf saldırısı olarak sürüyor.

Üç: Bu defaki krizden çıkış olanakları ciddi biçimde daralmıştır. Keynesçi bir çıkış yolu, yani emekçilere, yoksullara “sus payı” verecek bir esneme payı görünmüyor. Sermaye, ilkel birikim ve borçlandırma yöntemlerine başvurarak toplumsal proletaryayı, orta katmanları maddi ve toplumsal anlamda mülksüzleştirerek, kendisi için “yaratıcı”, emekçiler için “yıkıcı” hamlelerle bu krizi ötelemeye çalışıyor. Bunların güzellikle olmayacağı açık. Ekonomik ve siyasal şiddet yoğunlaşması, kaotik dönemlerin tipik özelliğidir.

Dört: Kapitalizm için “güç” vazgeçilmezdir. Doğası gereği sınırsız olan sermaye birikimini sürdürmek ve korumak, siyasal ve de askeri güç gerektirir. Emperyalizm bu gereksinimden doğmuştur. ABD hegemonyasının ekonomik ve ideolojik cephelerden başlayarak gerilemesine ek olarak SSCB’nin ve Çin’in kapitalist restorasyonu, devletlerarası düzenin, emperyalist hiyerarşi ve hegemonya ilişkilerinin “doğa”sını değiştirmiştir.

Sosyalizm denemesinin iki büyük gücü SSCB’nin ve ÇHC’nin ne oldukları ve bugünkü Rusya ile Çin’in denklemin neresinde yer aldıkları zamanın sorusudur. Burada tartışmasına girmeden bu iki devletin de kendilerine özgü özellikleriyle kapitalist ve emperyalist olduklarını, bir yandan ülke birikimlerini küresel sermayeyle bütünleştirirken, bir yandan da başını ABD’nin çektiği emperyalist blokla rekabet ve çatışma içinde bulunduklarını söyleyebiliriz.

IV

Bugün, Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaş ve çatışmaların, kontrollü/kontrol dışı her türlü şiddetin arkasında büyük güçler,  emperyalist bloklar var. Örneğin Suriye’deki savaşı fiilen savaşan onlarca küçük silahlı grup üzerinden anlamak olanaksızdır. Orada, bir tarafında ABD, AB, Türkiye, Suudi Arabistan’ın, öteki tarafında Rusya, İran, Irak, Suriye ve mesafeli/sakınımlı bir tutumla dev Çin’in yer aldığı “küresel” bir savaş yaşanıyor. Bu arada ABD-Çin çatışması Pasifik’te giderek derinleşiyor.  Pakistan ile Hindistan arasındaki tehlikeli çelişki açık yara gibi duruyor. Geçerken not düşelim, ABD hegemonyasındaki aşınmaya bağlı olarak, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa’nın üçüncü bir blok oluşturması da olasılık dışı görünmüyor.

Kasım 2015 itibariyle, ABD ve Rusya’dan sonra, Almanya, Fransa ve İngiltere bölgeye askeri yığınak yapmaya başladılar. 31 Ekim’de Rus yolcu uçağının Sina’da düşürülmesi,13 Kasım Paris katliamı, 24 Kasım’da Rus jetinin vurulması bu askeri yoğunlaşmanın görünen ya da gösterilmek istenen gerekçeleridir. Gerçek neden, emperyalist blokların Suriye-Irak coğrafyasında birbirlerine el ense çekmeleridir. Aralık başında Türkiye’nin Musul’a “takviye” adı altında asker ve 25 civarında tank göndermesi, sonra geri çekmesi,  son haftalarda Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bahar havası ve benzeri gelişmelere bu açıdan bakmak gerekir.

Savaş, emperyalist dönemde, aşırı sermaye birikiminin yol açtığı tıkanıklığı “yaratıcı yıkım”la açmanın,  aynı zamanda değişen güç ilişkileri temelinde dünyayı yeniden paylaşmanın en önemli, en etkili yöntemidir. Öte yandan,  “paylaşım”ın konusu bugün esas olarak  “pazar” ya da toprak kazanmak, birikim krizini aşmanın tek yolu da yeni bir dünya savaşı çıkarmak değil. Birçok yerde hiçbir tarafın kazanamayacağı yerel savaşları süreklileştirmek gibi “savaşçı”;  metaların eskime hızını artırmak, fiktif sermaye fonlarını buharlaştırmak , “yeşil” projeler, otomobil tipi yeni ürünler bulmak türünden “barışçıl” yollar da var ve deniyorlar.

Bu nedenlerle, yeni emperyalist bloklaşmalarda kimin kimle olacağını, içeriği ve çarpışan asıl güçler bakımından küresel olduğu tartışılmaz bölgesel savaşların, 1914-1918, 1939-1945’de olduğu gibi büyük dünya devletlerinin doğrudan savaşacağı bir Dünya Savaşı’na büyüyüp büyümeyeceğini şimdiden söylemek mümkün değil. Dünya atmosferindeki patlayıcı madde yoğunluğunun arttığı ise kesin.

Yineleyelim, bütün bunlar, düzensizliğin, kontrolsüzlüğün, belirsizliğin, öngörülemezliğin, ekonomik ve siyasal şiddetin, küresel nitelikli bölgesel-yerel savaşların egemen eğilim olduğu bir kaos döneminin içinde olduğumuzu gösteriyor.

V

Kapitalist uygarlığın durumu  “büyüler yaparak çağırdığı cehennem kuvvetlerine artık söz geçiremeyen büyücünün durumuna” benziyor. (Komünist Manifesto)

Mao’nun “gök kubbenin altında tam bir kaos var, koşullar çok iyi” dediği biliniyor.

Marksist tarihçi Faulkner,  “Kargaşa, düşünsel açıdan verimli bir ortamdır. Büyük dinlerin her birini ortaya çıkaran şey kargaşaydı” diye yazıyor.[4]

İlerici insanlık bu cehennemden,  ancak ileriye sıçrayarak kurtulabilir; kaos ortamında bu kurtuluş için gerekli toplumsal-zihinsel enerji de birikiyor.

Kapitalist üretim ilişkileri, üretici güçlerin, en önemli üretici güç olan insanın, onun en ileri anlatımı olan toplumsal bireyin ve toplumsal aklın (general intellect ) gelişmesine özel mülkiyetin, kârın engellerini dikerken aslında kendi sınırlarını da çizmiş oluyor.

Kâra dayalı meta ve mübadele düzeni,  insanlığı temiz hava, temiz su, sağlıklı yiyecek, barınma, eğitim, sağlık gibi temel yaşam gereksinmeleri karşılanamaz bir noktaya getirmiştir. Gerçek gereksinmelerden kopmuş üretim ve tüketim çılgınlığı, her şeyin metalaştırılması ekolojik dengeleri bozmuş, kuraklık, sel, hortum, tsunami vb. iklim krizi arazları (semptomları) baş göstermiştir.

Bu çerçevede başta yaşama hakkı, ilerici insanlığın bin yıllarda biriktirdiği temel ekonomik, siyasal hak ve özgürlüklerin fiilen kullanılması, yeniden kazanılması kapitalizmden kurtulma mücadelesine bağlanmıştır.

Bu bağı siyaseten kurarken en az emperyalistler kadar açık ve kesin olmak gerekiyor.

Emperyalist ideologlardan biri, Harvard’lı profesör Robert Kaplan, geçtiğimiz yaz yayımlanan bir makalesinde, Ortadoğu’ya referansla “Emperyalizmin modası geçmiş olabilir ama, tarih bize bugün emperyalizmin karşısındaki tek seçeneğin kaos olduğunu gösteriyor” diye yazmıştı.[5]

Kaosun, savaşın, insanın ve doğanın yıkımının önündeki tek seçenek komünizmdir.

Egemen bir sistem olduğundan bu yana kapitalizmin tek alternatifi komünizmdir. Komünist ufuk yokluğu, kapitalizmin ebedi bir düzen olduğu savını güçlendirmektedir.

Kapitalizmi bir düzen olarak temelden yadsımanın, bu sisteme karşıtlığımızı köktenci ve sürekli teorik- pratik eleştiriyle ete kemiğe büründürmenin, amaçladığımız yeni toplumu ve yeni insanı mücadelemizin referans noktası yapmanın tam zamanıdır. Aralık 2015

[1] Karl Marx, Kapital, Cilt III, Almanca’dan Çevirenler: Mehmet Selik-Erkin Özalp, Yordam Kitap, İstanbul, Haziran 2015, s.223, İtalikler Marx’ın.

[2] Agy. S. 254, İtalikler Marx’ın.

[3] Kapital cilt I, agy, s. 38

[4] Neil Faulkner, Marksist Dünya Tarihi, İngilizceden Çeviren: Tuncel Öncel, Yordam Kitap, İstanbul, Haziran 2014, s. 90

[5] Robert Kaplan, “The Ruins of Empire in the Middle East”, Foreign Policy, 25 Mayıs 2015

* Bu yazı Mesele’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir