FAŞİZMİN ANATOMİSİ’NDEN ERDOĞAN’IN FİİLİ BAŞKANLIĞINI TANIMAK

Facebooktwittergoogle_plusmail

Feyzi Çelik

Faşizm üzerine sayısız inceleme ve araştırma yapıldı. Renzo de Felice, sadece İtalyan faşizmiyle ilgili 12.208 kitap ve makale listelemiştir. Hitler ve Nazizm hakkında ise bundan daha fazlası yayınlandı. Faşizm romanlara da konu oldu. Yüzlerce film çekildi. Faşizme karşı güçlü bir kamuoyu oluştu. Ancak faşizm tehlikesi yanı başımızda durmaya devam ediyor. Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi’yle bu tehlikeye dikkat çekmekle kalmıyor, aynı zamanda İtalya ve Almanya örnekleri üzerinden faşizmin kökenlerine iniyor ve faşizmi besleyen gelişmelerin canlı örneklerine dikkat çekiyor. Bu çalışmayı faşizmle ilgili diğer çalışmalardan farklı kılan husus, faşizmin tek ve bütünlüklü bir yapı olduğunu ileri süren görüşleri eleştirmesi ve “paralel (ikili) devlet” kavramını kullanmış olmasıdır. Amerikalı siyaset bilimci ve tarihçi Robert Paxton’un Faşizmin Anatomisi adlı bu kitabı, Nazi Almanyasını inceleyen bir doktora çalışmasıdır. ABD’de Columbia Üniversitesi tarih bölümünde profesör olarak çalışmalarını sürdüren Paxton, 2003 yılında bu çalışmasını gözden geçirip güncellemiş ve kitap olarak yayınlamıştır.

Paralel devlet kavramı, kavramsal anlamından kopuk bir şekilde, Gülen Cemaatiyle birlikte hareket eden AKP hükümeti tarafından yasal Kürt siyasetini tasfiyeyi amaçlayan KCK Operasyonu sırasında kullanıma sokuldu. 17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonundan sonra bu kavram, AKP tarafından, Gülen Cemaatinin devlet içinde yapılanmasını ifade etmek için kullanıldı.

Paralel devletin en önemli niteliklerinden biri, resmi devletle aynı düşünsel sistematiğe ve dünya görüşüne sahip olmasıdır. KCK olarak adlandırılan Kürt siyaseti düşünsel sistematik ve dünya görüşleri bakımından resmi devletten çok farklıdır. Hatta resmi devletle çatışma ve mücadele halindedir. Bu bakımdan KCK adı altında savunulan görüşler bir devlet yapılanmasına benzese de, bunu paralel devlet olarak adlandırmak mümkün değildir. Gülen Cemaati ile resmi devleti temsil eden AKP arasında gerek düşünsel sistematik gerekse dünya görüşü bakımından bir aynılıktan söz edilebilir. Her ne kadar sonradan çatışsalar da başlangıçta dünya görüşleri birbiriyle uyum içindedir. Bu nedenle paralel devletten söz edilecekse, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini fiili başkan olarak ilan etmesinden sonraki fiili durumu, anayasal anlamda var olan hükümetten farklı bir yapılanma inşası olarak görmek mümkündür. Paxton’un ifade ettiği anlamdaki paralel devlet, Tayyip Erdoğan’ın Beştepe Sarayında kurduğu devlettir. Hitler’in kararname çıkarma yetkisine benzer yetkilerini kullanan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği adı altında Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü kurumunu, ekonomiden sorumlu sekreterler adı altında yeni bir Bakanlar Kurulunu fiilen kurmuştur. Görünürde güvenoyu alıp görev yapan bir Bakanlar Kurulu vardır. Ancak asıl karar vericiler saraydadır. Zaman zaman Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın dış politikayla ilgili açıklamalar yapması, TSK’nın komuta kademesini açıklaması vb. paralel devletin resmi devletin yerini aldığının en önemli belirtisidir. Bu türden siyasal ikameci yönelişler faşizmin gelişim özellikleri arasında yer almaktadır. Erdoğan “paralel devlet” kavramını Gülen Cemaati için kullanarak kendi paralel devletini perdelemek için kullanmaktadır.

Paralel devlet kavramını ilk kez kullanan Robert Paxton’a göre Paralel Devlet=Faşizmdir. Paxton’a göre devlet yapısı içinde faşist bir yönetim çekirdeğinin kurumlaşması resmi ve meşru siyasal alanın aleyhine gelişir. Bu çekirdek siyasal alanda etkinliğini ve gücünü kademeli olarak artırır. Kendi siyasal elitleri vasıtasıyla iktidara mutlak hakim olurlar. İktidarı ve onun mekanizmalarını kendi düşünsel sistemlerini yaymak için araçsal hale getirirler. Paralel devlet basını da resmi devleti etkisi altına alır. Paxton, paralel devleti, yürütmenin görünmeyen operasyonel kolu olarak tanımlar.

AKP’yi formalite bir parti haline getiren Erdoğan, mevcut durumuyla paralel devletin kendisi haline gelmiştir. Muhafazakar otoriter aşamasını geride bırakıp diktatoryal/faşist bir yöne doğru gitmektedir. Böyle bir yönelişi sürdürürken Cemaatçi paralel devletin üzerine gitmesi bizi yanıltmamalıdır. AKP ve Tayyip Erdoğan daha önceki zamanlarda olduğu gibi birilerini şeytanlaştırarak, toplumun bir kısmını diğerlerinin gözünde ötekileştirerek kendi paralel örgütlenmelerini başarıyla uygulamaktadır.

fasizmin-anatomisi
Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, Çevirenler: Hakan Atay, Hivren Demir Atay, İletişim Yayınları, 2014, 419 sayfa.

Faşizm konusunda önemli bir kitap: “Faşizmin Anatomisi”

Faşizm denilince, Hitler veya Naziler akla gelir. Faşizm sözcüğünü icat eden Mussolini İtalya’sıdır. Faşizm İtalya’da iktidara geldikten on altı yıl sonrasına kadar birkaç anti-Semitik işaret göstermiştir.

Paxton’un faşizmi nitelemesi Marksistlerden farklıdır. Marksistler, faşizmin kapitalizmin yaşadığı krizin sonucu olarak doğduğunu ileri sürerler. Paxton’a göre, anti-kapitalistlik ve anti-burjuva kini faşizmin temel nitelikleridir. Ona göre, faşistler liberallerden en az sosyalistlerden nefret ettikleri kadar nefret ediyorlardı.

Kitap, “Faşizmin ilk tohumlarını bulmak ve nasıl filizlendiklerini anlamak için Avrupa ve Amerika deneyimlerinin neresine bakmak gerekir? Faşizm ne tür koşullarla en hareretli biçimde yükselişe geçiyor?” sorusunu sorarak işe başlıyor. Şimdiye kadar faşizmle ilgili çıkan yayınlardan kopmadan, ancak yeni bir bakış açısı da geliştirerek, faşizmin değişik versiyonlarla her zaman, her yerde olabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda faşizmin ne olmadığına da dikkat çekiyor. Böylece faşizm konusunda insanların kafasındaki sislerin dağılmasını da sağlıyor. Çünkü faşizmin en önemli özelliği, belirsizliği korkuyla harmanlayıp, fark ettirmeden kendisini gerçekleştirmeyi iyi becermesidir. İnsanlık günümüzde yerel ve küresel düzeyde faşizmle karşı karşıyadır. Karşı çıkışın da yerel ve evrensel düzeyde olmasından başka bir çözüm olabilir mi?

Kitabın temel tezlerinden biri, faşizmin kitle tabanının “sıradan insanlardan, hatta iyi olduğu düşünülen insanlardan oluştuğu” şeklindedir. Faşizm-kitle siyaseti ilişkisi için, “baştan yaratılmış yeni bir icat” olduğu tezinin öne sürüldüğü kitapta, faşizmin içerikten çok, ritüeller, titizlikle ve hissettirmeden düzenlenen törenler ve içi yoğun bir biçimde doldurulmuş retorikle temelde duygulara seslendiği ileri sürülmektedir. Programların ve öğretilerin rolü önemli değildir. Faşizmin sıradan insanlar üzerinde etkili olmasının nedenlerinden birisi de budur. Oysa muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizmde program ve öğretilerin rolü çok önemlidir. Faşizm,  ayrıntılandırılmış bir felsefi sistem yerine üstün ırklar hakkındaki popüler hislere, edindikleri haksız alanlara ve kendiliğinden değersiz insanlar üzerinde kurdukları yasal hakimiyete dayanır. Faşist liderler bir programları olmadığını gizleme gereği duymazlar.  Mussolini için öğreti ve programın yokluğu bir övünç kaynağıydı. Hannah Arendt bunu, “Önce güç geldi, sonra öğreti” şeklinde özetleyerek, Mussolini’nin “belki de resmi bir programı bilinçli olarak reddedip onun yerine salt canlı bir liderlik ve eylemi koyan ilk parti lideri” olduğu yönünde gözlemde bulunur.

Faşist Hareketler Yaratma

Paxton, I. Dünya Savaşını kaybeden ülkelerde oluşan kargaşa ortamının oluşturduğu milliyetçi dalgaları faşizm için uygun bir ortam olarak görür. Macaristan’da Sovyet Cumhuriyeti, Münih’te ve Almanya’nın başka yerlerinde devrimcilerin kısa iktidarı bu milliyetçi dalga karşısında ileri bir aşamaya gitmedi. Habsburg monarşisinin Avusturya yarısında Almanca konuşan işçiler Çekçe konuşan işçileri yoldaş emekçiler olarak görmek yerine milli rakipler olarak görüyorlardı. Bohemya’da I. Dünya Savaşının arifesinde millet sınıfı çoktan alt etmişti. Ocak 1919’da Devrimci Berlin’de sosyalist liderler Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht öldürüldüler. Sonraki ilkbaharda da Münih’teki ve diğer yerlerdeki sosyalist rejimleri devirdiler.

O dönemde Almanya’da birçok milliyetçi hareket vardı. Bunlardan birisi de, bir milliyetçi olan Anton Drexler tarafından kurulan Alman İşçi Partisi (DAP) idi. Onbaşı Adolf Hitler bu partiye katıldı. Çok geçmeden de hareketin en etkili sözcülerinden biri ve yönetim komitesi üyesi oldu. 24 Şubat 1920’de Hitler harekete Nationalsozialistische Deutsche Arbeitpartei (NADAP ya da Nazi Partisi) adını verdi. Milli dalganın oluşumunu 1918 yılının enkazına bağlamak tek başına yeterli değildir. Elbette, 19. yüzyılın son çeyreğinde kendisini göstermeye başlayan entelektüel, kültürel ve duygusal köklerin etkisi de vardır.

Şehirleşmenin yaygınlaşması, endüstriyel çatışma ve göçün etkisiyle 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da topluluk dayanışmasının yıkıma uğrayacağı korkusu yoğunlaştı. Topluluk sıkıntılarının teşhisi yeni bir disiplin olarak sosyolojinin doğuşunda merkezi bir etkendi. Emile Durkheim (1858-1917), modern toplumun anomi hastalığına (insanların toplumsal bağ olmadan amaçsız biçimde sürüklenmesi) yakalandığı teşhisinde bulundu. Ferdinand Tönnies geleneksel, doğal toplumların yerini ayrışmış ve kişisel olmayan modern toplumların almasını üzüntüyle karşıladı. Paxton, Nazilerin oluşturmak istedikleri “halk topluluğu” için Tönnies’in terimini ödünç aldıklarını söyleyerek şu tespiti yapmaktadır: “Faşist kökenleri araştırırken sadece kültür ve aklın eğitimli taşıyıcılarına odaklanmak en önemli noktayı kaçırmak anlamına gelir. Bu nedenle, faşizmi ateşlendiren hareketlendirici tutkulara dikkat çeker. Bunlar, herhangi bir geleneksel çözümün ulaşamayacağı ve sürekli baskısını hissettiren bir kriz duygusu, kendisine karşı bireysel ya da evrensel bütün haklardan daha üstün görevlerin üstlenildiği grubun önceliği ve bireyin gruptan daha az önemli olması, ait olduğu grubun bir kurban olduğu inancı; iç ya da dış düşmanlarına karşı, hukuki ya da ahlaki sınırlar olmaksızın herhangi bir eylemi meşrulaştıran duygusallık, bireyci liberalizm, sınıf çatışması ve yabancı ve yabancı etkilerin aşındırıcı tesiriyle grubun çökeceği korkusu, tek başına grubun yazgısının vücut bulmuş hali olma yeteneğine sahip bir milli şefte zirveye ulaşan doğal liderlerin (daima erkek) otoritesine duyulan ihtiyaç, liderin içgüdülerinin soyut ve evrensel akla üstünlüğü, grubun başarısına adandığı zaman şiddetin güzelliği ve iradenin etkililiği, hiçbir türden dünyevi ya da ilahi kanun tarafından kısıtlanmaksızın, seçilmiş insanların ötekileri yönetme hakkı ve bu hakkın Darwinci bir mücadele içinde grubun yegane kahramanlık ölçütü tarafından belirlenmiş olmasıdır.”

Kitle siyasetinin etkisi

Faşizm ortamının yaratılmasında kitle siyasetinin mutlak rolüne vurgu yapan Paxton, sayıları gittikçe artan orta sınıf yurttaşların muhafazakar saflara çekilmesi, bu insanların sınırlı siyasi taleplerinin karşılanması ve tehditkar yeni sosyalist taleplerin şekillenmesiyle birlikte daha da kolaylaştığını, 1848’de birlikte hareket eden demokratik ve sosyalist sol grupların birbirinden ayrılmasının da orta sınıfın muhafazakarlaşmasını hızlandırdığını ileri sürer. Lenin’in Rusya’daki zaferini gören orta ve üst sınıfların kapıldıkları korku ve daha da sanayileşmiş bir Almanya’daki takipçilerinin öngörülen başarısı da bu ortamın oluşmasında etkilidir. Bu şekilde faşizm istediği kitlesel desteğe kavuşmuştur.

Devşirme Süreci

Savaş gazilerinin faşist hareketin çekirdeğini oluşturduğu, bunu gençlerin takip ettiğini söyleyen Paxton’a göre, ilk faşist partiler her sınıftan takipçi devşirdilerse de, temelde orta sınıfa dayanıyorlardı. Öyle ki, faşizm alt-orta sınıf hıncının cisimleşmiş bir hali olarak algılanmaya başlandı. İşçilerin faşizme daha fazla ihtiyaç duymaları genellikle sosyalistler topluluğunun dışında kaldıklarında oluyordu. İşsizler de sosyalizmden ayrılmışlardı. İlk defa oy kullanacak yaştaysalar ya da orta sınıftan geliyorlarsa, işsizler faşistlerden çok komünistlere katılma eğilimindeydiler. Bu nedenle Paxton, Nazizmin ve diğer faşizm biçimlerinin zihinsel bir dengesizlik tarzı olduğu yönündeki görüşlere prim vermez.

Kök Salma

Faşistlerin bir yandan kurulu düzenin parçalarıyla pratik siyasi ittifaklar kurarken, öte yandan nasıl olup da burjuva karşıtı retoriğin bir kısmını sahiplenmeye devam ettikleri, başarılarının sır olarak kalan yanlarından biridir. Politikanın kirli ve boş bir etkinlik olduğu sonucuna varmış olan seçmenleri cezbedebilecek yeni bir siyaset tarzı sunmak gerekiyordu.

Faşizmin İtalya’da kök salmasının özgül yönleri bulunmaktaydı. Yetkili devlet organlarından herhangi bir destek göremeyen Po vadisinin büyük toprak sahipleri telaş içinde bir destek arayışına girdiler. Bu destek arayışı onları Kara Gömleklilerden medet ummaya sevk etti. Böylece faşistler çiftliklerdeki emek piyasası üzerinde kendi tekellerini oluşturdular.

Paxton, Alman faşist hareketinin devrimci Münih Sovyeti’ni ve diğer sosyalist başkaldırıları kanlı bir şekilde bastırıp kendisine bir yol açtığını tespit etmekle birlikte, Alman faşist hareketi 1918-1923 yılları arasındaki savaş sonrası kriz döneminde güçlü bir siyasi konuma gelemedi. Alman faşist hareketi bu fırsatı bir sonraki buhranla bulacaktı.

Başarısız bir faşizm: Fransa, 1924-1940

Paxton, Avrupa’nın temel dinamik güçlerinden biri olan Fransa’da da faşizm denemesinin olduğunu, ancak bu denemenin başarısız olduğunu söyler. Bu başarısızlığı liberal ve demokratik rejimlerin krizlere yanıt verme kapasitesi bağlar. Fransız çiftçileri devlet tarafından terk edilme korkusunu Po vadisindekilere göre daha az yaşadılar ve düzeni sağlayacak farklı bir güce daha az ihtiyaç duydular. 1930’lar boyunca güçlü durumdaki Fransız muhafazakar çiftçi örgütleri kendilerine ait olanı iyi savundular. Yeşil gömlekliler çiftçiler arasında başaralı olmayıp marjinalleştiler. Küçük çiftçilerin örgütlenmesinde başarılı olan Fransız Komünist Partisi’nin etkisini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Liberal ve demokratik rejimlerin krizlere yanıt verme kapasitesinin faşizmin önlenmesindeki rolüne dikkat çeken Paxton, Leon Troçki’nin Bolşevizm için uygun gördüğü “en az barikatlı kapı” metaforunu faşizm için kullanır. Ona göre faşizm tarihsel olarak zayıf ya da başarısız liberal devletlerin ve gecikmiş ya da hasar görmüş kapitalist sistemlerin olgusudur.

İktidara Gelme

Kitapta, faşizmin İtalya’da iktidara gelişi, “Mussolini ve Roma’ya yürüyüşü” başlığı altında işlenmiştir. Hitler’in de Mussolini’den etkilenip benzer yürüyüşler yaptığı, ancak bu yürüyüşlerde başarılı olmadığı üzerine geniş bilgilere yer veriliyor. Kitapta, faşizmin iktidara gelişinde Komünist ve Sosyal Demokrat partilerin başarısızlık ve yetmezliklerine şu cümlelerle dikkat çekiliyor: “Komünistler, sosyal devrimin çok yakın olduğuna duydukları yüzünden tamamen farklı bir mantık izlediler. Nazilerin başarısı komünist davaya katkı sağlayacaktı; bir sarkaç hareketine yol açıp önce Sağa gidecek, fakat ardından sola geri dönmek zorunda kalacaktı.”

İktidarı Kullanma, “Paralel/İkili devlet” ve dinamik biçimsizlik

Paxton’a göre, faşist propagandacılar, lideri kariyerinin zirvesindeki haliyle görmemizi istediler. Yarattıkları tek parçalı iktidar imgesi, Alman ve İtalyan seçkinlerinin, faşist eylemlerin işbirlikçiliğinin görülmesini engelledi. Paxton, faşist diktatörlüklerin tek parçalı ve statik olmadığını örneklerle ortaya koyar. Ona göre hiçbir diktatör tek başına yönetmez; belirleyici role sahip yönetim araçlarınını -ordu, polis, adliye, üst düzey kamu görevlileri- yanı sıra güçlü toplumsal ve ekonomik odaklarla işbirliği yapmak ya da en azından bu güçlerin rızasını almak zorundadır. Paxton burada, Gaetano Salvemini’den ödünç aldığı, Duçe ile kralın birlikte oluşturdukları “ikili diktatörlük” kavramını kullanır.

Ernst Fraenkel’in Nazi Almanyası’nı “ikili devlet” olarak betimlediği çalışmasından yararlanan Paxton, Hitler rejiminde hukuki olarak yapılandırılmış yetkilerden ve geleneksel bir kamu hizmetinden oluşan “normatif devlet”in partinin paralel kuruluşlarıyla şekillenmiş bir “imtiyaz devleti” ile iktidar kavgası verdiğini yazmaktadır. Normatif devlet kavramının İtalya ve Almanya’da kullanım farkının gösterildiği çalışmada, Mussolini’nin normatif devlete Hitler’e kıyasla çok daha fazla yetki tanıdığına, faşist propaganda mesajının merkezine partiyi değil, devleti yerleştirdiğine dikkat çeker.

Faşizm hala mümkün mü? Batı dışı faşizm olabilir mi?

Paxton, Faşizmin Anatomisi’nde “aşağılanmış ve intikam duygusu içindeki bir halkın canlandırılması ve bir araya getirilmesi için dinin işlevsel olarak faşizme tekabül edip etmediği sorusunu” sorup yanıt almaya çalışıyor. Ayetullah Humeyni yönetimindeki İran faşist bir rejim miydi? Hindistan’daki Hindu köktenciliği, Müslüman köktenci grupları arasındaki El Kaide ve Afganistan’daki Taliban için ne söylenebilir? Amerikalılar için de Protestan köktenciliği böyle bir işleve sahip olacak mıdır? Paxton bu sorulara Payne’nin görüşleri doğrultusunda yanıt verir. Dinsel bir faşizm, liderini salt ruhban sınıfının kültürel gücüyle değil, aynı zamanda “geleneksel din öğretileri ve değerleriyle” de kaçınılmaz olarak sınırlayacağından, faşizm sekülerleşmenin yarattığı alana ihtiyaç duyar. Paxton’un kitabı 2003 yılında yayınlandı. O dönemlerde IŞİD gibi radikal İslamcı grupların Ortadoğu, Afrika ve Asya üzerindeki etkisi bugünkü kadar güçlü değildi. 2014’ten sonra IŞİD, Paxton’un işaret ettiği faşist belirtilerden birçoğuna sahip olduğunun sayısız örneklerini gösterdi. Benzer bir durum, siyasal İslamcı olarak iktidara gelen AKP’nin IŞİD benzeri radikal örgütlerle geliştirdiği ilişkiler kapsamında ele alındığında, dinin faşizm için uygun bir alan haline gelebileceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle Paxton’un Payne’den hareketle, faşizm için sekülerleşmenin yarattığı alana ihtiyaç olduğu görüşüne katılmak mümkün değildir. Zaten Paxton kitabının ilerleyen sayfalarında bu görüşleriyle çelişecek şekilde, “Din, kimlik için en az ulus kadar güçlü bir kaynaktır. Bu nedenle, bazı kültürlerde dinsel kimlik, ulusal kimlikten daha etkili olabilir. Bütünleşmeci köktendincilikte inanç birliği ve dinamizminin hareretle teşvik edilmesi, ulus birliği ve dinamizminin hareretle teşvik edilmesine benzer bir işleve sahiptir. Böyle cemaatlerde din temelli faşizm muhtemeldir” diyerek dinsel bir faşizmin olma ihtimali olduğu görüşünü de ileri sürmekte ve “Avrupalı olmayan bir faşizmin olanakları en az 1930’lardaki kadar büyüktür” demektedir.

Faşizm varlığını sürdürebilir mi?

Birinci aşama hareketlerin bütün büyük demokrasilerde hala bulunabileceği açıktır. Peki kök salıp etkili hale gelince ikinci aşamaya tekrar geçmeleri mümkün müdür? Faşist kurtların gamalı haçlarının tozunu alıp tekrar kullanmaya hazır ettikleri tam bir kopya aramamız gerekmiyor. Nazi öteberisi biriktiren çekirdek neo-Nazi mezheplerinin yıkıcı şiddeti ve kutuplaşmayı kışkırtması mümkündür. Fakat siyasi ana akıma katılmak ve gücü paylaşmak için kurulu düzenle yapmak zorunda oldukları ittifakların dışında kaldıkları sürece siyasi bir tehdit oluşturmaktan çok bir asayiş sorunundan ibaret kalırlar. Bir etki bırakması daha muhtemel olan grup ise dillerini yumuşatmayı, klasik faşist sembolizmini terk etmeyi ve “normal” görünmeyi öğrenmiş olan aşırı sağ hareketlerdir. Faşistler, muhafazakarlar faşist teknikleri ödünç almaya, faşistlerin “harekete geçirici tutkularını” sahiplenmeye ve faşist destekçilerle işbirliği yapmaya başladıklarında iktidara yaklaşmışlar demektir. Bu nedenle faşizm, tıpkı bu duygulardan kaynaklanan davranışlar gibi bugün hala görünür durumdadır. Faşizm bütün demokratik ülkelerde -ABD dahil- birinci aşama seviyesinde mevcuttur.

Türkiye’de Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına getirilmesi ve yönetimin giderek otoriterleşmesi/faşizanlaşması sürecinin Alman faşizminin ilk dönemine benzediği söylenebilir. Doğrudan doğruya Erdoğan’dan emir alan güvenlik güçlerinin oluşu, başbakanın yetkilerinin paralel bir şekilde Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı adı altında oluşturulan bürokratlara verilmiş olması bunun en önemli örneklerinden biridir.

Her şeye gücü yeten bir diktatör imgesi faşizmi kişileştirir ve sadece lideri ön plana çıkarıp inceleyerek faşizmi anlamanın mümkün olduğu yolunda yanlış bir izlenim yaratır. Gücü hala hissedilen bu imge, faşist liderleri onaylamış ya da onlara müsamaha göstermiş uluslar için bir mazerete dönüşür ve ilgiyi onlara yardım eden kişilerden, gruplardan ve kurumlardan uzaklaştırır. Oysa bize lider ile ulus, parti ile sivil toplum arasındaki etkileşimi keşfe çıkmak üzere daha incelikli model gerekiyor.” Bu anlaşılmadıkça, faşizmin farklı toplumlarda değişik versiyonlarla gerçekleşme ihtimalini göremeyiz. Bu bakımdan Faşizmin Anatomisi faşizme karşı bir erken uyarı bildirgesi olarak da okunabilir.

* Bu yazı Mesele’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir