Esra Arsan: “Gazetecilik ıslah ediliyor”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemler Bölümü Öğretim Üyesi Doçent Doktor Esra Arsan’la Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasını, Cemaat’in yayın organlarına yapılan operasyonları, basın özgürlüğünü ve çıkış yollarını konuştuk.

Can Semercioğlu (CS): Can Dündar ve Erdem Gül’ün “casusluk” suçlamasıyla tutuklanması gazetecilik açısından ne anlama geliyor?

Esra Arsan (EA): Dündar ve Gül’ün tutuklanmaları, AKP iktidarı döneminde 2007 itibariyle başlayan ve 2010’da yapılan Anayasa referandumu ertesinde hükümetin güç kazanmasıyla basına karşı giderek vahşileşen baskı ve sansür uygulamalarının son örneklerinden biri. 2010 yılından beri Türkiye’de haber yaptıkları için tutuklanan ve uzun süren yargılama süreçleriyle özgürlükleri ellerinden alınan gazeteciler yüzlerce basın özgürlüğü raporuna konu oldu. Ne yazık ki geldiğimiz noktada artık gazeteci tutuklamaları normalleşti. Tutuklanan gazetecilik konusunda “dumur” eşiğimiz aşıldı. Artık olan bitene şaşırmıyoruz bile. Can Dündar ve Erdem Gül’e gelene kadar, mesela 2012’de ülkede yüzün üzerinde tutuklu gazeteci vardı. Bunların büyük bir bölümü Kürt basınından gazetecilerdi. Kasım 2015 itibariyle de hapiste tutuklu veya hükümlü otuz gazeteci var. 2012’den beri tutuklu gazeteci sayısında azalma var diye sevinmeli miyiz? Elbette hayır. Ama gazeteci tutuklamalarının sistematik bir disiplin yöntemi, bir tür basını ıslah mekanizması haline geldiğini de not düşmeliyiz.

Bunu söylerken, gazetecilerin yargılanmasına karşı çıkıyormuşum gibi algılanmasın. Dünyanın her yerinde gazeteciler yargılanabilir. Yaptıkları haberler nedeniyle dava edilebilirler, mahkemeye çıkar hesap verirler. Sonuçta gazetecilik kamu yararı mesleği olduğu gibi, aynı zamanda kamuya karşı hesap verirlik mesleği. O haberi neden yaptın? Haber doğru mu? Haber yapılırken etik değerler gözetildi mi? Kaynakların hakları kollandı mı? Yoksa haber yalan mı? Kullanılan kaynak güvenilmez mi? Manipülatif ve politik çıkar gözeten bir haber mi? Bunlar hep gazetecilikte hesap vermeyi gerektiren şeyler. Ama gazeteci haber nedeniyle tutuklu yargılanamaz. Davası sürer, o dışarıda haber yapmaya, gazetecilik faaliyetine devam eder. Bizde AKP döneminin simgeleşen basın davaları aslında sadece gazeteciyi hesap vermeye zorlamak için değil, aslında işlemediği suçlardan dolayı özgürlüğünü kısıtlayarak, masumiyeti ispatlanana kadar onu kendince cezalandırmak. Bir tür siyasi disiplin cezası. Bu nedenle kamu davası değil Dündar ve Gül’e açılan. Cumhurbaşkanı özel olarak söyledi zaten, “Ben bunu böyle bırakmam” demedi mi? Bu tabii Türkiye basın tarihi açısından yeni bir evre. AKP iktidarı göreve geldiği ilk günden itibaren ülkenin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve yasal altyapısını total kontrole almaya gayret ederken basını da disipline etmeye özel bir çaba harcadı. Basın ıslah çalışmalarına ilk başlarda Gülen Cemaati’nin sağladığı entelektüel ve istihbarî destekle başladılar. AKP-Cemaat işbirliği döneminde muhalif basının şeytanlaştırılması ve yeni bir yandaş medya sahipliği havuzunun kurulması konusunda büyük yol kat ettiler. Gazeteci tutuklamaları ve tutuklu gazetecilerin aslında gazetecilikten hapse girmedikleri söylemi o dönemin kurgusuydu. AKP iktidarı döneminde ülkenin basın özgürlüğü dâhil, demokratikleşme yolunda büyük adımlar attığına dair ulusal ve uluslararası algı da Cemaat neferleri tarafından kurgulandı. AB kurumları, Gazetecileri Koruma Komitesi gibi gruplar Cemaatle iş bitiren gazeteciler tarafından yanıltıldılar ve ülkedeki anti-demokratik uygulamalardan çok geç haberdar oldular. Basına uygulanan yasaklar ve sansür konusunda dış kaynaklara güllük gülistanlık Türkiye algısını yaşatmak Cemaatin ve onlarla iş bitiren bir grup entelektüel şarlatanın marifetiydi. Şimdi bu entelektüel şarlatanların büyük bir bölümü kendi kazdıkları kuyuya düşmüş durumda. Muhalif basını sindirmek için kendi biricik elleriyle hazırladıkları tuzaklar şimdi onlar için kuruluyor. Ama utanmadan “özgür basın susturulamaz” naraları atıyorlar. Evet, siyasi iktidarla Cemaatin yolları ayrılınca, bu kez Cemaatin de içinde bulunduğu daha geniş bir muhalif basın örgütlenmesine yönelik operasyonlar başlatıldı. Bu operasyonlar polisiye ve mali operasyonlar. Baskın ve tutuklamalar, vergi cezaları, kanal kapatmalar, uydudan ve dijital platformlardan atma, reklam alamaz hale getirme, fakirleştirme, vesaire… Aslında tümüyle bir öç mantığıyla şekilleniyor AKP döneminde basının disiplini. Elinde sopa olan hükümet komiserleri tehdit ediyor, uyarıyor, disipline olmayanı hapse atıyor, uzun tutukluluk süreleriyle baskılayıp devletin şiddetini ve gücünü gösteriyor. Bazen Cemaat ile birlikte, bazen Cemaate karşı. Çok acıklı bir süreç.

Casusluk meselesi ise yine Cemaatin öç ve tasfiye zihniyetiyle atılmış bir adım. Körle yatan şaşı kalkar… Cumhuriyet seçim öncesi MİT TIR’larında Suriye’ye taşınan silahların fotoğrafını yayınladı. Ama bu haber eski bir haber aslında. Zaten daha önce Radikal’den Fatih Yağmur bu haberi yapmıştı. Can Dündar ve Erdem Gül yönetimindeki Cumhuriyet sadece bu eski, ifşa olmuş sırrın delilini/fotoğrafını yayınladılar. Bir kere ortada sır yok. Sır zaten çoktan ifşa olmuş. Can Dündar ve Erdem Gül devletin çok gizli bir sırrını başka devlete ispiyonlamış değiller. Bu adamlar gazeteci, gazetecilik yapmışlar. Ellerine gelen dosyayı habere dönüştürmüşler. Ha, çok mu gerekliydi o tarihte bu haberi yapmak? Bana sorsanız çok farklı şeyler söyleyebilirim. Ama gazetecilik de bir karar alma ve uygulama mesleğidir sonuçta. Karar verir, sonuçlarıyla yüzleşirsiniz. O tarihte kendilerine bu dosyayı veren kaynak neden tam da seçim öncesi verdi? Neden o bilgiyi o şekliyle sadece Cumhuriyet’e verdi? Bunlar ayrıca düşünülecek etik meseleler. Ama ortada casusluk filan olmadığı kesin. Gazeteci dünyanın her yerinde böyle bir belgeye ulaştığında yayınlar ve bunun adı da gazeteciliktir. Vatan hainliği veya casusluk devletin çok gizli belgelerini ele geçirip haber yapmayan, ama o belgeleri ülkenin ve kamunun çıkarlarını tehdit eden başka güçlere sızdıran veya para karşılığı satan gazeteciler için kullanılabilecek bir tabir.

“Güç kavgası arasında taraf tutan gazetecilik”

CS: Bu konuya örnek olarak genellikle devlet sırlarını ifşa eden Edward Snowden gösterildi. Batı’daki “sızdırma” eylemleri ile MİT TIR’ları haberi arasında nasıl benzerlikler ve farklılıklar var?

EA: Bu da netameli bir konu ve benden istediğiniz cevabı veremeyebilirim. Ama gelecek tepkilerden korkmadan düşüncemi söyleyeceğim. Çünkü ben bir gazetecilik akademisyeni olarak ülkemde gazetecinin içine sıkıştığı çıkmazdan dolayı çok üzülüyorum. Çok değer verdiğim bir mesleğin hem içerik hem de kalite anlamında değer kaybetmesinden, gazeteciliğin gelişeceğine daha da çapsızlaşmasından rahatsız oluyorum. Bakın, son 10 yıldır Türkiye’de neyin haber olup neyin olmayacağına piyasa ekonomisi, güçlü çıkar grupları ve siyasi iktidar karar veriyor. Bu noktada siyasi güç olarak genelde tek parti iktidarı AKP, özelde ise lider Recep Tayyip Erdoğan ve kültürel bir örgütlenme fenomeni olarak Fethullah Gülen Cemaati en önemli iki aktör. Şimdi bu güçler yıllardır hangi haberlerin yapılmasının yasak, hangi haberlerin yapılmasının ise serbest olduğunu basına dikte ediyorlar. Deniz Feneri yolsuzluğunu yazmak yasak, devlette ve bürokraside yolsuzluk yazmak yasak, insan hakları ihlallerini yazmak/yayınlamak yasak, Cemaatin kirli işlerini yazmak yasak, Roboski katliamı yasak, Gezi direnişi yasak, başkanlık sistemi kötüdür diye yazmak yasak… Ama Balyoz davası, yazılacak; Ergenekon davası, yazılacak; Oda TV davası, yazılacak; Kemalist askerin sırlarının olduğu kozmik oda, yazılacak; Kemalist Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kürt çocuklarına burs veriyor diye terör yardakçısı olarak çerçevelenecek; referandumda evet demeyenler “darbeci” olarak yaftalanacak, Cemaatin ne kadar nur yüzlü, yardımsever ve insanlık için kendilerini adamış bir sivil toplum örgütü olduğunu yazmak serbest; Türkçe olimpiyatlarını haber yapmak şart; Kutlu Doğum Haftası şenliklerini habere dönüştürmek çok elzem, filan… Bunlar AKP-Cemaat balayı döneminde hep basında yapılması zorunlu hareketler haline geldi. Bu kurallara uymayan gazeteciler meslek alanı dışına çıkartıldılar. İşsiz kaldılar veya istifaya zorlandılar. Toplumdaki bu iki güçlü grup arasında organize edilen ve haberciliği “yapılabilir” olanla “yapılamaz” olan arasında kısıtlayan medya çemberi bir süre sonra gazetecileri haber için bu iki güce mecbur bıraktı. Gazeteciler artık kendi iradeleriyle gazetecilik yapamaz oldular. Büyük haber çıkartabilmek için artık ya Cemaatten haber merkezlerine bir sızıntı dosya gelecek, ya da AKP ileri gelenleri telefonla neyin haber olacağının emrini verecek. Korkunç bir çıkmaz. Ancak tabii MİT kriziyle Cemaat-AKP ipleri kopartınca, basını besleyen ve yasakların çerçevesini çizen iki güçten biri iktidarın muhalifi haline geldi. AKP-Cemaat çatışması, bu sefer medyada iki farklı güç odağının gazetecilerle kedi-fare gibi oynamasına neden oldu. Cemaat, bilindiği gibi yıllardır muhaliflerle ilgili bilgi, belge, dosya biriktirmiş, istihbarat toplamış, yetmedi, fabrikasyon delil vs. üretmiş bir oluşum. Lakin Cemaat sadece AKP muhalifleriyle ilgili bilgi-belge toplamamış, aynı zamanda AKP iktidarı ve ileri gelenleriyle ilgili de dosyalar biriktirmiş. Şimdi bu güç savaşında o dosyalar önce Cemaatin yayın organlarından servis edilmeye başlandı. 17-25 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları bu sayede haber oldu. Eğer 7 Şubat 2012’deki MİT krizi hiç olmasaydı veya Cemaat o operasyonda Hakan Fidan’ı harcayıp Emniyet gibi, MİT’i de ele geçirmiş olsaydı, biz büyük olasılıkla “Tamam babacım”ları filan asla duymamış olacaktık. “Kamu yararı-gazetecilik” söylemleri filan da yalan olacaktı. Neyse, Cemaatin havuz medyasında marja itilmesi ve paralel iktidar, terörist örgüt gibi çerçevelenmesiyle birlikte, Cemaatçi gazeteciler de aniden muhalif gazeteci haline geldiler. Bu sefer onlar için mahpushane yolları gözüktü. Cemaat basını kendi gazete televizyonlarında haber yaptıklarında daha az ses getirecek olayları bu sefer AKP muhalifi medya gruplarına servis etmeye başladılar. Şunu atlamayın, daha hala neyin ne zaman haber olacağına ülkedeki iki güç odağı karar veriyor. Balyoz davasını haber yaptıran da Cemaat, MİT TIR’ları baskınını haber yaptıran da cemaat. Nasıl bu kadar kesin konuşuyorum? Çünkü TIR’larına baskını yapan Cemaatçi savcı, orada o fotoğrafları çekenler de gazeteci değil, cemaatçi savcının yanındaki kişiler. Düz mantıkla, bu bilgi-belge basına nereden sızabilir? Çok açık. Peki, Cemaat bu bilgi-belgeyi hakikaten kamu yararı için mi, yoksa kendi cemaatsal çıkarları için mi muhalif gazetecilere servis ediyor? Ona siz karar verin. Ya da, belgeyi eline alan gazeteci karar versin.

Ben açıkçası araştırmacı gazeteciliğin ülkemizde sadece bazı güç kaynaklarının keyfine ve zamanlamasına göre servis ettikleri skandal haberlerden ibaret olduğunu görmekten üzüntü duyuyorum. Bu ülkede “kamu yararı” kavramının da taciz edildiği kanaatindeyim. Belli bir çıkar grubunun keyfe keder basını besleyerek, sızdırdığı manipülatif bilgilerle habercilik alanını domine etmesinden rahatsızım. Bu ülkede kamu kurumlarının yüzde 99’una sakatların girişi mümkün değil. Asansör yok, düz yollar yok. Sakatlara devlet daireleri yasak gibi. Mesela bu da kamu yararı içeren bir haber, ama günümüzde hiçbir gazeteci bunu manşete taşımıyor. Oysa hükümet karşıtı hazır dosya, çekilmiş fotoğraf önüne konulduğu zaman düşünmeden manşet yapabiliyor. Bu bana çok tuhaf geliyor. Haber kaynağı neden bana bu bilgiyi verdi? Bu kaynağın acaba kamu çıkarı dışında başka bir çıkar ilişkisi olabilir mi? Bu haber yayınlandığında en çok kimin işine yarayacak? Bunları sormak da gazeteciliğin esaslarından. Ama bu melekeyi yitirdi gazeteciler. Çünkü çatışan iki kutuptan biri tarafından sızdırılan “büyük” haberler aynı zamanda hızlı gazetecilik başarısı, büyük kahramanlık filan sayılıyor. Bir zamanlar Mehmet Baransu’yu eleştirdiğim gibi, benzer örnekleri de eleştiriyorum. Bu anlamda Edward Snowden ile Cumhuriyet’in TIR haberi arasında en ufak bir benzerlik göremiyorum. Bir kere Snowden gazeteci değil bir gizli istihbarat elemanı. Gördüğü haksızlıklara bireysel olarak dayanamadığı için, halka “bakın size neler yapıyorlar” demek için kendisini feda etmiş bir kişi. TIR haberi ise kanımca bir güç kavgası arasında politik aktör olarak taraf tutan gazeteciliğin güzel bir örneği.

esraarsan

“Cemaatin özgür basınla ne alakası var?”

CS: Yandaş medya AKP’li taban üzerinde farklı bir gerçeklik algısı oluşturmuş durumda ve bu gerçekliği durmadan yeniden üretiyor. Sanırım “rıza üretimi” dediğimizden farklı bir noktadayız, değil mi? 

EA: Yandaş medya rıza üretme aşamasını çoktan geçti, yalan makinesi gibi çalışıyor. Ayrıca, fotokopiyle çoğaltılmış gibi tek manşet, tek bayrak, tek dil, tek din olarak yayınlanıyor. Birisini okursan hepsini okumuş gibi oluyorsun. Durum komedisi gibi.

CS: Bu noktada hükümete zararı dokunacak haberlere yayın yasağı konmasının nasıl bir işlevi var?

EA: Gerçeklerin öğrenilmesini kaba sansürle engellemek.

CS: Yandaş köşe yazarlarının muhalif gazeteleri, köşe yazarlarını vs. hedef göstermesi ve bunların karşılık bulması söz konusu. Hürriyet’e yapılan saldırıdan, baskı ve hukuki yaptırımlara kadar geniş bir ölçekte düşünecek olursak, medya ve şiddet arasında bir bağ daha önce var mıydı, yoksa yeni yeni mi karşılaşmaya başladık?

EA: Askeri vesayet döneminde, mesela 1990’larda, muhalif gazeteciler öldürülürdü. Özellikle Kürt gazeteciler devletin kaba şiddetinin en ağır şekillerine maruz kaldılar. Bu manada, şiddetin medya-iktidar ilişkisinde geçmişi karanlık bizde. Ama günümüz AKP iktidarında öldürmeden süründürme, işsiz bırakma, tutuklu yargılatma, tutuklanmayana gözdağı verme, arada sokak arasında sıkıştırıp dövdürme gibi enteresan basın ıslah yöntemleri geliştirildi. Gazete binası taşlamak da buna dâhil. Basını disipline etmek için sert veya yumuşak şiddetin bu derece kolay kullanılabilmesinin nedeni de tek parti iktidarının sağladığı oy desteği, halkın olan bitene karşı duyarsızlığı, ülkemizde demokratik bilincin gelişmemiş olması ve özgür basının öneminin hala kavranamamış olması.

CS: Cemaatin yayın organlarına yapılan operasyonlarda sürekli “özgür basın susturulamaz” sloganını duyduk. Bu konunun nasıl ele alınması gerekir? Sonuçta bu gazeteler ve televizyonlar yandaş yayın yapan kanallardı.

EA: Cemaat medyasının başına gelenlerin “özgür basın baskı altında” olarak çerçevelenmesinden çok rahatsızım. Cemaat medyasının özgür basınla ne alakası var? Türkiye’de “özgür basın geleneği” dediğimiz şey, Türkiye basın tarihini doğru okuyanlar bilirler, Kürt basınıdır. Yıllarca siyasi iktidarların ve devletin baskısını üzerinde hissederek sansürlenen, kapatılan, bombalanan Özgür Gündem geleneğinden gelen Kürt medyası için,  gerçekleri yazdıkları için faili meçhul cinayetlere kurban giden Kürt gazeteciler için kullandığımız bir tabirdir. Cemaat medyası ise bugüne kadar Kürt gazetecilerin başına gelen hak hukuk ihlallerine gözünü kapatmış, ırkçılık ve nefret söylemiyle savaşı körüklemiş bir medya. AKP-Cemaat çatışması çıkana kadar Cemaatin yayın organları ülkede basın özgürlüğüne yönelik tehditleri aymazlıkla görmezden geldiler. Cemaat ve onunla birlikte hareket eden bir grup neoliberal aydın, basında sansür ve yasakların varlığını 2013 yılına kadar katiyetle reddetti. Şimdi sadece AKP-Cemaat güç savaşı çıktı diye havuz medyasından kovulunca, bizim onların mağduriyetlerine ve özgür basının temsilcisi olduklarına inanmamızı bekliyorlar. Saflık mı bu? Bence daha çok aptallık olur. Habercilik alanının sınırlarını yıllardır kendileri çizdikleri gibi, basın özgürlüğünün çerçevesini de kendi diledikleri gibi çizmek niyetindeler. İstedikleri zaman basın özgür, işlerine gelmediği zaman basın özgür değil. Beni en çok rahatsız eden şey, basın ve ifade özgürlüğünü savunan başka cenahtan gazetecilerin de sırf şimdi muhalif ve mağdur (bu mağdurluğun da tanımı doğru yapılmalı) oldukları için Cemaatçi gazetecilerle yan yana “basın özgürlüğü” fotoğrafları vermeleri. Neymiş efendim, her koşul altında mağdurun yanında olacakmışız. Geçmişte hapse giren gazetecileri Cumhuriyet gazetesine Molotof kokteyli atanlarla bir tutup, “Onlar gazetecilikten değil, terörden girdiler” başlıklarını atanlar Cemaatçi gazeteciler değil miydi? Bu kadar hafızasız mıyız? Ahmet Şık’ı, Soner Yalçın’ı, Nedim Şener’i ülkeden kaçacak diye hapse tıkan Cemaatçi savcı Zekeriya Öz, bugün kendisi yargılanma korkusuyla yurt dışına kaçmış durumda. Hale bakın. Gazeteciler yine en azından kendi ayaklarıyla adliyeye gidip, kendilerine yapılanlar haksız da olsa tutuklanmaya razı oluyorlar. Yanlarında ise onların tutuklanmaları için gerekli düzeneği kurmuş olan Cemaatçi gazeteciler. Dayanışıyorlarmış… Ne ilginç bir ülkede yaşıyoruz değil mi? Her şey içinden çıkılması zor bir durum komedisi gibi. Şimdi buradan bir basın özgürlüğü kahramanlığı çıkar mı? Bence çıkmaz.

CS: İçinde bulunduğumuz koşullarda gerçekten özgür bir medyaya ulaşmak sizce nasıl mümkün olabilir? Sosyal medya, internet gazeteciliği gibi imkânlar yeterli zemini sağlıyor mu, yoksa daha farklı bir sistemin mi kurulması gerekiyor?

Gerçekten özgür ve bağımsız bir medya için öncelikle gazetecilik alanının ve gazeteciliğin yeniden tarif edilmesi gerek. Kamu yarı nedir? Gazeteci kimdir? Haber nedir? Gazetecilik etiği nedir? Gazeteler, haber kanalları neden vardır? Bu sorular yeniden tartışılmalı. Ondan sonra, doğru, ahlaklı, etik gazeteciliği talep eden bir toplum olacak. İktidarların eksiklerini ve hatalarını görmek isteyen, onlardan hesap sorulmasını talep eden bir kamu… O zaman kamu yararı kavramı da gerçekten bir anlam kazanır. Eğer halk doğru ve etik gazetecilik talep etmiyorsa, doğal olarak gazetecilik de gelişmez. Aynı Cemaat gibi, toplum da kamu yararını gündelik çıkarları, kömür, ekmek, TOKİ’den ucuz faizle ev, akrabalara devlet dairesinde iş ekseninde ağlamaya devam ederse, açıkçası bizim için basın özgürlüğü filan yalan. Aynı demokrasi gibi, basın özgürlüğü de ancak onu talep eden toplumların erişebileceği bir şey. Halk yalan söyleyen basından memnunsa, kendisine sunulan çarpıtılmış bilgiden rahatsız değilse, “yahu, bu polisler neden sabah sabah insanların evine girip onları öldürüyor?” demiyorsa, hak aramıyorsa, ne demokrasi gelişir, ne de gazetecilik. Kısacası, toplumun bilinç ve vicdan seviyesinin geliştiği noktada basın da gelişecektir diye düşünüyorum. Şimdilik işimiz zor, alınacak çok yol var.

* Bu yazı Mesele’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir