Ötme bülbül, şen değil bağım…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Şöhret Baltaş

Geçtiğimiz ay, 6 Kasım günü, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün’ü Ankara Emniyeti Terörle Mücadele’den aradılar ve “Size tebliğ etmemiz gereken bir olay var, Emniyet’e gelin” dediler. Bunun üzerine, federasyon yöneticilerinden oluşan bir heyet, 9 Kasım’da Ankara Emniyeti’ne gitti. “Tebliğ etmeleri gereken durum” Alevi kurumlarına yönelik IŞİD saldırısı tehdidiydi. Emniyet, IŞİD’in Alevilere saldıracağı yönünde bir “duyum” almıştı ve uyarıyordu: “Kendi güvenliğinizi alın, biz de güvenliğimizi alıyoruz.”

Ağlasak mı gülsek mi arası bir “tebliğ”… Bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların güvenliğini almakla görevli kurum, bir grup yurttaşa diyor ki, “valla IŞİD saldıracak diye duydum, nasıl yaparsınız bilemem ama kendi güvenliğinizi alın…”

“Normal” bir ülkede yaşıyor olsaydık, istisnasız bütün yurttaşların canını ve malını korumakla görevli olan Emniyet teşkilatının bu sözleri skandal olur, günlerce manşetlerden inmezdi. Ama her şey o kadar rotasından sapmış vaziyette ki, kimse çıkıp da o teşkilata “Herkes güvenliğini kendisi alacaksa sen necisin peki?” diye sormuyor. Bu duyumu alacak kadar iyi çalışan istihbarat mekanizmasına sahip bir teşkilatın, bunu önleme mekanizmaları yok mudur, nasıl olmaz? Veya vardır da birtakım ilişkilerin ve hesapların arasında işletilemez hale mi gelmiştir? Yoksa, ortalığa böyle duyumlar salmak, bambaşka bir yıldırma aracı olarak mı kullanılmaktadır?

Nitekim Baki Düzgün, bu türden tehditleri yıllardır aldıklarını söylüyor, geçmişten bugüne bu tehditlerin korkutmak ve sindirmek için yapıldığını açıkça ifade ediyordu.

Geçmişten bugüne işin şekli şemali değişmiş ama içeriği aynı kalmıştır. Devletin takım elbiseli zevatı “aman ha, dikkatli olun” derken abasının altından gösterdiği sopa dile gelir ve der ki; “ne sosyalistlerle ne de Kürtlerle bir araya gelip de çıkmayın sokaklara, sakın ha!” Olur da dinlemezlerse, sopanın ucuna süngü takılır, insanca yaşamak isteyen insana kıyılır…

19-26 Aralık 1978: Maraş Katliamı

1978 yılının son ayında Maraş’ta yaşanan katliama giden yolun taşları, daha rejimin temelleri atılırken konmuştu elbette. Dersim 1938, Alevilerin topluca katledilmesinin ilk örneğiydi. TC’nin milleti başından bu yana “safkan” Türk, mezhebi ise her daim Sünni idi. Diyanet İşleri ile bir çatı altında toplanan Sünni cemaatlerin, hükümetlerle uzlaşmaları çerçevesinde milli gelirden elde ettikleri payla orantılı olarak şikayetleri yoktu. Ama Aleviler, ne Diyanet’in çatısına sığıyor, ne de sağ partilerin köylerdeki temsilcisi olan hacı-hoca takımına yüz veriyordu. İnançları açısından mazlumun yanında ve zalimin karşısındaydılar; bunun yanı sıra cumhuriyetin eşit yurttaşlık vaadine olan özlemleri de onları her zaman ilerici güçlerin yanında saf tutmaya itiyordu. Ve bunlar, milliyetçisinden İslamcısına istisnasız bütün sağ iktidarların nefretini kazanmaları için yeterliydi.

1960’tan sonra yükselen toplumsal muhalefetin içinde yer almaları, zaten “öteki” olan Alevileri doğrudan “düşman” haline getirdi. 12 Mart cuntasının subaylarından Alpaslan Türkeş’in kurduğu MHP, bunu parti ülkülerinde açıkça ifade etti: “3K” idi Türk milletinin düşmanı; yani “Kızılbaş-Kürt-Komünist”. MHP’nin açıkça formüle ettiği bu 3K, aslında TC’nin her daim düşman bellediği ve yan yana gelmelerini asla ve kat’a istemediği, gelecek olurlarsa bölmek için elinden geleni ardına koymadığı kesimlerdi.

1975 Şubat’ında MHP’nin Ülkü Ocakları’nda topladığı “milliyetçi” gençler, Malatya, Kahramanmaraş, Amasya, Adıyaman, Bingöl, Tokat ve Afyon’da Alevilere saldırmış; aynı yılın Haziran ayında Maraş’ta Yılmaz Güney’in Zavallılar filmini oynatan sinemaya patlayıcı madde atılmıştı. Ertesi yıl, yine Maraş’ta öğretmenler sendikası TÖB-DER’lilerin Ülkücülerin lokaline dinamit attığı söylentisi yayılmış ve hemen ardından bilinen senaryo sahneye konmuştu. Çıkan çatışmalarda 1 kişi ölmüş, 15 kişi ağır yaralanmıştı. Mayıs ayında Maraş’ın Elbistan ilçesinde, ‘milliyetçi öğrenciler, bir lisenin bahçesinde kız öğrencilerin 19 Mayıs provalarını bastılar.

1977’de Malatya’nın sağ eğilimli bağımsız belediye başkanı Hamid Fendoğlu evine gönderilen bombalı paket nedeniyle iki torunu ve geliniyle birlikte öldü. Ertesi sabah çevre il ve ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi kent sokaklarında “Dan dan, intikam!”, “Müslüman Türkiye!”, “Kahrolsun komünizm!” sloganlarıyla “düşman” belledikleri mahallelere saldırdılar. Çıkan çatışmalar sonucunda 8 kişi öldü, 100 kişi yaralandı. Daha sonra “Hamido” lakaplı belediye başkanına gönderilen bombalı paketlerden, biri CHP’li ilçe başkanı, biri Emniyet Müdür Yardımcısı ve diğeri işadamı üç kişiye daha gönderildiği ve bombaların ancak nükleer bir kurumda yapılabileceği ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Ecevit’in bombaların Ülkücülerle ilişkili olduğunu söylemesi üzerine Türkeş, “milliyetçilere yönelik bu saldırgan tutum devam ederse yakında bazı yerlerde olaylar çıkacağı”nı söyledi. Tabii, bu “sadece tahmin”di, yoksa ne Türkeş’in ne de bir başkasının böyle tezgahlarda payı olamazdı!

İlginçtir ki, Türkeş’in “tahmini” kısa sürede gerçekleşmeye başladı. 3 Nisan’da Maraş’ta CHP’lilerin gittiği bir kahveye iki otomobilden patlayıcı madde atıldı ve otomatik silahlarla tarandı. Kahvede bulunan 81 yaşındaki Alevi dedesi Sabri Özkan öldü. Şehirde yaşanan patlamalara ilişkin bir Emniyet yetkilisinin açıklamasına göre, kentte ülkücüler provokasyon yaratmak için kendi derneklerine patlayıcı atıyor, sonra da “solcular yaptı” diyerek saldırıyorlardı.

3 Eylül 1978’de bu kez Sivas’ta, Alevilerin oturduğu Alibaba Mahallesi’nde çıkan bir çocuk kavgası sırasında Ülkücü gençler iki kadını öldürdü. Ertesi sabah kentin çeşitli noktalarında toplanan Ülkücüler, “Kanımız aksa da zafer İslam’ındır” diyerek Alevi mahallelerine saldırdılar. 9 kişi öldürüldü, 350 kişi yaralandı ve Alevilere ait yüzlerce ev tahrip edildi.

Ve katliamın ayak sesleri

Katliama tanık olanların ifadelerinde şu nokta özellikle dikkat çekiyordu: 1978 yılının Aralık ayında Maraş’a “görevli” olduğunu söyleyen birtakım yabancılar gelmiş, Alevilerin ve solcuların oturdukları mahallelerde nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmış ve yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi.

Sonradan ortaya çıkan bir başka “tesadüf” ise, ABD Büyükelçiliği katibi Alexander Peck’in de o sıralarda Maraş’ta olmasıydı. Aynı şahıs, Maraş’tan sonra katliam yaşanan başka illerde de görülecekti!

16 Aralık günü, Ülkücü Gençlik Derneği’nin bütün ülkede eşzamanlı gösterilen Güneş Ne Zaman Doğacak adlı anti-komünist filmi Çiçek Sineması’nda gösterime girdi. Günde dört seans oynatılan filme civar köylerden traktörlerle izleyici taşınıyordu. 19 Aralık akşam seansında bir patlama oldu, 7 kişi yaralandı. (Sonradan anlaşılacaktı ki, sinemaya ses bombası atılmıştı ve atanlar da bizzat ülkücüydüler!) Patlamadan sonra ülkücüler CHP İl Binası’na ve PTT’ye saldırdı. Ertesi gün de Alevilerin gittiği bir kahveye bomba atıldı. Olaylar giderek tırmanıyordu.

21 Aralık’ta TÖB-DER’li iki öğretmen öldürüldü. Öğretmenlerin cenaze töreninden sonra yürüyüşe geçen binlerce kişilik gruba, “Komünistlerin cenaze namazı kılınmaz” diyen Ülkücülerin kışkırttığı kalabalık saldırdı. Çatışmada üç Ülkücü hayatını kaybetti.

O gün cami imamının Cuma vaazında cemaate verdiği “öğüt” şöyleydi: “Oruç tutmak, namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır. Çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz.”

Cenazeler ortada kalmış, polisin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırgan kalabalık çarşıda Alevilere ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etmişti. Aynı gece Sünnilere, “ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağı” söylenerek kışkırtıldı ve halk silahlandırıldı.

23 Aralık günü, ölen üç Ülkücünün cenaze töreni için belediye ve camilerin hoparlörlerinden yapılan anonslarla binlerce kişi Ulu Cami etrafında toplanmaya başladı. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti ama her şey için artık çok geçti. Kente askeri güç gönderilmedi, polis ise ortalarda görünmüyordu! Çünkü “polis ile halkın karşı karşıya gelmesinden kaçınma” gerekçesiyle polislerin görev dışı bırakılmasına karar verilmişti!

“Köpeksiz köyde değneksiz gezen” ülkücülerin yönlendirdiği kitleler, Alevi mahallelerine rahatça saldırmaya başladılar. Dinamitten av tüfeğine, baltadan balyoza, zincirden satıra, ellerine geçirdikleri her şeyle devletin (yumulmuş) gözü önünde Alevileri katlettiler.

Kitlesel katliamları yöneten bütün caniler gibi, dini ve milli ezberleri kaşıyarak bağırıyorlardı katliam sırasında: “Bugün cihad günüdür, bir Alevi öldüren cennete gider”, “Komünist Allahsızları temizleyin!”

Kıyımla yetinmediler, mahalleleri abluka altına alarak insanların ölülerini ve yaralılarını taşımalarını engellediler. “Aleviler dinsiz ve sünnetsizdir” diye bağıran Sünni faşistlerin, insanları durdurup pantolonlarını indirmelerine cevaz veren bir cinnet ortamı yaratılmıştı.

Resmi rakamlara göre 111, gayri resmi rakamlara göreyse yaklaşık 150 kişi korkunç şekilde öldürüldü. Hayatını kaybedenlerin yanı sıra yüzlerce kişi ağır yaralandı, çok sayıda kadına tecavüz edildi, yüzlerce ev ve işyeri tahrip edildi.

Katliamdan sağ çıkabilen Aleviler kentten traktörler, kamyonlar, taksi ve minibüslerle kitleler halinde kaçtılar. Kimisinin artık bir evi ve işyeri kalmamış, hepsi ateşe verilmişti. Çocuklar abluka altındaki mahallelerde aç susuz günlerce yaşamışlardı, dehşet içindeydiler.

CIA-Kontrgerilla işbirliği

Katliamın CIA’ya bağlı çalışan kontrgerilla, yani bugünün diliyle “derin devlet” tarafından tezgahlandığını ilk dile getirenlerden biri olan Milliyet başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü.

Oysa yıllar sonra açığa çıkarıldığı gibi, 15 Nisan 1978’de Maraş’ta, kontrgerillanın örgütlediği ETKO (Esir Türkler Kurtuluş Ordusu) adlı bir grubun evinden, MHP’nin çeşitli binalarına atılmak üzere hazırlanmış tahrip gücü yüksek olmayan provokasyon bombaları çıkması, bizzat ülkücülerin bir Alevi-Sünni çatışması planında rol aldıklarını ve provokasyonun amacının sıkıyönetim ilanıyla muhalif kesimlerin susturulması ve sola açılan Ecevit hükümetinin düşürülmesi olduğunu ortaya koyuyordu.

Dava, tam 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı. İdam ve müebbet hapis cezası dışındakilere cezai indirim uygulanarak cezaları azaltıldı. Daha sonra yargılama yeniden yapılarak idam cezalarının uygulanmamasına karar verildi. Diğer cezalar da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ertelendi ve daha sonra da o sırada tutuklu yargılananlar serbest bırakıldı.

Katliamın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger yargılanıp beraat ettirilenler arasındaydı. Bu kişi soyadını “Şendiller”olarak değiştirip Meclis’te “ülkücü” vekil olarak yer aldı!

Katliamın müdahil avukatları Ceyhun Can’ın 10 Eylül 1979’da, Halil Sıtkı Güllüoğlu’nun 3 Şubat 1980’de ve Ahmet Albay’ın 3 Mayıs 1980’de öldürülmesi davanın ardındaki derin devlet ilişkilerinin boyutlarını gösteriyordu.

Ve yıllar sonra Ecevit’in arşivinden çıkan belgeler, Maraş katliamının başta Türkeş olmak üzere MHP’liler ve MİT’ten görevlilerce birlikte planlanmış olduğunu açıkça ortaya koydu.

İnsan dilinin altında gizli

Kasım ayı sonunda yeni hükümet kuruldu. İstediği 400 vekili olmasa da, hükümet kuracak sayıyı almayı (en vahşi yöntemlerle) başaran AKP hükümetinin ilk açıklamalarından biri de Alevilere bir yıl içinde gerçekleştirmeyi vaat ettiği bir program oldu. Hükümetin medyadaki sözcüleri, zaten bu planı duyurmuştu; tabii tüm sorunları çözeceğini bildiren en parlak cümlelerle…

Nedir bu bir yıllık açılım planı, bakalım:

Yeni AKP hükümeti, öncelikle cemevleri ile ilgili sorunu, “Geleneksel irfan merkezleri ve cemevleri” diye bir kategori yaratarak çözmeyi vaat ediyor. Hani bazı Aleviler cemevine karşı çıkıyormuş ya, o yüzden “irfan merkezi”ni eklemişler; isteyen “cemevi” diyecekmiş, isteyen irfan merkezi kapsamında “ocak”… İbadethane olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı da (muhtemelen cami-cemevi projelerinde devletin Sünni egemenliğiyle uzlaşan) Alevilere bırakılacakmış.

Gerisi, ekonomik… Cemevleri bedava elektrik ve su kullanabilecek, Alevi dedelerine maaş bağlanacak…

“Yeni” hükümet AKP’nin bildik, eski stratejisini tekrar ediyor. Bir yalanla, yanıltmacayla başlıyor söze; sonra da o söze taraftar toplamak için rüşvet/sadaka dağıtıyor. Bizans oyunu demek haksızlık olur, Osmanlı oyununun modernize bile edilememiş hali demek daha doğru…

Aleviliğin Cemevi merkezli, yani Sünnilik/cami ilişkisine simetrik bir temelde yapılanmasını yanlış bulan Alevilerin varlığını, “bazı Aleviler cemevine karşı” gibi bir cümleye dönüştürmek başlı başına bir yalandır. “Ben demedim o dedi” çabukluğuyla kendi asimilasyon politikasını meşrulaştırmaya, üstelik bunu “açılım” sözüyle süslemeye çalışan AKP, esas olarak Alevilerin ibadethane statüsünde bir cemevine sahip olmasını istemiyor, tek mezhep olarak Sünniliği ve tek ibadethane olarak da camiyi kabul ediyor.

Bu, egemen anlayışa itaat eden, evcilleştirilmiş bir Alevilik yaratma çabasıdır. Açıkça “Cemevi ibadethanedir” demek yerine irfan merkezi, ocak gibi tanımlar uydurmak AKP’nin manipülatif oyunlarından biri…

Ama bu Sünni cephenin önde gelen zevatı her konuştuğunda, oyun bozuluyor, yalan aynalarının sırrı dağılıp gerçekler açığa çıkıyor. Yalan vaatler, ağızlarını her açtığında ortaya saçılan nefreti gizleyemiyor.

Bir Alevi dostumdan duymuştum; Hz. Ali’nin bir öğüdü şöyle diyor: “Bir insanı tanımak istiyorsanız onu konuşturun. Zira insan, dilinin altında gizlidir.”

Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz yaz Endonezya’da yine kendini tutamayıp, “Farklı mezhepten olduğu için ülkemizdeki terör mücadelesinde ateist olanları dahi savunanların olduğunu gördüğümüz bir dünya var. Bunlara karşı uyanık olmak zorundayız” diye buyururken, dilinin altında gizlediği kalbini açığa vuruyor. “Uyanık olmak zorundayız” cümlesindeki “biz” kim? Devlet mi? Sünni Müslümanlar mı? Yoksa kimin devleti olduğuna bakarak hiç ayırmadan “Sünni Müslüman Türk Devleti” mi demek lazım?

Bu “kalp”ten geçenlerin gizlendiği yerden çıkıvermesinden birkaç ay sonra IŞİD çetelerinin Alevilere tehdit savurması ve Alevilere “kendinizi koruyun haa” diye tebliğler verilmesi şaşırtıcı mı?

Alevileri Dersim’den Çorum’a, Maraş’tan Sivas’a tehdit eden bizzat bu devletin kendisidir.

Eşit yurttaşlık hakkı tanımayan, mezhepçi din derslerini zorunlu tutan, Alevi yerleşimlerine zorla cami yapan, Alevi katliamlarının davalarını yıllarca süründürüp zamanaşımını “hayırlısı olsun” diye kutlayanlardır.

Yol bir sürek binbir

Ötme bülbül ötme, şen değil bağım diye başladım yazıya. 22 Temmuz Suruç katliamıyla başlayan, her gün abluka ve ölüm haberleriyle tırmanan bu lanetli süreç, Ankara katliamı ile tahammül noktasını aştı. Travmatik bir süreçten geçiyoruz, herkes umutsuz, geleceksiz, enerjisiz ve kederli. İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatan siyah beyaz filmlerdeki gibi kabullenilmiş bir hüzünle bakan insanlara dönüştük hepimiz… Gönüllü kurumlar, travma sonrası psikolojik yardım için sıraya girdiler. Ama birçoğumuzun ne psikologlara ne de birbirimize anlatacak sözümüz yok sanki. Her şey gözümüzün önünde oldu, olmaya da devam ediyor. Ve gerçek, en usta sözden daha iyi anlatır.

Elbette geçecek. Çünkü bir başka şaşmaz gerçek de, dibe hızla vurunca yukarıya da aynı hızla çıkılacağıdır.

Bu kuyudan çıkacağız. Tek hatırlamamız gereken şey, ezelden ebede bize oynadıkları oyunu reddetmek… Yan yana durmak, ısrarla, inatla, farklılıklarımızı kabullenerek, hatta bundan güç alarak bir olmak.

Tıpkı, menzilin aynı ama yolun farklı farklı olduğunu anlatan şu Alevi deyişindeki gibi, “Yol bir sürek binbir” diyerek birbirimizin elini bırakmadan… Aşk ile…

* Bu yazı Mesele’nin 108. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir