17 – 25 Aralık Yolsuzluk Skandalı ve Tarihsel Hafıza Sorunumuz

Facebooktwittergoogle_plusmail

Feyzi Çelik – İrfan Özdabak

2013 yılında meydana gelen iki olay Türkiye’nin kaderini belirleyebilirdi. Gezi ve 17-25 Aralık olaylarından söz ediyoruz. Çünkü her iki olay AKP’nin hukuksuzluk ve yolsuzluklarını açığa çıkarmıştı. Ona karşı güçlü bir toplumsal muhalefet de oluşmuştu. Kamuoyunda hukuksuzluklar, yolsuzluklar ve yasaklar konusunda parçalı da olsa bir bilinç oluşmuştu.

17-25 Aralık yolsuzluk operasyonuna AKP’nin yaklaşımı “Yargı darbesi” şeklindeydi. İstanbul Kongre Merkezi’nde Hukukçular Derneği’nce düzenlenen Sertifika törenine katılıp hukuk fakültesi öğrencilerine sertifika dağıtan Başbakan Erdoğan “Biz 17 Aralık’ta yapılan operasyona darbe dediğimizde içerden ve dışardan birileri bunu kabullenemiyorlar. Evet, 17 Aralık operasyonu bal gibi darbe girişimidir” diyerek[1] yargıyı suçlamış ve sözlerini şöyle sürdürmüştür: “…Yargı siyasete her an müdahale etmeyi, siyaseti şekillendirmeyi siyasetin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi her an sallandığını görürsünüz. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, HSYK gibi kurumlar çoğu zaman adaletin hızlı, güvenilir şekilde tecelli etmesini bir kenara bırakmış siyaseti sınırlandırmak, siyaseti kendilerince hizaya sokmak gibi bir vazife üstlenmişlerdir.” Böylece AKP, ilk iş olarak Anayasa’nın 138. maddesinde yazılı yargı bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırdı. Operasyonu yürüten savcı ve polisleri görevden aldı. Konu sanki bir yargı konusu değilmiş gibi, “… Darbe girişimi akamete uğrayınca seçimi gölgelemek istediler. Bütün aktörler 30 Mart’a gölge düşürmek istediler. İşte o tuzağı da 30 Mart’ta milletimiz bozdu. Milletimiz oynanan oyunu gördü. Tuzağı gördü…”[2] diyerek dikkatleri usta bir şekilde 30 Mart 2014’te yapılacak yerel seçimlere çevirdi.

Yolsuzluk operasyonunun merkezinde yer alan kişi Erdoğan’dır. Ortaya çıkan deliller, telefon konuşmaları onu işaret ediyordu.[3] Çevre ve Şehircilik Bakanı  Erdoğan Bayraktar, her şeyi Başbakanın talimatı ve bilgisi dahilinde yaptığını ifade ederek NTV’de yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Fakat ‘rüşvet  ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız’ şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum.” [4]

Türkiye’de yapılan yanlışların başında gelenlerden birisi, yargının konusu olabilecek olaylarla seçim sonuçlarının kıyaslanması ve hesabın yargı yoluyla sorulmasından ziyade seçim yoluyla sorulması ve böylece hem hukuki olarak hesap vermekten kaçınılması hem de seçimin hukuk-dışı işlerin gizlenmesinde politik bir araç alarak kullanılmasıdır. 17-25 Aralık ertesinde de sanki bir suçlamadan aklamanın yolu seçim sandığıymış gibi bir algı oluşturuldu ve medya üzerinden yapılan algı yönetimi ve manipülasyonla AKP seçim kampanyasını yürüterek seçimleri kazandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra  sırf yolsuzluklar nedeniyle de olsa AKP’den hesap sorulabilirdi. Ancak muhalefetin dağınıklığı ve değişik nedenlerle kapsayıcı bir politik hattın oluşturulamaması buna imkan vermedi. AKP, özellikle Doğu’da uyguladığı sistematik baskılarla, korku, şiddet ve tehdit politikalarıyla yeniden seçime giderek, 1 Kasım’da puanını yükselterek bu ihtimali ortadan kaldırdı. Suçlama bir yana “eleştiri” getirmeme durumuna gelindi.

Erdoğan’ın 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını tanımayıp, ülkeyi yeniden seçim sürecine sokma girişimi hukuksuzluk ve yolsuzluğun siyasi boyutunu ortaya koymaktadır. Bu husus başlı başına bir soruşturma ve suç konusudur. Buna rağmen 1 Kasım 2015’ten sonra başta medya organları olmak üzere CHP ve MHP’nin çıkan sonuçları “halkın takdiri” diyerek kabullenme pozlarına girmeleri, “kim ne yaparsa yapsın yanına kâr kalır” anlayışını kalıcı hale getirdi. Örneğin MHP Samsun İl Başkanı Ömer Süslü ” Biz projelerimizi gerçekleştirelim istedik milletimiz onları altadanları ve kandıranları seçti. Kırgınız buruğuz. Türk milletimizin kararını saygıyız.” derken,  CHP Samsun İl Başkanı Dinçer Soylu “Şaşkınım. Türkiye şaşmış vaziyette. Beklenmeyen bir sonuç. Anket firmaları AK Parti’yi yüzde 44 gösteriyordu, bizde gülüyorduk. Yüzde 49 oy aldı. Halkın takdiridir saygı duymak gerekir “dedi.[5] Hele hele Hürriyet’in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün 1 Kasım gecesi CNN ekranında, seçim öncesi söylediklerine sünger çekecek şekilde “…Bu 17-25 konularını da artık konuşmanın bir anlamı yok. Bu konular Meclis’e gelmeyecek. Hesaplaşma çizgilerini bir kenara bırakıp ileriye bakalım”[6] diyerek Erdoğan ve AKP’ye hoş görünme çabası yenilir yutulur cinsten değildir. Bu anlayış ve yorumlar her yeri kaplamış durumdadır. Bu şu anlama geliyor: Tayyip Erdoğan Suriye’de daha fazla hata yapsın, daha fazla yolsuzluk ve hırsızlık olsun, daha fazla otoriterleşme olsun. Bu yaklaşım  “güçlü haklılığının” meşru olmayan gücünün meşrulaşmasını beraberinde getiriyor. Hukuki takibe hükümetin ne denli engellemeler yaptığı ortadadır. Hukuka aykırılıklar o kadar açık delillere dayanırken, bunların bir gün hukuk önüne geleceği muhakkaktır. Eğer gelecekte bunların hesabı sorulacaksa unutma, unutturma, hafızadan silme tuzağına düşülmesinin hiç bir anlamı yoktur. Hukuki, ahlaki ve dini değerler ayrı bir kategori, seçimler ayrı bir kategoridir. Seçimlerin kazanılması veya kaybedilmesi, bu değerleri değiştirmez ve geçersiz kılmaz. Hele hele seçim hükümeti ve Başbakanı Davutoğlu’nun savaş politikasıyla yolu döşenen, Ankara katliamından sonra  Davutoğlu’nun “Şimdi Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz oylarımızda bir yükseliş trendi var”[7] şeklindeki insanın kanını donduran sözleri, medyadaki sansür ve manipülasyonlarla baskı kuran ve yine söylediği “biz kazanmazsak beyaz Toroslor gelir” tehdidiyle kazanılan 1 Kasım seçimleri bu değerleri hiç bir şekilde değiştir(e)mez ve geçersiz kıl(a)maz. Başka bir deyişle AKP’nin yüzde 49,4 oy almış olması AKP veya yöneticilerini işlediği suçlardan aklandığı anlamına gelmez. Bu nedenle, bu konudaki hafızanın sürekli olarak canlı tutulması gerekiyor.

17 Aralık Fezlekesi

Adalet Bakanlığına gönderilen 18 Aralık 2013 tarihli Bakan fezlekesindeki maddi deliller yerinde duruyor. Fezlekede delilleriyle birlikte yer alan suçlamalar devlet içine yerleşmiş mafyatik yapılamanın çok az bir bölümünü gösteriyor. Buzdağının büyüğü okyanusların altındadır. Bakınız fezlekede neler deniliyor? Kısaca özetleyelim:

“Yapılan teknik ve takip çalışmalarında, Rıza SARRAF liderliğindeki örgütün, Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer ÇAĞLAYAN, İçişleri Bakanı Muammer GÜLER, Avrupa Birliği Bakanı Egemen BAĞIŞ ve Halk Bank Genel Müdürü Süleyman ASLAN ile örgüt faaliyeti çerçevesinde haksız maddi menfaat ilişkisi geliştirdiği,  bu kapsamda Ekonomi Bakanı Zafer ÇAĞLAYAN yöneticiliğinde ve İçişleri Bakanı Muammer GÜLER yöneticiliğinde iki ayrı gurubun, Rıza SARRAF liderliğindeki örgüt ile rüşvet suçunu işleme amacıyla ve tek bir organizasyonun çatısı altında fiili ve sürekli bir birliktelik sergiledikleri, bu örgütlerin rüşvet vermek ve rüşvet almak suçlarını belli bir hiyerarşi ve koordinasyon ağıyla, belli bir sistemde ve sürekli olarak işledikleri belirlenmiştir.

Ekonomi Bakanı M.Zafer ÇAĞLAYAN yöneticiliğindeki örgütte Halk Bank Genel Müdürü Süleyman ASLAN, oğlu Salih Kaan ÇAĞLAYAN, özel kalemleri Onur KAYA ve Mustafa Behçet KAYNAR’ın  faaliyet gösterdiği, bu şahısların Rıza SARRAF liderliğindeki örgüt ile aralarındaki rüşvet eylemlerini örgüt faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirdikleri anlaşılmıştır.

 Fatma ASLAN’ın Süleyman ASLAN’a getirilen rüşvetlerle ilgili bilinçli bir şekilde aracılık ettiği anlaşılmıştır. Rüşvet eylemlerinde Zafer ÇAĞLAYAN’ın kardeşi Mehmet Şenol ÇAĞLAYAN’ın da iştirakinin olduğu belirlenmiştir.

İçişleri Bakanı Muammer GÜLER yöneticiliğindeki örgütte, oğlu Barış GÜLER, Özgür ÖZDEMİR, Hikmet TUNER ve Barış KIRANTA isimli şahısların faaliyet gösterdiği, bu şahısların sistemli bir şekilde Rıza SARRAF liderliğindeki örgüt ile aralarındaki rüşvet eylemlerini örgüt faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirdikleri görülmüştür. 

Bahse konu örgütlerin tek bir irtibat ağı altında, Rıza SARRAF’ın liderliğindeki suç örgütünün eylemleri doğrultusunda rüşvet faaliyetleri gerçekleştirdikleri anlaşıldığından, soruşturmamızda eylemler, Rıza SARRAF liderliğindeki örgütün faaliyetleri, sistemleri, menfaatleri ve rüşvet ilişkileri odak alınarak ele alınmıştır. Ekonomi Bakanı Zafer ÇAĞLAYAN, İçişleri Bakanı Muammer GÜLER, AB Bakanı Egemen BAĞIŞ ve Halk Bank Genel Müdürü Süleyman ASLAN’a verilen paralar ve karşılığında sağlanan menfaatler, Rıza SARRAF liderliğindeki örgütün rüşvet faaliyetleri özetle:Rıza SARRAF’ın talepleri doğrultusunda İran uyruklu örgüt mensubu şüphelilere ve yakınlarına istisnai yoldan Türk vatandaşlığı verilmesi, Rıza SARRAF ile husumeti olan ve usulsüzlüklerini ihbar eden Emniyet Müdürü Orhan İNCE’nin İstanbul’dan tayininin çıkarılması (sürülmesi), .Sarkuysan A.Ş’nin Genel Kurul Toplantısı için görevlendirilecek Bakanlık Temsilcisinin, Valilik kanalıyla, Rıza SARRAF’ın talebi doğrultusunda belirlenerek görevlendirilmesi, şirketin yönetiminin Rıza SARRAF tarafından kazanılması için girişimlerde bulunulması, Rıza SARRAF’ın araçlarının trafikte emniyet şeridini kullanma ve durdurulmaası imtiyazının verilmesi, Rıza SARRAF için Koruma Polis Memuru görevlendirilmesi, Rıza SARRAF’ın usulsüzlükleri hakkında basında çıkacak haberlerin engellenmesi, Rıza SARRAF’ın Çin’de hayali işlemlerinde kullandığı paravan firmaların bankalar nezdinde yaşadığı sıkıntıların giderilmesi için Bakanlık adına Çin bankalarına Referans Mektubu yazılması, Adli çalışmaya karşı koyma ve Rıza SARRAF’la ilgili adli veya istihbari çalışma yapılıp yapılmadığının araştırılması…

Diğer yandan örgüt ile ilgili yapılan çalışmalarda, Rıza SARRAF’a ait firmaların Halk Bank hesabına gelen paranın, (elle tutulur) fiziki altına dönüştürülerek ihracatla İran’a veya Dubaiye gönderilmesi ile Rıza SARRAF ile Zafer ÇAĞLAYAN arasındaki rüşvet ilişkisinin direk ve doğru orantılı olduğu anlaşılmıştır. Teknik takip çalışmalarında, Rıza SARRAF’ın bu eylemler kapsamında Halk Bankasında hesap değiştiren (Rıza SARRAF’ın Halk Banktaki firma hesabına gelen) paranın %0,4 – %0,5’ini, Zafer ÇAĞLAYAN’a rüşvet olarak gönderdiği, şahıslar arasında bu şekilde fiili birliktelik ve bir rüşvet anlaşması olduğu anlaşılmıştır.

Yapılan çalışmalar kapsamında; Rıza SARRAF ile Muammer GÜLER arasındaki rüşvete dair paranın teslimi aşamasının Rıza SARRAF yönüyle Abdullah HAPPANİ, Muammer GÜLER yönüyle ise Barış GÜLER, Özgür ÖZDEMİR ve Hikmet TUNER tarafından organize edildiği anlaşılmıştır. Yukarıda bahsedilen eylemler karşılığında Muammer GÜLER’e gönderildiği anlaşılan paraların her defasında, Rıza SARRAF’a ait Fatih İlçesi Nuru  Osmaniye  Caddesinde  bulunan Orient Bazaar isimli ofiste teslim edildiği, parayı teslim almaya ilk başlarda Barış GÜLER’in, daha sonraları ise Özgür ÖZDEMİR ve Hikmet TUNER’in geldiği anlaşılmıştır.”[8]

Bu nedenle hafızlar tazelensin ve hatırlasın diye “17 Aralık ve 25 Aralık’ta ve sonrasında ne olmuştu?” buna değinmek gerekiyor. 17 Aralık 2013 günü, Cumhuriyet Savcısı Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in talimatıyla, büyük bir operasyon başlatıldı. Birçok kişinin gözaltına alındığı operasyonda şüphelilere  ‘rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık’ gibi suçlamalar yöneltildi. Operasyonun koordinasyonu İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz yapıyordu.

Operasyonda toplam 89 kişi göz altına alındı. Bu kişilerin ev ve iş yerlerinde aramalar yapıldı. “Ayakkabı kutusundaki dolar” ve “büyük para kasaları” bu operasyonla kamuoyunun gündemine geldi. Gözaltına alınanlar arasında İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir de vardı. Bakan çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan, işadamı Rıza Sarraf ve Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında bulunduğu 26 kişi tutuklandı.

Bakan Bayraktar’ın oğlu, işadamı Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında olduğu 63 kişi serbest bırakıldı.

Adli Kolluk Yönetmeliği değiştirilerek, operasyonu yürüten  polisler görevden alındı. İstanbul Emniyet  Müdürü değiştirildi. Soruşturma dosyasına İstanbul Başsavcısı el koydu. Soruşturmaya başka savcılar tayin edilerek soruşturma savcıları etkisiz hale getirildi. Rıza Sarraf, Barış Güler, Salih Kaan Çağlayan da dahil olmak üzere tutuklananlar peyder pey salıverildi. Daha sonra takipsizlik kararı verilerek soruşturma dosyası kapatıldı. Bakanlarla ilgili olarak düzenlenip meclise gönderilen fezlekeler Adalet Bakanlığı tarafından iade edildi. Yeniden düzenlenen fezlekelerde bir çok önemli delile yer verilmedi. Büyük tartışmalarla yürütülen görüşmelerden sonra bakanların Yüce Divan’a gönderilmemesine karar verildi.

Hükümet kendi sorumluluğunu örtbas ettikten sonra, Paralel Devlet Yapılanması adı altında Fetullah Gülen hareketine karşı operasyona başlattı. Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulması ve HSYK(Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu) seçimlerini hükümete yakınlığı ile bilinen “Yargıda Birlik” grubunun kazanmış soruşturmayı hızlandırdı. Adli, idari, ticari soruşturmalar birbirini izledi. Paralel Devlet Yapılanması, tehlike olarak kırmızı kitap ve MGK kararlarına girdi.

Soruşturmayı yürüten savcı ve polislerin görevden alınmasından sonra Recep Tayyip Erdoğan ve bazı bakanlar dahil olmak üzere birçok hükümet yetkilisine, bürokrata ve iş adamına ait olduğu iddia edilen ses kayıtları internette  yayınlandı. Özellikle “sıfırlama” tapesi olarak bilinen Erdoğan ile oğlu Bilal arasındaki konuşma büyük ilgi çekti. Yazılı, sözlü medyada da oldukça yer aldı. İnternete yasaklar getirildi. Twitter kapatıldı.

Operasyonların ardından Egemen Bağış, Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise bakanlık görevlerinden istifa ettiler.

25 Aralık Soruşturması

25 Aralık 2013’te bu kez İstanbul Cumhuriyet Savcısı  Muammer Akkaş sahnedeydi. Savcı Akkaş, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet”[9] suçlamasıyla  iş adamlarının da aralarında bulunduğu 41 kişi hakkında gözaltı ve mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı almıştı. Toplam şüpheli sayısı 96 idi. Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan için gözaltı yoluna gitmedi. Onun hakkında şüphelilere özgü çağrı evrakı hazırladı. 17 Aralık’tan farklı olarak gözaltı ve ifadeye çağırma kararları yerine getirilmedi. Emniyet, Savcının talimatlarını yerine getirmedi. Savcı Akkaş görevden alındı. Akkaş’ın yerine yeni savcılar atandı. Bilal Erdoğan ifadesini yeni atanan savcılara verdi.

17 ve 25 Aralık soruşturmaları, emniyetin yapısını kökten değiştirdi. Emniyetin çeşitli kademelerinde görev değişiklikleri başladı. 18 Aralık’ta, aralarında operasyonu gerçekleştirenlerin de bulunduğu beş şube müdürü görevden alındı. İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın görevinden alınarak merkez valiliğine atandı. En büyük değişiklikler 2014’ün başında yaşandı. 6 Ocak’ta Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde büyük çaplı görev değişikliği yapıldı. 17 Aralık’tan sonra görev yeri değiştirilen emniyet mensuplarının sayısı yaklaşık olarak 6 bin civarındadır. Yüzlerce polis gözaltına alındı. Bir çoğu tutuklandı. Soruşturmayı yürüten savcı ve hakimlerin önce görev yerleri değiştirildi. Bazıları ihraç edildi. Daha sonra bir çoğu hakkında davalar açıldı. Tutuklananlar oldu.

Yasal Değişiklikler

Hükümet, HSYK’nın yapısında değişiklik öngören bir yasa çıkarttı. Yasayla HSYK bünyesinde Adalet Bakanı’na hâkim, savcı ve adalet müfettişlerinin atanması ile disiplin soruşturmaları gibi birçok konuda geniş yetkiler verildi. Bu düzenlemeler, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkması ve  yargının bağımsızlığının yok edilmesi anlamına geliyordu. Anayasa Mahkemesi üzerinde baskı oluşturarak yasanın yürürlüğünün durdurulması kararı vermesinin engellenmesi dikkate alındığında buradaki anayasa ihlalinin boyutu ortaya çıkıyor.

Savcı ve polislerin görevden alınması, HSYK Kanununda değişiklik yapılması, Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulması, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi, Ekim ayında yeni HSYK’nın göreve başlamasından kısa bir süre sonra 17 Aralık soruşturması için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 17 Ekim 2014’te dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi. El konulan paralar faiziyle birlikte geri verildi. Benzer bir sonuç 25 Aralık soruşturması için de yaşandı.

Aralarında Bilal Erdoğan’ın da  olduğu 96 şüpheli hakkında takipsizlik kararı verildi.

Takipsizlik kararını veren İstanbul Cumhuriyet Savcıları İsmail Uçar, İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğan şu ifadeleri kullandı: ‘Türkiye Cumhuriyet Başbakanı’nın örgüt lideri olarak gösterilmesi ve ‘Dönemin Başbakanı’ ibaresi kullanmak suretiyle, fezleke düzenlenmesi, soruşturmayı hazırlayanların hukuki bir soruşturma görünümü altında Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettiklerini ortaya koymaktadır’[10]  Böyle bir ifade/gerekçeyle savcılar bir tür aklama işi yapmış oldular. Nitekim daha sonra soruşturmayı yürüten polis ve savcılar hakkında bu suçlamalarla soruşturmalar açılmış, haklarında tutuklama kararları verilmiştir.

Fezlekeleri TBMM’ne Gelen Bakanların Durumu

Dört eski bakan Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar ve Egemen Bağış hakkında hazırlanan fezlekeler Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Adalet Bakanlığı, fezlekelerin TBMM’ne gönderilmesi gerektiği gerekçesiyle fezlekeleri ilgili başsavcılıklara iade etti. İlgili başsavcılıklar “hukuka aykırı delil” adı altında bir çok delili fezlekeden çıkardıktan sonra fezlekeler TBMM’ne geldi. Çoğunluğu AKP’lilerden oluşan soruşturma komisyonu kuruldu. Soruşturma komisyonunun faaliyetler hakkında Sulh Ceza Hakimliğince yayın yasağı kararı çıkartılarak komisyon üyelerinin hem dosyayı incelemeleri engellendi hem de basın yayın yasağıyla kamuoyunun bilgilenmesi engellendi. Bu koşullar altında AKP’li üyelerin oy çokluğu ile soruşturma komisyonu “Yüce Divan’a göndermeme” kararı verdi. Sonrasında mecliste yapılan oylamada da sonuç değişmedi.

Sonuç Olarak

Eski bakanlar başbakan ve diğer bakanlarla birlikte 30 Mart 2014’te AKP Genel Merkezi Balkonunda birlikte el ele poz vererek “Yüce Divana göndermeme” kararını hep birlikte erkenden kutlamışlardı. Komisyonlar, TBMM oylamaları bir oyundan ibaretti. Bu oyunu toplumu uyutarak oynadılar.

Devletlerin ve egemenlerin politik araçlarından birisi de halkları ve mücadele eden güçleri hafızasızlaştırmaktır. Hafızasızlaştırmayı değişik şekillerde yaparlar. Uyguladıkları yöntemlerden birisi halkın mücadelesinde ve hafızasında oluşan önemli olayları ve mücadeleleri başka gündemler yaratarak unutturmaktır. Bunun yetmediği yerde itibarsızlaştırmaya başvururlar. Bu yetmeyince gerçekleri saklayarak, çarpıtarak, yanlış bilgi yayarak, bilgi kirliliği yaratarak kendilerine haklılık payı çıkarmaya çalışırlar. Bu da yetmediğinde doğrudan “zor” ve devletin “şiddet aygıtlarını” kullanırlar. Bunun en güzel örneklerinden birisi de Gezi direnişine karşı AKP iktidar bloğunun tavrıdır. Bütün bunlardan amaç toplumda çok meşru bir şekilde oluşan ortak hafızayı küllendirmek ve bu yolla da mücadelenin kitleselleşmesinin önüne geçmektir. Hafızasızlaştırma ve unutturma yoluyla ezilen ve sömürülen farklı kesimlerin ortak duygu-tutku ve bilinç birlikteliğinin de önüne geçilmiş olur. Egemen AKP iktidarı yukarıda detaylarıyla anlatıldığı gibi 17-25 Aralık olaylarında da aynı şeyleri yaptı ve kiri kirle yıkayarak temizleme politikası güttü.

Bize düşen, çok az bir bölümü görülen bu yolsuzluk,  ve hırsızlıklardan her an hesap sorulacakmış gibi bu yapılanları unutmamak, unutturmamaktır. Kısacası tıpkı Cumartesi Anneleri’nin 556 haftadır kayıpların ve yakınlarının akıbetini sormaya devam ederek toplumsal/mücadele hafızamızı canlı tutması gibi yapılması gereken hafızayı “Gezi ruhuyla” canlı tutmak ve geliştirmektir. Bu yapılmadığı ve mücadele eden güçler kendi gündemlerini yaratmadıkları müddetçe egemen iktidar bloğunun yarattığı gündemin peşinden gitmeye ve ona tabi olmaya mahkum ve mecbur olurlar. Muhaliflerin, Kürtlerin, demokrat ve sol-sosyalist güçlerin kendi ortak gündemlerini yaratmaları ise ancak asgari müşterekler temelinde ortak mücadele/yaratım/paylaşım içerisinde siyasi-kültürel bir bilinç ve hafıza yaratmalarıyla mümkündür. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin meşrulaştırılmasına yönelik olarak başkanlık ve yeni anayasa tartışmasının yapıldığı bu günlerde Türkiye tarihi açısından çok önemli olan 17-25 Aralık yolsuzluk skandalını tekrar tekrar gündeme getirmek ve bunu canlı tutmak ezilen ve sömürülenlerin toplumsal bilincinin ve hafızasının süreklileştirilmesinde ve AKP iktidarının gayri-meşruluğuna vurgu yapmada önemli bir çaba olacaktır.

[1] Başbakan Erdoğan: “17 Aralık bal gibi darbe girişimidir”, Mustafa Küçük, İstanbul, 12 Nisan 2014, http://www.hurriyet.com.tr/basbakan-erdogan-17-aralik-bal-gibi-darbe-girisimidir-26203995 .

[2] Başbakan Erdoğan: “17 Aralık bal gibi darbe girişimidir”

[3] Yolsuzlukların Telefon Tapeleri -Başbakan R.Tayyip ERDOĞAN-Bilal ERDOĞAN-24 Şubat 2014.

[4] http://www.mynet.com/haber/guncel/erdogan-bayraktar-basbakan-da-istifa-etmeli-921597-1

[5] Ercan Onuk, “Samsun’da CHP şaşkın, MHP kırgın!”, http://www.hedefhalk.com/samsunda-chp-saskin-mhp-kirgin-606765h.htm

[6] “Ertuğrul Özkök: 17-25 Aralık’ı konuşmanın bir anlamı yok”, http://www.ahaber.com.tr/gundem/2015/11/01/ertugrul-ozkok-17-25-araliki-konusmanin-bir-anlami-yok.

[7] “Davutoğlu’nun “Ankara’dan sonra oylarımız arttı” sözü TBMM’de”, http://www.birgun.net/haber-detay/davutoglu-nun-ankara-dan-sonra-oylarimiz-artti-sozu-tbmm-de-92921.html.

[8] http://www.haberartibir.com.tr/fezleke/17-ARALIK.pdf

[9] http://candundar.com.tr/_media/25-ARALIK.pdf

[10] “25 Aralık yolsuzluk iddiaları sıfırlandı”, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/113203/25_Aralik_yolsuzluk_iddialari_sifirlandi.html

* Bu yazı Mesele’nin 108. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir