Şöhret Baltaş – Karwan diçün (Ahmet Kaya için)

Facebooktwittergoogle_plusmail

Şöhret Baltaş

Ahmet Kaya için çok şey söylenebilir, bense ilk olarak onun sol için bir turnusol kâğıdı olduğunu söylemek isterim. Nedenini kişisel tarihimden yola çıkarak açıklamaya çalışayım.

Yıl 1988. İstanbul’a geleli bir yıl olmuş ama bu şehir beni bir türlü içine almıyor. Nereye baksan yabancı, kiminle konuşsan el. Oysa dört yanımız sol gelenekten gelen insanlarla dolu. Ama ben kendimi, hiç de öncesinde hayal ettiğim gibi, kendi evimde gibi hissetmiyorum. Yapılan esprilere, kullanılan kavramlara, hayli bireyselleşmiş yaşamlara, dinlenen müziklere, okunan şiir ve romanlara yabancıyım. Süzülmüş bir yaşam anlayışı seziyorum; bildiğim şeyler dibe çökmüş, posa olmuş. Herkeste bir “yanlış yapıldı” girizgâhı, ardından “yaşanmamış gençlik”ten geçerek “bireysel özgürlükler”e varan bir gelişme-sonuç bölümü. Akşamları açılan kaliteli şarap, kısık sesle dinlenen caz ve genellikle İkinci Yeni şairlerinden örnekler. Konu belli, giriş-gelişme-sonuç aynı. Sosyalizm eleştirel bir bakış açısıyla ele alınsa da gündemde, ama Kürt meselesinden hiç mi hiç bahis yok.

İşte bir gece, lafın sırası nasıl geliyorsa, Ahmet Kaya’dan söz ediyorum. Birden suratlar değişiyor, rahatsız bir tavırla kıpırdanıyorlar, “arabesk” diyorlar ama demek istedikleri aslında çok daha fazlası. Bizden değil o. Bu kocaman kentte yenilgileriyle yaşayan, hatta yenilgilerini kişisel hayatında türlü çeşit avantaja dönüştüren,  beyaz yakalı bir çalışan olarak iyi kötü para kazanan, evine Uzakdoğu’dan gelen tahta masklar asan, büyük dünyalardan geçip minimal hayatını kıskançlıkla koruyan bir “Biz” var çünkü artık. İçten içe “Bu halk için miydi” diye kızan ve “o halk”a mümkünse en uzak yerde konuşlanmayı tercih eden bir “Biz”.

İşte Ahmet Kaya, devletten uzak kurdukları köşelerde yaşayan bu steril sol adacıkların huzurunu bozan, dantel gibi işledikleri bireysel yaşamların herhangi bir yerine oturmayan bir figür; cuntanın anayasasına evet demiş o halkı (var ya o halkı) temsil eden bir varoş delikanlısıydı. Oysa herkesin sustuğu bir zamanda, o “Çok uzakta öyle bir yer var / O yerlerde mutluluklar / Paylaşılmaya hazır bir hayat var” diyor, karanlığın sürekli olamayacağını hatırlatıyordu hepimize. Belki de sorunun bir kısmı da buydu. Ahmet Kaya hem sol sanat çevresinden olmayan biriydi, hem kentlerin arka mahallelerinde sıkışıp kalmış bir delikanlıydı, hem de herkesi yeniden taraf olmaya çağıran bir yerden söylüyordu şarkılarını.

Ahmet Kaya, artık bir “yaşam tarzı solculuğu”na dönüşmüş bu seçkinliğe karşı, kentlerin varoşlarından  yükselen terbiye görmemiş bir çığlıktı; tıpkı yasak 1 Mayıs’ta meydandaki laleleri yolduğu için “barbar” ilan edilen o genç kadın gibi. Bu yanıyla, hayatı bir “tarz” olarak görenler ile “barbarlık” da dahil olmak üzere hayatın tümünü kucaklamak isteyenleri birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir turnusol kâğıdıydı o.

“Dilo hewar”

Tek odada yaşayan dört çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak doğdu Ahmet. “28 Ekim 1957’de bir kuşluk vakti doğmuşum. Sabah, kuşların zikre çıktığı vakte kuşluk vakti derler orada…”1 diye anlatıyordu doğduğu günü. Malatya’da, işçilerin oturduğu Koyunoğlu mahallesinde, uzun kış geceleri sazlı sözlü geçer, herkes aynı şartlarda yaşadığından kimse durumundan şikâyetçi olmazdı. Baba Mahmut Kaya, Adıyamanlı bir Kürt’tü. Sümerbank’a işçi olarak girene kadar geçici işlerde çalışmış, abisinin yanında büyümüş bir yetimdi.

Sümerbank Kaya aileye iki odalı bir lojman verince bu “kocaman” eve alışmakta güçlük çekip, bir süre daha hepsi tek odada yatıp kalkmışlardı. Ahmet, evin en küçüğü olmanın yanı sıra çok da sevimli bir çocuk olduğu için ailenin gözbebeğiydi. Mahalleli de Ahmeti’i çok seviyor, her gören “Aman dikkat edin, kaçırırlar bu çocuğu” dediği için aile onun üzerine titriyordu. “Üzerine titremek” deyince yanlış anlaşılmasın, Malatyalı bir işçi ailesinin sevilen çocuğu olmak, babanın fabrikadan verdikleri helvayı ona getirip ekmek arası yapmasıydı mesela. Yoksa abi ve ablaları gibi Ahmet’in ayakkabılarında da pençe yaptırmaktan çivi çakılacak yer kalmamıştı.

Baba Mahmut Kaya, çocuklarını okutmak istiyor ama Malatya Sümerbank’taki gece vardiyasıyla bu işin olmayacağını biliyordu. İstanbul’a gitmekti hayali. Eline bir İstanbul resmi alıp çocuklarına saatlerce anlatıyordu. Bu şehr-i İstanbul masalından bir Kız Kulesi ve deniz kaldı en çok Ahmet’in aklında, bir de babasının bu masalın sonunda ille de söylediği şarkı. “dilo ez bimrim dilo hewar li vê buharê /  dilo heyran / mirin pir xweş e dilo hewar li milkê bavê / dilo heyran” (Gönlüm, öleyim ben bu baharda / havar, bu baharda / Ölmek çok güzeldir havar baba ocağında)

İstanbul’a gitmek ama ölüm için baba toprağına geri dönmek; babanın hayali buydu. Ahmet, çok sevdiği babasının masalını ve baba evinde ölümü özleyen türküsünü dinlemekten bıkmazdı, belki yıllar sonra yaptığı türkülerin birçoğunda bu içli babanın hayali vardı.

Kimliğini şekillendirenlerden ilki babasıysa, ikincisi de amcası Deli Yusuf’tu. Babası aileyi yaz tatillerinde kardeşinin yanına, Adıyaman’daki Bıstıkan köyüne yolluyordu. Ahmet, çocukluğunun yazlarını geçirdiği köyde, çok sevilen bir dengbej olan amcası Deli Yusuf’tan aldı müzik sevgisini. Deli Yusuf, uzun ve sıcak yaz gecelerinde dama çıkar, klam’lar okurken Ahmet’in yüreğine de müziğin o büyülü çağrısı düşüyordu. Amcasının tamburuyla başladığı “müzik hayatı”, bir inşaatta bulduğu tahta parçalarının üstüne çaktığı çiviler ve araya gerdiği elektrik telleriyle yaptığı sazla devam ediyordu. Kümesteki tavuklara her allahın günü konser veren Ahmet’in bu halini sevimli ve komik bulan anne, akşam babaya anlattı durumu. Baba ciddiye aldı oğlunu, hatta onunla gurur duydu. 6 yaşındayken ilk bağlamasını aldı Ahmet’e. Onu, Ahmet Kaya yapan hayatının en önemli anlarından biriydi bu. Bağlamayı, üzerine onun vesikalık resmini yapıştırıp gösterdiklerinde Ahmet, “istemiyorum” deyip bahçeye koştu ve saatlerce ağladı. İçinden taşan duyguları nasıl göstereceğini bilemeyen bu acemi çocuk, bahçede yalnız başına yaşadı o büyük coşkuyu.

15 gün içinde öğrendi bağlamayı. Evdekileri bıktıran bir öğrenme süreciydi bu; sabah kalkar kalkmaz alıyordu sazı eline, gece yatana kadar da bırakmıyordu. Bu arada okula başlamıştı, ama sık sık kaçıp tarlada bağlama çalarak geçiriyordu günlerini. Kürtçe türküler söylüyor, önce dost meclislerinin, sonra işçi gecelerinin aranılan sesi oluyordu. 24 Temmuz 1966’da, o zamanlar TC’nin “kutlanacak kutla” dediği İşçi Bayramı’nda kalabalıklar önüne ilk kez çıktığında 9 yaşındaydı.

Yazları tüm çocukların çalışıp eve yardım ettiği ailede, Ahmet 10 yaşına vardığı yazın, bir plakçıda çalışmayı tercih etti. İlk kez orada, “uzun saçlı, İspanyol paçalı” gençlerle karşılaştı. Sonradan devrimci olduklarını öğrendiği ama o zamanlar hep Ruhi Su plakları sordukları için “Su’cular” olarak adlandırdığı gençler, hayatının kırılma noktalarından biri oldu. Artık Ruhi Su ve Âşık Mahzuni dinliyor, onların türkülerini çalıyordu. 

“Gayri gider oldum gardaşlar”

Yıl 1972. Kaya ailesine göç yollarının göründüğü tarih. Baba Mahmut Kaya emekli olmuş, yıllardır hayali kurulan İstanbul yakınlaşmıştı. Ülkenin tarımsal ekonomiden sanayiye geçtiği, “birkaç kıl keçi, bir torba çökelik ve tulum peynirine hasret” kalan köylerden kentlere göçün yoğunlaştığı yıllardı. Büyük şehirdeki tanıdıklara haber salındı ve bir sabah, bir kamyonun arkasında yola düşüldü. Hayatında ilk defa, babasının masallarından merak ettiği denizi görmesine rağmen İstanbul’u sevmedi Ahmet. Kocamustafapaşa’daki evlerine kamyon yanaştığında, “Malatyalı kırolar geldi” diye konuşanları duymuş, canı sıkılmıştı. Ama ne onlar, ne de büyük kentte aşağılanıp horlananlar için geri dönüş mümkün değildi artık; ekmek peşindeki bu yüzbinlerce insanın kolu kanadı kırıktı ve her şeye rağmen direneceklerdi, buna mecburdular.

Şehir, Ahmet’in ilk izlenimini güçlendirecek gibi yükleniyordu üzerlerine. İnsanlar, tanıdığı bildiği insanlara, Kız Kulesi ve deniz masaldakine benzemiyordu.

Onlarla konuşmuyordum, çünkü onlar gibi konuşamıyordum. Hiç konuşmuyordum. Bir dilsiz gibi yaşıyordum adeta. Balkona çıkıp onları izliyordum, dilleri başkaydı, tavırları başkaydı, giyimleri başkaydı. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Mesela, onlar gibi pantolon diktirmeye niyetlendim. Terzinin yaptığı pantolonlar üzerime uymuyordu; onlara yakışıyordu, bana yakışmıyordu.

Bu arada Yeşilçam, köyden kente göçen saf Anadolu insanının başından geçen gülünç hikâyeleri anlatan filmlerle, günlük hayat ise Haydarpaşa Garı’nda iner inmez şehrin taşında toprağında altın arayan budala köylü fıkralarıyla doluydu. Ülkede değer namına üretilen ne varsa artık kentlerde paylaşılıyor; köyler bir yandan büyük değişimin etkisiyle, öte yandan Kürt köylerine yönelik asimilasyon politikası nedeniyle bu bölüşümün dışına itiliyordu.

İstanbul’da hayal kırıklığı yaşayan Ahmet, dayısının yanına Almanya’ya gitti ama bir buçuk yıl kalabildi. Dayısı, “Buranın altını üstüne getirdi, Ahmet sayesinde bütün Köln Kürtleri tanıdı” diyerek yakınıyordu. İstediği tek şey, müzikti.

“Dardayım, yalanım yok”

Müzikteydi aklı ama para kazanmak lazımdı. Mısır Çarşısı’nın arka tarafında seyyar satıcılık yapmaya başladı. Bir yandan korse satıyor, öte yandan da sokaktaki seyyar satıcılara bağlama çalıp türkü söylüyordu. Çocukluğundan beri kendisine yakıştırılan “şeytan tüyü” sayesinde herkes seviyordu Ahmet’i. Daha çok içine sığmayan heyecanlar yüzünden yaptığı hataları kolayca bağışlıyordu insanlar. Seyyar satıcılar üç gruptu; Doğu ve Güneydoğu’dan gelenler, İç Anadolulu olanlar ve her bölgeden devrimciler. Başlangıçta Doğulu grupta yer alan Ahmet, giderek devrimcilere yaklaştı. Bu sayede Halk Bilimleri Derneği’ne gidip gelmeye başladı. Kendisine “yoldaş” diyerek içten davranan bu insanlarla birlikte Ahmet, gurbet elde ilk kez yabancılığı, “kıroluğu” aşıyor, aidiyet hissiyle tanışıyordu. Dernekte mühendisinden ilkokul mezununa herkesin eşit ve sıcak ilişkiler içinde olması, ona öyle yakın gelmişti ki, derneğe üye olduğu günün ertesi sabahında, erkenden bağlamasını alıp lokale gitti. Daha açılmamıştı lokal. Kaldırıma oturup bekledi. O günün nöbetçisi, bağlama hocası Zinnur Yelderen’di. O gün Zinnur’la yaşadığı deneyim, müzik yaşamında peşini hiç bırakmayan bir kâbus oldu. Zinnur, Ahmet’in bağlama çalma tekniğini eleştirmiş, klasik usullere göre çalmadığı için sık sık müdahale etmişti.

Bundan sonra aynı eleştiriyle hep karşılaşacak, ama içinden geldiği gibi çalmakta ısrar edecekti. Ne gariptir ki, bu farklı müzikal tavır, geniş kitlelerce hemen benimsenecek, şarkıları dilden dile dolaşacaktı. Bu, sanattan kültüre tüm geleneksel anlayışların, kentlerin bağrında gelişen yeni insana, yeni hayat tarzına daha yakından bakmaları gerektiğini gösteriyordu aslında ama statükoların varlığı zaten bu sekterlikten beslenmiyor muydu?

“Ben dağlarda uçan kuştum, kanatlarımdan vuruldum”

Yıl 1977. Memleketin devrim mücadelesiyle ve ona karşı resmi-sivil saldırılarla çalkalandığı günlerde, Ahmet de safını seçmişti. Bu büyük şehirde ilk kez onun elini dostça tutanların yanındaydı. Kanlı 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda yanı başındaki arkadaşlarını yitiren ve ayakkabısının kalan tekiyle koşup kurtulan Ahmet için artık yol belliydi. Devrimcilerin gecelerine gidiyor, kendi tarzında çaldığı sazıyla ve gümbür gümbür sesiyle Mahzuni ve Ruhi Su’dan türküler okuyordu. İlk cezaevi deneyimini de, Nâzım Hikmet’i anma gecesi sebebiyle yaşadı. Türkü söylemekle kalmayan, şiirler okuyan, sağa sola sataşan Ahmet’i polis arıyordu. Annesinin evine giderken aldılar, yargı sürecinin devam ettiği altı ay boyunca Sağmalcılar Cezaevi’nde kaldı. Bu süreci müziğini ilerletmek için değerlendiren Ahmet, cezaevinden çıkınca gittiği askeri birlikten sık sık kaçıyor, sonunda Orduevi’ndeki orkestraya verilince askerliğini tamamlıyordu.

1979 yılında dernekten arkadaşı olan Emine ile evlendi. Ertesi yıl, bir kızları oldu ama Ahmet, aklı fikri müzikte olan, para kazanamayan işsiz bir adamdı. Önce ailenin yanında oturdular, sonra Sarıyer’de küçük bir evde. Bu arada Ahmet, ilk kez tarzını eleştirmeyen bir müzik hocası ile ikili çalışmalar yapıyor, Muammer Sun’dan ders alıyordu. Müzik hayatı ilerlerken kişisel hayatı bir çıkmaza giriyor, kısa bir süre sonra Emine, kızını da alarak evi terk ediyordu.

“İşte bizim hikâyemiz burada biter”

Tarihler 12 Eylül’ü gösterdiğinde ülkenin üstüne çöken karanlıkla bir, gencecik çocuklar gece baskınlarıyla evlerinden alınıyor, yargısız infazlarla oracıkta öldürülen insanlara işkencede can verenler ekleniyor, bütün coğrafya kapalı cezaevine dönüştürülüyordu. Rüzgâr tersine dönmüş, TC ordusu, Amerikalı ve yerli sermayeyi arkasına alarak ülkede yeşeren özgürlük ve eşitlik hayallerini kanla, zulümle yok etmeye girişmişti. Diyarbakır Zindanı Kürtlerin imhasına dönüşüyor, Mamak’tan Metris’e tüm cezaevlerinin kapıları çocuklarını birkaç dakika görebilmek için bekleşen annelerle doluyordu. Medyanın görmezden geldiği bu zulüm ve işkence sürüp giderken, insanları suskunlaştırma, yalnızlaştırma ve sindirmeye yönelik bir toplum mühendisliği iş başındaydı. Artık “yeni” bir toplum vardı, geleceğini aramayan, kendisine biçilen hayatı sorgusuz sualsiz yaşamayı kabullenen, tüketim oyuncağıyla oyalanan esir bir toplum kuruyorlardı. İçerdekiler zulme direnirken, dışardakiler de bu yeni toplum modelinin içinde ayakta durmaya çalışıyorlar; kimi geçmişi inkâr ederek kendine bu yeni dünyada küçük ama sağlam bir yer açmaya uğraşıyor, kimiyse kendilerine dayatılan bu yalnızlığı yoksullaşma, delirme ve ölüm pahasına onurla taşımaya çalışıyordu.

Ahmet Kaya da 12 Eylül’den ağır biçimde etkilenenler arasındaydı. Askerlik biteli birkaç gün olmuş ve daha saçları uzamadan sokaklarda sürek avı başlamıştı. Dernek kapatılmış, arkadaşlar dağılmış, türküler susmuştu.

1981 yılında başka bir acıyla daha tanışıyor, hayatta en değer verdiği insan olan babasını kaybediyordu. Kimseye görünmeden babasının ona aldığı ilk bağlamayı alıp günlerce sokaklarda ağlayan Ahmet; onun bir gün başaracağına inanan tek kişi olan babası için de çalacaktı bundan böyle.

O sırada cezaevinde olan arkadaşı Tahir Çiçekçi’ye yazdığı mektupta eski günlere duyduğu özlemle bir beste yaptığını bildirdi: “İşte bizim hikâyemiz burada biter / Aydınlıklar karanlıkta yol olur gider.

Öyle görünüyordu, hikâyemiz bitmişti. Gelecekten, umuttan, özgürlükten, kardeşlikten, eşitlikten söz eden bütün hikâyeleri yasaklamışlar, yasağın işlemediği yerlerde “dinozor” deyip aşağılayarak toplumsal belleği silmeye girişmişlerdi. Ahmet, hikâyenin bittiğini yazıyor ama hemen ardından aydınlığın açtığı o belli belirsiz yoldan söz ediyordu. Yaptığı ve yapmak istediği tek şey müzikti, o da müziğini o belli belirsiz yola sürdü.

“Çok uzakta öyle bir yer var”

1984 yılında, ocakbaşında arkadaşlarıyla demlenir ve yine müzikten söz ederken Hasan Hüseyin Demirel ile tanıştı. O kadar çok ortak noktaları vardı ki, hemen o gece birlikte özgürlük türküleri yapmaya karar verdiler. Hasan Hüseyin, “Yağmurda ıslanmış kedi köpek yavrularının dayanışması gibiydi bizim birlikteliğimiz” diyordu.

Birlikte verdikleri ilk konserin adı, ikisinin de ayrı olduğu kızlarının adını taşıyordu: “Kayaların dibinde bir Nazlı Çiğdem.” Konser, hiç ummadıkları kadar ilgi gördü. Salonu dolduran kalabalık öyle içten alkışlıyordu ki, Ahmet Kaya bir an şaşırıp kimi alkışladıklarını anlamak için dönüp arkasına bakıyordu.

Kaseti çıkmadan konserleri dolan ilk sanatçıydı herhalde. 12 Eylül’ün bir karabasan gibi toplumun boğazına çöktüğü o günlerde, Ahmet Kaya’nın amatör kayıtlarla yapılan kasetleri elden ele geçiyor, herkesin sustuğu bir dönemde onun haykırışı, bu ülkenin yutkunup içine attığı çığlık oluyordu.

Ama Unkapanı piyasası, Ahmet’in kasetini çıkarmaya yanaşmıyordu; gerekçe şuydu: “Bu ne türkü, ne arabesk, tutmaz!” Bir kez daha kendine özgü tarzı, ona engel oluyordu. Sonunda bir gün Selda Bağcan’la tanıştı. Ağlama Bebeğim’i söylediği anda Selda, kasetin stüdyo kaydını yapmayı kabul etti. Taç Plak da kasetin yapımcılığını üstlendi. Yıl 1985’ti.

Kaset ilgi gördü ama birkaç ay sonra Antep Savcılığı tarafından toplatıldı. Sansür kaldırıldığında artık “ilgili” herkes Ahmet Kaya’yı biliyor, şarkıları dilden dile yayılıyordu. Çok uzakta var olan “bölüşülmeye hazır hayat” yok olmamıştı; “Bir gün gelir, bellenmeyen türküler düşer dillere dillere” diye geleceği ümitle işaret eden bir sesimiz vardı artık.

“Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”

Aynı yıl çıkan Acılara Tutunmak onu dinleyenlere yenilerini kattı. “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette” diye başlayan kaset, bir Hasan Hüseyin şiiriyle devam ediyor, dönemin ruh halini birebir anlatıyordu. Bir yanımız yaprak dökerken, fısıltıyla söylediğimiz şarkılarımız ve gizliden okuduğumuz şiirlerimiz hâlâ yeşil bir bahçeyi yaşatıyordu yüreklerimizde. Zaman bizler için ileriye değil geriye doğru akıyordu sanki; eski şairlerimiz, dinlemekten eskiyen kasetlerimiz, dönüp dönüp okuduğumuz romanlarımız, her sahnesini ezberlediğimiz filmlerimiz vardı. Hayatımızı güzelleştiren her şey geçmişte kalmıştı. “Bizim” diyebileceğimiz yeni bir şiir yoktu, yeni romanlar ve filmler başka hayatlardan söz ediyordu, postmodern kavramı bildiğimiz dünyanın üstünden geçmeye hazırlanıyordu ve biz “bir ihtilal kadar yalnız”dık. O eskicil yalnızlıkta,  sadece Ahmet Kaya’nın sesiydi yeni olan ve sadece bu bile, ona minnet duymamız için yeterliydi aslında.

Enver Gökçe’nin,öz yurdundan kovulanları anlattığı şiiri, yakılıp yıkılan köylerden zorla göç ettirilenlerin dilinde isyancı bir ağıta dönüyordu:  “Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben / Siktir çekilmişim yani / Kendi öz yurdumdan çeker giderim” Artık sadece kent yoksulları değil, Kürtler de dinlemeye başlıyordu onu. Ama basılan bunca kasete, konserlere gösterilen ilgiye rağmen hâlâ eline para geçmiyordu. Bu arada kişisel yaşamında da önemli bir dönüm noktası yaşıyor, ikinci kasetin çalışmaları sırasında tanıştığı Gülten Hayaloğlu ile evleniyordu. Gülten’in abisi Yusuf Hayaloğlu ile tanışması ise, uzun yıllara damgasını vuracak olan bir müzikal beraberliği getiriyordu Ahmet Kaya’nın hayatına.

“Bir sabah anne bir sabah”

Üçüncü kaset için çalışmalar başladığında Gülten Hayaloğlu, idam cezasına mahkûm olan Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü şiirini getirdi Ahmet Kaya’ya. Şiir, sadece idamla yargılanan gençlerin değil, hayatını ne zamana kadar olduğu belirsiz yıllar boyunca içerde geçirecek olan bütün gençlerin ve onların ailelerinin kendi kendine elemle mırıldandığı sözlerdi. Yaşları 17’den 27’ye uzanan çocuklar hakkında, “Asmayalım da besleyelim mi?” demekte beis görmeyen bir zihniyetin hâlâ olanca ağırlığıyla sürdüğü o yıllarda, Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü binlerce insana ulaştı. Binlerce insan, saçlarına yıldız düşen anneler ve düşleriyle sınırsız gençler için ağladı. Adı başka sesi başka nice gencin getireceği çiçekler içindeki yeni ülkeyi düşlemeyi öğrendi yeniden. Yıl 1986’ydı. Aynı yıl An Geliralbümünü yayınladı ve ertesi yıl kızı Melis doğdu.

Malatya’dan İstanbul’a uzanan yolculuğunda yokluğa, çaresizliğe, dışlanmaya ve aşağılanmaya alışmış Ahmet Kaya için, tünelin ucunda ışık görünmüştü. İstanbul’a geldiği ilk yıllarda, kendini darmadağın hissettiği bir gün, önünden geçtiği düğün salonuna girip dans edenlerin arasına karıştığını ve delirmişçesine ağlayarak dans ettiğini hiç unutmamıştı; birçok kez anlattığı bu kederli hatıra yaşadığı korkunç yalnızlığı özetliyordu.

Yalnızlığı aşmış gibiydi; yanında eşi, kızı ve Yusuf Hayaloğlu başta olmak üzere dostları vardı. Şarkılarını insanlara ulaştırmayı başarmış, kasetleri “çok satanlar” listelerinde birinciliğe yerleşmişti. Bu listelerde herhangi bir kategoriye dahil edilemeyen Ahmet Kaya müziğine, Selda Bağcan’ın “Bu özgün bir müziktir” demesiyle, yeni bir tür ismi yaratılıyor, Türkiye “özgün müzik” terimiyle tanışıyordu.  Anlamlı bir isim değildi ama Ahmet Kaya için yaratılmıştı, bu ise, onu yıllar boyunca görmezden gelen statükonun bunu artık yapamayacağını gösteriyordu.

“Ağladıkça güneşi tutacağız, göreceksin”

Artık kimsenin görmezden gelemeyeceği bir noktadaydı ama bu kez de her kesimin oklarıyla yaralanıyor, müzik eleştirmenleri tarzını tartışırken sosyologlar onun dinleyici kitlesini analiz ediyorlardı. Onun müziğini lümpenlerin dinlediğini savunan da vardı, bu kültürün varoşlarda doğduğunu söyleyen de. Popülist, istismarcı, avam, arabesk olmakla suçlanan Ahmet Kaya bir gün, “Sağ da eleştiriyor, sol da. Peki beni hangi yığınlar dinliyor o zaman?” diye soruyordu.

Sadece müziği değildi eleştirilen; aklına geldiği gibi konuşması, kendine özgü dobra tarzı sistemin yandaşı olan kesimleri ürkütüyor, kısacası Ahmet Kaya ne İsa’ya yaranabiliyordu ne de Musa’ya.

Bundan sonrası bildiğimiz hikâye. Art arda gelen albümler: Yorgun Demokrat, Başkaldırıyorum, Resitaller, İyimser Bir Gül, Sevgi Duvarı, Başım Belada, Dokunma Yanarsın, Tedirgin, Şarkılarım Dağlara, Beni Bul, Yıldızlar ve Yakamoz, Dosta Düşmana Karşı

Bunların arasında Şarkılarım Dağlara albümüne iki satır yazmak lazım. Satış rekorları kırması, bir gerçeği gösteriyor aslında. O güne kadar Gayri gider oldum, Adı Bahtiyar, Biz üç kişiydik, Newroz ateşigibi türkülerle babasının halkına selam vermişliği vardı ama daha albümün adından başlayan bir farklılığa imza atıyordu bu kez. “Ağladıkça dağlarımız yeşerecek, göreceksin” diyor, “Abin bir gün dağdan döner, sarılırsın yavrucağım” gibi sözlerin geçtiği Özgür Çağrı adlı şarkısı yüzünden albüm toplatılıyor, konser vermesi yasaklanıyordu.

Bu albümle birlikte Ahmet Kaya’nın sürüp giden savaşa dair sözleri olduğu, Kürt olmanın telaffuz edilemediği bu düzene itiraz ettiği ve dağlara yüzünü çevirdiği giderek daha belirginleşiyordu. Oysa, onu popülizmle, istismarcılıkla suçlayanları haklı çıkarma imkânı vardı; muhalif şarkıları binlerce insan tarafından dinleniyor, albümleri çok satıyordu. Memleketin zencisi olmak için “Kürt” demenin yeterli olduğu bir zamanda, Ahmet Kaya “zenci” olmakta tereddüt etmedi.

Delikanlı, kabadayı, maço, tüccar, paracı… Hepsi söylendi onun için. Doğru veya yalan, az veya çok, ne değişir ki? Onun sonunu getiren, açıkça dile getirdiği tercihleri oldu. Çünkü tıpkı hakkında benzer şeyler söylenen Yılmaz Güney gibi Ahmet Kaya da, çarkın dişlilerine dahil olduğu her yerde bir parçasını bırakmış olabilir ama hayatından bize kalan sistemle uzlaşmayan, uzlaşamayan deli bir ruh, eğilmez bir kafadır.

“İhanet bir bilmecedir”

10 Şubat 1999. Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde “yılın en iyi sanatçısı” ödülünü alan Ahmet Kaya sahneye çıkıp konuştu: “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”

Bir anlık sessizlik. Hemen ardından hakaret, küfür, yetmedi çatal bıçak fırlatmaca… Bu ağzı burnu salyalanmış güruhun başını çekenleri biliyoruz. Bazı şarkıcı bozuntuları, gazeteci müsveddeleri, bir de muhteris yönetmen eskisi. Kahramanlık marşına çevrilen aptal şarkılar, topluca okunan marşlar… O sırada Ahmet Kaya oturduğu masaya güçlükle varıyor, televizyon kanalları canlı yayında bir linç yayınlamanın reytingini hesaplıyorlardı. Birkaç dostunun ve garsonların yardımıyla onu güç bela oradan çıkardılar.

Ertesi sabah devletin bekasından sorumlu gazeteler, manşetten devam ediyordu linçe. Ahmet Kaya “Kürt” demiş, bu da oradaki sanatçıların milli duygularını rencide etmiştir. Hep aynı oyun, hep aynı tezgâh, bir kere de işlemese ya!

14 Şubat günü Hürriyet gazetesi eli artırdı: “Ayıp Ettin Gözüm” Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Berlin’de çekildiği iddia edilen ve sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren konser fotoğrafını yayımlamıştı. Mahkemeye hiçbir zaman sunulmayacaktı bu fotoğraf. Çünkü gerçek değildi! Duruşmalarda, 1993’te Ahmet’in Almanya’ya hiç gitmediği kanıtlansa da, mahkemenin talebine rağmen o fotoğraf Hürriyet gazetesi tarafından hiçbir zaman sunulmasa da, resmin fotomontaj olma ihtimali araştırılmasa da karar verilmişti: Vatan haini Ahmet Kaya, bölücü örgüte yardım ve yataklık ve halkı ırk ayrımı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği için 10.5 yıl ağır hapis istemiyle yargılanacaktır.

Ölüm tehditleri alan, sokağa çıktığında marşlarla ve tükürüklerle karşılaşan Ahmet Kaya yeniden koyu bir yalnızlığın içine düşüyordu.

1999 yılında, bir Haziran sabahında, gün ağarmadan düştü yola, yağmurlu bir havada bıraktığı İstanbul’a bir daha hiç geri dönemeyecekti. Hayatı boyunca bir mültecinin filmini yapmak istemişti, şimdiyse başrolündeydi o filmin. Konser için geldiği Paris, onu sonsuza değin koynuna alacaktı.

Her dediği laftan yeni bir itham üreten linç korosu yetmezmiş gibi iyi gün dostlarına da kırgındı yüreği. 16 Kasım 2000’de bir sabah eşi ve kızı, onu koridorda boylu boyunca uzanmış yatarken buldular. Yorgun kalbi, tüm çabalara rağmen çalışmadı.

Kayıtlarına başladığı ama bitiremediği Hoşçakalın Gözüm albümünde yer alan Karwan’da şöyle der:

Karwan diçün /Tişt nema li dü /Hevi ar ü dü /Ü baye gerok

(Kervan gidiyor / Geride bir şey kalmadı / Umut, ateş ve duman / Ve gezgin bir rüzgâr)

Hayattan bir umut kalır geriye, bir duman. Onu da rüzgâr savurur. Kölelerden yana mı bırakır külünü,  efendilerden mi? Mesele buysa, Ahmet Kaya bizdendi. Hoşça kal gözüm.

* Bu yazı 2013 yılında Mesele dergisi için yazılmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir