Feyzi Çelik:- MÜLTECİLİKTE YAŞANAN HUKUK SEFALETİ

Facebooktwittergoogle_plusmail

Feyzi Çelik

Göç (az veya çok) bireylerin ya da grupların sembolik veya siyasal sınırların ötesine, yeni yerleşim alanlarına ve toplumlara doğru kalıcı hareketini içerir.[1] Tarihsel olarak bakıldığında bazı önemli göç hareketlerinin bir çağı açıp kapatacak sonuçları olduğunu görüyoruz. Kavimler Göçünün Roma’nın yıkılışına ve Mekke’den Medine’ye doğru yapılan göçün (Hicret) İslamiyet’in yayılıp yerleşmesine etkisi biliniyor. Göçün tarihi geçmişi neredeyse insanın tarih sahnesine çıkışı kadar eskidir. Doğal koşullar, besleme zorlukları, savaşlar ve siyasal nedenler göçün temel nedenleridir. Günümüz koşullarında da aynı nedenler göçe yol açmaya devam ediyor. Avrupalı emperyalist devletler arasında XIX. yüzyılda başlayan çekişmeler XX. yüzyılın başında iki dünya savaşına neden olmuştur. I. Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rus imparatorluklarının çöküşü büyük göç hareketleriyle sonuçlanmıştır. İçe veya dışa yönelik olan bu göçler siyasal anlamda ulus-devletlerin oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Sınırlar tel ve duvarlarla örülmüş, yeni göç hareketleri engellenmeye çalışılmış ise de göçe hukuksal anlamda bir çözüm bulunmamıştır.

  1. Dünya Savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 28.07.1951 tarihinde Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme kabul edildi. Coğrafya veya zaman itibariyle kısıtlı olması ve kabul eden devletlere önemli konularda çekince koyma imkanı getirse de BM’nin mülteciler konusundaki bu sözleşme önemli bir belgedir. Bu sözleşme, BM’ye kabul edildiği sırada Türkiye tarafından imzalanmışsa da, yetkili kurullarda onaylanıp yürürlüğe girmesi ancak 1961’de gerçekleşebilmiştir. Sözleşmenin başlangıç kısmında, amacın bütün insanların temel hak ve özgürlüklerden ayrımsız bir şekilde faydalanması ile mülteci ve sığınmacılarla ilgili sorunların devletler için ağır bir yük olduğu vurgulanarak; mültecilerin korunmasını sağlayan sözleşmelere Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR -BMMYK) tarafından nezaret edileceği, sorunun çözümünün devletler ile BMMYK arasında işbirliğine bağlı olduğu belirtilmiştir. 1967 Protokolü ile 1951 Sözleşmesi’ndeki zaman ve yer kısıtlaması kaldırılmıştır. Ancak, sözleşmeyi coğrafi sınırlama ile imzalayan -Türkiye gibi- akit devletlere bunu devam ettirebilme imkanı verilmiştir.[2]

2000’li yıllarda göçün yönü Afganistan, Pakistan, Irak gibi Asya ülkelerinden Avrupa’ya doğruydu. 2010’lu yıllarda bu ülkelerde dış göç hızından hiçbir şey kaybetmezken, göç kapsamına Arap Baharının yaşandığı Suriye, Mısır, Libya ve Tunus gibi ülkeler de girdi. Milyonlarla ifade edilen mültecilerin binlercesi Akdeniz’de boğuldu. Benzer durum Türkiye ile Avrupa arasında geçiş yeri olan Ege Denizinde yaşanıyor. Kobanili bebek Alan Kürdi’nin cesedi kıyıya vurunca mülteciliğin Türkiye boyutu dünyanın gündemine geldi. Türkiye başlangıçta Suriye’den gelenleri teşvik edecek bir politika uyguladı. Bu politika uygulanırken, uluslararası hukukun mültecilerle ilgili hukuki uygulamaları dikkate alınmadı. Sınıra bitişik bölgelerde oluşturulan barınma merkezleri, barınma merkezlerinden çok Suriye’de rejimle çatışanların eğitim alanı haline geldi. Bu durum Suriye’de karışıklık ve kaosun daha da derinleşmesini beraberinde getirdi. Bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalanların sayısı daha da arttı. Artan bu sayıyı karşılayacak tedbirlerden yoksun bulunan Türkiye, hukuksal zorunluluklardan kaçınmak için Suriyelileri “misafir” olarak tanımladı. Misafir tanımlamasının yetersiz ve statüsüz bir tanımlama olduğu ortaya çıktıkça, “geçici koruma statüsü” adı altında bir adlandırma yoluna gidildi. Bu statü sorunu bir süreliğine görünmez kılsa da, varını yoğunu ülkelerinde bırakıp gelen yüz binlerce mülteci normal yaşam umutları bir yana yaşama umutlarını dahi kaybettiler. Yaşam umudunu kaybetmek onları kendileri ve çocukları için daha iyi bir hayat edinebilme ümidiyle denizde boğulma riskini dahi göze almaya yöneltti.

Uzakdoğu’dan Ortadoğu ve Afrika’ya kadar oluşan göç öden toplulukların nihai amacı Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yerleşmektir. Avrupa’nın ekonomik kaynaklarının yetersiz kalması, gelişen ırkçılık ve İslamafobik eğilimler dolayısıyla AB kapsamında güvenlik ve yasaklamayı esas alan, yasadışı göçü etkili ve merkezi bir elden engellemek veya kontrol altına almak amacıyla Frontex adlı örgüt kurulmuştur. Yasadışı göçün önemli yerlerinden biri olan Türkiye-Yunanistan/Bulgaristan sınırı Frontex sisteminin en çok uygulandığı yerdir. Yasadışı göçün yönünün Ege Denizi üzerinden Yunanistan adalarına olmasının en önemli nedeni budur. Buradan anlaşılacağı gibi Frontex gibi kurumlar göçü karadan kontrol altına alsa bile göç edenlerin daha tehlikeli yollara başvurmasından başka bir sonuç doğurmuyor. Akdeniz ve Ege’de sadece 2015 yılında boğulan göçmen sayısının on bin sınırına dayanması, güvenlik eksenli önlemlerin yetersizliğini gözler önüne seriyor. Asıl sorgulanması gereken, göçün nedenlerini saptayıp ona göre önlem almaktır. Ne yazık ki uluslararası topluluklarda bu yönde bir çalışma olmadığı gibi, Türkiye/AB/ABD/Rusya gibi ülkeler mevcut sorunu birbirlerine karşı politik pazarlık malzemesi yapıyorlar. Olan, yerinden yurdundan olan göçmenlere oluyor.

Türkiye’nin Suriyeli mülteciler konusunda uyguladığı politikanın kendisine özgü nitelikleri bulunmaktadır. Gelen mülteciler arasında çok sayıda asker ve üst düzey politikacılar vardır. Bunlar için genel mültecilerden farklı uygulamalar söz konusudur. Gaziantep, Antalya ve İstanbul gibi yerlerde lüks semt veya otellerde barınma ve toplanma imkanlarına sahiptirler. Bu yerleşimlerin Türk istihbaratının bilgisi dahilinde olmuş olması, Türkiye’nin Suriyeli mültecilerle ilişkisinin basit bir mültecilik-himaye ilişkisi olmadığını gösteriyor. Bu da Türkiye’ye Suriyeli mülteciler üzerinden politika geliştirme olanaklarını sunuyor. Türkiye Suriyeli mülteciler üzerinden bir yandan Suriye toprakları içinde güvenli/tampon bölge oluşturma tezlerine haklılık kazandırmaya çalışırken, diğer yandan güvenli/tampon bölge oluşmaması durumunda mültecileri Avrupa’ya salacağı tehdidinde bulunuyor.

Türkiye, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllardan AKP’nin yükselişe geçtiği yıllara kadar Lozan Antlaşması çerçevesinde sınırları dışında etkili bir politika izlemekten genellikle kaçındı. AKP yönetimi ise “Stratejik Derinlik” adını verdiği politikaları gündeme getirdi. Jeopolitik gerçeklerden kopuk olan bu politikanın son tahlilde Sünni İslam’ı esas almaya başlaması hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu’nun dengesini bozdu. İslam/kardeşlik çerçevesine sıklaştırılan bu politika ile Kürt sorununun da çözüleceği savunuldu. Çözüm sürecinin bu dönemde gündeme getirilmesinin en önemli nedeni de buydu. AKP hükümetlerine göre Müslüman Kardeşler Mısır’da iktidarda kalıcı olacak, onun etkisiyle Filistin, Suriye ve Irak’a kadar Sünni İslami iktidarlar başa gelecekti. O nedenle Suriye’den Türkiye’ye insanların gelmesi teşvik edildi. BM aracılığıyla Angelina Jolie gibi Hollywood yıldızları seferber edildi. Suriye’nin sınırlarında kurulan barınma merkezlerinin açılışı fabrika açılışı gibi gösterildi. Rejimi devirmek isteyenlerin örgütlenmesine ve silahlandırılmasına hız verildi. Böylece Türkiye başından beri BM’nin mültecilerle ilgili hukuki düzenlemelerine kendisini bağlı saymadı. Suriye’den gelenlere “mülteci” dahi deme gereği duymadı. Onları, geçici bir süreliğine yurdunu terk edenler şeklinde göstererek “misafir” olarak adlandırdı. Ancak Türkiye’nin politikası çöktükçe Suriyelilerin “misafir” olmadıkları ortaya çıktı. Çok az bir kısmı sınırlardaki barınma merkezlerinde tutulan Suriyelilerin büyük çoğunluğu Türkiye’nin 81 iline dağıldı. Suriyelilere yönelik ırkçılık/dışlamalar her yerde kendisini gösterdi. Suriye’ye geri dönüşün mümkün olmadığı da dikkate alındığında Suriyeler tıpkı Afganistan, Pakistan, Irak’tan gelenler gibi Avrupa’ya doğru yöneldi. Gelinen aşamada Türkiye “mültecilerin insani yükü omuzlarımızda” diyerek Suriyeli göçmen sorununu “ekonomik” desteğe indirgemeye mecbur kalmış durumda. AB ise, mültecilerin Türkiye’de kalıcı olmaları karşılığında ekonomik yardımların miktarı konusunda pazarlık yapmaktan başka bir şey yapamamakta. Her ne kadar Suriye’de oluşturulacak “güvenli bir bölge” dile getirilse de bölgesel gerçekler bunun imkansız olduğunu gösteriyor. Böyle bir durumda “misafirperverlik” de bir süre sonra tavsamaya başlıyor. Suriyeli göçmenler sosyo-ekonomik bir realite olarak Türkiye’nin her yerinde yaşamaya (buna yaşamak denilirse) çalışıyorlar. Gaziantep, Urfa ve Hatay’da Suriye’den gelen araçlara özel plaka uygulaması başlatılması yeterli değildir. Öte yandan, Avrupa’nın veya başka bir ülkenin bu kadar mülteciyi kabul etmesi de mümkün gözükmemektedir. Türkiye Suriyelilere “mülteciden” öte hukuksal düzenleme yapmak zorunda artık. İşe Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’ye koyduğu coğrafi sınırlama çekincesini kaldırmakla başlamalı ve mültecilere hukuki statü vermelidir.

Misafir mi, göçmen mi, mülteci mi?

Sayıları iki buçuk milyonu bulan Suriyelilerin hukuki durumunun belirlenmesi onların hak ve yükümlülüklerinin de çerçevesini belirleyecektir. Hükümetin önce “misafir”, sonrasında “geçici koruma statüsü” belirlemesi hukuksal statü vermekten uzaktır. Bu nedenle Türkiye uluslararası hukuka bağlı olarak Suriyelileri “mülteci” olarak kabul etmek durumundadır. Oysa Türkiye bu insanlar için “Suriye’deki iç savaş nedeniyle hayatlarını kurtarmak için gelen, Türkiye’ye sığınan insanlar” söylemine başvurmaktadır. Salt hukuksal anlamda bakılsa bile Türkiye’nin bu söylemi Suriyelilerin mülteci statüsünde sayılması gerekliliğini gösteriyor. “Misafir” diye hukuksal bir statü yoktur. Göçmen tanımı daha çok ekonomik nedenlerle göç eden kişileri kapsar. Maruz kaldıkları zulüm ve ölüm korkusu nedeniyle, hayat ve özgürlüklerini korumak için kendi ülkesini terk eden ve başka bir ülkeye sığınan insanlar mültecidir. Mültecilik, uluslararası koruma kapsamında bir statüdür.[3] Ancak milyonlarla ifade edilen ve Türkiye’nin 81 iline dağılmış bulunan, sağlıklı bir kayıt sistemi olmayan Suriyeli mültecilerin bireysel bir hak olan mültecilik statüsünden faydalanmaları neredeyse imkansız hale gelmiştir. Fiili bir durumun oluşmasına neden olan Türkiye’nin Suriyelilere “mültecilik” statüsü verme niyeti de yoktur. Bu nedenle Türkiye 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun (YUKK) 91. maddesi uyarınca 22 Ekim 2014’te Türkiye’de bulunan Suriyelileri genel bir düzenleyici işlemle “geçici koruma” kapsamına almıştır. Bu düzenleyici işleme göre “geçici koruma” kapsamına alınanlar “ülkesine zorla geri gönderilmemeyi, sığındığı ülkede oturum hakkına ve belirli bazı sosyal haklara sahiptirler.” Hukukun genel ilkeleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve İnsan Haklarına dair uluslararası sözleşmelere göre, “işkence yasağı, kanunilik ilkesi, din, vicdan, düşünce ve kanaat özgürlüğü, masumiyet karinesi” gibi temel hak ve özgürlüklere sahiptirler. Bu düzenlemenin en önemli özelliği, herhangi bir değerlendirme veya ek karara gerek olmaksızın, Türkiye’ye gelen bütün Suriyelilerin “zulümden kaçmış” olduğunun varsayılmasıdır.

Suriye’den ve başka ülkelerden gelen mültecilere Türkiye uluslararası hukuk boyutuyla bakma gereğini duymamaktadır. Bu nedenle başlangıçta uluslararası kuruluş ve devletlerden yardım talep etmemiştir. 1988’de Halepçe katliamından sonra gelenleri “Türkiye’de akrabası olanlar”, Bulgaristan’dan gelenleri “soydaş”, Bosna ve Kosova’dan gelenlere “dindaş” olarak adlandırmış ve bunlardan kaynaklı sorunları kendisi çözmeye çalışmıştır. Ancak 1991 yılında Irak sınırına 500.000 kişi dayandığında dünyadan yardım istemek zorunda kalmıştır. Irak’ta durumun normalleşmesiyle birlikte bu insanlar kendi ülkelerine geri döndüler. Sayıları iki milyonu geçen Suriyeliler ise Türkiye’nin her yerine dağılmış durumdadırlar. Suriye’nin toparlanmasının zorluğu da dikkate alınırsa bunların geri dönüşleri de mümkün gözükmemektedir. Ya Avrupa ülkeleri bir kısmını kabul edecek ya da Türkiye’de kalacaklardır.

Türkiye’ye gelen mülteciler konusunda uluslararası kuruluşların yükümlülükleri

Suriye’den gelen mülteci akınından en çok etkilenen ülkeler Türkiye, Lübnan ve Ürdün’dür. Bu ülkelere gitmek zorunda kalan Suriyeli sayısı beş milyonun üzerindedir. Diğer ülkelere sığınanlarla birlikte bu sayı altı milyonu aşmaktadır. Suriye içinde kalan ve ülke içinde yer değiştirenlerin sayısı ile birlikte bu rakam on iki milyon civarındadır. Bu da toplam nüfusun yarısından daha fazladır. Suriye’de ciddi bir ekonomik yıkımın olduğu dikkate alınırsa, ülke bütünsel bir felaket yaşamaktadır. Bu felaket karşısında Birleşmiş Milletler’in yükümlülükleri vardır. BM, gerek kendi kaynaklarına başvurarak, gerekse üyesi olan ülkelere çağrı yaparak bu felaketin ve krizin büyümesini engellemekle görevlidir. BM bu görevini, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) aracılığıyla yapmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki karar verme zorlukları UNHCR’yi görev yapamaz duruma getirmektedir. Bunun yanı sıra Uluslararası Göç Örgütü (IOM), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) gibi uluslararası kuruluşlar da mültecilerin sorunlarının çözümlenmesi için işlerlik göstermek zorunda olmalarına rağmen bu konuda atıl ve işlevsiz bir tutum sergilemektedirler.

Tarih, politika, iktisat, coğrafya, sosyoloji gibi toplum bilimlerinin ortak konusu olan göçe salt hukuksal bir çözüm getirmek oldukça zor görünmektedir. Güçlünün hukukunun/hukuksuzluğunun uygulanmaya devam ettiği, hukukun araçsallaştığının sayısız örneklerinin yaşandığı günümüz dünyasında göçe maruz kalan toplumların maruz kaldıkları eşitsizlikler karşısında bilinçlenip örgütlenmelerinden başka kurtuluş yoktur. Türkiye’de büyük bir insanlık dramına düşmüş bulunan Suriyelilerin geçici koruma statüsünde yaşamlarını sürdürmeleri çok zordur. Uluslararası iltica hukuku ve aktörleri de soruna bir çözüm getirmekten uzaktır. Türkiye’de yaşamak yerine “ölüm tehlikesi kaçınılmaz deniz yolculuğunu” tercih edenlerin varlığı trajik bir gerçeği yüzümüze vurmaktadır. Bu satırlar yazıldığı sırada “Ege’de ahşap tekne battı, 12 göçmen ölü” haberleri gelmeye devam ediyordu. AB’nin Frontex örgütüyle somutlaşan güvenlikçi, steril, dışlayıcı ve ırkçı anlayışının sonuçları ne yazık ki Ege ve Akdeniz’de toplu boğulmalar şeklinde kendisini göstermeyi sürdürüyor.

[1] Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınhay, Bilim ve Sanat Yayınları, s. 658.

[2] Av. Taner Kılıç, “Türkiye’ye Sığınamayan Suriyeli Mülteciler”, http://www.multeci.org.tr/haberdetay.aspx?Id=126 (erişim tarihi: 19.10.2015)

[3] http://www.hukukajansi.com/m/?id=15018 halim yılmaz (erişim tarihi: 19.10.2015)

* Bu yazı Mesele’nin 107. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir