Özgürlük ve Şiddet – Gün Zileli

Facebooktwittergoogle_plusmail

Gün Zileli 

Şiddetle sadece şiddeti inşa edersin”

John Steinbeck, Bitmeyen Kavga

İlk insanlar en ilkel silahları, taş baltaları vb. sadece vahşi hayvanlara karşı kendilerini savunmak için yapmadılar. Aynı zamanda birbirlerini baskı altına almakta ya da baskı altına almaya çalışan birilerine karşı kendilerini savunmakta da kullandılar.

Böylece insanın şiddetle serüveni başlamış oldu.

Kitaplar dolduracak kadar kapsamlı böyle bir konuyu bir yazıda ele almak ancak ara başlıklar altında kısa değinmelerle mümkün olabilir. Ben de öyle yapmaya çalışacağım.

Şiddet ve Devlet

Zamanımızda yoğun bir propaganda ve çoğu insanı avucuna almış bir önkabul var: “Silahlı terör örgütü”.

Elbette bununla kastedilen, devlete karşı şiddet yoluyla mücadele yolunu seçmiş herhangi bir gerilla örgütü ya da silahlı mücadele veren herhangi bir örgüttür. Ne var ki, bu propaganda son derece aldatıcıdır. Çünkü en büyük ve organize terör örgütünü, yani devleti gözlerden gizlemekte, daha da kötüsü bu devletin organize şiddetini meşru göstermekte ve hatta “terörle mücadele” için vazgeçilmez olduğu fikrini kafalara yerleştirmektedir. İnsanların çoğunluğu bunu böyle kabul etmekte ve televizyon kanalları devlet saflarından ölenleri “şehit”, gerilla saflarından ölenleri “terörist” olarak takdim etmektedir.

Oysa durum tam tersidir. Yani en büyük terör örgütü devletin kendisidir. Gerilla örgütleri dünyanın her yerinde, esasen devlet terörünün sonucu bir karşı şiddet olarak ortaya çıkmışlardır. Yani eğer devlet terörü olmasaydı, gerilla şiddeti de olmayacaktı.

Şiddet ve İktidar

Ne var ki, devlet terörüne karşı örgütlenen gerilla da bir süre sonra başka bir örgütlü şiddet odağı olarak ortaya çıkar. Devlet iktidarı karşısında ezilenler adına ortaya çıkmıştır ama o da sonuçta silahlı bir şiddet örgütü olduğundan kendi alanında minyatür bir devlettir ve aynı, devlet gibi şiddet araçlarıyla kendi alanında bir iktidar kurmuştur. Onun da devlet gibi mahkemeleri, hapishaneleri, gardiyanları vardır, infaz mangaları vardır. Kendi iktidarına ve yasalarına karşı gelenleri o da devlet gibi katleder. Dolayısıyla devlete karşı özgürlüğün savunucusu olarak ortaya çıkan örgüt, kısa süre sonra, mücadele ettiği devlete benzemeye başlar ve özgürlüğe karşı konumlanır.

Şiddet, Kitle ve Kitle Mücadelesi

Devlet, şiddetini kitlelerin üzerinde uygular, kitleleri şiddet yoluyla kendine boyun eğdirir. Elbette devletin rıza mekanizmaları da vardır ama bu rıza mekanizmaları bile temelde devletin organize şiddetinden güç alır. Razı olmayanı geri planda bekleyen makineli tüfektir.

Kitle, önceleri genellikle devletin rıza mekanizmaları tarafından yönlendirilir. Ne var ki, bir süre sonra bu rıza mekanizmaları yetmez olur. O zaman devlet kitleye sivri dişlerini göstermeye başlar. Kitle, devletin şiddeti karşısında boyun eğer.

Fakat bir süre sonra şiddet de kitleyi baskı altında tutmaya yetmeyebilir, hatta bizatihi şiddet, kitlenin devlete karşı direnmesini doğurabilir. Böyle durumlarda kitle ya topluca ayaklanarak devletin şiddetine karşı koyar ya da içinden bir gerilla mücadelesinin çıkmasını sağlar.

Toplu ayaklanmalar devletin çıplak terörüyle bastırılabilir ya da bunun mümkün olmadığı koşullarda devlet geri çekilip halihazır yöneticilerini kitleye kurban eder, böylece düzeni kurtarır. Bunun da başarılı olmadığı durumlarda devlet topyekûn çöker, bunun adı devrimdir.

Kitlenin kendi içinden çıkan şiddete karşı tutumu da son derece ilginçtir. Kitle kendi içinden bir gerilla örgütlenmesi çıkartır, önce onu gizliden gizliye destekler. Gerilla gücü gerçekten yaşayan ve mücadele eden bir varlık haline geldiği zaman kitle gerilladan korkmaya başlar. Böylece kitle ile gerilla arasında bir sevgi-korku diyalektiği kurulur. Bu aşamada halkın gerillaya desteğinin korkudan mı, yoksa sevgiden mi kaynaklandığını anlayabilmek oldukça zordur. Gerilla sonunda silahlı mücadelesini başarıya ulaştırırsa kitle gerillanın zaferini kendi zaferi olarak görür ve ona destek verir. Ancak bu aşamada yeni devlet oluşmuştur artık ve gerillayı da düzenli orduya dönüştürmüştür. Bu andan itibaren gerilla da kitle de yeni devletin örgütlü ve “meşru” şiddeti tarafından yeniden baskı altına alınmıştır.

Bir de doğrudan kitle şiddeti vardır. Kitlenin baskıcı güçlere karşı öfkesi bir kitlesel şiddet halini alabilir. Bir özsavunmadan da çıkarak doğrudan devletin burçlarına ölümüne bir saldırıya dönüşebilir (1979 yılında İran Devrimi sırasında ve iki yıl önce Ukrayna’da gördüğümüz gibi). Kitlenin öfkesi korkunçtur ve şiddeti de o ölçüde korkunç olabilir. Önüne geleni yıkıp geçen bir tsunamiye dönüşebilir. Bu arada, tarihte örnekleri görüldüğü gibi, sadece devleti yıkan değil, bir başka kitleyi de (bu, duruma göre karşıdevrimciler, duruma göre o güne kadar devlete destek olmuş bir milliyet ya da mezhep olabilir) neredeyse jenosite uğratan bir kitlesel şiddet histerisine dönüşebilir.

Özgürlük-Şiddet Diyalektiği

Bu iki zıt uç sürekli olarak birbirini çağırır. Adeta nal şeklindeki iki mıknatısa benzerler. Zıt kutuplar karşı karşıya geldiğinde birbirlerini çeker, eş kutuplar karşı karşıya geldiğinde de birbirlerini iter ve dışlarlar.

Şiddet özgürlüğü nasıl çağırır? Gayet basit. Zaten şiddet özgürlüğü yok etmek için vardır ve şiddetin görünür ya da görünmez baskısı (çünkü şiddet doğrudan kendini gösterebileceği gibi, çoğunlukla şiddet korkusu olarak toplumun üzerinde bir hayalet gibi var olur) insanlarda özgürlük özlemini doğurur. Bu özlem giderek toplumsal bir cereyan halini alır ve sonunda şiddet özgürlüğü doğurur. Toplum, ya tedricen ya da çoğunlukla bir devrim yoluyla özgürlüğe yönelir. Eğer devrim olmuşsa, kapıdan ilk kovalanan, eski şiddet aygıtıyla birlikte o zamana kadar kitleyi yönlendiren özgürlük olur. Yeni bir iktidar kurulmuş ve artık özgürlüğe ihtiyacı kalmamıştır. Yeni iktidar elbette özgürlüğü bir söylem, bir kalıp olarak kullanır ama özünde özgürlük artık onun için de bir tehlikedir.

Böylece özgürlük, yıktığı eski iktidarla birlikte sürgüne gider. Ancak, özgürlüğün özü değil biçimi, devrimle işbaşına gelmiş ve aynı zamanda özgürlüğü kapı dışarı etmiş yeni devletin elinde bir süs, bir hayalet, bir propaganda aracı haline gelmiştir. Ne var ki, çevredeki eski devletler, özgürlüğün kendisinden olduğu gibi, onun hayaletinden de korkarlar. Bu hayaletin kendilerini de yok edeceğini düşünür ve özgürlüğün sadece hayali sureti olan yeni devlete karşı haçlı seferine girişirler (Sovyetler Birliği’nin ablukaya alınması örneğinde olduğu gibi). İşte bu, daha önceki sürecin tersine (yani şiddetin özgürlüğü çağırmasının tersine), yeni bir sürecin başladığının, yani özgürlüğün şiddeti çağırmasının başlangıcıdır. Artık bir hayaletten başka bir şey olmayan “özgürlük” (yani yeni diktatörlük) şiddeti üzerine çeker ve üzerine çektiği bu şiddete karşı direnmek için, kendisinin üzerine gelen şiddetten daha büyük bir şiddet uygulayarak ülke içinde gerçek özgürlüğün kırıntısını bile yok eder.

Böylece iç savaşlar dönemi başlar. Şiddeti bastırmak için şiddet. Şiddete karşı savunma için şiddet. Dış şiddetin işbirlikçileri içerde şiddet yoluyla bastırılır. Bu arada en çok bastırılan da elbette bizzat gerçek özgürlük olur. Sovyetler Birliği’ndeki 1917-1921 ve 1929-37 iç savaşlarında özgürlüğün katledilişi bunun en açık örnekleridir. Şiddet araçlarıyla donanmış yeni devlet, özgürlük adına özgürlüğü katleder. İspanya 1936-39 İç Savaşında da benzeri bir durum olmuştur. Özgürlük, İspanya’da, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi kapı dışarı edilmiş olmasa bile, İç Savaşın şiddet ortamı içinde özgürlük adına özgürlüğü bastırmıştır.

Bireysel Şiddet, Romantik Şiddet

Şiddetin esasen köleleştirici olduğu kadar özgürleştirici bir yanı olduğunu da saptamak gerekir.

Şöyle ki, silahını halkın kafasına dayamış iktidarlara yine şiddet aracılığıyla karşı çıkan örgütler, bir yanıyla kitleyi tarafsız ve pasif bir konuma sürüklerken (çünkü büyük ayaklanma dönemleri dışında kitle şiddet araçlarından yoksundur) bir yandan da kitleye cesaret verir ve ona şiddete, şiddet yoluyla karşı konabileceğini gösterebilir. Bunu gören kitle, kölece boyun eğmek yerine başkaldırının özgürleştirici etkisinin tadına varır.

Bu böyle olmakla birlikte, kitle doğrudan aktörü olmadığı mücadeleyi dışarıdan pasif bir şekilde gözlemleyen bir seyirci konumuna düştüğünden bu özgürlük duygusu da fazla uzun sürmez. Giderek kitlenin pasifleşmesi daha baksın bir hal almaya başlar.

Marksist literatürde “bireysel terör” diye bir kavram vardır. Bu, giderek sol sapma anlamına gelen “goşizm” terimiyle de ifade edilmiştir. Marksist literatürdeki “bireysel şiddet”, kitle mücadelesinden kopuk her türlü eylem biçimini kapsar. Ancak, “bireysel şiddet” denen şey, aslında tek bir kategoride toplanamaz. Örgütlü şiddet eylemleri ya da mücadelesi, kitlelerin mücadelesiyle doğrudan aynı şey olmasa bile, bu mücadelenin bir parçası da olabilir. Ayrıca örgütlenmiş şiddet eylemlerini ya da mücadelesini, kitle mücadelesiyle aynı şey olmasa bile “bireysel şiddet” olarak görmek ne derece doğrudur? Bir şiddet eylemi eğer örgütlüyse, yani bir örgüt tarafından organize ediliyorsa artık bireysel değil, kolektif bir şiddet eylemidir. Yani bir kolektif (yani örgüt) tarafından örgütlenmektedir. Nitekim, Narodnikleri kastedederek “bireysel şiddete” karşı çıktıklarını söyleyen Bolşevikler de, bu tür şiddet içeren kolektif “kamulaştırma” eylemlerine başvurmuşlardır.

Tarihte gerçek anlamda bireysel terörü temsil eden eylemler sadece 19. Yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında anarşistler tarafından ortaya konmuştur. Bu eylemler gerçekten bireysel şiddet eylemleridir, çünkü en ufak bir kolektif organizasyondan uzak, tamamen bireysel isyan duygularıyla ortaya konmuşlardır. Anarşizmin geçen yüzyılın başlarındaki devlet terörünün ve baskısının aleyhinde yürüttüğü şiddetli ve etkili propaganda o dönemin genç yüreklerini tutuşturmuş ve neredeyse bilinen bütün anarşist suikast eylemleri bu genç yüreklerin kendi başlarına ortaya koydukları eylemler olmuştur. Yani eyleme kendi başlarına karar vermiş, silahı kendi olanaklarıyla elde etmiş ve gidip suikastı tek başlarına gerçekleştirmişlerdir. Bu tür şiddete bireysel şiddet denebileceği gibi romantik şiddet de denebilir.

Romantik şiddeti gerilla savaşlarında da görebiliriz. Gerilla savaşları her ne kadar bireysel değil, örgütsel nitelikte bir mücadeleyse de, ezilenlerin tarafında yer aldığından, halihazır iktidarın despotizmine karşı direnişi temsil ettiğinden, kendi içindeki tüm baskıcılığına rağmen insanların romantik duygularına hitap eder. “Dağların özgürleştiriciliği etkisi”, “kadın gerillaların dağlardaki romantik görüntüleri” vb. bu romantizmi besleyen öğelerdir.

Özsavunma ve Şiddet

Buraya kadar yazdıklarımın yüzde sekseninden, devrimci mücadelede şiddete pek olumlu bakmadığım ama bu konuda “total  retçi” de olmadığım sonucu çıkarılabilir. En azından ben dönüp yazdıklarıma baktığım zaman böyle bir sonuç çıkarıyorum.

Pasifizmin birçok değerli yanı olduğunu teslim etmekle birlikte pasifist değilim. Sonuç olarak, halkın özgürlük mücadelesinin, gerekirse şiddet yoluyla özsavunma hakkının olduğunu düşünüyorum. Bence bir devrim ve devrimci mücadele, özgürlük mücadelesi veren halk, üstüne gelen devlet güçlerine ya da devlet destekli şiddet unsurlarına karşı kendini zorunlu olarak savunma dışında kesinlikle şiddete başvurmamalıdır. Şiddet, çok nazik bir konudur. Şiddete başvuran, bir anda mazlumdan zalime dönüşebilir. Bunun en açık sonucu ise, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlüğü kendi ellerimizle boğmamızdır.

Bu yüzdendir ki, devrimci bir örgütlenme, devrimci bir halk kitlesi, sadece, bütün canlıların en doğal hakkı olan kendini savunmak amacıyla şiddete çok denetimli bir şekilde başvurmalıdır. Örneğin, devrimi yaymak için şiddeti kullanmak son derece sakıncalıdır. Çünkü şiddet insanlarda korku yaratır, dostu düşmanı ayırt etmenizi önler, insanlarda güzel duygular yerine kötü duyguları besler, devrimci ve fedakâr insanların yerine, çıkarcı, fırsatçı, korkak ve gizlice iktidar duyguları taşıyan insanları ön plana çıkarır. Bu ise devrimin ölümü demektir. Hatta, bana kalırsa, devrimci mücadelenin geliştiği alanlarda devletin baskı aygıtlarına karşı şiddet eylemleri geliştirmek de hatadır. Böyle zamanlarda devlet aygıtlarına karşı şiddet uygulamaktansa, Marx’ın ünlü deyişini bu duruma uygulayarak söyleyecek olursak, “devletin sönümlenmesini” sağlamak çok daha doğrudur. Devlet aygıtları şiddet araçlarıyla açıkça üstünüze gelmedikçe, sivil itaatsizlik yoluyla bu devlet aygıtlarını işlemez hale getirmek, hatta bizzat devlet aygıtının silahlı unsurlarını barışçı bir propagandayla tarafımıza kazanmak en doğru yol gibi geliyor bana.

Özsavunma hangi noktada ortaya çıkar ve sınırları nedir? Devlet, derinden derine halk içinde kök salan ve fiilen ikili iktidar durumu yaratan hareketin tehlikesini gördüğü zaman topluca bir bastırma hareketine girişebilir. Böyle bir durumda bile hemen silaha karşı silahla karşı koymak doğru olmayabilir. Önce kitle seferberliği yoluna başvurmak en doğrusudur bence. Eğer kitle, davasına gerçekten sahip çıkıyorsa pasif bir direnişle bu tür saldırıları etkisiz kılma şansına sahiptir. Ne var ki devlet, böylesi bir pasif direnişe boyun eğmek istemeyecektir. Şiddet kullanarak halkın direnişini tamamen ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Hatta kullandığı bu şiddetin bir amacı da halkı karşı koymaya kışkırtmak olabilir. Unutmayalım ki, devletin şiddeti, “haklılığını” biraz da “meşru olmayan” şiddetten alır. İşte böyle bir noktada devrim ya da halk, özgürlüklerini korumak için fiili bir özsavunmaya, gereğinde, sınırlı ve son derece denetim altında bir şiddet de içeren bir özsavunmaya girişebilir. Amaç, üstümüze gelen devlet şiddetini ayağını denk almaya davet etmekten ibaret olmalıdır. Bunun ötesine geçen ve zafer sarhoşluğu ile yaygınlaşan, dolayısıyla özsavunmadan çıkıp özsaldırıya dönüşen bir şiddete asla girişilmemelidir. Bu da, bütün geçmiş deneyimlerden görüleceği gibi, özgürlük mücadelesinin egemen şiddet aygıtlarına kurban edilmesi anlamına gelecektir.

Komplo ve Şiddet

Şiddet iki ucu keskin bir bıçaktır. Onu kullananı da her an vurabilir. Öte yandan şiddet, devletlerin istihbarat örgütlerinin başta gelen aracıdır. Daha da önemlisi bu istihbarat örgütlerinin, şiddeti, olayları istedikleri gibi manipüle etmekte son derece etkili bir araç olarak kullanmalarıdır. Öyle ki, istihbarat örgütleri, devlete karşı mücadele eden ve bu amaçla şiddeti yaygın bir şekilde kullanan örgütlerin içine sızarak veya sızmadan da olsa onlar adına birçok şiddet eylemi yapabilirler, yapmaktadırlar. Böyle durumlarda at izi it izine karışmakta, hangi şiddet eylemini gerçekten kimin, ne amaçla yaptığı bile anlaşılamaz hale gelmektedir. Sırf bu durum bile, şiddetin en kolay istismar edilebilen etkili bir araç olduğunu göstermektedir. Son zamanlarda bölgemizde yaşanan çok sayıda şiddet eylemi bunun en net kanıtını oluşturmaktadır. Özgürlük düşmanı güçler ve istihbarat örgütleri, şiddeti kendi amaçları için istedikleri gibi kullanmaktadırlar. Geçmiş iki yüzyıllık sosyal mücadeleler de bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Yozlaşma ve Şiddet

Yukarıda yer yer değindim ama burada bir kere daha ele almak istiyorum. Şiddet, en önemli yozlaştırıcılardan biridir. Şiddet tekelini ele geçiren, hızla halktan kopar ve onun üstünde efendilik taslama hevesine kapılır. Şiddet, esasen korkuya dayandığından çevresinde cesurmuş gibi görünen, aslında korkak insanları toplar. Şiddetten korkan halk şiddet tekelini elinde tutanlara karşı ikiyüzlü bir tutum içine girer. Şiddeti elinde tutan, kendisine karşı güler yüz gösterenlere asla güvenemez, güvendiği an bunun ne büyük yanılgı olduğunu anlayacaktır. Çünkü arkasını döndüğü an, yüzüne gülenler tarafından vurulacaktır.

Şiddet, ikiyüzlü, korkak ve zalim insanlar yaratır ve bunları biriktirir. Gerçekten karakterli insanların şiddet aygıtlarıyla işi olmaz, bu aygıtların çevresinde barınmaz. Şiddetin gücünü tadan insanlar kısa süre sonra gerçek birer zorbaya dönüşürler.

Sonuç olarak şiddet, devrimci ve özgürlükçü güçlerin, sadece zorunlu özsavunma amacıyla, son derece sınırlı ve denetimli bir şekilde başvurmak dışında, kesinlikle uzak durmaları gereken kirli bir araçtır. Genelde, halkın moralini bozmaktan, devrimci güçleri bozguna uğratmaktan ve şiddeti zaten tekellerinde tutan egemenlerin her türlü provokasyonuna hizmet etmekten başka bir sonucu yoktur.

Özgürlük ve devrimi şiddet yoluyla yaşatmaya çalışmak, bir ağaca su yerine asit dökmekten farksızdır.

* Bu yazı Mesele’nin 106. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir