İktidar Şiddeti ve Terörü Hukuktan Sorulur – Sabri Kuşkonmaz

Facebooktwittergoogle_plusmail

Sabri Kuşkonmaz

İktidar ve şiddet konusunda, “büyük resmi” görmek için büyük şiddetten başlamak seçilirse, öncelikle savaşlara eğilmek metodik olarak daha açıklayıcı olabilir.

Dünya son yüzyılı kesintisiz savaşlarla geçirdi. Savaşın, kendi koşulları ve doğası içinde “ölüm-öldürme-yok etme” sonucuna ve amacına yönelik bir eylem olduğu açıktır. Bu eylemin içerdiği ve yarattığı şiddeti anlatmaya bile gerek yok. Ortaya çıkan görsel verilerin bile tam anlatmakta aciz kaldığı bir dünya cehennemimden söz ediyoruz.

Bir yüzyıldır bu kürede sürekli savaş hali yaşanırken, günlük hayatta yüz yüze kalınan veya farklı medyalardan aktarılan “şiddet” içerikli görüntü ve olaylara bakarak, “niye böyle bir şiddet sarmalında olunduğu”  yönünde yakınma ve şaşkınlıklar aslında çok naif kalmaktadır. Çünkü şiddet her zaman ve her an yakınımızdadır. Döşekteki dolgu, yastıktaki kaz tüyü gibi görmesek de hep orada durmaktadır. Tüyün ve dolgunun yırtılınca farkına varılması gibi, şiddete doğrudan ve kaçınılmaza bir biçimde tanık olunca bir ortasınıf vicdan sahipliği içinde şaşırmaya başlanıyor.

Şaşırmak normal bir insani davranıştır. Bunun yanında, günlük hayatta egemen olan bu şiddetin hukuk eliyle sonlandırılamamasına da şaşırmak bir yanılgıyı içeriyor; şiddete karşı hukukun insanlığı koruyacağı yanılsamasına kapılmak söz konusu olabiliyor. Oysa hukuk, şiddetin çerçevesini çizen, şiddetin sürdürülebilirliğini sağlamak işlevini üstlenen ve tarihten şimdiye bunu da başarıyla yerine getirmiş bir kategorik iktidar mekanizmasıdır.

Savaş ve Hukuk

“Kızıl Haç, Birinci Dünya Savaşı’nda, savaş kurallarını kanunlaştıran ve savaş mahkûmlarına insani muamele kurallarını belirleyen Cenevre Anlaşması’nı denetleyen en büyük insancıl organizasyon kendisi resmileşmiştir.”(Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, Costas Douzinas, çev. Rabia Sağlam- Kasım Akbaş, s.35) Costas Douzinas, geleneksel insancıl hukukun, silahlı çatışma durumunda güç kullanımını düzenleyen bir uluslararası hukuk bütünü olduğu saptamasını yaparken; tüm bu hukuk bütünü içinde, çatışmayı, savaşı ve savaşın nedenlerini ortadan kaldıran bir düzenlemenin olmadığını ima ediyor. Burada tanımlanan savaş hukuku basittir; “Özsel ilkeleri haklı savaş kuramından oluşur, oldukça basit ve kapsamlıdır: Güç kullanımı en son çare olmalı, savaş zamanında askeri personel ve siviller arasındaki ayırım korunmalı, savaş dışı kayıpları azaltmak için çaba sarf edilmeli ve son olarak, güç kullanımı konusuyla orantılı olmalıdır.” Yani hukuk, dünyanın hegemonik sistemi için zorunlu ve gerekli olan savaşı elinden geldiğince rasyonalize etmek ister. Yoksa, savaşın tümden ortadan kaldırılmasına yönelik bir kurallar bütünü değildir. Çünkü savaş, askeri politik ve diplomatik yönüyle birlikte ve ayrıca ekonomi-politiği olan bir mekanizmadır.

Temel nokta; savaşın hukukunun ilke ve kuralları ile ilgili ve yargı ve yaptırımlar da yenen-kazanan tarafın elindedir. Böyle olunca da, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasının haklılığı ve savaşı bitirmek için zorunlu oluşu iddiası uzun yıllar tartışılmamıştır. Şimdiki zamanda bile bu tartışma, bombacı failin aleyhine bitmiş değildir. İnsanlık, bir kerede öldürülen en çok insan sayısı olarak özetlenen bu dehşetin “rekorunu” hala kıramamıştır. Bu şiddet, savaş hukuku altında yaşanmıştır.

Hukukun devletlerarası ilişkilerdeki yenenin/güçlü olanın silahı olması, başka bağlamlarda da geçerliliğini korur. Azınlık çoğunluk, ezen-ezilen ilişkisinde de hukuk ezenin tahakküm ve şiddet aracıdır. “Ötekinin hukuk önünde ilk maruz kaldığı şiddet, çoğunluğun tahakkümünü rasyonelleştiren ve meşrulaştıran yasa dilidir” (Douzinas,s 33.)

Savaş işle hukukun iç içeliğinde ve buradaki tahakküm ilişkisinde gözlemlenen sonuçlar öznel ve kişisel yargı ve değerlendirilmeler sanılmasın. Dile getirilenler genellikle tarihsel doğruluğa sahiptir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir örnek bu nesnelliğin dayanaklarındandır: “ … Hans J. Morgenthou ve Reinhold Niehbur gibi entelektüeller, ABD ve müttefiklerinin İkinci Dünya Savaş’ında haklı oldukları için değil, güçlü olduğu için kazandıklarını belirtiyordu. Komünizmin yayılmasını ve liberal demokratik Batı uygarlığını alt etmesini engellemek için yapılması gereken şey, komünizmin karşısında da güçlü olmaktı…” (Küresel Siyasete Giriş, Editör; Evren Balta, s. 119 İletişim Y.) Son derece yalın ve bir o kadar da doğru bir saptamadır bu.

Savaşın tersine döndüğümüzde, yani barış bağlamında şiddeti değerlendirdiğimizde yine değişen bir şey yoktur. Barışın savaş için bir örtü olduğunu söyleyen Foucault, bunu söylerken, barışta şiddetin azalmadığına dikkatleri çekiyor. Öncelikle barış da bir hegemonik iktidar edimlerinden biridir. En üst şiddet olan savaşın devamı olan barış, aslında egemenin savaşının bir başka bölümüdür.

İkinci Dünya Savaşı dünyanın hegemonik odakları açısından 1945 tarihinde bitmiştir. Sokakta kızla öpüşen Amerikan denizcisi savaşın bitişinin “mutlu son” fotoğrafı olmuştur. Dünyanın ana akım medya ve sanat çevresi bundan sonra harıl harıl bir “savaş sonrası” inşasına girişmiştir. Ama Japonya’ya atılan iki atom bombasının öldürdüğü kadar insan, bombanın üstünden daha iki yıl geçmeden 1947-1949 arasında yaşanan Hindistan-Pakistan  ayrışması sırasındaki savaşta ölür.

Ekonomi-Politik ve Şiddet

Max Weber’in devlet tanımı aslında şiddet ve devlet konusunda bir temel saptama olarak son derece özetleyici ve çok açıktır. Weber’e göre devlet, şiddet ve güç kullanma tekelini başarılı bir biçimde elinde bulunduran insanlar topluluğudur. (Balta, 33.) Bu durumda, böylesi bir özet tanımla ortaya konan devlet ve şiddet ilişkisinde, şiddetin temel “ilk”  kaynağına da bir bakmak gerekir. “İlkel birikim, doğru biçimde emekçinin yaşam araçlarından sistematik olarak koparılıp bunların,  sermayeye dönüştürülmesine yol açan, özünde hırsızlık olan, şiddet içeren bir süreç olarak nitelendirilmektedir. Arendt’e göre mülksüzleştirmenin şiddeti yalnızca kapitalizmin başlangıcını nitelendirmektedir.” (İlkel Birikim, Sermayenin Kaldıracı, Editör, Özay Göztepe, s.11 Notabene Y.) Bu alıntıda yer verilen kitaba önsöz yazan Werner Bonefeld, Hannah Arendt’ın “Totalitarizmin Kökenleri” adlı kitabına gönderme yaparken, Rosa Luxemburg’un da benzer görüşlerinin altını çizmektedir. Sermayenin tarihin ta başında şiddetle bir elde toplanması ve devlet süreci aynı zamanda bir şiddet sürecidir.

Sermayenin temeli olan ilkel birikim sürecindeki şiddet,  Sanayi Devrimi ve sonrasında -Aydınlanma, Rönesans ve Reformu da katarak- oluşan devlet organizasyon ve organizmalarında kendine en korunaklı yer olarak hukuku bulmuştur. Başka bir deyişle, devlet, kendisi için gerekli, zorunlu ve vazgeçilmez olan şiddeti ve bir şiddet biçimi olan terörü kendisi için hukukunun içine iyice yerleştirmiştir.

Öyle ki, liberal düşünce ve liberalizmin başlangıcında, kadınlara ve mülksüzlere oy hakkının verilmemesi, iktidara ortak etmeme pragmatizminin yanında, düşünsel olarak onların “yetersizliği” ile ilgiliydi. Mülksüzler ve kadınların, mülkün temel olduğu düzen için ve özel mülkiyete dayalı bu sistemde, şimdiki zaman deyimiyle sürdürülebilirlik açısından, yönetim konusunda verecekleri  “oy” ile temsil edilen kararlarda makul olamayacakları düşüncesi de etkendir. (Modern Siyasal İdeolojiler, Derleyen: H. Birsen Öz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Y.)

Yeni sınıfın ve yeni iktidarın yeni ve özgürlük hukuku daha başlangıçta temel sınırları koymaya başlamıştır. Nitekim oy hakkı için başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkede kadınlar ölümüne mücadele etmişlerdir. Yine bu süreçte oy hakkı, normal çalışması süresi gibi haklar; açlık grevi, bombalı eylemler, protesto yürüyüşleri gibi, içinde sayısız şiddet ve karşı şiddet olaylarının yaşanmasından sonra elde edilebilmiştir. Bu bağlamda 8 Mart ve 1 Mayıs’ın başlangıç deneyim ve direnişlerini anımsatmakla yetiniyoruz. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, iktidar yasal düzenlemeler ile verdiği her hakkın içine, bu hakkı geri alma iradesi-isteği ve düzeneğini yerleştirir. Yasal metinlerin içinde her zaman iktidarın geri alma amaçlı gizli eli yatar. Bu gizli el, Adam Smith’in, piyasayı düzenleyen el örneğinden çok farklı, acı ve şiddet içeren bir gizli eldir.

Hukuk, Devlet ve Şiddet

Şiddetin “büyük anlatısı” devlettir. Bu önermeyi tersinden de söylemek mümkündür; devletin büyük anlatısı şiddettir. Hukuk ise her iki büyük anlatının garantörüdür. Devlet ve iktidar kendi hukukunu yaratır. Bu hukuk kendi yaratıcısını taşımayı üstlenir. Ve taşır da.  Bu yolculuğun zemini şiddet ve terördür. Devlet, kendi şiddetini hukuk ile görünmez kılar. Ancak bu görünmezlik mutlak değildir. Her zaman görünürlüğü ve gözdağını dolaşıma sokmaya hazır bir görünmezlik tülüdür. Hukuk kuralları ve kurumları ile bu durum gerçekleştirilir. Devletin “dostların övüneceği, düşmanların korkacağı” bir güçtür bu. Burada dostun da düşmanın da belirleyicisi yine devletin kendisidir. Buna karşılık, kendisine karşı şiddeti olabildiğince tehlikeli, zararlı, salt kedisi yani muktedirler için değil toplumun ve hatta dünyanın tamamı için yıkıcı olarak kodlayıp, bunu sürekli yayar.

İngiltere başbakanı D. Cameron’un İşçi Partisi’ne yeni seçilen genel başkan Jeremy Corbyn  için ilk tepkisi “Rejim için tehdit” olmuştur. Demokrasinin beşiğinde, yasal bir süreçle bir partinin başına gelen bir kişi “Sosyalist” olduğu için hemen “tehdit” kodlamasına uğrar. Bu kodlamanın demokratik bir eleştiri olarak okunmasının dışında da anlamları vardır. Tehdit; şiddete ne denli yakındır! Bu nitelemenin anlamını ve tehdide karşı edimler silsilesi ve söylemleri izlediğimizde şiddet sonucuna ulaşır.

İktidar şiddetin kaynağı başlatıcısı, ilk nedeni olarak kendini devlet kurumunda örgütler. Buradaki devlet/iktidar ve şiddet ilişkisinde bir karşılıklılık ilişkisi vardır: Devlet, şiddeti kendisi için bir ayrıcalık olarak kurumsallaştırır. Politik bir enstrüman olarak iktidarının varlığı ve sürekliliği için bunu düzenler ve kullanır. Devletin kurumsal şiddet aygıtı olduğu gerçeğini pek çok önemli düşünürde okuyoruz. Burada, Noam Chomsky’i hemen hatırlarız; “Amerika haydut devlet” saptaması doğrudur. Ancak bu yargıda bulunanın yaptırım gücü düşünsel boyutta kalmaktadır! Yani, bu yargıdaki doğruyu ortadan kaldıracak bir yaptırım güzü olan  karşı-hukuk yoktur. Mevcut hukuk da bu yargının tarafındadır. Daha çok yakın zamanda düşünür “bile” olmayan, film yönetmeni Oliver Stone, ABD’nin IŞID’den daha büyük bir şiddet kaynağı oluşunu söylemiştir. (http://tr.sputniknews.com)

Gramsci’de rıza üretim aygıtları iki temel kategoriden biri şiddetle doğrudan ilgilidir. Devletin baskı aygıtları (Althusser) olan hükümet, polis, ordu, yargı, bürokrasi, birer şiddet aracı ve yaptırım mekanizmasına sahip örgütlerdir. (Örs,  s 24.) Ancak devletin baskı araçları da, devletin ideolojik aygıtları olan okul, kilise, sivil toplum… dışında bir tasnife ve konuma sahip değildir. Bundan dolayıdır ki “sivil toplum da devletin ideolojik aracı haline gelmiştir” (Örs, s 24). Yani, sivil toplumun devletleşmesi/devletleştirilmesi ortaya çıkmıştır. Bu oluşum, şiddete karşı olası bir güvencenin yitirilmesi demektir.

Buna bir yanıyla benzer başka bir olgu da, sahte bilinç (Marks) durumudur. Bu oluş hali de şiddetten bağışık değildir. “Ezilen sınıflar kendi gerçek sınıfsal çıkarlarının bilincine varamamakta, hâkim sınıfların kendi ideolojilerini kullanarak oluşturdukları, gerçek durumun tam tersini gösteren bir sahte bilinç edinmektedirler.” (Örs, s 17-18.) Harun Karadeniz bu durumu “kapitalsiz kapitalistler”  olarak formüle etmiştir. Bu süreç, zorun başrolde olduğu bir süreçtir.

Öldürme Üzerine Bir Devlet

Devlet, iktidarın sürdürülmesi için zoru zorunlu görür. Şiddeti kendi tekelinde tutmak için de temel aygıt hukuktur. Devlet, kendi şiddet tekelini korumak için, öldürme yetkisiyle ve ölüm araçlarıyla donattığı insanları kullanır. Genellikle bu insanların maaşları kısmen daha iyidir. Bu gerçek Türkiye’de de -ne yazık ki- Küba’da da aynıdır.

Silahların da hukuku vardır. Öldürme yetkisi de yasalarda açıkça tanımlanmıştır. Öldürecek olana bu yetki bu denli açıkça verildikten sonra, yasanın içindeki ayrıntılı açıklamalar öldürüleni korumaz. Ki burada da hukuk dilinin şiddeti yaşanır. (Douzinas, age.)

Yasada her zaman için devlet kendi şiddetine ve terörüne kısıtlama ve sınırlamalar getirmiş olsa da, bunlar sıklıkla çiğnenir. Peki devlet bu ihlalleri önleyemez mi? Örneğin elemanlarını daha iyi eğitse! Hayır, çünkü ihlal olmazsa, şiddetin görünürlüğü ve caydırıcılığı olmaz. Görünüşte, hukuk kurallarını okuduğumuzda işler böyle değilmiş gibi görünür. Ama yaşanılan olayların tanıklığı ve ideolojinin “makine gibi” işleyişi bu sonucu doğurur.

Devlet, kendi şiddetini gizlerken, kendine karşı olan şiddeti de olduğundan çok daha büyük göstermek ister. Çünkü kendisine karşı şiddete uygulayacağı şiddetin kendi hukuku için oluşturduğu ihlallere karşı peşinen rıza üretmek ister. Bütün terörizm tanımlarında yer alan “yıkıcı” bu nedenle hem sorunlu hem doğrudur. Bu tanım statükonun, yani devletin, yani o statüye yerleşmiş-durmuş olanın, yani ideoloji üretenin tanımlaması ve kavramlaştırmasıdır ve mutlaka bu yönüyle tek yanlıdır. Devlet, iktidarı vermemek için şiddet ve teröre başvururken aslında bir mirası kullanmaktadır; bu iktidarı almak için de şiddete başvurmuştur. Hiçbir iktidar tarihsel süreç içerinde şiddetsiz el değiştirmemiştir. Bu nedenle devletten iktidarlarını/haklarını almak için şiddete başvuranların da bu açıdan tarihsel bir meşrutiyeti vardır.

Görünüm bu denli genellemelere uygun gelmeyebilir belki. Ancak, baştan beri dile getirilen, hukuk, zor, şiddet bağlamı özellikle hukuk kurallarının içerdiği “cebir” açısından da düşünüldüğünde durum daha açıkça anlaşılır olmaktadır.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki;      cebirsiz hukuk ve hukuk kuralı olamaz. Cebirsiz, yani yaptırımı ve yaptırım gücü olmayan hukuk kuralı, kabuğunu yitirmiş salyangoz denli “yumuşak” çaresiz ve etkisizdir.

Tüm yasalardaki “yasaktır, …malıdır, …mamalıdır” ile biten cümleleri bir modelleme ile maddi nesnelere dönüştürsek, örneğin zincirlerle temsil edilen bir görsel malzeme oluşturup, bunu günlük hayatın tamamına yayarak uygulasak, günün tamamı zincir modellemesi ile kaplanır. Bunun nedeni hukukun bir şiddet aracı ve kaynağı olmasının yanında, her hukuk kuralının da ayrıca içerdiği cebirdir.

Bu modellemenin arkasındaki zorun zorunluluğu korkunç bir baskı olarak yaşanır. Muhaliflere baskının da ötesinde bizatihi ve sürekli bir baskı “stres” mekanizmasıdır işlemekte olan. İktidarın şiddeti ve baskısı bir ateş ise, muhalif olanın karşı şiddeti ateşi çalmaktır. Bu denli meşrudur.

Son olarak

“Hukuk” dünyayı anlama biçiminin ilk ve en önemli ideolojik pratiğidir. Hukukun değerden bağımsız olduğu iddiası belki de çağımızın en güçlü ideolojik hilesidir.” (Douzinas.) Bir yerde hile varsa, ondan ötesindeki tüm parlak sözlerin, söylemlerin ve tanımlamaların “Hukukun üstünlüğü, hukuk devleti…”  değeri ve niteliği baştan tartışmalı hale gelmiştir.

Bu ideolojik hileye karşı durmanın da elbet sayısız yolu yöntemi var. Örneğin hukuk yerine adaleti koymak ve Anarko-hukuk deneyimlerine – düşünsel ve pratikte – girişmek gibi… Çok farklı hukuk ve hukuklar olabilir. Hepsi de hangi kaynağa aitse, o kaynağın çıkarını korur. Hukukun yokluğu, güçten, cebirden ve şiddetin soyut bir haline ulaşmanın yolu uzun olsa da, en azından adalet kavramı üzerinde fazla oynama/bozma olanağı yoktur. Herkes için hukuk zor olsa da, herkes için adalet mümkündür.

* Bu yazı Mesele’nin 106. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir