Kimin Gençliği, Kimin Gerçekliği

Facebooktwittergoogle_plusmail

Kutlukhan Kutlu

Son yıllarda öykü anlatıcılığı dünyası bir çifte-efsunun etkisi altında. Bir tarafta gençlik var; eşikte durmanın tüm heyecanı, elastikiyeti ve düşleriyle… Diğer tarafta ise fantazya var; binyıllardır insanın öyküsünü anlatmış olma tecrübesi ve dünyayı zihinde yeniden inşa edebilme gücüyle. Belki birbirlerine göbekten bağlı görünmüyorlar ama son on beş yılda o kadar çok kol kola girdiler ki artık aralarında bir kaynaşma, bir doku alışverişi görmemek zor. Doğal da bu yakın temas: Ne de olsa fantazya düşlerin akrabası, düşler ise çocukluk ve gençliğin hükümdârı.

Zaten o yüzden Alis Harikalar Diyarında’dan Oz Büyücüsü’ne, Peter Pan’dan Narnia’ya, Yerdeniz Büyücüsü’nden Harry Potter’a nice fantazya öyküsünün kahramanının çocuklar ve gençler olması şaşırtıcı değil ya. Keza, son on yıldır gençlere yönelik kitaplar hızla yaygınlaşırken bu kategoride başı fantazya, korku ve bilimkurgu gibi düşlerle en fazla yoğurulmuş türlerin çekmesi de. Her iki taraf da “yetişkinlik” denen o koca kurallar diyarının berisinde bulunmanın verdiği gerilimi ve esnekliği kullanmakta, o diyarda cisimlenemeyecek ihtimallere suret vermekte usta. Fantazya doğası gereği bir “gerçeklik bükücülük” arenası ise, gençlik de onun ideal ajanı.

Öte yandan, elbette ki gençlik ya da dışarıdan ithal ettiğimiz tabirle “genç yetişkin” edebiyatı, belli bir öykü türüne işaret etmiyor. Hedef kitlenin yaşıyla belirlenen bir kategoriye işaret ediyor. Geleneksel sınıflandırmayla, “genç yetişkin edebiyatı” derken, 12-18 gibi bir yaş aralığı kast ediliyor. Ancak bu durum yazarları ve okurları yaş menzilinin iki ucunu da tutup yukarı (bir tarafı 16’ya, öbür tarafı ise 25, hatta 29’a) doğru çekiştirmekten alıkoyamıyor. Evet, gençlik kitapları okur kitlesinin yaşının giderek büyüdüğü bir gerçek. İki sene önce yapılmış bir araştırmaya göre, “genç yetişkin” kitaplarının yüzde 55’i bildiğiniz “yetişkin”ler tarafından alınıyor. Hatta 33-44 yaş aralığı, kitlenin yüzde 28 gibi epey büyük bir dilimini oluşturuyor. Anlayacağınız, bu mümbit toprakları arşınlayanlar artık gençlerle sınırlı değil. Renkli düşlerle harelenmiş gençlik meşalesi, son zamanlarda hararetini giderek daha da yukarı yaydı. Nitekim geçen sene kitapsever âlemin en çok tartışılan konularından biri de, “Büyükler niçin gençlik kitapları okuyor?” sorusu oldu. Büyüklerin niçin gençlere yönelik kitapları okuduğunun akıcı anlatım tarzından tutun da ilgi çekici öykü fikirlerine ve olay örgüsünü baş köşeye koymaya kadar birçok cevabı olabilir… Ancak aynı dönemde sadece fantastik gençlik edebiyatının değil, genel olarak fantazyanın da yükselişte olduğunu akılda tutarsak “tür”ün de denklemde önemli bir yere sahip olması kuvvetle muhtemel.

Bugün raflara baktığınızda John Green’in Aynı Yıldızın Altında romanıyla hız kazanmış yeni bir “gerçekçi” (bu bağlamda sadece “fantastik olmayan” diye düşünün) gençlik romanları rüzgârının izlerini görebiliyorsunuz. Ancak iki binlerde genç yetişkin edebiyat türünün bir tür furya haline gelmesini sağlayan kitaplar bunlar değildi. Furyanın ilk büyük rüzgârını 90’ların sonunda Harry Potter serisinin estirdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

  1. K. Rowling’in serisi envai çeşit yaratığını, sihirli mekânını, büyüsünü ve muzip terminolojisini çıkardığınızda, aslında İngiliz geleneğine sadık bir “yatılı okul” hikâyesiydi. Gelgelelim Rowling’in dört bir yandan ilham bularak bezediği fantastik dünyası, Harry’nin öyküsünü simgesel açıdan son derece çarpıcı, bu yönüyle de yaşlar-üstü tesirli hâle getiriyordu. Ergenlik günlerimiz hayli geride kalıp puslanmış olabilir… Fakat işin içine Azkaban’ın yaşam sevincini yiyip bitiren muhafızları Ruh Emiciler, ölümü kabul edemeyişi sonucu tüm bir toplumun üzerine kara bir bulut gibi çöken Lord Voldemort ya da müşfiklik görüntüsünü gaddarlığının üzerine sinir bozucu tezatta bir dantel gibi örten yönetici Dolores Umbridge girince… İster istemez “sadece okullu çocuklara tahsis edilmiş” alanın ötesine geçiyor, bu simgelerde gündelik hayatımızın özellikle de en sivri, en başa çıkılmaz taraflarının kaçınılmaz karşılıklarını görüyoruz. Bir bakıma, kendi hayatlarımızdan unsurların dev aynasındaki yansımalarına bakıyoruz. “Okullu çocuk” olmamamız bir şeyi değiştirmiyor; Lord Voldemort kafamızda büyücü dünyasının adı anılamaz karanlık lordu olmanın ötesine geçip kişisel hırsı için herkesi bir çırpıda gözden çıkarmaya hazır insanların kesif bir temsili hâline geliyor. Tıpkı tesirleri anca çikolata yiyerek hafifletilebilen Ruh Emici’lerin özel birilerinin değil, bir ruh halinin, depresyonun etkili bir temsili hâline gelmesi gibi.

Fantazyanın dili, insanlığın çok eskiden beri yanında taşıdığı bir simgeler paketini harmanlıyor. Bilinçdışından kendi kendimize anlattığımız öyküler olan rüyâlarda da elimizi attığımız ve çağdaş öykü anlatma biçimleri ne kadar değişse de eskimek bilmeyen bir paket bu. C. G. Jung, Erich Fromm, Joseph Campbell gibilerinin yazdıklarıyla kavramlarına entelektüel düzeyde daha aşina olsak da, aslında baştan beri içgüdüsel olarak kullandığımız bir dil. Bilerek ya da bilmeden onu iyi kullanan yazarlar sadece çocuklar ve gençlerde değil, yetişkinlerde de okur buluyorlar. Erich Fromm’a göre simgelerin dili, modern çağda okumayı ve konuşmayı unuttuğumuz ve okullarda ”yabancı lisan” olarak okutulması gereken bir dil!

Philip Pullman’ın Altın Pusula romanında (Karanlık Cevher serisinin 1. kitabı), paralel bir dünyanın pırıltılı Oxford’unda yaşayan Lyra’ya bakın mesela… Yanında koca bir simge ile geziyor: Kafasına göre farklı hayvanların biçimini alan bir “cin”i var. Bu dünyada cinler, insanların ruhunun bedenlerinin dışındaki bir uzantısı ve kaçınılmaz şekilde de, o insanı tanımlayan bir simge aynı zamanda. Hani kendimizi tanımlamak için durmaksızın çözdüğümüz “Hangi hayvansın?” gibi testler, burçlara (ve içerdikleri sembollere) dair sorduğumuz sorular var ya… İşte Lyra’nın fantastik dünyasında insanlar bunların capcanlı cevabını gezdiriyorlar yanlarında. Çocukların cinleri kalıcı bir biçime karar vermezken, insanları buluğ çağına geldiğinde ise belli bir biçime kilitleniyor ve ondan sonra değişmiyor. Gençliğin elastikiyeti ve nice-gerçekliği karşısında yetişkinler âlemine ayak uydurmanın kasvetli kararlılığının daha güzel bir temsili olabilir mi?

Gençliğin elastikiyeti insanı pırıltılı öte dünyalara götürebildiği gibi, bu dünyadaki gölgelerin içine nüfuz etmesini, hatta karanlığın varlıklarını aydınlığa çekmelerini de sağlayabiliyor. İşte bu noktada “aydınlık” ve “karanlık” tanımlamasının kendi bile bulanıklaşıyor. Karanlığın varlıkları (vampirler, iblisler, kurt adamlar, vb.) anlatılarda hep toplum dışı, grup dışı, gözlerden uzak olma konusunda büyük bir şöhrete sahipken ve bu tür dışlanmanın yakıcılığını yakından tanımış, dolayısıyla envai çeşit öyküde bu yaratıkların konumuyla özdeşleşebilecek onca genç varken, nasıl bulanıklaşmasın? Bu yeni puslu manzarada dışlanmışlık aykırılığa, aykırılık “özel”liğe, özel olmak ise cazibeye, hatta bir tür fetişe dönüşüyor… Ve karşımıza Edward Cullen çıkıyor! Yani Alacakaranlık serisinin günışığına çıkınca yanmak yerine elmas gibi parlayan (ve Hollywood yıldızı gibi dikkat çeken) vampiri.

Şüphesiz gençlik edebiyatında Harry Potter usülü fantazyanın hemen arkasından esen en güçlü rüzgâr, “karanlık romans” kitaplarıydı. Yani korku türünün unsurlarına yer veren ancak bu unsurların pençelerini çıkaran, onları korkutmak için değil de biraz serüven, daha çok da aşk öyküleri anlatmak için kullanan kitaplar. Tabii bol bol “gençlik sorunları”yla (örneğin “yanlış anlaşılma” hatta “hiç anlaşılmama”) tahkim edilmiş olarak. Alacakaranlık özelinde, flört safhasında asılı kalan, üstüne titreyen, hatta her anlamıyla “sahiplenen” ve “kurtaran” Edward’dan bir nevi “eski moda erkek” fantezisi de çıkarıyor. Bu yönüyle de belki onca yıllık feminist ilerlemeye kalp sektesi geçirtmeye çalışıyormuş gibi bir hâli var… Gelgelelim bu durum, rüzgârın bir fırtınaya dönüşmesini engellemiş görünmüyor: Vampir Akademisi gibi aynı mitolojiden seve seve ilerleyen kitapların yanı sıra, farklı mitlere doğru dallanarak “karanlık doğaüstü âşık” rolünde vampirin yerine “düşmüş melek”i koyan Fısıltı (Becca Fitzpatrick) gibi seriler de çıktı. Bugün Ölümcül Oyuncaklar ve Cehennem Makineleri, Duman ve Kemiğin Kızı gibi serilerle hayli oturmuş bir gençlik edebiyatı türü karanlık romans… Ve bir ayağını günümüz gençlerinin temel deneyimlere (özellikle de aşkla, arkadaşlıkla ve aileyle ilgili olanlara) koyarken, bir ayağını ise sıkı sıkı Romantik edebiyat köklerine basıyor, özellikle de Gotik edebiyatın üstüne kurulu olduğu o “haz verici korku”yu hep kol mesafesinde tutuyor.

Bella ve Edward’ın kuyruğuna takılarak karanlıkta gezindik durduk. Oysa gençlikle genellikle aydınlığı özdeşleştiririz. Daha çok da “parlaklığı”. “Geleceği parlak,” deriz gençler için, yaşın tabiatında vardır bu; geleceğin umutla dolu olması. Fakat başka bir anlamda da parlaktır gençler için gelecek: Gözler oraya bakar, kafa oraya dönüktür. Alan Moore’un Watchmen’inde emektar kostümlü kahraman Sally Jupiter ise şöyle der: “67 yaşındayım ben. Her geçen gün gelecek biraz daha kararıyor. Ama geçmiş… en pis kısımları bile… giderek parlaklaşıyor.” İşte, gençler için de tam tersi geçerli. Gelecek ufukta, tüm heybeti ve parlaklığıyla yükselir.

Bu durumda gençliğin gelecek öyküleriyle arasının iyi olması da şaşırtıcı değil. Nitekim genç yetişkin üçüncü büyük rüzgâr da bilimkurgu oldu. Bu rüzgâr büyük ölçüde Suzanne Collins’in distopya (ters-ütopya, karanlık gelecek tasviri) serisi Açlık Oyunları ile başladı. Bugünkü sistemin çöktüğü, yerine Panem adında baskıcı bir rejimin kurulduğu bir Kuzey Amerika’da geçen bu seri, gençlerin günümüz dünyasında her an bir “reality show”daymış gibi yaşama ve başarma baskısı altında oldukları hissiyle yoğurulmuş gibi. Kahramanımız Katniss, çoğu kurayla seçilmiş yirmi üç diğer gençle (her bölgeden bir kız, bir erkek) birlikte bir yarışmaya katılıyor: TV’den naklen yayımlanan ve “eğlence” olarak tüketilen, ölümüne bir yarışma. Açlık Oyunları’nda gelişigüzel seçilip TV’den naklen yayımlanan “ölümüne” birk yarışmaya katılan gençlerin büyük trajedisi, kendilerini içinde buldukları dünyanın tamamen kokuşmuş olduklarını kolaylıkla fark etmelerine rağmen – başlangıç itibariyle – o dünyanın kurallarına göre oynamamama gücüne sahip olmamaları.

Klasik distopya öyküsünden belki biraz farklı olarak, gençlik distopyası aslında büyük ölçüde işte bu hisse odaklanıyor. Mesela Labirent’in kahramanı Thomas, söz konusu hissin bedenlenmiş bir elçisi adeta: Adı dışında hiçbir şeyi bilmez halde, kendi çimenlik bir açıklıkta, kurulu bir düzenin içine “teslim edilmiş” buluyor. Ve ilk andan itibaren düzene uymayıp, kendi yolunu çizmeye (orada tutsak gibi yaşamaktansa, tehlikeli Labirent’te şansını denemeye) kalkıyor.

Peki ya kemikleşmiş ayrımcılık, hatta sınıflar? Şüphesiz çocukluk ve gençliğin acımasız yanlarından biri bu: Sürekli yargılanmak, sınıflandırılmak. Tüm bunlar ziyadesiyle karşılığını buluyor gençlik distopyalarında. Mesela Uyumsuz serisi, büyük bir küresel felaketin ardından geleceğin Chicago’sunda, karakter yapılarına göre katı bir şekilde gruplara bölünmüş bir toplumda geçiyor. Çirkinler, geleceğin 16 yaşında yapılan estetik ameliyatla kazanılan güzelliğin yön verdiği bir “kozmetik ayrımcılık” distopyası sunuyor bize. Hillary Jordan’ın Uyandığında romanı ise, suçluların cilt rengini işlediği suça bağlı olarak kalıcı şekilde değiştiren bir biyolojik müdahale geliştirmiş toplumda, Nathaniel Hawthorne’un klasik Kızıl Damga’sının bilimkurgusal bir uyarlamasını buluyoruz.

Ya yetişkinler? Kurulu düzene adım atalı daha çok vakit geçti diye, onunla tamamen uyum içinde yaşayıp gidiyorlar mı yani? Gençlik distopyalarına düşkünlüklerine bakılırsa, muhtemelen o kadar da değil. Bu kitaplar gençlerin gündelik yaşamla ve kendisini bekleyen yarınla ilgili hislerine tercüman olabilir ama yetişkinler için sadece bugüne ve yarına değil, düne de açılan bir kapı olabiliyor ne de olsa. Sonuçta, sadece parayı ve gücü düşünen yöneticiler, her şey pahasına kendi keyfine odaklanan tüketiciler, düzeni sorgulamaksızın bağnazca savunan kraldan çok kralcılar, insanlardan çok üzerindeki etiketlere bakan kalabalıklar… Şüphesiz hepimize kurgu dışı dünyadan da âşinâ geliyor bunlar. Dahası besbelli kendi hayatımızda üretebileceğimiz “başka gerçekliklere” – öykülerdeki gibi dünya çapında değilse bile, en azından mikro düzeyde – ölesiye ihtiyacımız olduğunu hissediyoruz.

Yoksa gençler içlerinde kopan fırtınaları ve açan güneşleri resmetmek için en uygun elçi olarak fantazyaya tutunmuşken, biz yetişkinler Katniss Everdeen’dan Paul Atreides’e, Harry Potter’dan Ender’e, Dorothy’den Bella Swan’a, Luke Skywalker’dan Thomas’a ve Percy Jackson’a, bunca çocuğun kendilerini bir o dünyaya bir bu dünyaya atmalarını, gerçekliği yıkıp kendilerini “gerçekleştirmeye” çalışmalarını neden izleyip duralım?

* Bu yazı Mesele’nin 106. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir