“Parodi Roman” işte budur!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Mahmut Şenol

İngiltere seferinden geri dönen Julias Ceaser gibi ağır ağır, fakat hangi yaş tahtaya bastığını tartıp bilerek, arada bir aksak ve fakat her zaman dikkatle adım atan edebiyatçılara hayranım.

Onlardan birisi, genç kuşaktan artık bütün bütün çıkmış ve olgunluk çağına yaklaşan Ferhat Uludere‘dir.

Gazeteci, tiyatro adamı, entelektüel, sanatçı ve edebiyatçı kimliğiyle hayat mücadelesi verirken daha çok gazeteciliği ön planda kaldığı için romanları, öyküleri meraklısınca bilinir.

Fakat bana kalırsa, Uludere’nin yapıtları, bugün yüzbinler basıp satan, ‘tekke kapısı bekleyip çeşme başını tutmuş’ tüccar-romancı taifesine de takla attırır.

Don Quijote’nin [Don Kişot’un] etkilemediği edebiyatçı, galiba, son 4 yüzyılda hiç olmadı.

Hemen tümünün bir yerinden Don Kişot takıntısı, saplantılı biçimde bu efsanevî şövalyeye öykünmesi, daha cesur çıkış yapanların ise adlı adınca Cervantes’in eserine bir nazire eklemesi bu yüzden şaşırtıcı görünmüyor.

Alınız, mesela, Graham Greene‘nin ‘Monsignor Quixote’ bunların başında gelir.

Klasikler arasındaki İskoç kadın yazar Charlotte Lenox‘un, ‘Kadın Don Kişot’u; Londralı Laurence Sterne‘nin ‘Tristram Shandy’si; Fransız Gustave Flaubert‘in ‘Madam Bovary’si, daha nicelerini unutmamalıyız. Sinemada, tiyatro ve operada, güzel sanatlarda Don Kişot öykünmelerine de yabancı değiliz.

Rıfat Ilgaz‘ın ‘Don Kişot İstanbul’da’ başlıklı gülmece eseri bir öykünmedir.

Rus yazarı Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski‘nin ‘Özgürlüğüne Kavuşturulan Don Kişot!’ bir başkasıdır…

Jose Ortega y Gasset‘in ‘Don Kişot Üzerine Meditasyon’ başlıklı felsefe çalışması tarzında olanları ise, bu listeye eklemiyorum; zira ‘Don Kişot’tan Günümüze Roman’ başlığıyla yayımlanmış Jale Parla‘nın rüştünü ispat eden eseri gibi, sosyal bilimler ve edebiyat alanındaki yüzlerce, belki binlerce çalışmanın başını çeker bunlar…

Kendimi de listeye ilave etmem şart görünüyor:

Alınız, sanki, bana ait ‘Bay Konsolos’ adlı roman, bir tür Quixotic-Don Kişotvâri hikâye değil midir?

Ferhat Uludere’nin Don Quijote’nin Üçüncü Cildi başlıklı eserinin de, bu aktardığımız listeye dahil olması gerekiyor.

Uludere’nin roman tadıyla yazdığı anlatısı, novellası, hikâye anlatıcısı olan şahsın ağzından bize aktarılıyor.

Cervantes’in romanında güyâ kurgusal bir karakter olarak yer alan, Arap asıllı-Endülüslü Seyyid Hamid Badincani‘ye ait notlardan elde edilmiş Don Kişot anlatısını, günümüzde sürdürmek cesaretine kalkışan Uludere, hikâye anlatıcısını Badincani’nin torunu olarak bize tanıtır.

Don Quijote'nin 3.Cildi, Seyyid Hâmid Badincani'nin Yeni Bulunmuş El Yazmalarından Ferhat Uludere Roman, 126 sayfa Yitikülke Yayınları İstanbul, 1.Basım, 2014
Don Quijote’nin 3.Cildi, Seyyid Hâmid Badincani’nin Yeni Bulunmuş El Yazmalarından Ferhat Uludere
Roman, 126 sayfa Yitikülke Yayınları İstanbul, 1.Basım, 2014

Üstelik, Badincani zaman ve mekân kavramlarını geride bırakıp birçok maceradan sonra, Bulgaristan’ın Kırcali kasabasına yerleşir.Trakyalı olup da Kırcali’yle ilintisi olmayan zaten pek azdır; Ferhat Uludere Lüleburgaz’lıdır, hâsılı has Trakyalı’dır.

Badincani’nin Don Kişot romanı için Cervantes’e verdiği kopyalardan sonrasını elyazması olarak defterlerine geçirdiğini, torunu, roman kahramanı-anlatıcısından öğreniriz.

Şimdi, şükürler olsun, artık elimizde Don Kişot’un yayımlanmamış yeni maceraları vardır.

Bu maceralar yaşanırken, okur ve öğreniriz ki, Don Kişot’un yaşamına Dünya Edebiyatının önemli birkaç ismi, kahramanı da karışacaktır: Rus klasiklerinden İvan Gonçarov‘un ünlü kahramanı Oblomov ve onun Sanço Panza benzeri uşağı Zahar; Tutunamayanlar romanıyla bir klasik/kült eser vermiş Oğuz Atay‘ın tiyatral karakteri Coşkun Ermiş; Samuel Beckett‘in Godot’uyu Beklerken isimli olup, herkesçe pek anlaşılmayan varoluşcu edebiyatın nirengi taşı eserinden beri hep beklenen Bay Godot, tabii onu bekleyen Vladimir ve Estragon, hâsılı önem kesbetmiş edebî dünya karakterleri hep bir aradadır.

Bu, Fransız tiyatrosunun Parodi olarak sunduğu, her telden çalan, ama sonuçta Mollier geleneğine bağlı bir durum komedisinin romanıdır.

İşte, Ferhat Uludere, Türk romancılığında, bu eserine her ne kadar roman adını veriyorsa da bana kalırsa bir Novella Parodi‘si yapmaktadır. Zira sık sık tiyatro akışına başvurması, bunun zaten bir işaretidir.

Don Kişot’un bir türlü gelmeyen Godot’uyu bulmak üzere silahtârı, uşağı Sancho’yla beraber yollara tekrar çıkması, bu parodinin temel izleğidir. Ayrıca unutulmasın, Cervantes’in yazdığı gibi, ¨Yolda olmak, handa olmaktan daha iyidir!¨

Don Kişot, gidip birçok azılı macerayı yaşadıktan sonra Godot’uyu bulacak, handa kendisini bekleyen öteki roman kahramanlarına, ¨İşte beklediğiniz Godot!¨ diye takdim edecektir.

Böylece Edebiyatın bir çözülmemiş denklemi Don Kişotvarî üslupla çözülecektir.

Uludere’nin yer yer tiyatro metni olarak yazdığı, sonra anlatıcının ağzından aktardığı bölümler, bir bütün olarak roman kurgusunu zorluyor; ama bu hâliyle mutlaka okunmalıdır, yeni bir roman diline ait ipuçlarıdır.

Hatırlamalısınız ki, 1950 sonlarında Yeni Fransız Romanı diye ortaya atılmış bir yazım üslubu, işte buna benzer cesur girişimlerle ortaya çıkmıştı; belki Türk Edebiyatında benzer bir hamlenin ilk işaretleri, Uludere tarafından verilmektedir.

Anlatısının başlarında edebiyata verdiği önemi, sanki, sayfalar geçip kalemdeki mürekkep tükenmeye yüz tuttukça unutan Uludere, sonra sonra, yazdığı metni ara sıra ihmal ediyor; bunu da fark ettik.

Ancak başlarda bize sunduğu edebiyat metni unutulmaz lezzetiyle hafızaya nakşedilecektir:

¨Geceyi daha da karanlık eden ayazın içeriye girmesini asırlardır engelledi bu tahta duvarlar, işte bu yüzden de sevişmekten yorgun düşmüş sevgililer gibi birbirlerinden yavaş yavaş ayrılmaya başlamışlardı.¨ [s.15.]

¨Günler rahvan sekişli bir atın sırtına binmiş gençliğimden uzaklaşırken elyazmaları gözüme ilişti ve ilk defa… göz atmak istedim.¨ [s.18]

Bu iki kısa alıntıyla göstermek isterim ki, Uludere’nin edebiyata açık kalemi bu eserinde ardı arkasına unutulmaz cümleler kurmaktadır.

Bana kalırsa, Uludere’nin bu eseri, edebiyatımızda bir Apertura‘dır; mutlaka okunmalı, en azından el altında tutulmalıdır.

* Bu yazı Mesele dergisinin 104. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir