Metin Çulhaoğlu’ndan “Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ali Mert 

İlk baskısı 1997 yılında yapılan, Türkiye’de Marksist düşünsel birikim ve mücadele açısından kanımca bir hayli önem taşıyan bir kitabın yeni baskısı çıktı.

Ülkemizde Marksizmin ne kadar üretken olabildiğini/olabileceğini, dünya Marksist literatürüne özgün katkılar sunulabileceğini ortaya koyan eserlerden biri olan Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu bu.

Metin Çulhaoğlu’nun bu yapıtı, binyılın eşiğini geçmiş olmamıza ve yeni binyıldan 15 sene almış olmamıza rağmen, katkı boyutunu koruyan, eskimeyen bir metin. Bir adım daha atıp, “Türkiye’de Marksizm dendiğinde klasik metinlerden biri” olduğunu ya da zamanın sınavı geçtikçe bunun daha belirgin olarak ortaya çıkacağını söyleyebiliriz sanırım.

Değişik bir hitap yapısı ve tarzı var bu özgün çalışmanın. Marksizm konusunda yeni bir kitap okuyacak olanların da, yıllardır Marksist metinler okuyan “uzmanlar”ın da aynı açıklık ve ilgiyle okuyabilecekleri bir çalışma. Tabir-i caizse “Marksizm 101” ile “Doçentlik tezi” bir arada.

Bu çağrışımımız “akademik” oldu ama gerek üslubuyla gerekse siyasal alana müdahale arayışı ve kuram alanındaki devrimci yaklaşımıyla –olumlu anlamda– “akademinin dışı”nda olan bir kitap bu aslında. Biraz daha içine girip yakından bakalım dilerseniz:

Tanımlar/ayrımlar

Kitap her şeyden önce Marksizmin yahut Marksist bakış açısının bir yöntem gerektirdiğini/oluşturduğunu, gerçekliğe ve onun farklı görünümlerine bu yöntemle baktığını hatırlatıyor bize. Tabii bu yöntem, ne bir “hap” olarak veriliyor ne de insanların (konuyla ilgili okuyup yazanların) içine doğuyor; ancak belli kavramlarla donanarak ve onların içeriğine dair bir açıklık sağlamaya çalışarak, süreç içerisinde gelişebiliyor.

Sanırım kitapta bu yüzden yöntemle birlikte, onun tutamaklarını oluşturacak şekilde kavramlara, daha doğrusu, Marksizme dönük “kavramsal açıklık” sağlama çabasına özel bir önem veriliyor.

Malum, sol literatürde belli kavramlar çok sık kullanılıyor ama tam olarak neleri içeriyor, neyi ifade ediyor, o biraz ortada kalıyor. Bunu toparlayabilmek için, kitap boyunca bir yönüyle kendi tanımlarına yahut tanımlama girişimlerine yükleniyor Çulhaoğlu.

“Bütünlük”, “süreç”, “dolayım”, “ilişkilendirme”, “toplumsal formasyon”, “içerip aşmak,  “eşitsiz gelişme” gibi kavramların Marksizmdeki ve Marksist yöntemdeki ağırlıklarını anlatmak için kitap boyunca alttan alta işleyen bir hat oluşturuyor. Böylece, Marksizmin çok kullanılan ama içeriği konusunda belirsizlikler/tartışmalar olan belli kavramlarına, kavram setlerine açıklık/berraklık getiriliyor.

Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Metin Çulhaoğlu, Yordam Kitap, 2015, 415 sayfa.
Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Metin Çulhaoğlu, Yordam Kitap, 2015, 415 sayfa.

Özgün kavramlaştırmalar da onların yanı başında yer alıyor. 80’li yılların ortalarından itibaren makalelerinde geliştirdiği bu kavramlardan bir kısmını, daha Giriş kısmında Çulhaoğlu kendisi hatırlatıyor; “Özgül bağlamda üretilmiş devrim teorisi” ve “Yeni bir Marksist ekol yaratmak”. Burada doğrudan tanım vermiyor, çalışmasının bütünlüğünde bu kavramlaştırmalara dönük bir açıklık sağlamaya çalışacağını duyuruyor.

Doğrudan tanımlar ise başka. “Eşitsiz gelişme” tanımı mesela: “Bütünün kendi gelişmesinin, o bütünü oluşturan ögelere eşitsiz bir biçimde yansıması.” (s. 51) (Eşitsiz gelişmeye dair önemli bir diğer tanımın, marksizme bu topraklardan özgün katkı sunmaya çalışan bir başka isme, Hikmet Kıvılcımlı’ya ait olduğunu ve mealen, “Geriden gelmenin faziletleri ile geride/geç kalmanın rezaletlerini bir arada yaşamak” olarak yapıldığını, hazır sırası gelmişken burada hatırlatabiliriz sanırım.)

İlk bölümlerde “bütünlük” (“Toplumsal olguların ve gerçeklerin ilişkilenmiş biraradalığı” – s.105), “dolayım” (“Bütün içindeki parçaların, diğer parçalarla ve bütünün kendisiyle ilişkilenmesi – s. 106) gibi Marksizmin merkezinde yer alan kavramlara açıklık getirirken,  “belirleme”, “toplumsal formasyon” gibi daha “zorlu”kavramları, ilk getirdiği tanımların da yardımıyla daha uzun bir şekilde irdeliyor Çulhaoğlu.

Tartışmanın bağlamına göre, kavramlar/ayrımlar da çeşitleniyor. Örneğin beşinci bölümde, “Sermaye, sınıf ve devlet” tartışmasına girdiğinizde, devlet ile devlet gücü, siyasi iktidar ile siyasi hareket vb. arasındaki ayrımlara da giriyorsunuz.

Modeller/çerçeveler

Kavramsal açıklığın hemen yanında, kitabın sunduğu bir ikinci katkı boyutunu, Marksizmin “sofistike” diyebileceğimiz bazı tartışma alanlarını “çerçevelendirmek” olarak özetleyebiliriz.

Model, paradigma, çerçeve vb. dendiğinde tabii hep bir “kapalılık” çağrışımı da yapıyor. Metin Çulhaoğlu postmodern tarzda “açık uçluluk” çağrıları yapan biri olmamakla birlikte, “kapalı” çerçeveler de sunmuyor. Eleştirmeye, tartışmaya, geliştirmeye, birlikte ve yeniden üretmeye açık bir tarzı var…  Ama belli bir tartışmanın belli momentte ön açıcı bir şekilde yürütülebilmesi için, onun bütünlüğünü, bağlamını, dinamiklerini vb. ortaya koyan bir çerçeve lazım. Ve Metin Çulhaoğlu bunu açıklıkla ortaya koymakta usta bir kalem.

En başta “yöntem” demiştik, Çulhaoğlu’nun bu çerçevelendirmeleri de yöntemle iç içe ve okuru da daha sistematik/disiplinli bir biçimde düşünmeye teşvik ediyor.

Bir “kuram kitabı”ndan okurun temel beklentilerinden biri bu olmalı zaten kanımca: Aklınızda flu yahut dağınık olarak var olanları, yeni ve belki de daha “derli toplu” bir çerçeve içerisine oturtmanıza yardımcı olması…

Benden tavsiye, örneğin Marksizm içerisinde ya da daha genel olarak “ideoloji” kavramı ve farklı ideoloji türleri arasında kafanızda bir şeyler gidip geliyorsa, burjuva ideolojisi, resmi ideoloji, egemen ideoloji gibi farklı ideolojileri, Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu eşliğinde yeniden bir çerçeveye yerleştirmeye çalışabilirsiniz.

Aydınlar ve kimlikler

İdeoloji ve devlet tartışmalarıyla birlikte, kitapta öne çıkan diğer başlıklar arasında aydınlar ve kimlik sorunu da var. Birincisi ilk bölümlerde, ikincisi son bölümlerde tartışılıyor.

İlk bölümde, modellenemez olanı modelleme girişiminin belli güçlükleriyle karşılaşıyor sanki yazar.  Bir üst soyutlama düzeyinde aydın’ın “pattern”lerini ortay koymaya, entelektüelle entelijansiya arasındaki ayrımları çizmeye vb. çalışıyor. Ama kavram setleri/modeller başka şekilde de kurulabiliyor. Aydın kategorisine dair çok genel karakteristik özellikler (aydınlatma, her şeye burnunu sokma vb.) dışında, kişi özelinde ele alınabilecek şeyleri modele (üst soyutlamaya) dahil edince, sanki biraz sırıtıyor.

Kendi adıma kitabın en ufuk açıcı tartışma başlığını, memleket toprağına daha çok basan kimlik sorunu eksenindeki tartışmalarda, son iki bölümde buldum. Aydın tartışması da asıl orada “açılıyor” yahut “topaklaşıyor” galiba. Daha  doğrusu, doğu/batı eksenli sorgulamalar, yerelleşme tartışmaları ile somut bir bağlama oturuyor.

Bu bölümler, Türkiye’nin bugünkü ideolojik haritasını, bu haritadaki farklı yükseltileri, düzlükleri, verimli bölgeleri, çöllleşen kıyıları vb. değerlendirip tartışmak için de elverişli bir zemin sunuyor.

Eleştirel bağzı notlar

Bitirirken, birkaç eleştiri notu da düşülebilir belki.

Örneğin çoğu konuda uzun uzun yazıp tartışmalara girerken, anarşizme dönük eleştirisinde çok kestirmeci olduğu söylenebilir Metin Çulhaoğlu’nun (s. 147’de şöyle bir üzerini çizip geçiyor!)

Belli “güncellenme” ihtiyaçları üzerinde de durulabilir belki. Sermaye ile devlet kurumları ve siyaset ilişkilerinde, bilhassa son 10 yılda AKP dönemiyle birlikte değişenler var. Yeniden basım yerine “güncelleştirilmiş yeniden basım”la belki ekler yapılabilirdi bu konuda.

Tabii bir kuram çalışmasının güncelliğe bağlı olmasının/kalmasının belli sınırları olacaktır. Yine de özellikle Gezi’yle birlikte “yeni döneme, yeni kuşaklara dair eksikler mi var acaba” diye bir düşünce de geliyor akla. Zira son bölümlerde irdelenen “toplumsal/muhalif hareketler”de Gezi ile birlikte değişenleri de tartışmanın faydası var. Özellikle son bölümdeki, yeni toplumsal hareketlere, feminizme, LGBTİ hareketine ve kentsel sorunlara uzanan muhalefete “uzak/soğuk” konumlanış, Gezi’yle birlikte gözden geçirilebilir.

Referanslar, dil ve “keyif”

Son olarak, Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu’nun, siyasi tartışmalar, kuramsal referanslar ve kavram setleri bir yana, edebi referansları ve popüler anıştırmaları ile de anlatımı rahatlatan, ilgi çeken, okumayı “keyifli” hale getiren bir kitap olduğuna değinmeden geçmek olmaz.

Metin Çulhaoğlu’nun referans çerçevesi Marksizm yahut kuramla sınırlı değil. Kitap boyunca Yakup Kadri ve Halide Edip’ten A. H. Tanpınar ve Metin Erksan’a, Balzac ve Gorki’den Tolstoy ve Orwell’a ulusal ve uluslararası edebiyat /sanat dünyasından sağlam referanslar çıkıyor karşınıza.  O da ayrı bir keyif!

Unutmadan, gençlerin kitapları “lezzetli” ve “keyifli” okumalarını eleştirmiş Metin Çulhaoğlu en başta. Lezzetini bilmem de keyifli bir kitap okuduğumuz kesin, bu denli “ciddi” konularda bu kadar gülümseyip durabildiğimize göre… Çulhaoğlu’nun makalelerinde olduğu gibi bu kitabında da, mizahı ve ironisi eksik değil ve hep dozunda.

Ve son olarak, bir 10 yıl kadar önce, özel bir sohbetimizde, mealen “Herhalde bu kitapla birlikte artık vereceğini verdiğini, bunun son kitabı olduğunu” söylemişti Metin Çulhaoğlu. Arada geçen sürede, çok farklı alanlarda ama hep Marksizmin ve bu kitapta çizdiği yöntemsel bakışın içinden verimini devam ettirdi. Şimdi onları süzüp değerlendirip başka yapıtlara dönüştürür, “Marksizm ve Türkiye Solu”nun yanına yeni başyapıtlar katar belki.

Bir başka sohbette de, kitap tanıtım yazılarındaki klişelerle, örneğin “imgelerin ha bire imbikten süzülüp damıtıldığı laboratuar ortamıyla” nasıl dalga geçtiğini hatırlıyorum Çulhaoğlu’nun.

O halde, yazdıklarını süzüp değerlendirir ve yeni bir kitap hazırlarken, işi abartıp, imbikten süzüp damıtmasına da gerek yok hani…

* Bu yazı Mesele dergisinin 104. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir