HAS EDEBİYATÇILIKTAN TV DİZİ YAZARLIĞINA: YALANIN YOZLAŞMASI

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ali Önder Şalıkara

Pentimento resim sanatında kullanılan bir terim. Yapılma süresi sonrasında resimde oluşan değişikliği ifade ediyor. Ressamın sildiği ama zamanla boyanın kurumasıyla görünür olan istenmeyen ayrıntı. Yani bir ressam beğenmediği bir tablonun tamamının ya da bir parçasının üzerine astar geçip bir başka resim yapıyor, zemindeki boyanın koyuluğuna bağlı olarak zaman içindeki kimyasal devinimle alttaki resmin tekrar ve istemeden üste çıkıyor. Tanımından da anlaşılacağı üzere bir ressam için istenmeyen durum o yüzden İtalyancadaki diğer anlamı, pişmanlık.

Ressamın pentimentosu ile edebiyatın pentimentosu arasındaki fark nedir? Ressam için bir hatayı örtme, bir vazgeçme, bir pişmanlıktan başka bir pişmanlığa dönüş yoludur çoğunlukla. Bazen de kimi mesajları, niyeti, gizlice geleceğe taşıma isteği.

Ya edebiyatçı? Tablonun iki boyutlu düzlemine ve boyanın maddi katmanlarının sınırlarına karşılık, dil içinde onlarca boyutlu mekâna sahip olan roman daha farklı İmkânlar, alanlar sunar yazara.

Hatırlama, düş, pişmanlık, isyan, dil sürçmeleri, biçim deformasyonu, düzyazı, yas, politika, tiyatro, eleştiri, oyunlar, çocukluk, baba, anne, arkadaşlar, yoldaşlık, sırlar, özel hayat, ideoloji, bilinçdışı, kırgınlıklar, arzular, simgeler, kutsal sözler, alfabeler, şarkılar, diller, kastrasyon, aşk, ergenlik… Her biri farklı mekânsal yükler taşır romana…

Kazımak gerekiyor, aynı zamanda kazmak da.

Kazmaya başlayalım…

Paramparça*, Türk drama televizyon dizisidir. İlk bölümü 1 Aralık 2014’te Star TV‘de yayınlandı. 15 yıl önce aynı hastanede doğan ve yanlış ailelere verilen iki kız çocuğunun ve ailelerinin hayatının anlatıldığı dizinin senaryosu Yıldız Tunç tarafından yazılıyor.

Paramparça dizisi içerisinde inanılmaz bir hikaye taşıyor. Sürükleyici dizinin konusu hakkında bilgi verecek olursak doğum anında karışan çocukların ve sonunda yaşanan olayların izleyicilerle buluşması Paramparça’nın konusu.

Doğum yapan Dilara ve Gülseren’in çocukları karışıyor. Cihan ve Dilara çiftine Gülseren’in kızı, Gülseren’e ise Cihan ve Dilara’nın kızları veriliyor. Gerçekten karışık ve yaşanması zor bir durum. Gülseren (Gündelikçi), kendisini yıllar önce terk eden kocasıyla boşanma işlemlerini yürütürken, yağmurlu bir günde, travmatik bir olay sonucunda Cihan ile karşılaşır. Cihan, evli ve iki çocuk sahibi bir adamdır. İyi bir baba, cesur bir işadamı (restoran zincirleri sahibi), mutsuz bir erkektir. 15 yıl arayla gelen iki kaza ile, iki kadın bir erkek ve üç çocuğun hayatı ve kaderleri hiç beklemedikleri, üstüne üstlük aşılması mümkün olmayan bir şekilde sonsuza kadar birbirlerine bağlanacaktır. Ortadaki soru cevapsız, çözüm imkansızdır.

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın (İSMMMO) yaptığı “Dizi ekonomisi” araştırmasına göre, 11 ulusal kanalda bu sezon 20’si yeni 63 yerli dizi yayınlanırken, reyting rekorları kıran diziler yapımcılarına da kanallara da kazandırıyor. Yerli dizilerde son 3 yıldır adeta bir patlama yaşandığına dikkat çekilen araştırmaya göre, yerli diziler, yapımcısından yönetmenine, oyuncusundan senaristine kadar ekran önünde ve arkasında yaklaşık 150 bin kişiye istihdam olanağı sağlıyor.

Araştırmaya göre, bir dizinin bir bölümün maliyeti 100 – 300 bin lira arasında değişiyor. Buna dizilerin bölüm başına en az 300 bin YTL olan reklam gelirleri ve 10 – 70 bin lira arasında değişen ana sponsorluk gelirleri de eklendiğinde, yıllık en az 1 milyar liralık bir dizi film ekonomisi ortaya çıkıyor.

Ekonomik girdi anlamında bu kadar paranın döndüğü ortamın “kültür endüstrisi” anlamında oluşturduğu etki, daha doğru bir ifadeyle ekonomik girdi ile oluşturulan toplumsal yıkım doğru orantılı oluyor.. Şurası açık ki, bütün bu gelişmeler olmadan önce, akşamları çay bahçelerinde, sinemalarda geçiren insanlar, artık oturma odalarından dışarı çıkmıyorlar. Neoliberal dönemle birlikte, dışarı çıkıp eğlenmek alt ve orta sınıf için giderek imkansızlaşmaya başladı. “Elde edemediklerini televizyondan izleyenler” sınıfı da böyle oluştu, oluşturuldu.(1) Bu yıkımın fail ve sonuçlarına açıklık getirmeden önce “kültür endüstrisi ile neyin kastedildiğin açıklanması gerekiyor.

Adorno, Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış çalışmasında endüstrinin can alıcı dizgesini gözler önüne serer. “Kültür endüstrisi bildik şeyleri yeni bir nitelikle birleştirir. Bütün dallarda, kitleler tarafından tüketilmeye uygun olan ve bu tüketimi büyük ölçüde belirleyen ürünler, az çok planlı bir biçimde üretilir. Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir. Binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek ve düşük kültür alanlarını da birleşmeye zorlar. Yöneldiği milyonların bilinç ya da bilinçsizlik düzeyi üzerinde yadsınamaz bir biçimde spekülasyon yaparken, kitleler birincil değil ikincildirler, hesaplanmıştırlar; mekanizmanın eklentileridirler. Müşteri, kültür endüstrisinin inandırmak istediği gibi, kral değildir; kültür endüstrisinin öznesi değil nesnesidir. Ne ilk planda kitleler söz konusudur, ne de iletişim teknikleri; söz konusu olan, onlara üflenen ruhtur, efendilerinin sesleridir(2).

Dikkat edilirse Adorno’nun vurgusu, sektörün üretim teknik şeması dışında, efendilerinin sesinin, kültür üreticileri aracığıyla üflenen ruhunun nasıl oluşturulduğudur. Adorno, batı aydınlanması ya da logokrasi kavramı dışında, hatta bunlara karşıt olarak kültür endüstrisinin bizatihi  kendini kavramsallaştırmıştır. Nesneleştirilmiş kavramın dışında özneler tartışma dışı tutulmuştur. ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ nde hesaplaşma kavramsaldır. Bu anlamda Türkiye’de yüksek ve düşük kültür alanlarında üretici faaliyet gösteren edebiyatçıların, bu endüstrinin en vahşi temerküz kampını oluşturan “dizi sektörü” ile kurdukları ilişki ortaya konmalıdır. Reytingli dizi senaristleri arasında memleketin “has” edebiyatçılarının ağırlığı aşikardır. Has edebiyat yapma bir yanda, düzeni yeniden üreten dizilerin eser sahipliğini yapma diğer yanda. Türkiye için yapılacak analiz  Adorno’nun yaptığı bu kavramsallaşmanın çerçevesinde endüstriyi şekillendiren “özneler” -“entelektüeller” üzerinden yapılmalıdır. Bu kapitalizmin bizde ki cehaleti yanında, onların kalemşörlerinin hırsı ile de oldukça alakalıdır.

Peki bu şizofrenik yapı nasıl oluştu? Şükrü Argın ve Osman Akınhay’ın 2008’de yaptığı “Edebiyat 12 Eylül’ü kalben destekledi” söyleşisi önemli ipuçları veriyor…“ genelde sanatın, özelde de edebiyatın bir ‘küçük burjuva’ işi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, sanıyorum. Öyleyse 12 Mart’tan 12 Eylül’e ve sonrasına, ‘küçük burjuvazi’ denen sınıfın başına neler geldiğine, söz konusu sınıfın nasıl bir süreçten geçtiğine bir bakmakta fayda var. Burada ayrıntılarına girme şansımız pek yok elbette; ama ben bunun, kısaca, ‘küçük burjuvazi’ denen sosyal kesimin bir ‘ara sınıf’ olmaktan çıkıp hızla ‘orta sınıf’ın asli bir parçası haline gelme süreci olarak görülebileceğini düşünüyorum. ‘12 Mart Romanı’ başlığı altında kategorize edilen romanlara, sevgili Sevgi Soysal’ın o harika romanlarına bakın. Orada küçük burjuvalar, dönemin ruhuna uygun bir biçimde, iki temel sosyal sınıfın, yani burjuvazi ile proletaryanın ayakları altında tedirgin ve mütereddit ruhlar olarak dolaşıp dururlar. 12 Eylül’e doğru ve sonrasında işte bu kesim, üzerindeki ezici ‘küçük’ sıfatından kurtulmuş halde ‘orta’larda arzı endam etmeye başladı. Artık sınıfların ‘ara’sında değil toplumun ‘orta’sında yer aldığını düşünmeye koyuldu ve süreç içinde, deyim yerindeyse, ‘kendinde bir sınıf’ olmaktan çıkıp bir tür ‘kendisi için’ sınıf haline geldi. Özgüvene kavuştu” (3).

Bu  noktada, Hegel felsefesinde,  gerçeği boydan boya  yöneten diyalektiğin  ünlü  üçlüsünü  hatırlatabiliriz: “kendinde”(an sich), “kendi-­için” (für sich), “kendi-­yanında” (bei  sich). “Kendinde” olan, yukarıdaki alıntıda söz konusu edilen “töz” gibi, kendi kendine eşit, kendi kendisiyle  özdeş gerçekliktir. Örneğin  “Ben =  Ben”. Dolayısıyla, “kendinde” olan, henüz hiç bir dolayım tanımamış, hiç bir biçimde kendinden çıkmamış, kendine  yabancılaşmamış, Hegel’in “doğal” diye nitelediği bir veridir.  Olanaklarını, yani kendini gerçekleştirebilmesi için kendini yadsıması, bir biçimde  yok etmesi, dolayısıyla kendine yabancılaşması gerekir tohumun. İşte gerçeğin bu tür, kendi  kendini yadsıma,  değilleme  sürecine  girmesine Hegel “kendi-­için”  aşaması adını verir. “Kendi-­için”  olan, veriyle,  dolayımsızla,  doğalla  yetinemeyen gerçekliktir. “Kendini tanıma, kendini tanıtma istemiyle “kendi-için” (für sich) aşamasına  geçtiğinde,  kendini örtük  durumdan açık  duruma, daha baştan  içinde  barındırdığı tüm olanakları, bir biri ardından gerçekleştirmeye, edimselleştirmeye  başlar. Hiç bir belirlenimde yerleşip duramaz; çünkü kendini bulabilmesi için, içindeki bütün  belirlenimleri, olanakları ortaya çıkarması gerekir. Özne kendinin sonuna değin ilerlemedikçe, kendini mutlak  biçimde  tüketmedikçe doygunluğa  yani kendisine  erişemez, “kendi­yanına”  (bei sich) yerleşemez. “Kendi-­yanına” yerleşmekse, kendinin, belirlenimlerinin tümü olduğu  bilincine  ermek,  içindeki olanaklarının  tümünün mutlak  biçimde  gerçekleştiğinden emin  olmaktır. Bu  yüzden özne kendini tamamlamadıkça, yani ölmedikçe, kendi yanına  yerleşemez (4).

Bu açıklamadan sonra artık Şükrü Argın söyleşisindeki tespitleri bir parça ileriye taşıyabiliriz. Burjuvazi ile proleteryanın ayakları altında tedirgin ve mütereddit  ruhlar olarak dolaşan küçük burjuvazi (kendinde sınıf), 12 Eylül’le birlikte orta sınıf (kendisi için sınıf) haline dönüşmüştür. Otuz yıl sonra kendine güvenme, kendisi-için olma hali yeniden farklılaşmıştır. Sınıfsal pozisyonu değişmemekle birlikte artık kendi-yanında bir sınıftır. Yeni durum mutlak biçimde tükenme halidir. Bu halin kendisini ifade ediş biçimi “sıkıntı” ve bunaltıdır”.  Bir tür “pan-kapitalizm”çağına girdik ve bu çağda kapitalizm, sadece muhalif radikal hareketleri değil, genelde sanatı, özelde edebiyatı da mecalsiz bıraktı. “Pan-kapitalizm” çağında radikal politika ile has sanat aynı ruh hali içinde kıvranıyor: Beyhude olma hissi.

Aylık Sosyalist Kültür Dergisi Birikim’in; ParaArzuYalan özel sayısında Paramparça dizisinin senaristi Ayfer Tunç, “Her Türkün Kullandığı Tek Yerli Malı: Diziler”, yazısında içinde olduğu dizi sektörü hakkında -bu sefer Paramparça dizisindeki nickname yerine gerçek adıyla- bakın ne diyor; Herkesin bildiği çarkı bir kez daha tanımlayalım. Şirket reklam vermek istiyor. Kanal reklam almak istiyor. Kanal reklamı alabilmek için yapımcıya dizi sipariş ediyor. Yapımcı izleyiciyi ekran başına toplayacak bir dizi yapıyor. İzlenme payı yüksek olan diziye şirket reklam veriyor. Böylece kanal ve yapımcı memnun oluyor, para kazanıyorlar. İzlenme payı yüksek çıktığına göre seyirci de memnun olmalı. Sonuçta aklıselim sahibi kişilerin yüksek sesle dile getirdiklerine alçak sesle katılan seyirci bile dizi başlayınca ekran karşısına geçiyor, çark dönmeye devam ediyor. (5)

Diziler üzerinden kurulan Para ilişkisinin trendy orta kuşak has edebiyat Arzusu ile birleşmesi, memleketin aylık sosyalist dergisinde has Yalana dönüşüyor. Dizi sektörü, edebiyat ve politika da alanın her üçünde de belirleyici olan özneler, karşılarına aldıkları “sessizlere efendilerinin sesini üflüyorlar. Sessizlerin kendi hikayelerini anlatamadığını, onlara yapılan şeyin konuşma yeteneklerini de alıp götürdüğünü, mağdurun dili, madunun adının olmadığını gayet iyi biliyorlar. Üstüne sosyalist kültür dergilerinde faili kendileri olan cinayetlerine fail arıyorlar. “Sosyalist kültür” dergileri yanında,  adı sadece “kültür” olan dergilerde, parçası oldukları sektörü, yüksek edebiyatçı edalarıyla, arada çöplerini döktükleri arka bahçeleri olarak tanımlamakta beis görmüyorlar.

2015’lerin edebiyatçısı, kendini tüketmek anlamında kendi yanında, özgüvenini kaybetmiş, yoğun iç sıkıntısı içinde, pentimental bir entelektüeldir artık.

 

Murat Uyurkulak: Film uçar, kitap kalır…” Dizi çoğul bir mesai, kitap ise o mesaiden arta kalan zamanda tek başınıza yaptığınız bir şey. Birinden kazanıyorsunuz, diğerine yatırıyorsunuz. Kitap yazmak için vakit satın almak diyebiliriz”.

Derviş Şentekin: Bu da böyle bir dönem geçecektir…” Televizyonun öldüren eğlence olduğunu unutmayalım. Televizyon başında hoşça ve boşça zaman harcarız; eklemez, azalır. Okuyan insanında zamanını öldürür.”

Gaye Boralıoğlu: Edebiyatın aurasına kimse gölge düşüremez…” Edebiyat her zaman insan ruhunu ilgilendiren, derinliği olan bir sanat dalı. Bunu kitlesel mecraya döktüğünüz zaman, büyük reytingler yakalama gibi bir derdiniz de olursa, mecburen karakterleri iç çelişkileri olmayan, sadece entrika etrafında dönen bir yapıya indirgemek durumunda kalıyorsunuz”. (6)

Adorno ile başladığımız, kurğuladığımız ve inatla kendisine minnet duyduğumuz yazıyı yine Adorno ile bitirelim.

Doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa “ yanlış hayat, doğru yaşanmaz” iddiasıyla mı yetineceğiz?”… (7)


 

*Not: Bu yazı hazırlanırken Radikal gazetesi 06-07-2015 tarihinde en yüksek cirolu TV dizileri sıralamasını yayımladı. Paramparça dizisi bu sıralamada 23.825.500 TL ciro ile en fazla kazandıran dizilerin başında geliyor. Oscar Wilde, Yalanın Yozlaşması kitabında bakın ne diyor; “Tanrı’nın şehrinin mahkemeleri bizim için kapalıdır artık. Kapılarını Cehalet korumaktadır; onu geçmek için tabiatımızda kutsal ne varsa ondan vazgeçmemiz gerekir. Atalarımızın inandığı yeter. Türümüzün inanç özelliğini sonuna kadar tüketti onlar”. İşte entelektüel hayatımızın ve aydınımızın son durumu; Kutsal olan ne varsa ondan vazgeçme hali…

1-) Yerli Dizilerde Bitmeyen Katharsis, Elif Karaman-İrem Az, Mimesis Dergi, Nisan 2011.

2-)  Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Theoder W. Adorno, Cogito Dergisi, Yaz-2003

3-) Osman Akınhay’la, Mesele Kitap Dergisi, Sayı:9, Eylül 2007.

4-)Diyalektik, Ragıp Ege, Felsefe Ansiklopedisi, 4. Cilt

5-) “Her Türkün Kullandığı Tek yerli Malı: Diziler”, Ayfer Tunç, Birikim(256-257).

6-) Bölüm Bölüm Edebiyat: Televizyonda Neler Oluyor?, Melisa Kesmez, , Sabit Fikir, Ekim-2012.

7-) Ahlak Felsefesinin Sorunları, Adorno,.


 

 * Bu yazı Mesele dergisinin 104. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir