Bülent Somay: “1915’te ayrı olan iki irade, 1923’te buluştu”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Can Semercioğlu

Tarihin felsefeyle bağının giderek güçlenmesi tarihçinin tarihe bakışını, tarihsel Olay’ın nasıl bir moment oluşturabileceğini bize göstermeye başladı. Bu momentin ışığında karşımıza “olumsallık” diye yetersiz biçimde tercüme ettiğimiz “contingency” terimi geldi. Bu bağlamda, Bülent Somay’la, editörlüğünü yaptığı Tarih, Otobiyografi ve Hakikat: Yüzbaş Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı başlıklı kitabını konuştuk. Somay, Yüzbaşı Torosyan’ın onlarca yıl sonra gündeme gelmesiyle birlikte tarihçilik yaklaşımında nasıl bir kırılmanın yaşandığını anlattı. (Dosya genel giriş yazısından)

Öncelikle basit gibi görünen bir soruyla başlayalım. Tarih ve tarihyazımı nedir? Bize birkaç cümleyle açıklar mısınız?

Hocam çok zor soruyorsunuz! Tarih öncelikle bir hikâyedir. Tarihyazımı da hikâye anlatma sanatıdır. Hikayenin kendisiyle anlatan kişinin hikayesi birbiriyle tutmadığı için hikaye tarih ve tarihyazımı ayrı şeylerdir. Biz anlatanlarından bağımsız bir hikâyenin var olduğunu varsaymak isteriz. Sanki, Homeros’a gelene kadar, İlyada ve Odysseia gerçek hikayeleri varmış da, Homeros onları kaleme almış gibi davranırız. Oysaki Homeros’a gelene kadar birbirinden bağımsız, belki birbirinden habersiz, çoğu usta çırak ilişkisine bağlı, sözlü olarak oluşturulmuş hikayeler vardır: Troya’nın hikâyesini anlatan gezgin ozanlar vardı.

Soru şu: bu hikâyeyi anlatanlardan ve Homeros’tan bağımsız bir Troya kuşatması var mı? Bir Troya kuşatması elbette var, belli ki öyle bir şey olmuş. Odysseia biraz daha tartışmalı. Öyle biri muhtemelen var. Ama evine dönmek için Ege ve Akdeniz’de cirit atıp, onunla bununla dövüşen bir adam var mı? Tartışmalı. Çünkü o eve dönüş hikayesinin tarihsel bir derin anlamı yok. Psikanalitik bir derin anlamı var. Çağın ruhuna dair bir derin anlamı var. O yüzden bu konuda en iyi şeyleri yazmış olan Auerbach’tan farklı olarak Troya’yı iki ayrı türde öykü diye değerlendiririm: İlyada bence mimetik bir hikâyedir, Odysseia ise fantastik bir hikâyedir. İlyadanın kaynağı da bir hakikattir. Ama öte yandan bizim bu hakikati yerinde ve zamanında görme şansımız olmadığı için, bize anlatılan hikayelerle sınırlıyız. Bunların çoğu zaten sözlü olduğundan doğru düzgün belgelenmesi mümkün değil. Elimizde Virgillius’un anlattığı Troya hikâyesi var, ama sadece bu sanatlaştırılmış metinden başka bir şey değil. Elimizde Troya şehri de var, orada da bir şeyler bulup anlamlar çıkarabiliriz.

Ama bunlar oradaki kişilerin istekleri ve niyetleri hakkında…

… bize  bir şey söylemiyor. Paris’in Achilleus’u topuğundan vurup vurmadığına dair bir bilgiyi Troya’daki bir çömlekten bulmamız çok zor. Ama bir çömleğin üzerinde bunun resmedilmiş halini bulabilirim. Ama bunun gerçek bir olaya, yoksa çömlekçinin – yani o zamanın yarı sanatçısının – fantazisine mi denk düştüğünü bilmemiz mümkün değil. Evet ortada Troya’ya dair bir tarihsel hakikât var. Bunu inkâr edemeyiz, ama sebeplerini de bilemeyiz. Aslında var olan tarih bizim için bilinemez bir şey.

Buradan hareketle, Torosyan da bu bilinemezliğe denk düşmüyor mu? Ayhan Aktar konuyu gündeme getirmeden önce Türkiye’de Torosyan üzerine bir tartışmanın gerçekleşmediğini gördüm.

Dünyada da yok. Torosyan’ın hikâyesi, milliyetçi kitlenin “bütün düvel-i muazzama Türkiye’yi kötü gösteriyor” argümanına da uygun değil. Onlar da Torosyan’ı unutmuşlar, Torosyan cebinden verdiği parayla bastırmış kitabını. Anıların ardında bir komplo da yatmıyor. O yüzden tantanası da yapılmadı. Ortada Torosyan’ın anlattığı bir hikâye var. Şimdi o hikâye unutulmuş durumda: ama unutulmuş olması onun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında bize bir şey söylemez.

Ama hikâyenin kesinlikle var olduğunu söyler.

Bu hikâyenin tarihsel hakikatle ne kadar örtüştüğünü tartışıyoruz. “Hiç örtüşmüyor” demek de, “tam örtüşüyor” demek de çok abes. Türkiye’de yapılan tartışmada taraflardan biri “hiç örtüşmüyor” konusunda kendini yerden yere attı. Burada sadece iki yazarı kastetmiyorum. İşin içine devlet de girdi.

Genelkurmay da girdi.

Dolayısıyla hep bir ağızdan “külliyen yalan” dediler. Uzunca bir süre Ayhan Aktar’dan ibaret olan, bizim de sonradan katıldığımız diğer tarafsa, büyük bir inkâr kampanyasından dolayı biraz “evet, bu hakikattir”e savruldu. Ama Ayhan Aktar belgelerine güvenen bir tarihçiden ziyade şüpheci bir sosyolog gözüyle olaya baktığı ve deneyimli olduğu için tam olarak bu konumda durduğunu da söyleyemeyiz. Tartışma boyunca da şüphe dozu arttı. Ama karşı taraf şüphelendirdiği için değil, kendi kendine şüphe duymaya başladı. Üstelik Halil Berktay ve Hakan Erdem tartışmayı uzattığı için Ayhan Aktar’ın tutumunun sertleşmesi gerekirdi, ama Ayhan Aktar eleştirel bakan ve metodolojik olarak kendini sorgulamayı da ön plana alan bir sosyolog olduğu için bu konuda başarılı oldu.

Zaten şöyle bir sonuç çıkıyor, Ayhan Aktar’ın Torosyan tarafında özeleştirel bir tutum da ön plana çıkarken, Berktay ve Erdem tarafı daha da katılaşıyor. Asimetrik bir ilişki var.

Halil Berktay bir zırhlının batırılması konusunda şüphe beyan ederek işe başlarken, Hakan Erdem “Torosyan diye biri yok” noktasına kadar ilerledi. Kibirli eminlik dozu giderek arttı. “Bu belgedeki imza sahte miymiş?” gibi sorularla kendilerini gaza getirdiler.

Belgenin eminliği noktasına gelince, tarihçiliğin ideolojik konumu da çok önemli. Ayhan Aktar “Tarihçinin belgenin ima ettiği anlam ve ilişkiler üzerine fikir yürütmek zorundadır” diyerek bunu ortaya koyuyor.

Bana sorarsan tek tek Hakan Erdem ve Halil Berktay’ın kişisel niyetleri bu olmasa bile, oluşan kamp (Taha Akyol, Ethem Eldem, Genelkurmay vs.) büyüdükçe kendilerinden emin olmak zorunda kaldılar. Özellikle devlet bu işin içine girdiği zaman şüphe arka kapıdan çıkıp gider. O tarafın en büyük sorunu da devleti içeri alması, davet etmesidir. Genelkurmay’ın açıklamalarını hakikat olarak görmeye başlamasıdır.

2005’te Halil Berktay Ermeni konferansını düzenlediği için Cemil Çiçek tarafından “Türkiye devletini arkadan bıçaklayanlardan biri” olarak nitelenmişti. On yıl sonra bugün, 2015’te cumhurbaşkanlığı sarayında yemeğe davet edilmeye başladılar. Bu tesadüf olabilir, ama bence değil. Zamanlama manidar.

Hatta en son Halil Berktay ve benzeri birkaç ismin Davutoğlu’nun fahri danışmanı olduğuna dair haberler de çıktı.

Doğru. Hakan Erdem eskiden kararlı ve net biçimde konuşurken, 2015’te Ermeni soykırımı söz konusu olduğunda topu taca atan bir tarihçiliğe rücu etmesi tesadüf olamaz. Şimdi bu netlik yerine fluluk var. Bu yüzden Torosyan tartışmasının gidişatı da bu hikâyeyle paralel. Bunun elbette sebepleri var. Çünkü tarihte devletin göz göre göre sakladığı bir hakikati ortaya çıkarıp “Ermeni soykırımı vardır” demek farklıdır, bunun bütün içerimlerini (implications) fark edince bu noktada ısrarcı olmak farklıdır. “Devlet bizi aldatmış, Ermeni soykırımı varmış” demek başkadır, bu tarihsel olayın varlığını kabul ederek o içerimler noktasında o konumda ısrarcı olmak başkadır. Torosyan bu ikisi arasındaki farkı gösterdi. Dolayısıyla Torosyan’ın zamanlaması manidar. Ama tesadüf olamaz.

Tesadüf demişken konudan sapmamaya dikkat ederek oradan uzunca bir sıçrama yapalım ve olumsallık (contingency) mefhumuna gelelim. Siz de önsözde olumsallık konusuna değiniyorsunuz. Ama teorik açıdan şöyle bir sorun var: Evet, çok fazla gündeme geliyor, ama kimse olumsallığın ne olduğunun çok da farkında değil. Tesadüf, rastlantı, kader gibi kavramlara denk düşürmeye çalışıyorlar…

…ki hiç doğru değil. Bu söyleşiyi okuyacak olanlara Zizek, Butler ve Laclau’nun yazdığı Hegemonya, Olumsallık, Evrensellik kitabını tavsiye ediyorum. Bu konuyu bugüne kadar en iyi ele almış kitap. Buna rağmen üç ayrı fikri içinde barındırıyor. Bu üç ayrı anlamın olumsallığı, olumsallığın tanımını oluşturabilir. Ama her halükârda tanımlanması zor bir kavram.

Engels’ten alıntılamış olduğunuz paralelkenar metaforu olumsallığı anlamak için iyi bir yol sunuyor.

Engels’in bu sözü Kant’ta her zaman var olan idealist büyük Özne’ye havale etme gayretini bertaraf etme çabasıdır. Ama özünde aynı şeyi söyler. Engels, paralelkenardan ortaya çıkan vektörün bir öznesinin olmadığını, Kant ise bu öznenin doğa olduğunu söyler. Daha öncesinde buna Tanrı denmişti. Ama Engels’in paralelkenar fikrini Kant’tan değil, Hegel’den öğrendiğini düşünüyorum. Engels bu metaforla tartışmayı öznenin varlığı-yokluğu noktasına getiriyor, ki felsefede son zamanlarda tartışmaya başladığımız bir konu bu.

Paralelkenar metaforunun kastettiği şey ise, her biri kendi derdine düşmüş, kendi öznel amacını gerçekleştirmeye çalışan bir sürü oyuncunun birbirlerini zayıflatarak, güçlendirerek, kâh sağa, kâh sola çekerek ortaya bir şey çıkarmasıdır. Ortaya çıkan bu şey hiç kimsenin tam olarak istediği şey değildir. Ama vektörlerden birinin ettiği niyet gerçekleşmiş olabilir. Ama milyonlarca vektör arasındaki gücü çok azdır. Onların bileşkesi olan sonuç vektörü esas güçlü olandır. Dolayısıyla “Şunu öngördüm”, “Bunun dediği oldu” deme lüksümüz yok.

Marksizm bize çok önemli bir şey kazandırmıştır (bunu bir alıntıyla gösteremeyiz). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’de “Politik İktisadın Yöntemi” başlıklı alt bölümde – biraz zorlarsak – şu sonucu çıkarırız: hiçbir tarihsel özne istediği şeyi yapamaz, fakat bizim (bunun kim olduğu tartışmalı) yapacağımız şey, bir yandan işçi sınıfının yanında, curcunanın içinde olmak; diğer yandan da kendimizi onun (en azından entelektüel olarak) yeteri kadar dışına çıkarıp bütün bu hengamenin sonunda nasıl bir bileşkenin ortaya çıkacağını önceden kestirmeye çalışmak ve bütün gücümüzü o yöne doğru kaydırmak.

Daha kısa ve basit bir ifadeyle: hengameyle aramıza özdüşünümsel bir mesafe koymak.

Kesinlikle. O mesafeyi koymadan asla olmaz, herkes kendi derdine düşer. Marx bize bir yandan işçi hareketinin bir parçası olduğumuzu, onunla beraber var olacağımızı söyler. Ona dışarıdan, amaç, niyet ve politika öneremeyiz. Diğer yandan da hengamenin nereye gideceği konusunda fikir sahibi olmamızı önerir: bu da boşa kürek çekmeyi ya da felaketi engeller. Manifesto’dan beri Marx’ın yaptığı budur: kapitalizm kendini eninde sonunda berheva edecek, bunun mekanizmalarını önceden görüp buna göre davranmak gerek. Yoksa, Marx “kapitalizmi biz berheva edelim” demez. Önemli olan bizim bileşkeye dönük konumumuzdur. Onu anca hızlandırabilir ya da yavaşlatabiliriz; durduramayız veya önüne geçemeyiz.

Nitekim Marx kapitalizmden sonra komünizmin geleceğini bize söylemez. Ya sonrasında korkunç bir barbarlık dönemi gelirse? “Ya sosyalizm, ya barbarlık” buraya işaret ediyor. Önemli olan ikisi arasında bizim karar vermemiz. Hatta, belki de çoktan verdik ve ikisinden birine doğru sürükleniyoruz. Bizim yapacağımız, Asimov’un Vakıf’ındakine benzer şekilde, kapitalizmin çöküş sürecinde kaosun mevcut bilgi hazinesine en az zararı vermesini sağlamak.

Alan Turing’in ikinci dünya savaşını iki yıl kadar kısaltmış olması da bunun bir örneği. Ama burada dikkat çekmemiz gereken nokta, savaşın tamamen bitmemiş olması.

Aslında bu iki yıl çok şeyi değiştirmiş olabilir, ama aynı zamanda olmaya da bilri. Savaş iki yıl kısalmasa belki de şu anda hala radyoaktivitesi geçmemiş bir Avrupa toprağı üzerinde olacaktık. Bunları bilemeyiz, öngöremeyiz; bilmeye çalışmak da abestir.

bülentsomay_1

O zaman olumsallığın bir öngörülemezlik değil, bir “öngörülebilirlik imkânı” sunduğunu söyleyebiliriz, değil mi?

“Öngörülebilirlik imkânı” ifadesini tam yerinde kullandın. Dediğin çok doğru. Bu imkânı heba etme noktasındaki en büyük tehdit ise pozitivist kibirdir.

“X yaparsan, Y olur” mantığı.

Evet. “Bak ben öngördüm, her şeyi biliyorum” dediğin zaman öngörülemezliğin değirmenine su taşımış olursun. Kendinden şüphelenmek, “radikal ikirciklilik” dediğimiz şey, tam da o öngörülebilirlik “imkânını” yeniden değerlendirmeye yarar. Çünkü o sadece bir “imkân”. Bugün toplum bilimcilerin değil, sosyal mühendislik yapan, toplumu biçimlendirmeye çalışan kişilerin derdi hala pozitivizmdir. Nörobilim gelişince, nöroekonomi geliyor.

Nöropazarlama geliyor.

“Tüketici davranışını nasıl öngörebiliriz, nasıl manipüle edebilriiz? Tek dertleri bu. Oysa orada bir umman açılmış, oraya baksanıza! Yok, hayır! Çünkü orada müthiş bir öngörülemezlikler içinde parıldayan bir öngörülebilirlik imkânı var. Bu onlara yetmiyor. Onlar bir bilgi parçacığını alıp manipüle etmeyi seviyorlar.

“Ben bunu öngörebilirim” demek zaten biraz kendini kandırmak olmuyor mu? Toplumsal olan nasıl öngörülebilir ki?

Öngörebilirsin de. Ama bu yeni bir şey değil. Sübliminal şartlandırmayı düşün. Filmlerin arasında bir kare koyarak herkese kola içirebilirsin. Aynı zamanda Türkiye’yi Suriye’yle savaşa sokmak için de kullanabilirsin. Al sana öngörülebilir durum! Manipülasyon bir kere meşrulaşınca her şey değişir.

“Kesin” öngörülebilirlik çok sınırlı ve basit bir yere denk düşüyor galiba.

Basit ve ucuz amaçların varsa bir şeyleri öngörebilirsin. Ama insanlığın genel gidişatı hakkında büyük öykülerin ve beklentilerin varsa hiçbir şeyi öngöremezsin. Dolayısıyla “olumsallık” terimi aslında öngörülemezlikler içinde bir öngörülebilirlik imkânıdır. O yüzden senin “öngörülebilirlik imkânı” terimine ileride adınla referans vereceğim. Bir sürü tanım daha yapılabilir, ama en basiti bu. Aufhebung kadar problemli bir terim.

O zaman daha netameli bir yere, Badiou’nün Olay kavramına geçelim. Onda da “radikal biçimde olumsal olma” durumu var. Bu da Olay’ın düşünümsel olarak nitelenmesini, temsil edilmemiş olanı temsil edilir kılmasını ve Hakikatleri, Özneleri ve yeni toplumsal sistemleri tanımlamasını içeriyor. Being and Event’a baktığımızda küçük harfle olayın büyük harfle Olay’a dönüşebilmesi için Simgesel düzende bir değişim ya da kırılmanın gerçekleşmesi gerektiğini görüyoruz. Bu gerçekleştiği anda Olay’ın kendisi de buharlaşıyor. Örnein, Badiou Yunan referandumunu bu bağlamda Olay olarak nitelemişti. Bu konu hakkında ne dersiniz?

Kulağına giderse bana küsebilir ama Badiou belli ölçüde pozitivist kibir taşıyan bir felsefeci. Tabii, bu onun katkısını yadsımak anlamına gelmez. Bugün Badiou’nün Olay’ını sıklıkla kullanıyoruz. Zaten önceden varılmamış da değil. Foucault Olay’ın etrafında dolaşıyordu, Lacan’ın en az beş kavramı Olay’ı işaret eder, Agamben’de dahi var. Ama Badiou’nün önemli yani Olay’ı felsefi açıdan merkezi bir yere koyarak bir anlatı yaratmasıdır. Ben Olay’a “tarihsel Olay” demeyi tercih ediyorum. Demin konuştuğumuz paralelkenarlar ve bileşkeler konusuna çok bağlı. Soru, var olan bağımsız iradelerin ne ölçüde bağımsız olduğu ve sürelerinin ne olduğu.

Tarihsel Olay diye bir şeyden söz etmek için çağlar, dönemler (yani, era, period) var. Bir de momentler var. Bu momentler kırılma anlarıdır. Dönemler arası geçişi sağlar. Radikal değiştirici bileşkelerin önem kazandığı yerler de bu momentlerdir. Ama tarihsel Olay dediğimiz moment, bir tarihsel çağdan diğerine geçişi vurgular. Bu farklı kültürler, coğrafyalar için, farklı yerlerde gerçekleşir.

Mesela, Badiou Yunan referandumunu tarihsel bir Olay olarak niteliyor, ama SYRIZA’nın seçildiği seçim de tarihsel bir Olay. Seçilememesi de tarihsel bir Olay. Bence en önemlisi SYRIZA’nın ikinci parti olduğu ilk seçimdi. SYRIZA’nın bir sürü milliyetçi söylem ve ekonomik tehdidi de arkasına aldığı yüzde 61’lik referandum başarısı değil, ikinci parti seçildiği seçim bize “başka bir dünya mümkün” dedi. Onun dönüştürücü yanı çok kuvvetliydi. Bu konuda Zizek’e daha yakın bir yerdeyim.

Badiou’nun, benim ve sosyalist bir dergi çıkarmaya çalışan senin de içinde bulunduğu bir ölçekte, düşünce yaşamıyla uğraşan kişi sayısı kadar Olay tanımı çıkar. Habermasçı alışveriş ve pazarlık yoluyla (gülüşmeler) bunları dörde, beşe falan indirebiliriz. Ama gene de nihai bir anlaşma olmayacak.

Tarih, Otobiyografi ve Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye'de Tarihyazımı (der. Bülent Somay), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015.
Tarih, Otobiyografi ve Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı (der. Bülent Somay), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015.

Buradan Torosyan’a geri dönelim. Pozitivist tarihçilik, alaturka tarihçilik, resmi tarihçilik gibi nitelemeler var.

Biteviye tarihçilik var bir de. Suavi Aydın’ın bir ifadesi bu ve bence çok önemli.

Doğru. Torosyan ekseninden düşünüldüğünde dördü arasındaki benzerlik ve farklılıklar neler?

Hepsi ayrı yerlere düşüyor ama bir kitap içinde bütünlük oluşturduğu için birleşen bir noktaya da işaret ediyor. Mesela Ayhan Aktar “alaturka tarihçilik” diyor, “resmi tarih”i herkes kullanıyor, Suavi Aydın “biteviye tarih” diyor, “pozitivist tarih”i de ben başta olmak üzere Suavi Aydın da kullanıyor. Hepsi aynı hikâyeyi başka bir yerden tarif ediyor. Dört tarihçilik nitelemesi de tarihi geçmişte olanı anlamak için değil, ya bir kuruluşu sağlamak ya da kurulmuş bir şeyin sürekliliğini sağlamak için bir dayanak noktası tasarlar. Yani bir şeyi kurmaya ya da kurtarmaya çalışan tarihçilik anlayışlarıdır bunlar. Bunlardan birini seçmemi istersen benim tercihim “biteviye tarihçilik” ifadesi olur, çünkü oradaki sürekliliğe duyulan müthiş bir özlemi dile getiriyor.

Ki zaten Ermeni Soykırımı’nın varlığına-yokluğuna yönelik tartışma ve Torosyan’nın v varlığına-yokluğuna yönelik tartışma neredeyse bire bir örtüşüyor.

Önsözde söylediğimi tekrarlamış olayım. Böylece dört tarihçilik anlayışını görebiliriz. Öncelikle, 1915’in bir kesişme noktası olması rastlantı değil. 1808’den beri III. Selim ve II. Mahmut, imparatorluğun olduğu gibi ilerleyemeyeceğini, Batı’nın kazandığı ivmenin Osmanlı’da olmadığını düşünüyordu. Batı Osmanlı’nın canına okumasın diye reform yapmayı ön plana aldı. Yalçın Küçük, III. Selim’e “Yumuşak Petro” der, çünkü Deli Petro ondan yüz yıl önce bunları görmüştü.

Daha oportünist olan II. Mahmut bir modernize olurmuş gibi yapma durumu yarattı. Tanzimat bu anlamda modernizmin belgesi olmaktan ziyade uluslararası kapitalizme teslim belgesidir. Yanlış anlaşılmasın, çoğu Marksist arkadaşımın yaptığı gibi kapitalizm derken Voldemort’tan söz etmiyorum. Tam tersine Manifesto’da tariflenen kapitalizm ve burjuvaziden, devrimci olan bir şeyden söz ediyordum. Bir zamanlar onlar da devrimciydi. Dünyayı çok radikal bir şekilde değiştirdi kapitalizm. Birçok prangayı çöpe attı ve sonra kendisi bir pranga oldu. “Vay efendim, 1839’da Osmanlı kapitalizme teslim oldu!” E, iyi oldu. Bir yandan da kötü oldu, çünkü o şekilde bir teslimiyetin öngörülemeyen birçok sonucu da oldu. Ama kapitalizmin kendini bir dünya rejimi olarak geliştirdiği bir dönemde, onun karşısında durulamayacağı artık açıktı. Dev Çin İmparatorluğu da, Hindistan da Osmanlı da Rusya da kapitalizme karşı direnemedi. Kapitalizmin dünya sistemi olma yolundaki engelleri böylece ortadan kalktı. “Şöyle olsaydı, Osmanlı, Rusya, Çin, Hindistan kendi içlerinden böyle bir kapitalizm çıkaracaklardı” demek doğru değil. Kapitalizmin yapacağı, dünya rejimi haline gelirken onlara fikrini sormamak olacaktı.

Tanzimat sonrasına geldiğimizde de imparatorluğun sürmeyeceği açığa çıktı. Jön Türkler, Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki… Hepsi sürekli olarak bunu tartıştı. “Hem padişahı kurtaralım hem de Batılılaşalım. Batılılaşalım, ama kadınlarımız Batılılaşmasın. O zaman “Batılı kadınlara yazılalım” noktasına kadar tartışıldı bu işler. Bir sürü Tanzimat entelektüelinin Avrupalı bir kadına yazılmış olması boşuna değildir. Hem aklı Batılı kadınlardaydı hem de kendi kadınının Batılı olmasını istemiyordu. Bunlar Daryush Shayegan’ın deyimiyle net bir “kültürel şizofreni”dir. İran’ın da problemi buydu.

Daha derin bir şizofreniyi 1915’te görüyoruz. 1913’te Osmanlı’da bir darbe oldu. Padişah eski gücünü yitirdi. İktidar birkaç komitacının eline geçti. Ama bunların elbette temsil ettikleri toplumsal bir güç de var. Bunların Enver ve Talat olmaları ise tamamen tesadüf! Onların yanında kuliste beklemeyi tercih eden biri daha var: Mustafa Kemal. Yaş ve rütbe bakımından onlardan küçük, ama onların yolunun yol olmadığının farkında. Enver ve Talat Almanlarla ittifak yapıp savaşı kazanarak Almanların desteğiyle imparatorluğu abad etmeyi düşünüyordu. Tutmadı. Sarıkamış’ı unutmamız bu yüzdendir.

1915’te iki büyük olay var: Çanakkale ve Med Zeghern. Bunların peşinden Sarıkamış gelir. Sarıkamış’ta felakete sebep olmuş Enver’in gelip Çanakkale’yi yönetmesi faciadır. Nihayetinde Çanakkale’nin ardından cumhuriyet kuruldu, ama bu imparatorluğu kurtarmadı. Bunu düşünen de Mustafa Kemaldi. Bana kalırsa bunu 1910’dan beri tasarlıyor ve halka ilişkiler çalışmasını yapıyordu. Onun en büyük başarısı da münevverler ve bürokratlar arasında halkla ilişkiler çalışmasıdır. İmparatorluk sonrasının projesi iki temele dayanıyordu:

  1. İmparatorluğun ardından imparatorluk gelmeyecekti, çünkü Birinci Dünya Savaşı imparatorlukları bitirmişti. Elimizde ulus devlet vardı ve onun etnik bir bütünselliğe ihtiyacı vardı.
  2. Mutlak bir yenildi üzerine bağımsız ve sesi çıkan bir devlet kurulamaz. Savaşı kaybetsek bie bir momentimiz olmalı: Çanakkale.

Mustafa Kemal’in etnik bütünselliğe dair bir planı yoktu, ama Talat’ın vardı. Dolayısıyla 1915’te bu iki proje, iki ayrı özne tarafından sahneye kondu. Çanakkale’nin esas kahramanı bir Alman olan Liman von Sanders olmasına rağmen, Mustafa Kemal bu unvanı aldı. Nitekim Mustafa Kemal, Harbiye’nin çıkardığı bir dergide kapak olmuştu, hem de 1915 sonunda! Enver de “Ne oluyor?” diye dergiyi toplatıp, kapağı falan değiştirmişti. Mustafa Kemal birden bire kahraman oldu diye bir şey yok. Onun gibi düşünen bir sürü adam olduğuna eminim, ama onların oyunları tutmadı.

Olumsallık da burada devreye giriyor galiba.

Evet. Mustafa Kemal planını daha doğru yaptı, daha fazla faktörü göz önünde uttu ve uzun vadeyi ötekilerden daha iyi gördü. Talat da o esnada “Ermenisi, Yahudisi, Arabı, boku,  püsürü bir arada ulus-devlet olmaz. Önce şu baş belası Ermenileri bir temizleyeyim” diyor. Ermenileri Osmanlı içinde Dağr Ez Zor’a sürüyor. Sürgün yapılan bölgenin kısa süre sonra Osmanlı toprağı olmaktan çıkacağını tahmin etmek için askeri tarihten bir şey anlamamış olmak gerek. Aynı zamanda su ve yiyecek sahibi olmayan bir yer.

Dolayısıyla Cumhuriyet ve Ermeni soykırımı aynı manipülasyonun, aynı oyunun parçası değil. Ama aynı paralelkenarın parçaları. Biri olmasa öteki çökerdi. Torosyan bize bu ikisinin nasıl kesiştiğini, yakınsadığını (converge) göseriyor. Bu kadar panik yaratmasının sebebi de bu.

1990’lardan sonra, Ermeni soykırımını kabul edip bunu Osmanlının yaptığını söylemek, bunu sadece osmanlı devletine mal etmek, uluslararası toplumda itibar kazanmak, meseleyi uzatmadan bitirmek isteyen bir entelektüel grubu çıktı.

Aslında Ermeni soykırımı – birinin kafasında ister olsun, ister olmasın – Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasının bir parçası. Bu söylendiği zaman bütün bu oyunlar çöküyor. Torosyan’ın varlığını kabul etmek, aslında Çanakkale’den cumhuriyetin ilanına giden yolun Ermeni soykırımından “da” geçtiğini gösteriyor. Bunlar ilmek ilmek iç içe geçmiş durumda. Torosyan bu ilmeklerden yalnızca biri. Birini yakalayınca tamamını görmeye başlıyoruz.

Bu konuda halihazırda bir süreklilik olduğunu da görüyoruz. Mesela, 1915’in yüzüncü yılında devletin yapmış olduğu tören. Burada da AKP’nin bir tarih anlayışını görüyoruz. Bu konuda ne dersiniz?

AKP’nin tarih anlayışı klasik Kemalizmin kabul ettiği “Atatürk yoktu düşman çoktu / Atatürk geldi düşmanı yendi / Bu güzel ülkeyi bize verdi” şeklindeki yaklaşıma dayanmıyor. AKP tam tersine Osmanlı ile Türkiye arasında çok daha derin bir süreklilik vehmediyor. Ama Ermeni soykırımı bunu da kırıyor. “Bu çok gereksiz bir şeydi, olmasa da imparatorluk olarak sürebilirdi” diyemedikleri için sessiz kalıyorlar. Çünkü aradan doksan, yüz yıl geçmiş. O yüz yılda ulus-devlet kurumunun bir sürü kolu – eksik gedik de olsa –  kök salmış. O yüzden “millete ne gerek vardı, ümmet olsaydık” diyemiyorlar. O yüzden Ermeni soykırımı noktasında dönüp dolaşıp  resmi ideolojiye geliyorlar. Arada bir taziye mesajı yayınlasalar da Cemil Çiçek çıkıp “vatan hainidir bunlar” deyiverir. Ayrıca doksan dokuzuncu yılda taziye mesajı, yüzüncü yılda soykırım gününün üstünü örtmek için o güne ANZAK gününü koymak… Resmi ideolojiden sapma niyetinde olmadıkları ortada.

Diğer yandan 2005’ten 2015’e giden on yıllık süreçte Ermeni “soykırımı” diyen ve bunu modernist projesinin parçası olarak görenlerin bir kısmı kendini AKP’ye o kadar angaje ettiler ki, AKP “Ne soykırımı ulan!” dediğinde diyecek söz bulamadılar. Aralarından en güzel örnek Etyen Mahçupyan’dır. Bugün AKP projesinin önemli adamı haline gelmiş, başbakan dnaışmanı olmuştur. Partinin Erdoğan’da kurtulacağını düşünmüş, ama olmayacağını fark edince yüzüncü yılında Ermeni “soykırımı” ifadesini kullanıp köprüden önceki son çıkıştan çıkıp emekli oluyor.

Sonuç olarak 1915 çok önemli bir noktadır. Bedavadan, modernite adına, uluslararası saygınlık adına “Var canım var, yok diyen ayıp ediyor” denecek kadar basit bir olay değil. 1808’den 1930’ların sonuna kadar gelen sürecin çok önemli bir kırılma noktasıdır 1915. Ancak Çanakkale ve Ermeni soykırımının aktörleri farklıdır. Türkiye’de her ikisini aynı üst aklın ürünü olarak görmeye müsait bir kitle olduğu için bunun bir toplum mühendisliği projesi olmadığını vurgulamak istiyorum. Aktörler kim olursa olsun, ortaya bir cumhuriyet çıktı. Nihayetinde 1915 ve 1923 birbirinden farklı tarihsel Olay’lardır. 1915’te ayrı olan iki irade, 1923’te buluşmuşlardır. Bunu söylediğiniz zaman günümüz Türkiye’sinde infiale sebep olursunuz. Zavallı Torosyan tam da bunu ortaya koyduğu için “Var mı, yok mu?”, “Hasta mı, yalancı mı?” diye bir sürü laf yedi. Öldükten sonra bu kadar hakaret yemiş biri yoktur herhalde!

* Bu yazı Mesele dergisinin 104. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir