Stalinist tarih yazımının yöntemleri

Facebooktwittergoogle_plusmail

Stalinist tarihçiyle Stalinist sorgucunun yöntemleri arasında çok büyük benzerlikler vardır. Hatta Stalinist tarihçinin, yöntemlerini esas olarak Stalinist sorgu polislerinden aldıklarını bile ileri sürebiliriz. Bu iki meslek erbabının temel ilkeleri aynıdır: Hayali kurguya dayanan Büyük Yalan’ı gerçeğin yerine koy ve gerçekmiş gibi ısrarla savun. Bu temel ilkeyi sorgucu ve tarihçi nasıl hayata geçirir? Bunların üzerinde duralım.

Birincisi, sorgucu, başlangıçta kimsenin inanmayacağı bir kurguyu sanığın önüne bir suç olarak getirir ve tersini ispat et, der. Sanık, doğal olarak Büyük Yalan üzerine inşa edilen suçunu inkâr eder ama suçsuzluğunu ispat edecek kanıtı bulamaz. Çünkü hayali bir suçun gerçekliği ispat edilemeyeceği gibi gerçek olmadığı da ispat edilemez. Dolayısıyla isnat edilen suç havada asılı kalır. Bir süre sonra da olmadığı ispat edilemeyen bir suç olarak “gerçeklik kazanır”.

Örnek verecek olursak; sorgucu, sanığın yabancı devletlerin istihbarat örgütleriyle bağlantı içinde olduğunu ileri sürer ve sanıktan bunun böyle olmadığını ispat etmesini ister. Sanık bunun doğru olmadığını söyler ama kendini destekleyecek bir kanıt bulamaz. Çünkü olmayan şeylerin kanıtları da olmaz.

Stalinist tarih yazımı da aynı yöntemi uygular. Gerçeklikte olmayan bir şeyi olmuş gibi ileri sürer ve tersi kanıtlanmadıkça bu gerçeğin kendisidir der. Örnek verecek olursak, Stalinist tarih, Troçki’nin bir Alman ve Japon ajanı olduğunu ileri sürer ve tersini ileri sürenlerden kanıt ister. Bunun tek kanıtı, Alman ve Japon istihbarat örgütlerinin Troçki’nin ajanları olmadığını ileri süren bir belge ortaya koymalarıdır. Kaldı ki, böyle bir belge ileri sürseler bile aslında bu, Troçki’nin onların “ajanı” olduğunun göstergesi olarak alınabilir. “Bakın gördünüz mü, kendi ajanlarını nasıl korumaya çalışıyorlar” denir. Kaldı ki, hiçbir istihbarat örgütü böyle bir karşı kanıt ileri sürmez zaten.

İkincisi, polis sorgucusu da, Stalinist tarihçi de kimsenin inanmayacağı yalanları büyük bir özgüvenle ve en büyük gerçekmiş gibi öne sürmekte ustadırlar. Bilirler ki, yalanlar ısrarla ve büyük bir özgüvenle her yerde tekrarlanırsa bir süre sonra insanlarda bir “gerçeklik” duygusu yaratırlar.

Örneğin sorgucu, ifade almaya, “karşıdevrimci faaliyetlere girişmenize yol açan etkenler…” diye başlar. Yani ona göre sanığın karşıdevrimciliği tartışılmaz bir gerçektir. Tartışılması gereken nokta, bu karşıdevrimciliğe nelerin yol açmış olabileceğidir. Eğer sanık bu temel saptamaya itiraz edecek olursa, sorgucu şaşırmış gibi yapıp, “evet ama bu herkesin kabul ettiği bir gerçek” der. Sanıkla, onun karşıdevrimciliğinin gerçekliği üzerine asla tartışmaya girmez. Bunu o kadar ısrarla uygular ki, sanık da bir süre sonra kendi karşıdevrimciliğini doğal bir şeymiş gibi benimsemeye başlar.

Stalinist tarihçi de buna benzer bir yöntem uygular. Örneğin ona göre anarşizmin ya da Menşevizmin karşıdevrimciliği artık kanıtlanmış, tartışma götürmez bir gerçektir. Bu yüzden bu tür akımların karşıdevrimci olduğunu apiori  olarak ileri sürer ve bu konuda asla tartışmaya girmez. Bu tür akımların sözünün geçtiği her yerde “karşıdevrimci” tabirini de son derece doğal bir şeymiş gibi isimlerinin başına ekler.

Üçüncüsü, sorgucu polisin ifadeyi parça parça alması gibi, Stalinist tarihçi de kendi tezlerini parça parça ortaya koyar. Önce sorgucunun yöntemini görelim.

Sorgucu, karşısına getirilen sanığa “bay X’le şu zamanda görüşmüşsünüz” der. Sanık bunu reddeder. Bunun üzerine sorgucu saf bir tutum takınarak, “yani onu tanımıyorsunuz, öyle mi?” diye sorar. Bunun üzerine sanık, “öyle bir şey demedim, tanıyorum elbette” der. Bunun üzerine sorgucu, “tanıdığınıza göre en azından bir kere görüşmüş olmalısınız” der. “Evet” der sanık. Bunun üzerine sorgucu, bir kâğıda sadece “Bay X’le görüştüm” diye yazar ve sanığa bunu imzalatır. Sanık bu kadarcık bir şeyi imzalamakta sakınca görmez. Ertesi gün sorgucu, sanığa, “Bay X’le sadece bir kere mi görüştünüz” diye sorar. Sanık, “hayır, zaman zaman görüşürdük elbette, çünkü aynı dairede çalışıyorduk” cevabını verir. Bunun üzerine sorgucu, sanığa şu ifadeyi imzalatır: “Bay X’le çalıştığım dairede zaman zaman görüşüyorduk.” Ertesi gün sorgucu, sanığa, “Troçkist Bay X’le görüştüğünüzü kabul ettiğinize göre bize neler konuştuğunuzu da söylersiniz” der. Sanık, “genel şeylerden” diye cevap verir. Bunun üzerine sorgucu, sanığa, “Troçkist Bay X’le çalıştığım dairede bir araya gelip hareketin genel sorunları üzerine özel görüşmeler yapıyorduk” diye bir ifadeyi imzalaması için ısrar eder. Böylece ifade eklene eklene uzar gider ve uzun bir emek sonucunda ortaya sanığın kesinlikle tanıyamayacağı bir itiraf çıkar.

Stalinist tarihçinin de bu yöntemden bir şeyler öğrendiği kesindir. Stalinist tarihçi tarih yazımında ek yaftalar yapıştırma yöntemiyle metni “zenginleştirir”. Örneğin, “Troçki” demez de “karşıdevrimci Troçki” der her seferinde. Bu kullanımı yeterince kabul ettirdiğini düşündüğü bir noktada, “karşıdevrimci istihbarat örgütlerinin ajanı Troçki” diye tanımlamalarını çoğaltır durur.

Dördüncüsü, sorgucu tezlerini ileri sürerken kurbanını gevşetebilmek için gevşek ifadeler kullanır. “Belki” gibi, “olabilir gibi”, “sanki” vb. gibi. Yani aslında kesin bir kanıya sahip değıilidir de, bir takım ihtimaller düşünüyor havası verir. Kısa süre sonra sanık bu “belki”lerin içine düşer. “İhtimal budur ya”. “Belki, olabilir” der. Bunu dediği an sorgucu birden gevşek ihtimalleri bırakıp kesin ifadelere geçerek avının boğazına yapışır.

Stalinist tarihçi de zaman zaman bu yönteme başvurur. Tezlerini ileri sürerken, yumuşak, gevşek ifadelerle yaklaşır okuyucuya. Böylesi bir “liberalizm”le gevşeyen okuyucunun zihnine “ihtimallerini” akıtır ve ardından “ihtimaller” hızla kesinlik kazanır. “Belkiler” “mutlak”a, “sankiler” “kesinlikle”ye dönüşür.

Beşincisi, sorgucu aslında elinde hiçbir kanıtı olmadığı halde sanığa güçlü kanıtları varmış da o anda açıklamayı doğru bulmuyormuş gibi bir tavır takınır. Aslında belki böyle kanıtları hiç yoktur, blöf yapıyordur ya da kanıt dediği şey, başka sanıklardan alınmış itiraflardan ibarettir. Ama sorgucu eli çok güçlüymüş gibi bir poz takınır daima.

Stalinist tarihçinin de en önemli özelliklerinden biri sahip olduğu kerameti kendinden menkul tarihi yalanları dünyanın en büyük gerçekleriymiş  gibi ileri sürmesi ya da böyle gerçeklere sahipmiş ve eli çok güçlüymüş gibi bir hava takınmasıdır. Kısacası Stalinist tarihçi insanları ideolojik terör yoluyla etkisi altına almaya çalışan şirretin biridir.


Yazının şimdiye kadar okumuş olduğunuz kısmı Mesele’nin basılı versiyonunda, okuyacağınız kısım ise sadece internet sitemizde bulunmaktadır.

 

Grover Furr, Stalin ve Demokrasi-Trotskiy ve Naziler, çev: Furda Hülagü, Yazılama, 2013.

Grover Furr, Stalin ve Demokrasi-Trotskiy ve Naziler, çev: Furda Hülagü, Yazılama, 2013.

 

Büyük Temizlik… Büyük Kirlilik…

Grover Furr, önemli biri değil. Yan yana gelseniz beş dakika bile tartışacağınız, tartışmaya değer bulacağınız biri de değil. Kendi kendini Stalin’i savunmakla görevlendirmiş, zekâ düzeyi oldukça düşük bir akademisyen. Bununla birlikte, bazı durumlarda, böyleleriyle uğraşmak da gerekli olabiliyor.

Kitaba ilişkin düşüncelerimi sistemleştirerek yazıya dökmedim. Bu bana oldukça zor geldi. Bazı durumlarda çok sayıda saçmalığı tasnif etmek epeyce güç bir durumdur. Sizlerden özür dileyerek kendimi bu tasnif ve sistemleştirme işinden azade kıldım, sırf bu yazıya özgü olarak. Aşağıda okuyacaklarınız, büyük ölçüde kitabı okurken aldığım kenar notlarını bilgisayara geçirirken yaptığım birkaç eklemedir.  

Troçki, “Alman ve Japon Ajanı”!

“Leon Trotskiy, bir şekilde (abç, G.Z.) Hitler Almanyası ile işbirliği yapmıştı. Bu kanıt niteliğindeki belgelerin sahte olabileceği, gelecekte konuyu inceleyecek olan tarihçileri yanıltmak için ‘ekilmiş’ olabileceği ya da başka bir şekilde yorumlanabileceği olasılığını göz önüne aldım. Ancak bunun böyle olmadığını iddia ediyorum. Yalnızca, Trotskiy’in Almanya ile ve muhtemelen (abç, G.Z.) Japonya ile de işbirliği yaptığı hipotezi (abç, G.Z.) bugün var olan kanıtları açıklayabilir.” (Önsöz’den, s. 9)

“Bu makale, Leon Trotskiy’in 1930’lu yıllarda hükümet ve/veya (abç. G.Z.) ordudan Alman ve/veya (abç, G.Z.) görevlilerle işbirliği kurmuş olabileceğine (abç, G.Z) dair kanıtlara yönelik bir sondaj çalışmasıdır.” (s. 13-14)

“Yakir’e ait mektubun  başka bir kısmı daha bu yayımlanan kısma dâhil edilmemiştir. Yakir, devlete karşı işlediği ihaneti itiraf ettiğine göre, burada Trotskiy’le ve hatta kim bilir (abç, G.Z.) belki (abç, G.Z.) bir kısım başka istihbarat örgütleriyle beraber Almanya’yla yaptıkları işbirliğine atıfta da bulunuyor olabilir (abç, G.Z.).” (s. 18)

“Farklı birçok araştırma projesi vesilesiyle eski Sovyet arşivlerinden türlü dokümanlar okurken, Trotskiy’in Almanya ile işbirliği yapmış olabileceğine (abç, G.Z.) dair ek bir takım kanıtlar sunar gibi gözüken (abç, G.Z.) birçok belge tespit ettik.” (s. 20)

İnsanları ölüme gönderiyorsun, tarih yazarken de bir kere daha aynı şeyi yapıyorsun ve kullandığın terimlere bak: “bir şekilde”, “muhtemelen”, (ve/veya), “olabileceğine”, “kim bilir”, “belki”, “olabilir”, “gibi gözüken” ve en komiği de “hipotez”. Bir savcı çıksa ve “benim hipotezime göre bu adam katildir” dese ne deriz! 

“Güçlü Kanıtlara Sahibiz”

“İtirafların aslen yalan olmadıkları ve Moskova Mahkeme sanıklarının Sovyet hükümetine karşı düzenlenen komploları itiraf ederken gerçekte doğruyu söylediklerine dair güçlü kanıtlara sahip olduğumuzu gösteren birçok çalışma yaptık.” (s. 19)

Doğru ya, Moskova Duruşmalarının savcıları ve sorgucuları da “güçlü kanıtlara” sahiptiler. Ama yazarın “çalışmalarının” hiçbir ürününü göremedik bu kitapta.

“Leon Trotskiy ve oğlu Leon Sedov, her üç Moskova Mahkemesi tarafından gıyaplarında suçlu bulunmuşlardı. Eğer suçlamalar ve diğer sanıkların itirafları yerindeyse, ki şimdiye kadarki araştırmamız yerinde olduğunu söylüyor, bu durum Trotskiy’in faşist Almanya ve militarist Japonya ile işbirliği yürüttüğüne dair neticeler doğurmaktadır” (s. 19)

“Bir kamu davasında zanlının kimi hakları vardır… Tarihçilerin durumu biraz farklıdır. Ölmüş kişilerin, savunulması gereken bu türden hakları yoktur. Bu nedenle, tarihçinin herhangi bir şekilde masumiyet karinesi ya da ya da ‘makul şüphe’ ile bağlı olması beklenemez” (s. 25)

Yani yazarımız, tarihçi istediği gibi atar tutar, keser biçer, eğer ölmüşse, ele aldığı kişiye karşı hiçbir sorumluluğu yoktur demek istiyor. Ben tarihçiliği kasaplıktan daha farklı bir meslek sanırdım.

“Elimizde gerekli olandan çok daha fazla kanıt bulunuyor.” (s. 26)

Gerekli olan ne kadardır bilmiyorum ama 26. Sayfaya geldik bu kanıtlardan hiçbirini göremiyoruz. Yazar hâlâ kanıtlar üzerine top dolandırıp duruyor. Şu ana kadar söyledikleri şu meşum sahte itiraflar. Tabii ki bu deli zırvası, NKVD uydurması itirafları tartışmayacağız bile.

Ben kitapta araştırmaların ürününü göremedim! Ve yazar onca kıvranmasına rağmen, baskı, ölüm tehdidi ve işkenceyle alınmış uydurma itirafların dışında doğru dürüst hiçbir kanıt göstermiş değil. İtirafların dışında birkaç uyduruk kanıt ileri sürüyor ki, onlara da değineceğiz. 

“İleride Trotskiy’e yönelik suçlamaların yanlış olduğuna dair başka kanıtlar sunulması halinde, Trotskiy’in Almanya ve Japonya ile işbirliği yapmadığına ikna olmaya hazırız.” (s. 23)

Evet ama güzel kardeşim, sen itiraflardan başka bir kanıt ileri sürmüş değilsin ki doğru dürüst. Ne yapalım? Ölenleri mezarlarından çıkartıp aksi yönde itiraf mı alalım? Yoksa Alman ve Japon elçiliklerinden bu insanın ajanları olmadığına dair belge mi getirelim? Suçlananın kendi masumiyetini ispat etmesi diye bir şey yoktur. Suçlayanın iddiasını kanıtlaması diye bir şey vardık ki, sen de bunu bir türlü yapamıyorsun.

“Mutlak kanıt diye bir şey yoktur… Prensipte ‘tartışmasız kanıt’ – reddedilemeyecek kadar güçlü ve gerçeği birebir yansıtan kanıt- diye bir şey yoktur.” (s. 24)

O zaman her türlü uydurma iddiayı kanıt diye ileri sürme hakkına sahip mi olacaksın yani? Ben de şöyle diyorum: “Grover Furr Amerikan ajanıdır. CIA ona bugüne kadar kol kanat germese bu çalışmaları bu kadar serbestçe nasıl yapabilirdi?” Tamam, “kanıt”ım o kadar sağlam görünmüyor ama yine de bir kanıttır. Kanıt kanıttır, gerçeği birebir yansıtmasa da, tartışılır olsa da!

Şimdi sıkı durun. 29. Sayfada ilk kez itiraf olmayan bir kanıt ileri sürülüyor. Troçki’nin SBKP Merkez Komitesi’ni, Stalin önderliğini reddetmeye çağıran gerçek bir belge bu. Grover (Groveler olsaydı tam anlamını bulacaktı: Alçak anlamına gelir) Furr’un bütün kitap boyunca ileri sürebildiği tek belge bu. Bakın, NKVD bu telgrafı Stalin’in önüne koyunca neler olmuş:

“Stalin telgrafın üzerine şu notu düştü: ‘Çirkin casus. Hitler’in küstah casusu.’ Stalin bu ‘cümle”sinin altına yalnız imzasını atmakla kalmadı, ama aynı zamanda onu V. Molotov’a, K. Vorosilov’a, A. Mikoyan’a ve A. Jdanov’a imzalamaları için verdi.” (29)

Ve yazarın yorumu:

“Stalin’in, Trotskiy’in Almanlarla ortaklaşa kumpas kurduğuna inandığına dair elimizde ek kanıtlar var.” (s. 31)

Kanıt göstermenize gerek yok sayın Groveler, biz de inandık Stalin’in çok öfkelenip böyle bir not düştüğüne. Eh, Stalin “bile” Trotskiy’nin Alman ajanı olduğuna inanmışsa artık yapılacak bir şey yok, bu adam gerçekten “ajan”!!!

Ama yazar, bununla yetinmek istemiyor. Mantık oyunlarıyla, daha doğrusu Aristo mantığıyla bizi ikna etme çabasını sürdürüyor:

“Böylesi bir ilişkinin kesin olarak var olduğuna dair a priori bir kararımız olduğu için değil, ama prensipte böyle bir ilişkinin olmadığını gösteren negatif bir kanıt olamayacağı için böyle bir ilişkinin var olduğunu gösteren kanıtlar arıyoruz.” (s. 33)

Arıyor ama şu ana kadar uyduruk itirafların ve Stalin’in Troçki’nin telgrafının altına düştüğü öfkeli notun dışında başka “kanıt” bulabilmiş değil. Yazarın yukarıdaki cümlesini bir başka olaya şöyle uyarlayabilir miyiz acaba: “Hırsızlığın olmadığını gösteren negatif bir kanıt olamayacağı için hırsızlığın olduğunu gösteren kanıtlar arıyoruz.” Yani elimizde bir “hırsız” var, “hırsız”, böyle bir hırsızlık olayı olmadığını kanıtlayacak kanıtlara sahip olmadığından, onun hırsız olduğunu kanıtlayacak kanıtlar aramak durumundayız!

Peki, Stalin’in “Troçki’nin Alman ajanı olduğuna” inanan notundan başka bir yazılı belge var mı? Yok ama böyle durumlarda yazılı belge olmaz zaten. Bakın bunu nasıl açıklıyor yazarımız:

“Ayrıca casusluk ve komplo anlaşmalarının ilk elden yazılı olması ne derece beklenir bir durumdur? Bir noktada yazılmış olabilecek her şey ya sıkı bir şekilde gizlenmiş ya da daha ziyade okunur okunmaz ortadan kaldırılmıştır. Bu türden bir yazılı kanıtın ortada kalması her işbirlikçi için korkunç bir tehlike arz edecektir.” (s. 36)

Böylece, belge bulunmaması bile ajanların gizli faaliyetlerinin ürünü bir “kanıt” olarak görülebilir pekâlâ!

Demek ki, ortada uyduruk itiraflardan başka bir şey yok, kitabın 38. Sayfasına geldiğimiz halde. O zaman itirafların doğruluğuna abanmaktan başka çare kalmıyor. Yazar da bunu yapıyor:

“Şimdiye kadar hiç kimse itirafların yanlışlığını gösteren bir kanıt sunmadı.” (s. 38)

Böyle bir kanıt nasıl sürülebilir, bilmiyorum? Bir tek şey olabilirdi. O da itirafı yapanların bu itiraflarının sahte olduğunu açıklamaları. Ne var ki, itirafları yapanların hepsi öldürüldü ya da çalışma kamplarında öldü.

“İşkence Yokmuş” ya da… Varmış ama…

İtiraflardan başka elinde bir şey olmayan yazar, itirafların işkenceyle alınmış olabileceği ihtimali üzerinde durarak şöyle diyor:

“Bu makalede, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde Trotskiy’in Almanya ya da Japonya ile işbirliği yaptığını ima eden sanıkların, şu ya da bu yolla yanlış ifade vermeye zorlanmış olabilecekleri hipotezini gerçekçi bulmuyoruz. En önemlisi de işkence ya da işkence tehdidi olduğuna dair suçlamalar… Moskova Mahkemeleri’ndeki sanıkların işkence görmedikleri ya da benzeri bir şekilde tehdit edilmek suretiyle yanlış ifade vermeye zorlanmadıklarına dair elimizde hayli kanıt var.” (s. 38)

“Mahkeme tanıklıklarına dair her yorum, tıpkı kanıt yorumlarında olduğu üzere, yalnızca birer hipotez. ‘İşkence’ bunlardan birisi. Her türden hipotez gibi, bu hipotezin de makul bir açıklayıcılığının olabilmesi için kanıt gerekir. Bu durumdaysa, böylesi bir kanıt bulunmuyor.” (s. 38-39)

“Radek, soruşturmacıların kendisine hiçbir şekilde işkence yapmadıklarını… söylüyor.” (s. 39)

Bir kere, işkence yapanlar her zaman işkence izlerini ortadan kaldırırlar, bu konuda mümkün olduğunca kanıt bırakmazlar. İkincisi, aldıkları ifadelerin sonuna (biz de yaşadık) her zaman, bu ifadenin baskı ve işkence altında alınmadığı ibaresini yazarlar. Üçüncüsü, tamamen kapalı bir rejimde bunu bile yapmaya gerek yoktur. Çünkü işkenceden çok, ölüm tehdidi ve ailelerinin yok edilmesi tehdidi altında olan tutuklular, eğer itiraf yapmışlarsa, bunu mahkemede ya da temyizde reddetme ihtimalleri yoktur. Sadece ölümden bir ihtimal kurtulabilmek için itiraflarına sonuna kadar sadık kalmak zorunda hissederler kendilerini. Eğer ifadelerinden dönerlerse kendilerinin de, ailelerinin de anında yok edileceğini bilmektedirler. Gerçi itiraflarına sadık kalmaları da onları kurtaramamıştır. Zaten eğer itiraf yapmayı kabul etmeselerdi bu son şanslarını da kullanamayacak ve mahkemeye bile çıkarılmadan öldürüleceklerdi. Bu bakımdan, Büyük Temizliklerde işkence sadece yan bir unsurdur. Esas olan, ölüm tehdidi ve ailelerin yok edilmesi tehdididir. İtirafları bu kadar “tutarlı” (NKVD tarafından düzenleniyorlardı) ve ısrarlı kılan işte tutuklulara hiçbir çıkış yolu bırakmayan bu totaliter, kapalı rejimdir ki, totaliterlik ve kapalılık açısından Hitler rejime bile Stalin rejimi ile kıyaslanamaz.

Öte yandan, komik olan, yazarın bir yandan, “1989 tarihli belge, sanıklardan itiraf elde edebilmek için onlara karşı ‘yasadışı baskı metotlarının (nezakonnye mery vozdeistviia) uygulandığı iddiasında bulunuyor. Ancak bu ciddi itham, herhangi bir yerde herhangi bir kanıtla desteklenmiyor” (s. 72) diyerek işkenceyi reddederken, bir yandan da Büyük Temizliklerin en hararetli iki yılında, Stalin’le yakın işbirliği halinde NKVD’yi ve sorguları yöneten Yezhov’un işkence yaptığından ve Yezhov’un “kemik kıranları”ndan söz etmesidir.

“Frinovskiy, Yejov ve onunla hareket eden diğer komplocuların ki buna kendisi de dâhil, başka birçok kişiye işkence yaptıklarını ve bu kişiler hakkında sahte suçlamalarda bulunduklarını itiraf ediyor.” (s. 39)

“Frenovskiy, işkenceyi ya da masum insanlara karşı yöneltilen sahte suçlamaları hiçbir şekilde reddetmiyor. Daha ziyade, Yejov’un ‘Buharin’ davası sanıklarıyla başa çıkma şekliyle, diğer davalardaki birçok masum kurbana davranma biçimini karşılaştırıyor. Yani bu kişilere, Yejov’un NKVD’deki adamlarının yazdığı itirafları imzalamaları için nasıl da yine Yejov’un ‘kemik kırıcıları’ tarafından işkence yapıldığı meselesini dile getiriyor.” (s. 40)

Gerçi ben Frinovskiy’in bu itirafına da inanmam, çünkü bu da baskı ve işkence altında alınmış bir ifadedir. Bunu burada nakletmemin sebebi, yazarın, genelde işkenceleri reddederken, iş, daha sonra Stalin’in tasfiye ettiği NKVD şefi Yezhov’a gelince işkencenin varlığını kabul etmesindeki tutarsızlığı göstermektir. Nitekim, yukarıda aktardığım cümlesinden hemen sonra, “yanlış anlamaları” önlemek için şunu da eklemeyi gerekli görüyor:

“Ancak Frinovskiy, Mart 1938’deki ‘Sağcı ve Troçkist Blok’ ve ‘Buharin’ davalarında bu yöntemi uygulamadıklarını açık bir şekilde söylüyor.” (s. 39)

Tabii öyle söyleyecek. Çünkü bu sefer NKVD, eski şefi Yezhov’un aleyhinde itiraflar almak peşinde. Bunu yaparken de elbette geçmişteki Moskova davalarına halel gelmemesi için o zaman yapılmadı diye söyletecekler Frinovsky’e. Gerçi, bana sorarsanız, ben de gösteri davalarına çıkarılan tutuklulara açık, fiziki işkencenin (hadi şimdilik, uykusuz bırakma vb. gibi korkunç işkence yöntemlerini işkenceden saymamış olalım) pek yapılmadığı kanısındayım. Neden? Çünkü buna gerek kalmadı. Bunu söylerken, davaya çıkarılmayan nicelerinin kesinlikle işkencenin envayi çeşidini görmüş olduklarını da ekleyeyim. Bunlar, itiraf yapmayı kabul etmeyenlerdi. Ölüm ve ailelerin öldürüleceği tehdidi sökmeyince bu tutuklulara işkence yapıldığı kesindir. Ancak bu da sökmeyince, mahkemeye bile çıkarılmadan yok edildiler. Mahkemeye çıkarılmayı kabul edenler ise, ölüm ve ailelerinin yok edileceği tehdidi karşısında, işkenceye gerek kalmadan itiraf yapmayı kabul ettiler ve adeta birer tiyatro oyuncusu gibi oyunlarına çalıştırıldılar. Böyle yaparak ailelerini ve kendilerini kurtaracaklarını ummuşlardı. Nitekim yazar, Frinovskiy’nin itiraflarına dayanarak, Yezhov’un, Rıkov ve Buharin karşısında ölüm tehdidini ileri sürdüğünü şöyle aktarmaktadır (itirafların hiçbirine asla inanmadığımı bir kere daha belirterek): 

“Yejov… Yagoda ile uzun bir müddet konuştu ve bu konuşmanın özü, esasında, Yagoda’ya, kendisinin kurşuna dizilmeyeceğine dair teminat vermekti. Yejov birçok defa Buharin ve Rıkov’la görüştü. Her ikisini de rahatlatmak amacıyla onlara, hiçbir koşulda kurşuna dizilmeyeceklerinin teminatını verdi. Yejov, Bulanov’la tek bir görüşme yaptı, şöyle dedi: ‘Duruşmada düzgün davran; kurşuna dizilmemeni talep edeceğim.” (s. 40)

Nitekim, itiraflara neden olan esas etkenin ölüm tehdidi olduğunu yazar da kabul ediyor:

“Bir sanık savcılıkla işbirliği yapmaya, mahkemenin daha hoşgörülü olacağı, ‘elde edebileceği en iyi anlaşmayı yapabilmek’ umuduyla karar verir. Bu durumun Buharin’in suçunu itiraf etmesinin ana nedeni olduğu artık hiç şüphe götürmemektedir. Ocak 1937’deki İkinci Moskova Mahkemesi’nde, dört sanık –Radek, Sokolnikov, Arnold ve Stroilov – savcılıkla tam olarak işbirliği yaptıkları için ölüm cezası yerine hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bunlardan ikisi, Grigoriy Sokolnikov ve Karl Radek, baş sanıklardı. Bu durum, diğer tüm sanıklar için suçlarını daha fazla inkâr etmenin anlamsız olduğunu gösterdi ve işbirliği yapmaları için esaslı bir teşvik oldu.” (s. 42)

Kısacası, itiraf yapın, ölümden kurtulun! Gerçi çoğu için bu itiraflar da ölümden kurtulmayı getirmedi.

Yazarda dahası da var. Şu cümleye bakın:

“… ayrıca bir şüphelinin bir tür ‘fiziksel baskı’ görmüş olması, onun masum olduğuna dair bir kanıt değildir.” (s. 132)

“Eğer elimizde Yakovlev’e gerçek bir işkence yapıldığına dair bir kanıt olsaydı bile, bu, onun masum olduğu anlamına gelmezdi.” (s. 132)

Ben buna, 12 Mart mahkemelerinin, “sanığa baskının ve işkencenin, doğruyu söyletmek amacıyla yapılıp yapılmadığının araştırılması” argümanını da ekleyeyim!

Dahası, yazar, bir yandan Yezhov’un ve kemik kırıcılarının çok sayıda insandan işkence ile ifade aldığını ve Stalin’i “yanılttığını” ileri sürüyor, bir yandan da Troçki’nin “ajanlığına” en büyük “kanıt” olarak gösterdiği Mareşal Tukaçevski’nin, Yezhov tarafından alınmış ifadelerini içeren beyanları kanıt olarak ileri sürüyor:

“29 Mayıs 1937’de Yejov Tuhaçevskiy’i sorguladı. Bu sorgulama sonucunda Tuhaçevskiy şu itiraflarda bulundu…”  (s. 153-154)

“Eylül 1937’de Yezov Stalin’e, Çekoslovakya’daki Askeri Ataşe Albay L.A. Şnitman’ın faaliyetlerini değerlendiren özel bir mektup gönderdi… Şnitman… sorgusu esnasında soruşturmacılara, Tuhaçevskiy’in talimatı üzerinde Paris’te Trotskiy’in oğlu Sedov’la yabancı istihbarat ajanlarına gizli bilgi kaçırmak üzerine yaptıkları ‘toplantılardan’ söz etti.” (s. 162)

Anlaşılıyor ki, Yezov’un kemik kırıcıları iyi çalışmışlar. Onlar kemik kırıcı. Yazar ise kemik toplayıcı!

Yezhov, Her Şeyi Stalin’den Habersiz Yapmış!!!

Yazar, Büyük Temizliklerin iki yılı boyunca, bunca işkenceyi, bunca ölüm ve öldürme tehdidini, bunca infazı bizzat örgütleyen ve yürüten Yezhov’un bütün bunları Stalin’in haberi olmadan yaptığına bizi inandırmaya çalışırken, bizi aptal ya da çocuk yerine koymuyor mu? Ya bunu bunca yıl sonra sırf kendi ideolojik temellerini ve ikonlarını sağlamlaştırmak amacıyla Türkçeye çevirip iftiharla bastıranlara ne demeli? Yezhov’dan günü birlik rapor alan ve bizzat Yezhov’un da her hareketini yine NKVD içindeki farklı şebekeler tarafından an be an izlettiren Stalin’in bunca işkenceden, kemik kıranlardan, ölüm tehdidi ile sahte ifade düzenletildiğinden (ifadelerin nasıl olması gerektiğini çoğu durumlarda doğrudan kendisi düzenliyor ve Yezhov’a notlar halinde yolluyordu) ve on binlerce insanın ölüme gönderildiğinden (çoğu ölüm kararının yanında Stalin’in parafı bulunmaktadır) haberi olmadığına üç yaşında çocukların bile inanması oldukça zorken, bize “Stalin hakkındaki gerçekleri” sunduğu ilan edilen bir yazarın ve kitabının yutturulmaya çalışılması gerçekten utanç vericidir. Şuraya bakın:

“Yejov, Stalin yönetimine karşı kendi komplosunu kurmuştu. Bu komployu hayata geçirmek için kendisi ve yandaşları, ellerinden geldiğince çok sayıda masum Sovyet yurttaşını katletti. Yezov’un itirafları, bu korkunç olayları anlatmaktadır. “ (s. 8)

O kadar çok masum Sovyet insanını katlediyor, bunu sağır sultan bile duyuyor, çoğu parti üyesi ve kadrosu olan bu insanları neredeyse tek tek tanıyan Stalin bu durumdan iki yıl boyunca haberdar olmuyor! Grover, acaba kendisi inanıyor mu bu yazdıklarına, merak ediyorum. Eğer inanarak yazıyorsa saflığına gülüp geçeceğim. İnanmadan yazıyorsa, işte o zaman katliamcıların yardakçısı olduğunu görüp üzüleceğim.  

Troçki’nin “Ajanlığı” Mevzuuna Devam…

Evet, 47. Sayfaya geldik ve Troçki’nin “ajanlığı” konusunda, ölüm tehdidiyle alınmış itiraflar dışında herhangi bir kanıt halen yok ortada.  Yazar, gerçek kanıtların olmadığını kendisi de görüp “kanıt, kanıt” diye kıvranmaya devam ediyor:

“ ‘Kanıt eksikliği’ bu durumda, bloğun 1932’den sonra da var olduğunu gösteren bir kanıtın olmayışı – ‘hiçbir kanıt olmadığının kanıtı değildir’. Henüz elimizde bir kanıtın olmayışı, böyle bir kanıtın var olmadığı ve/veya hiç var olmamış olduğu anlamına gelmez.” (s. 47)

Eh o zaman kanıtını görelim!

“Trotskiy’in arşivinde Mihver’le doğrudan bir ilişki kurduğunu gösteren herhangi bir kanıtın bulunmaması, bu türden bir kanıtın hiç olmadığının kanıtı değildir.” (s. 48)

Allahaşkına yeter artık. Bırak şu işkenceyi de itiraf dışında başka kanıtın varsa göster. Hah, tamam, şimdi geliyor büyük kanıt:

“Bu işbirliğine dair Sovyetler dışından çok küçük bir kanıtımız var. 1937 yılının Şubat ayında, Japon Savaş Bakanı General Hajime Sugiyama, bir toplantıda Japonya’nın, Japonya’ya istihbarat sağlayan SSCB’deki muhaliflerle temas halinde olduğunu söyledi.” (s. 48)

Gerçekten küçükmüş, ben de büyük bir parça sanmıştım. Yahu böyle şey olur mu? Muhalif kim? Binbir çeşit muhalif var. Ta 1917’den beri muhalefet eden “Beyaz Ruslar” var mesela. Bir “muhalif” sözcüğüne dayanarak insanları nasıl suçlarsın! Peki o zaman, şöyle yapalım: Türkiye Dışişleri Bakanı, Amerika’daki muhaliflerle temasımız var, dedi. O zaman Grove Furr (eğer rejime muhalifse tabii) Türkiye istihbarat örgütleriyle bağı olduğu için tutuklanabilir mi? İnsanın böyle bir şey ileri sürebilmesi için aklını kaçırmış olması gerekiyor. Başka bir izah gelmiyor aklıma. Ya da Grove Furr gibi bir kanıt arayıcısının çaresizliğinin göstergesi olarak da alabiliriz yukarıdaki “kanıtı”. Öte yandan, küçük-büyük bir kanıt ileri sürülürken, doğrudan belge verilmesi gerekir. Yazar belge vermemiş nedense. Gösterdiği kaynak ise iyice kuşku uyandırıcı: “Sovyetler Tokyo ile ‘Troçkizm’ Arasında Bağ Olduğunu İddia Ediyor”, New York Times, yani “kanıt”ın kaynağı, bizzat suçlamayı üretenler.

Tamam tamam, bu kadar değilmiş, arkadan biraz daha “iri kıyımca” bir başka kanıt daha geliyormuş:

“SSCB’deki üst düzey askeri yöneticilerin bir darbe hazırlığında olduklarını bildiğine dair Almanya’nın Çekoslovakya büyükelçisinin doğrudan tanıklığını biliyoruz. Çek ulusal arşivlerinde bulunan bu belge, ancak 1987 yılında keşfedildi.” (s. 48-49)

Yazar nedense bu kadar “önemli” bir belgeye kitabında yer vermeyi gereksiz görmüş ve “biliyoruz” diyerek geçiştirmiş. Ama belgenin kendisini de koysaydı pek bir önemi yoktu. Çünkü NAZİ’lerin, hemen savaş öncesinde Kızıl Ordu’yu iyice zayıflatmak ve ordu saflarında kargaşalığa yol açmak için, Kızıl Ordu’nun en güzide komutanlarının ajanları olduğu yolundaki sahte belgeleri NKVD’ye kasten sızdırdığı çok yazılıp çizilmiştir. Bunun sivil kadrolar için de yapıldığını açıklayanlardan biri de, Alman istihbaratı içinde Komintern adına ajanlık yapmış olan Jan Valtin’dir (Karanlığın Ötesinde, çev: Gün Zileli, Kibele, 2009, s. 747). Kaldı ki, Hitler, böyle bir darbenin hazırlandığını bildirmiş olsa bile, bu yine de kanıt olmaz. Sadece, bu iddiayı ileri sürenlerin elinde bir argüman olur. Çünkü, yazar “kanıt kanıt” diyor ama aslında kanıtın ne demek olduğunu bilmiyor. Kanıt, söylentiye, tahmine ya da genel ifadelere dayanmaz. Son derece somut bir şeydir. Örnek verecek olursam, bir cinayet zanlısı hakkında verilmiş şöyle bir ifade kanıt değildir: “Ben zanlının kahvede, arkadaşlarına, ‘onu öldürmezsem ne olayım’ dediğini duydum.” Bu ifade, zanlının maktüle düşmanlığının kanıtı olabilir ama cinayeti onun işlediğinin kanıtı olamaz. Koca akademisyene hukuk öğreteceğim aklıma gelmezdi doğrusu. Öte yandan, Hitler’in telgrafı bu kadar bir somutluk bile taşımamaktadır. Kimdir “üst düzey” askeri yöneticiler? Tukaçevski ve Yakir’in bu “üst düzey”e dâhil olup olmadıkları nereden bellidir? Ayrıca bu kanıt kitaba, salt Troçki’nin Alman ajanı olduğunu ispatlamak için konmuştur. Mantık şudur: Hitler, Kızıl ordu üst yöneticilerinin darbe hazırladığını bildiğini bildiren bir telgraf çekmiştir. Bu üst düzey yöneticiler Tukaçevski ve Yakir’ir. Tukaçevski ve Yakir itiraflarında (tabii ki uydurma itiraflarında) Troçki’yle bağlantılı olduklarını söylemişlerdir. O halde Troçki bir “Nazi ajanıdır”. Bu bağlantı kurma yöntemiyle herkesi ipe göndermek mümkündür.

“Her soruşturmacı ya da tarihçi için, suçlanan birisinin suçunu itiraf etmesi masum olduğunu beyan etmesinden daha ilgi çekici bir olaydır. Bu nedenle, Trotskiy’in, kendisinin masum olduğunu iddia etmesi tek başına çok az şey söyler.” (s. 55)

Zaten görüyorum ki, “tarihçi” ile soruşturmacı arasında pek fark kalmamış bu durumda. Ama “tarihçi”miz şunu unutuyor ki, bir sanığın (ve bu davalardaki tüm sanıkların toplu halde), hem de ölümle karşı karşıya oldukları bir durumda “suçlu” olduklarını ifade etmesi, “ilgi çekici” olmanın ötesinde, fazlasıyla kuşku çekici bir durumdur. Hatta kuşku çekmeyi de bırakın, normal bir hukukçunun (ve tabii tarihçinin) yargılamanın sahte olduğuna inanması için yeterli nedendir.

Öte yandan, yazarın, ağzının söylediğini kulağı duymamaktadır:

“Bir suç işlemekle itham edildiğinde, masum ya da suçlu herkesin, masum olduğunu iddia etmesi beklenir.” (s. 61)

O halde Moskova Duruşmalarının tutukluları acaba neden topluca bu “beklenti”nin tersine hareket etmişlerdir. Yoksa topluca intihar etmeye mi karar vermişlerdi!!!

Ah Şu Bristol Oteli…

NKVD, sahte ifadeleri ve itirafları düzenlerken bir hata yaptı. Goltsman’ın Kasım 1932’de Kopenhag’daki Bristol Oteli’nde Troçki’nin oğlu Sedov’la görüştüğü yönündeki düzenlemeydi bu. Oysa Bristol Oteli 1917 yılında yanmış ve ortadan kalkmıştı. Ya da yazarın iddiasını esas alacak olursak, yanmamıştı da kapanmıştı. İşte “tarihçi”miz, NKVD’nin bu hatasını da telif etme çabasına girmiş 56-61. sayfalar arasında. Bu saçmalıklara burada uzun uzun yer verecek değilim. Ancak yazarın izahından çıkan sonuç şudur: Bristol oteli kapanmıştır ama binanın yan tarafındaki “Bristol Hotel” levhası kalkmamıştır. Goltsman, bu levhaya aldanarak girdiği yerin fırın değil de, otel olduğunu sanmış meğer. 

“Sonuç olarak Goltsman, “Hotel Bristol” bahsinde aslında gerçeği söylüyordu. Otelin adını, hemen yanıbaşında bulunan ve otelle içeriden bir geçişle birbirine bağlı olan hamur işi dükkânının adıyla karıştırmak konusunda yaptığı hatayı, pek muhtemelen o dönemde birçok kişi yapıyordu.” (s. 59)

Bu “pek çok kişi”ye NKVD görevlilerini de ekleyelim mi? Tabii, sadece eski şehir rehberine bakmayıp da oraya kadar gitme zahmetine katlanmışlarsa. Bu arada Troçkistlere de bir eleştirim var! Girdiği yerin bir otel mi, yoksa fırın mı olduğunu ayırt edemeyen biriyle ciddi çalışmalar yapmaya kalkmaları büyük bir hata!  İlahi komedi! (Ek: Sedov, Goltsman’a, şu sokaktaki fırında buluşalım diyor. Goltsman da fırına geliyor. Fakat tam içeri girerken “Bristol Hotel” yazısını görüyor ve herhalde bu fırının adı “Bristol Otel” diye düşünüp içeri giriyor ve hafızasında bu isim yer ettiği için NKVD’de fırının adını “Bristol Hotel” diye veriyor. Diğer versiyon: Sedov, yoldan geçerken “Bristol Hotel” tabelasını aklına yazıyor ve Goltsman’a, “Bristol Hotel”de buluşalım diye haber yolluyor. Goltsman da “Bristol Hotel” tabelasını görünce, hah tamam burası deyip içeri giriyor. İçinde ekmek pişirilen tuhaf bir “otel” burası ama ne yapalım. Örgüt disiplinine sahip Goltsman, “Sedov otel dediyse oteldir” diye düşünüyor ve NKVD’cilere bu yönde ifade veriyor!!!)

Yeniden Kanıtlara Dönelim… 

Yazar yılmak nedir bilmiyor. Yola devam:

“Sanıkların tehdit edildikleri ya da işkence gördükleri ya da türlü vaatlerle yalan beyanlarda bulunmaya zorlandıklarını gösteren, adını anmaya değecek tek bir kanıt bile bulunmamaktadır.” (s. 61)

Bunun böyle olduğunu, yani baskıyla itirafa zorlandıklarını açıklamak sadece yargılananların yapacağı bir şeydi. Onlar ise, zaten böyle yapmayacaklarından emin olunduktan sonra mahkemeye çıkarıldılar. Buna rağmen aralarından biri, Krestinski, yargılama sırasında NKVD’nin belirlediği ifadeden sapma gösterdi ve iddiaların doğru olmadığını söylemeye başladı. O zaman, verilen sözlü itirafları arka taraftaki bir odadan satır satır izleyen NKVD, mikrofonun sesini kesti ve yargıç acilen duruşmaya bir gün ara verdi. Krestinski, ertesi günkü duruşmaya bitkin bir şekilde getirildi, bir gün önce fenalık geçirdiğini söyledikten sonra, NKVD’nin belirlediği itirafına kaldığı yerden devam etti. O arada Krestinski’ye ne yapıldı dersiniz?

Yazar ısrarlı ve kararlı.

“(Temyiz başvurusu) yapan tüm sanıklar, kendi itirafları ve diğer sanıkların suçlamaları sonucunda ölüm cezasına çarptırılmışlardı. Eğer itiraflarını geri çekecek ve masum olduklarını iddia edeceklerse, bu, onların son şanslarıydı. Hiçbirisi bunu yapmadı. Her biri kendi suçunu yeniden dile getirdi.” (s. 62)

Tam tersine bu durum, sanıkların NKVD’nin kayıtsız şartsız esiri haline getirildiğinin açık göstergesidir. Temyizde bile ifadelerini geri almıyorlarsa bu, ifadelerinin doğruluğunu değil, sadece bunu gösterir. NKVD onları öylesine teslim almıştır ki, hiçbir aşamada NKVD’nin çizdiği senaryoyu reddeden bir tutum takınamazlardı. Böyle bir şey yaptıkları an kendilerini neyin beklediğini çok iyi biliyorlardı. Yazarın sözünü ettiği “son şans” sonuna kadar NKVD’nin emirlerini yerine getirmekti ve öyle yaptılar.

Öte yandan, NKVD biraz olsun inandırıcı olmak için çaba bile göstermemiştir. Aslında inandırıcı olmak için tutuklulardan birkaçına suçu inkâr ve kendini savunma rolü verilseydi, diğerlerinin tutumu biraz daha inandırıcı olabilirdi. Ama totalizmle gözü dönmüş Stalin ve NKVD, böyle bir mizanseni bile akıl edemedi.

“Moskova Mahkemeleri sanıklarının itirafları, diğer kanıtlara ya da herhangi bir kanıta gösterdiğimiz saygıyla eşit derecede saygı görmeli. Tespit edilmeli, derlenmeli ve üzerinde çalışılmalı. Biz bunu yaptık.” (s. 62)

Bunu yaptığınız belli oluyor zaten. Üstelik başka bir kanıt da yok ki. Bu durumda yazar bizi, bu düzmece itiraflara saygı göstermeye çağırıyor. Haydi oradan. Ne sana ne de kanıtlarına saygı göstereceğiz. Yalana, düzmece şeylere saygı gösteren kendine saygı göstermiyor demektir.

Bundan sonra kitap 114. Sayfaya kadar, NKVD’nin düzmece ifadelerinden alıntılarla ve bu tiyatronun savcı rolündeki oyuncusu Vişinski’nin mütehakkim ve tutukluları horlayan sorularıyla, tutukluların kendilerini aşağılamalarıyla devam ediyor. Ondan sonra geliyoruz, Stalin’in yalancı olup olmadığı tartışmasına. Buralar ilahi komedinin zirve noktaları olarak da okunabilir.

Stalin Yalan mı Söylüyordu Yani?!..

Yazarın “kanıt”ları arasında “Stalin’in yalancı olmadığı” gibi komik olanları da var. Yani şu: “Stalin yalan söylemez, o halde ‘Troçki ajandır’ derken doğru söylemiştir”!!!

“Stalin’in, herhangi bir siyasi şahsiyetin olduğundan daha fazla ‘yalancı’ olduğuna inanmak (ohooo, o zaman Stalin hapı yuttu, Siyasi şahsiyetler felaket yalancı olur, G.Z.)için, hiçbir sebebimiz bulunmuyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca yaptığımız araştırmalar esnasında, Stalin’in Katin meselesi hariç “yalan söylediği’ hiçbir örneğe rastlamadık. (Gerçi tanıdığımız bazı Stalin aklayıcılar katin ormanı katliamının da Nazi ve CIA uydurması olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu durumda biz Grover’in yalancısıyız! G. Z.) Katin çok farklı bir durumdu. Temel iddia Stalin’in yabancı güçlere yalan söylemesi meselesiydi ki bu, hükümetlerin her zaman başvurdukları bir yöntemdir.” (s. 114)

Bu yalan meselesi gerçekten mizah boyutlarına varmaktadır. İzin verin de şunu da alayım:

“Ne olursa olsun yalan söylemek evrensel bir insan özelliğidir (Evrensel insan Hakları beyannamesine konsa yeridir! G.Z). Herkes yalan söyler (Stalin dahil mi, hariç mi! G.Z.). Bu nedenle, bir kişinin şu ya da bu durumda yalan söylemiş olması, onun başka zamanlarda da yalan söylediği anlamına gelmez. Burada Stalin’in Dimitrof ve Manuilskiy’e ya da Trotskiy’in telgrafı üzerine düştüğü notlarda ya da başka herhangi bir anda yalan söylediğini düşünmemizi gerektirecek kesin bir kanıt yoksa elimizde, Stalin’in yalan söylediğini düşünmemizi gerektirecek bir sebep yok demektir… Bu tarihsel şahsiyete ya ‘her zaman güvenilir’ ya da ‘hiçbir zaman güvenilmez’ gibi bir düstur olamaz.” (s. 114-115)

Yazar, elimize Stalin’e ne zaman güvenebileceğimiz konusunda bir kılavuz verseydi iyi olurdu!

Totaliter Diktatörlük Koşullarında İtiraf Ne Anlama Gelir?

Şu “kanıt” itiraflarına yeniden dönelim. Yazar, şöyle demiş:

“Bir kişinin suç işlemekle itham edilmesi durumunda, bunun inkâr edilmesi beklenilen bir durumdur. Kişi masumsa masum olduğu için. Kişi gerçekten suçluysa bu durumun sonuçlarından kurtulmak için. Bu nedenle de bir suçun itiraf edilmesi genel olarak masumiyet beyanından çok daha kayda değer bir hadisedir.” (s. 174)

Evet ama, yazar “itiraf”ın nasıl bir rejim koşullarında yapıldığının üzerinde durmamaya gayret etmektedir. Söz konusu itiraflar, sanığın hiçbir savunma şansının olmadığı, “avukat”larının bile NKVD ajanı olduğu, itiraf talimatının en ince ayrıntısına kadar doğrudan devletin baş yöneticisi tarafından düzenlendiği koşullarda yapılmıştır. Kaldı ki, koşulların tam olarak böyle olmadığı, insanların kısıtlı da olsa kendilerini savunma koşullarının olduğu diktatörlüklerde bile (örneğin Türkiye’deki askeri diktatörlük ya da sivil diktatörlük koşullarında) sanıkların itirafları kuşku ile karşılanmalıdır. Evet, burada, 1930’ların Sovyetler Birliği’ndeki gibi, sanıklara hiçbir nefes alma olanağı tanımayan total bir diktatörlük söz konusu değildir, örneğin sanıklar mahkemeye çıktıklarında polis ifadelerini reddebilmektedir ama buna rağmen itirafı zorlayan başka koşullar söz konusudur. Hatta bazen bu itiraf koşulları yasalarla düzenlenmektedir: Eğer itiraf yaparsan hüküm yemezsin ya da cezan azaltılır. Bu durum da bir çeşit zordur ve kimi sanıklar sırf cezadan kurtulmak ya da cezalarını azaltmak için uyduruk itiraflara başvururlar. Kısaca söyleyecek olursak, biri, en “demokratik” ülkede bile itirafta bulunuyorsa bu itiraf kuşkuyla karşılanmalıdır. Buna yol açan mutlaka cezai ya da en azından psikolojik baskılar söz konusudur. Hele hele bir de tutukluların doğrudan ölüm tehdidi altında olduğu, mahkemeye bile ölümden kurtulmak umuduyla çıkmayı kabul ettikleri koşullarda itirafların doğruluğunu düşünmek olacak şey değildir. Bunu böyle düşünmek için Stalin, Vişinski ya da Beria olmak gerekir. 

Şaşkın Ördek Kıçtan Dalarmış…

Yazar gerçekten de zor bir görev üstlenmiştir: NKVD uydurması itiraflara dayanarak Troçki’nin “Nazi ajanı” olduğunu ispatlamak. Doğrusu, cüretine hayran kaldım! Ama bir de telaş içinde, bir satır önce söylediğini bir satır sonra nakzetmeseydi. Bunun çok örneği var ama ben sadece bir örnek vermekle yetineyim:

“Yejov bunun hakkında Stalin’e ve Parti ile hükümet önderlerine yalan söyledi. Gerçekten dehşet verici olan ve yaklaşık 680 bin masum insanın öldüğü kitlesel idamlar (abç, G.Z.), Yejov ve üst düzey adamlarının, Sovyet halkı içerisine huzursuzluk tohumları serpmek için uyguladığı büyük ölçüde haksız idamlardı… Yejov çok büyük bir sayıda masum insanı idam ettiği halde, bugün elimizde olan kanıtlar, gerçekten bazı komploların da var olduğunu gösteriyor. Rus hükümeti, araştırılması gereken materyalin, çok küçük bir bölümü dışındakileri gizli tutmaya devam ediyor. Bu kanıtlar olmadan, gerçek komploların boyutlarını tam olarak bilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla, 680 bin kişinin kaç tanesinin gerçekten komploya karıştığını ve kaç tanesinin masum kurbanlar olduğunu (abç, G.Z.) bilmiyoruz.” (s. 278)

İnsan, kesime yollanacak tavukları sayar ve ayırırken bile daha dikkatli davranırdı.

1930’larda bir Büyük Temizlik yaşanmıştı. Bu cinayetlerin günümüzdeki temsilcileri ise, o gün yapılanları ancak yarattıkları Büyük Kirlilik yoluyla savunmaya çalışmaktadırlar.

* Bu yazı Mesele’nin 104. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir