Melda Onur: Türkiye “birlikte yaşam koalisyonu”nu arıyor

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

2015 seçimlerinin ardından CHP 24. dönem milletvekili Melda Onur’la konuştuk. Melda Onur bize ugün sıradan biri olan meclise ve siyasete nasıl baktığını anlattı. Aktivist kimliğiyle de tanınan Onur, Gezi başta olmak üzere bütün çevre mücadelelerinin artık bir yaşam siyaseti üzerinden kurulduğunu ifade etti. Yeni siyasal mücadeleyi bir araya gelmek”üzerinden tanımlarken, Türkiye’nin “birlikte yaşam koalisyonu” aradığını söyledi.

Çevreyle sorunlarına duyarlı, aktivist kimliğinizle öne çıkan bir milletvekiliydiniz. Geçtiğimiz dönemde Gezi Parkı, Validebağ’da gibi direnişler yaşandı. Yeşili katletmenin yanında tarih de yok olmaya başladı. Beyoğlu bölgesinde hepimizin gittiği kafeler vs. otel olmaya başladı. Bir “soylulaştırma” söz konusu. Bu çok katmanlı ekoloji sorununa nasıl bir perspektiften yaklaşıyorsunuz?

Ekoloji mücadelesi, Türkiye’de özellike Gezi’den önce marjinal bir beyaz yakalı, profesyonel grubun oyalanma aracı, bir grup aktivistin romantik tavrı olarak görüldü. Benim kendi partim de buna dahil. Çevre konusu zararsız, yaşamın uzağında bir şey olarak algılandı. Sanki bir belediyecilik sorunu olarak addedildi. İşin küresel ısınma ve iklim boyutu ise gözardı edildi. Partiye girdiğim günden itibaren, MYK toplantılarında çevre konusunu hep dile getirdim. Bana bakış açısı da hep “Melda’nın da gönlü olsun”du. Mesele benim gönlümün olup olmaması değil ki! Benim tezim hep çevrenin bir politika olmadığıydı. Çünkü çevre bütün politikanın üzerine oturduğu bir şeydir. Birbirinden ayrı enerji ve çevre politikası olamaz. Eskiden çevre diyorduk. Ama şimdi çevre demiyorum. Çünkü günümüzdeki büyük mücadeleyi çevre diye tanımlayamayacağımızı düşünüyorum. Bu bir yaşam hakkı meselesi aslında.

Bir yaşam siyaseti.

Evet. Bu bir yaşam hakkı mücadelesidir. Acılı, ideolojik ve kanlıdır da. Meclise girdiğimde ilk gittiğim yşaam hakkı mücadelesi Tortum olmuştu. Küçük bir kız çocuğu fotoğrafı görünce dikkatimi çekmişti. Orada kadınların, köylülerin, erkeklerin çevre olayına yaklaşımını fark etmiştim. Çevreci veya aktivist yoktu orada. Önceden varmış ancak kabul görmemişler. Çünkü son derece AKP’li bir köy. Köylüleri: “Buna imza atmazsanız Tayyip Erdoğan zarar görür” diye kandırmışlar. Sonra suyun kirlenmeye başladığını fark etmişler. İşte o zaman kızılca kıyamet kopmuş. Köylü için çevre mücadelesi çevre gönüllülüğü gibi bir şey değil. Köylüler doğrudan “Yaşam hakkımızı savunuyoruz” diyor. Çünkü tarla sulanıyor, evde yaşayanların karnı doyuyor, orada yetişenler pazarda satılıyor, inekler beslenmek sulanmak zorunda. Köylüler için bunların hepsi birer iş. Yani yaşam hakkı. Bunun benzerini Antalya’da Ahmetler Köyü’nde, Kırıkkale’de, Karadeniz Ereğli’de de gördük.

Yaşam hakkı mücadelesinde hep kadınlar ön plandaydı. Bunun sebebini hep merak etmiştimdir. Jandarma müdahale edemez diye mi kadınlar öndeydi? Hayır, Erzurumda kadınları tekme tokat dövmüştü jandarmalar. Çarşaflarından sürüklemişlerdi. Karadeniz Ereğli’de Tarlaağzı diye bir köye termik santral kurulacaktı. Adından bile ne kadar güzel bir yer olduğu belli. Karadeniz İsyandadır grubuyla birlikte köylüyü bilinçlendirme çalışması yaparken erkeklerin olduğu bir kahveye girmiştik. Erkekler bize “biz bu konuları hiç bilmiyoruz, bize anlatın” demişlerdi. Oradan çıkınca kadınları görüp yanlarına gittim. Termik meselesini anlatmaya başladım. Kadınlar daha ben başlamadan bana havanın, suyun nasıl kirleneceğini; bu projenin ekolojik ve yaşamsal sonuçlarını anlattı. Bunları kadınların daha çok biliyor olması ilginçtir. Çünkü o tür yerlerde erkekler yakın yerdeki bir fabrikaya, işletmeye sabah gibip akşam gelir. Getirdiği parayı eve verir. Kadın, sabah kalkınca bahçeye bakar, hayvanlara bakar, peynir yapar, fasülye toplar, akşamüstü satar. Erkek, kendi getirdiği günlük elli lirayla evdeki tencerenin kaynadığını ve düzenin yürüdğünü zanneder. Hayır, tam tersine kadının uğraşması ve didinmesiyle hayat kendini sürdürebilir. Hayatı ayakta tutan kadındır.  Kadının canı çok çabuk yanar ve daha çabuk sinirlenir.

Sadece köy için değil, aynı zamanda kentler için de geçerli değil mi bu dediğiniz? Gezi Parkı başta olmak üzere kent isyanlarında da kadınların sembol haline gelmesi biraz da bunu gösteriyor galiba.

Biraz önce sözünü ettiğim çevreye dair neredeyse bütün isyanlar Gezi’den önceydi ve Gezi’nin habercisiydi. Gezi de bu bağlamda bir kentsel dönüşüm karşıtlığının patlamasıdır. Emek Sineması, İnci Pastanesi, AKM, İstiklal’in yürüyüşe kapatılması Gezi’nin hazırlayıcısıdır. İki ağaç için patlamış gibi görünse de, İstanbullunun yaşam hakkı talebi bunun yolunu açmıştır. Gezi’nin ayırt edici yanı da zaten burada: Occupy’dan Indignados’a kadar birçok isyan ekonomik odaklıyken, burada çevre ve kent hakkı odaklı başladı. David Harvey de İstanbul’da konuşurken Gezi’nin diğerlerinden ayrı, eşsiz bir direniş olduğunu söyledi. Gerçekten de içki içmek, inandığınız kişiye hakaret, kadının kürtaj ve sezaryen hakkı, parasız eğitim hakkı gibi haklar bunu eşsiz kılıyordu. Gezi’de bir sabah fotoğraf çekmek için erken kalktığımda Gezi gençliğinin ne istediğini anladım: “Havai fişekler yasaklansın, çünkü martıları öldürüyor.” İnsanlar bütün isyanlarını yanlarına alıp oraya gelmişlerdi. Çevre artık bu tür isyanları nitelemek için küçük kalıyor; biz artık yaşam hakkı, yaşam tarzı mücadelesi veriyoruz. Gezi’de bardak taştı ve etrafa yayılmaya başladı. Bütün yaşam hakkı ağları artık birbirine bağlandı. Soma’da bir olay olduğunda Arhavi koşuyor, Arhavi’de bir olay olduğunda İkizdere koşuyor.

Şırnak’taki öldürülen katırlar için gittiğinizde oradaki durum nasıldı? Tortum ya da Karadeniz’le karşılaştıracak olursanız ne dersiniz?

Katırlar orada köylünün birincisi, hem hayvanı hem de can yoldaşı; ikincisi, arabası, ulaşlım aracı; üçüncüsü ise mülkiyeti. Orada kaçakçılık olduğunu herkes yıllardır biliyor zaten.

Sizin oradaki tespitleriniz neydi? Katırlar öldürülmüşlerdi, değil mi?

Tabii canım. Bayağı ciddi bir şekilde, sniperlarla öldüürlmüşler. Biz gittikten sonra bir iki olay daha yaşandı, sonra kesildi. Ben Genelkurmay’a dilekçe bile gönderdim. Cevabı da yeni geldi. Diyorlar ki, “Biz katırları bulduk ve verdik”. Bir ölme veya öldürme durumundan da söz etmiyorlar. Aslında yasadışı bir şey yapıldığı için sorumun cevabı verilmedi. Kaldı ki, hastalık gibi bir gerekçeyle itlaf olsa bile veteriner eşliğinde, acı çektirmeden gerçekleştirilmesi lazım. Asla politize olmamış Haytap da oraya gidince işin ciddiyeti anlaşıldı. Katır olayının aslında siyasi bir mesele olduğunun farkına varıldı.

Tıpkı çevre meselesi gibi sonradan keşfedildi.

Aynen öyle. Haytap’ın bu işi yapması bir kırılma noktası oldu. Ege’den, Karadeniz’den gelen, beyaz Türk diye tabir ettiğimiz kadınların Kürtlerle yan yana gelip jandarmaya giydirmesi, birlikte mücadele etmesi çok önemli. Hele ki, Besta Karakolu’nda işkence gören köpek… Biz orada Genelkurmay’a resmen acı çektirdik. Elleri ayakları birbirine dolandı. Orada hiç kimse karakolun önünde ateş yakıp bekleyemezken, biz yaptık. Genelkurmay ne yapacağını şaşırdı. Böylelikle hayvan hakları hareketinin sadece Batı’dan ibaret olmadığı anlaşılmış oldu.

“Gezi kendi mucizesini yarattı”

O zaman sizin milletvekilliği süreciniz de dahil olmak üzere biraz da güncel politik yaşam hakkı meselelerine değinelim.

Eskiden siyaset ideolojiler üzerinden ilerlerdi. Sağ ve sol ideolojiler ve ona yön veren liderler vardı. Bu siyaset paradigması 80’li yıllardan itibaren kırıldı. Apolitik bir gençliğin ortaya çıktığı söylendi. ‘90 gençliği için “kayıp kuşak” dendi. Ama biz yaşlıların göremediği bir şey vardı. Yaşamın bütün akışı değişti. Küreselleşme ve internet bunu değiştirdi. Yeni nesil, olaylara daha farklı bakmaya başladı. Her şeyden önce evebeynler değişti. Mesela benim annem ve babam her ne kadar sol eğilimli olsa da gelenekseldi. Biz evebeyn olduğumuzda bu gelenekselliği bıraktık, çocuklarımızı serbest bıraktık. Bugüne kadar anne babasının “höt” demediği çocuklar, her akşam çıkıp parmak sallayan bir adama “Yeter!” dedi. Çünkü onların ideolojilerini yaşam hakları, yaşam tarzları şekillendiriyordu. “Herkes istediği gibi yaşar, kimse kimseye karışamaz” bu ideolojinin şiarıydı. Gezi, bu anlamda bir saygı adacığıydı. Gezi yönetilecek bir şey değildi. Gezi’de gençler nasıl bir ülkede yaşamak istediklerini modellediler. Siyasetçilere düşen görev ise bunu uygulamak.

Bunu programa dökmek.

Bugün siyasi partiler bunu anlamamışlarsa, seçim sonuçlarına bakıp anlasınlar. “Gezi’yi yaptık anlamadınız. Buyrun seçim sonucu” diye bakıyorlar. Çünkü Gezi’nin içinde ekonomi, sanat, din vs. vardı.

Aslında her şey vardı.

Evet. Ve Gezi’nin hukuku evrensel ahlaka dayanıyordu.

Öte yandan Gezi’de Taksim Dayanışması ve ona bağlı birbirinden çok farklı amaçlara sahip platform, dernek ve örgüt vardı. Orada aşağıdan kurulan birliktelik Gezi’den sonra hızla dağıldı. Burada bir sürdürülebilirlik sorunu olduğu apaçık ortada. David Harvey de benzer şekilde herkesin katılımcı olduğu bir doğrudan demokrasi modelinin sürdürülebilir olmadığını söylüyor. Buna yönelik ne tür bir birliktelik modeli kurulabilir sizce?

Gezi kendi mucizesini yarattı. AKP’nin 11 yıllık iktidarının bütün pullarını birkaç günde döktü. AKP hala belini doğrultamıyor. Şimdi düşüşe geçti. Yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri birer başarı değil, tam tersine düşüş. Can Atalay geçen gün, “Gezi, partisini değil, siyasetini arıyor” dedi. Çok doğru. Gezi, kendisini temsil edecek siyaseti arıyor. Gezi’nin aradığı siyaset parti olmak zorunda da değil. Gezi, birkaç partinin bir arada olduğu birlikte yaşam koalisyonunu arıyor.

Gezi’nin türlü kazanımları oldu: Görünmezi görünür kıldı. Ana akımda marjinal diye addedilenleri görmeye başladık. Evet, sorunları çözülmedi ama artık herkes onların var olduğunu biliyor. En bilinen örnek LGBT’ler bu anlamda. Eskiden kafasını kuma sokanlar, şimdi yavaş yavaş bir şeyleri anlamaya başladılar.

Artık görünmeyenler de özne olmaya başladı.

Çok doğru. Artık siyaseten de kabul ediliyorlar. Buradan da çevre mücadelesinin romantik değil, son derece kanlı bir mücadele olduğunu görmüş oldu herkes. Mahalleler ayağa kalktı, beyaz yakalılar politize oldu. Uzun süredir dizi konuşanlar artık siyaset konuşmaya başladı. Sosyal medya demokrasiyi ortaya çıkardı. Forumların ortaya çıkması birçok şeyi değiştirdi. Forumlarda insanlar kendilerini ifade ettiler ve yeni dayanışmalar ortaya çıkardı. Buradan hızlı ve doğrudan eylem olanağı çıktı. Yedikule Forumu olarak iki marul söküldü diye Yedikule Bostanlarına gittiğimizde kıyameti kopardık. Proje hemen durdu. Gezi, ardından gelen birçok projeyi durdurdu. Devasa projeleri maalesef durduramadı. Bunun için daha büyük eylemler gerekiyor. O noktada biraz eksik kalınmış olabilir. Mesela, üçüncü köprü ve üçüncü havalimanı projelerini, nükleer santral projesini durdurmaya gücümüz yetmemiş olabilir ama açık biçimde bu projeler tökezliyor. Ellerini kollarını sallayarak iş yapamıyorlar. Köprüyü yapacaklar, ama bağlantı yollarını yapamayacaklar.

Bunun ardından Gezi’den cesaret alan Cemaat AKP’ye karşı gelmeye başladı. Tabii, burada bir para kavgası söz konusu.

Çıkar çatışması içine girdiler.

O kadar net ki! İlk iki dönemde AKP, Cemaatle paraları paylaşırken bu dönemde paylaşmama kararı aldı. Yolsuzluk operasyonları Gezi’nin vurmuş olduğu darbe saysinde oldu. Son ikaz da seçimlerdir. Seçmen de şu mesajı açıkça söyledi: “Artık muhalefet birleşsin.” Çünkü AKP bütün devlet olanaklarını kullanarak yüzde 40’ta kaldılar. Muhalefet ise yüzde 60’lık büyük payı aldı. İki etnik hareket de eşit sayıda, seksener milletvekili aldı. 2015 seçimleri “ikinci Gezi vakası” olarak anılabilir.

MeldaOnur_BirlikteYaşamKoalisyonu2

“Yan yana gelmeyen kaybeder”

Bir kırılma yaşandı elbette. Mesela, Renault ve Tofaş işçilerinin grevi birçok şeyi gösterdi. Devlet bürokrasisi sendiklarda çok güçlüyken işçilerin iki hafta fabrikada kalmaları vs. bir domino etkisi yaratıyor. Oradan biraz da hükümet tartışmalarına geçelim. Nasıl bir hükümet kurulacağını bilmiyoruz. Gezi’den sonraki kırılma sürecini daha demokratik bir biçimde ileri götürmek için tek bir parti ve siyaset yeterli değil. Ne CHP, ne HDP ne de sol bunu tek başına yapabiliyor. Bir partinin çatısı altında bir araya gelmek de arzulanan bir şey değil. Haziran Hareketi gibi bir model arzulanıyor galiba. Kürtlere dönük bakışta da bir törpülenme oldu.

CHP’lilerin HDP’ye yönelik bakışı Gezi’yle birlikte değişmeye başlamıştı. Bu seçimle birlikte MHP’lilerin de bakışı değişiyor.

Bu demokratik, sol bir aradalığı; mesela, SYRIZA gibi bir oluşumu mümkün görüyor musunuz? Türkiye’nin demokratik mücadele perspektifi açısından kimlerin yan yana gelmesi gerekir?

Kim yan yana gelecek bilmiyorum ama muhalefette yan yana gelmeyen kaybedecek. Ben SYRIZA’dan ziyade Latin Amerika’daki sol cephe ve solda birlikleri düşünüyorum. Orada solun yaptığı birlik ve koalisyonlar bir araya gelip seçime girer. Bu modelin incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Latin Amerika ülkeleri Türkiye’ye daha çok benziyor.

Sol liderlerden birinin bir ağabeylik etmesi ve grupları bir araya getirmesi lazım. Bence her halükârda görev CHP’ye düşüyor. Nihayetinde Türkiye’nin kurucu partisi. Birçok kişi beğenmese de en azından ortanın solunda olan parti. CHP’nin sağa kaydığı iddialarına da çok katılmıyorum tabii. Partinin ekseni Mehmet Bekaroğlu’nun vs. gelmesiyle değil, tüzük ve programın değişmesiyle değişir. Kayan bir eksen varsa o da İlhan Kesici’nin eksenidir. Parti tabanı ve örgütleri de asla sağa kaymya meyilli değil.

Ama parti tabanı parti yönetiminden daha solda.

Kesinlikle. Yukarı doğru sağa kayıyoruz galiba.

Madem siz partiyi savundunuz ben de eleştireyim. Birtakım hareketler, direnişler varken, CHP’de gençlere ve sola doğru bir yönelme olması gerekirken, neden Mehmet Bekaroğlu’na, İlhan Kesici’ye, Ekmeleddin İhsanoğlu’na doğru bir yönelim oldu? Açıkçası insanlar ön seçim olunca “acaba bir şey oluyor mu?” diye düşündü. Ben de açıkçası destekledim. O gün seçim olsa belki CHP daha çok oy alırdı. Bu dinamiğin gerçekleşmesi için, bunu birinin zorlaması gerek. Bu parlamenterlerin işi değil, aşağıdan bir zorlama gerekiyor. Yukarısı bu zorlamayı göremeyince CHP de yüzde 25’te kalıyor.

Haklısınız. İl ve ilçe kurultaylarının merkezin müdahalesi olmadan gerçekleşmesi gerekiyor. Gezi’deki özneler parti örgütlerinde temsil edilemiyor. Genel merkezin parti örgütlerini bu konuda teşvik etmesi gerekiyor.

Genel merkezle bu iş olmaz, bunu siz yapabilirsiniz.

Şöyle bir şey olması gerek. Parti yıllardır iktidar görmediği için, iktidarın ne olduğunu bilmediği için. Örgütlerin maksimum hayali milletvekili ve belediye meclis üyesi olmakla sınırlı. Daha fazlasını bilmiyor. En fazla beş yüz, altı yüz, bilemedin bin kişinin içine girmeyi hayal ediyor. Bundan fazla bir perspektifi parti örgütlerine vermezseniz, sonuç doğal olarak böyle olur. Parti örgütleri toplum için çalışmıyor. Vatandaşla üyenin aynı şey olmadığını fark etmek gerekiyor. İkisinin hedefleri arasında bir açı var. Vatandaş kendine hizmet edecek vekil, üye de kendi cenazesine, düğününe gelecek bir güç olarak görüyor. İkisini de becerebilmek lazım. Partinin “kadro”dan fazlasını vaat etmesi lazım. CHP’nin genel merkez anlamında yetmişli, seksenli yılların eski aile şirketleri gibi değil, holding gibi bir kurum olarak yönetilmesi gerekiyor. Personel müdürlüğünden insan kaynaklarına geçilmesi lazım. Partideki her bireyin mesleğini, alanını, ilgi alanlarını bilmesi gerekiyor. Bütün bunların yukarıdan aşağıya bir teşvik olması gerekiyor, ki aşağıdan yukarı bir baskı olsun. Aşağısı yukarıyı ne kadar itelese de yukarısı bir heyecan vermedikçe bir anlamı yok.

İtelemiyor ki zaten, oy vermiyor.

Ben örgüt olarak söylüyorum, siz seçmen olarak söylüyorsunuz.

Mevzu devlet kendini yukarıdan bir yere kadar reforme edebilmesiyle birbirine benzer nitelikte.

Biz devlet değil, siyasi partiyiz. Partinin seçmene iktidar vaat etmesi gerekiyor. Bu olmayınca oylar başka partilere kayıyor. Bakıldığında, CHP yüzde 35 dendi. Bunun yedi puanı nereden gelecekti? Ben CHP’den HDP’ye dört-beş puan gittiğinden eminim. İnsanlar haklı olarak “Benim partim nasılsa iktidar olamayacak, bari HDP’ye vereyim de barajı geçip AKP’yi durdursun” diye baktı. İktidar olma umudunu yukarının vermesi lazım. Seçmeni dönüştürmek, örgütü motive etmek yukarının işi. AKP, seçmeni dönüştürdü. MSP, RP kökenli adamlar AKP’nin ilk yıllarında Avrupa Birlikçi oldular. Milliyetçi, muhafazakâr adamlar çözüm sürecine ses çıkarmadılar. “Tayyip ne eylerse iyi eyler” dediler. Bunu bizim de yapabiliyor olmamız lazım. Bu da iyi bir iletişim stratejisinden geçer. Yirmi birinci yüzyılın siyasal iletişim stratejisini kullanmak gerek. Ama bizde hala o birimler yok. Dışarıdan şirketlerle çalışılsa da parti içinde yok. Bizde o “vorrum” yok işte. Çünkü her gelen iletişimci bunu öneriyor ve biz hala beceremedik.

MeldaOnur_BirlikteYaşamKoalisyonu3

“Yeni siyaset, yaşam hakkı üzerinden kuruluyor”

Peki, başta konuştuğumuz sol açılma meselesiyle, muhafazakârlaşan toplumun hassasiyetlerini kapsama ekseninden hareketle parti yönetiminden tam olarak ne bekliyorsunuz?

Partinin örgütleriyle ve seçmenleriyle ilgilenmesi gerekiyor. Parti içi eğitim müfredatı artık değiştirilmeli. Personel müdürlüğünden insan kaynaklarına geçilmeli. Parti programının ve tüzüğünün değiştirilmesi gerekiyor. Katılımcı bir modele geçilmesi gerekiyor. Parti içi eşitliğin sağlanması gerekiyor. CHP’li yerel yönetimlerin de dönüşmesi gerek. Biri gittiği vakit, o belediyenin CHP’li olduğunu anlaşılması için bazı kırmızı çizgiler koymak gerek. Bu yüzden birçok CHP’li belediyeyle papaz oldum. Biz kendi boşluklarımızı bir doldurursak, sol bize gelmeye hazır. Sol bizi bekliyor. Sağdan alacağımız oy gayretiyle, soldan on tane alırız. Çünkü hepsinin anne babası CHP’li, ama onlar farklı yerlere gitmiş. O gelenekle büyümüş bir nesli kapsamak çok daha kolay olur. Parti yönetimi, kadrolar, danışmanlar, MYK gibi yerlerde gençlerin ve kadınların bulunması gerek. İçinde çok sevdiğim arkadaşlar da var, ama oyu bir adım daha ileri götüremiyorlarsa bir değişikliğe ihtiyaç var demektir. Parti içi bir tartışmaya ihtiyaç var. Son seçimlerde CHP’nin oyunu bir başarı olarak ele alamayız. AKP’nin oyunun düşmesi, HDP’nin artması muhalefetin başarısıdır; ama CHP için üç vekil kaybı, bir buçuk puanlık bir düşüş var. Seçmene politikaları anlatma ve seçmeni dönüştürme noktasında iyi bir iletişim kurulamıyor. Programı pazarlayamıyoruz. Emekli ikramiyesi gibi çok iyi bir vaadi “Bunu emekliye nasıl anlatırım” konusu çok iyi gözetilmeden ortaya koyuyorlar. Biz bunu yapamıyoruz. AKP bunu yaparak bu kadar yıl iktidarda kaldı. Ama bu öncedendi. Şimdi AKP’li vekillerin hangi yasanın geçtiğinden bile haberleri yok. Çünkü artık sistemi kurdular. İlk yıllarında AKP’li kadınlar ev toplantıları yapıyorlardı, şimdi yapmıyorlar. Çünkü kapı dışarı ediliyorlar, istenmiyorlar.

Dolayısıyla bizim de kendi seçmenimizi Kürt gerçekliği, özerklik, yerel yönetimler gibi birçok mesele noktasında dönüştürmemiz ve her bölgeye özel olarak butik çalışmalar yapmamız gerekiyor. Tıpkı AKP’nin Tokat’ta üçüncü köprüyü pazarlaması gibi, farklı şehirlere dönük söylemimizi ve politikalarımızı farklılaştırmamız gerekiyor. Ama bu detaylandırma henüz partide yok.

Mesela, AKP “din” diyor, MHP “Türk” diyor, HDP “Kürt” diyor. Peki, ben CHP olarak ne anlatacağım? Benim emekten, paradan, cepten vs. söz etmem lazım. Çünkü benim durumum daha zor. Benim tabanım çok daha yaygın, yekpare bir tabanım yok. Ben yaşam hakkını savunmak zorundayım. Bu hakları savunan partilerin devri geliyor. Yeni siyaset ve yeni ideoloji yaşam hakkı üzerinden kurulmalı. Ama maalesef bugün “yaşam hakkı” dediğimde CHP’nin yönetiminde yüzüme böyle bakan arkadaşlarım var.

Yani bütün siyasal eksende bir kayma söz konusu.

Evet, yaşam hakkında dönük bir kayma var. Erdoğan da yaşam hakkı siyaseti güttü, ama onunki farklıydı. Dindarın yaşam hakkını korumak adına içki içene, kürtaj yaptırana, şort giyene karşı bir düşmanlık yarattı.

Bu bölen bir şey. Demiş olduğunuz “Birlikte yaşam koalisyonu” ifadesi bu açıdan önemli. Seçmen de “Bundan sonra bir arada yaşayacaksınız; artık AKP üzerinden ayrımcılık olsun istemiyorum” diyor.  O yüzden birlikte yaşam koalisyonu gerçekten önemli.

Gezi’nin aradığı siyaset işte, bu birlikte yaşam koalisyonudur. Buna direneni sistem artık dışlayacak gibi görünüyor. Ama bunun bir süreç olduğunu da unutmamak gerek.

 * Bu yazı Mesele’nin 103. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir