Kafamda Tuhaf Bir Karmaşa: Modernliğin Dönüşümü, Geleneğin Müzeleşmesi

Facebooktwittergoogle_plusmail

Feyzi Çelik

Türkiye’de sanayileşme, şehirleşme, göç vb. konular öteden beri sosyologların en önemli ilgi alanları oldu. Bu ilgi belirli hazır model ve kalıplar çerçevesinde, rakamsal tespitlerin ötesine gidemedi. Sanayileşmenin, şehirleşmenin ve göçün toplumda oluşturduğu nitel değişim hiçbir zaman doyurucu bir anlatımla sunulmadı. Sunulduysa da akademi duvarlarını aşamadı. Bu alanda oluşan boşluk edebiyatla doldurulmaya çalışıldı. Orhan Pamuk, diğer romanlarında olduğu gibi Kafamda Bir Tuhaflık’ta da, 50-60 yıllık insan ömrü üzerinden İstanbul’u ve İstanbul’da yaşanan değişimi anlatıyor. İstanbul’da etrafı çevrilen hazine arazileri, tek katlı, bir-iki odalı ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaralar…

Orhan Pamuk, İstanbul’da geçen gençliğinin naif tecrübelerinin ötesine geçerek, bir araştırmacı gazeteci gibi kentle ilgili sosyalbilimsel verilere ulaşır, İstanbul’un arka sokaklarını gezer, satıcılarla konuşur. Elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı, inşaatçıların somut hikâyelerinden yararlanır. Büyük şehrin kıyısında köşesinde yer tutmaya çalışan bu insanlara farklı bir duyarlılık geliştirir. Bu duyarlılık, bir başka yazarımızın, Orhan Kemal’in şehir yoksulları karşısındaki duyarlılığına nitelikçe benzemez, oldukça farklı bir biçem ve anlatı üzerine kuruludur. Bir başka yazıda edebiyatımızın iki Orhan’ını kıyaslamak anlamlı olacaktır.

Geleneği Bozada Aramak

Kafamda Bir Tuhaflık’ta Mevlüt, modernleşme ve zenginleşmenin toplumda geleneği yoksayıp unutturan olumsuz özelliklerine karşı, “Bozacı” karakteriyle geleneği yeniden modernlerin gözleri önüne getirir. Böylece, toplumun yitirildiğini düşündüğü geçmiş bir şekilde yeniden yaşam alanı bularak, modernleşmenin ve zenginleşmenin gelenek üzerindeki tahribatı onarılmış olur. Orhan Pamuk bir röportajında: “Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler… Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.”

Romanın ana ekseni son yirmi yılda meydana gelen toplumsal değişmede düğümleniyor. Başlangıç yılı, siyasal İslam’ın İstanbul Belediye Başkanlığını kazandığı 1994. Her ne kadar bu dönemde partinin adı ve eğilimi farklı olsa da AKP’nin iktidara doğru yükselişi bu tarihe kadar geri gider. Yerel iktidarı ele geçiren siyasal İslam’ın merkeze doğru yürüyüşü 2002’de değil 1994’te başlamıştır. Kısa bir kesinti hariç, merkezi iktidara yerleşme süreci yirmi yıllık bir süreye tekabül eder. Bu dönemde başta İstanbul olmak üzere genel olarak Türkiye’de büyük bir zenginleşme meydana geldi. Ekonomik büyüme ve zenginleşme hemen her toplum kesiminin bakış açısını değiştirdi. İstanbul daha da büyüdü. Her taraf inşaat alanına çevrildi. Değişik kesimlerin rant beklentisi karşı çıkışları marjinal düzeyde tuttu. Böylece İstanbul’daki değişimin üstyapısal yansıması bir değersizleşme, dejenerasyon şeklinde kendisini gösterdi; ahlak, adalet, estetik gibi ölçütler anlamsız hale geldi. Bu anlamda Orhan Pamuk’un romanı, İstanbul’un tarihinin, coğrafyasının, temsil ettiği değerlerin yağmalanmasını, toplumsal değişmenin ahlaki sonuçlarını çarpıcı bir biçimde ve başarıyla işlemektedir.

Duttepe ve Kültepe’deki [1]tek gözlü gecekonduların yerinde önce apartmanlar yükselmeye başlamıştır. Sonrasında ise gökdelen ve rezidans modası İstanbul’un her yerine yayılacaktır. İlk gecekonduların kurulduğu Zeytinburnu’nda “Ayasofya’nın ve Sultanahmet Camiinin siluetini bozan” gökdelenler şehirdeki mekansal bozulmanın en yeni örneklerinden biridir. Sıradan STK yöneticisinden cumhurbaşkanına kadar herkes bu durumdan şikayet edermiş gibi gözüküyor. Ancak bunların yıkımı bir yana, yanlarında daha yüksekleri yükselmeye devam ediyor. Sahte karşı çıkışlar gerçeği gölgelemekten başka bir anlama gelmiyor. Orhan Pamuk’un ve kahramanlarının tavrı da bundan farklı değil. Orhan Pamuk bir söyleşisinde, “Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür” diyerek değişim karşısındaki edilgenliği doğal karşılar. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığı alıntı ise edilgen bir kabullenişten ziyade bir isyan duygusunu dışa vuruyor: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor…”

Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, YKY, 2014.
Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, YKY, 2014.

Modernlik Varsa Muhafazakarlık da Vardır

Nerede modernlik varsa, orada ona karşı koyan muhafazakârlık da serpilir. Mevlüt’ün muhafazakârlığı manevi türden bir muhafazakârlıktır. Karşıtı karşısında keskinleşmez, benzerini bulduğunda da kendisini teslim etmez. Her ikisi karşısında bireyliğini korumasını bilir. Onda sürüye kapılmak yoktur. Mevlüt, İstanbul’a gelip de yoksulluğunu aşamamış tek kahramandır. Zenginleşip sınıf atlayanlara göre birey olma özelliğini sürdüren bir tek odur. Solcu Ferhat bile düzenin çarklarına kapılıp yok olurken, Korkut derin devletin Azerbaycan’daki darbe girişimine kadar uzanır. Süleyman ikiyüzlü, çelişkili ve yalan dolu dünyasıyla oradan oraya savrulup gider. Ülkücülüğü temsil eder, ancak boza üzerine Mevlüt’le girdiği tartışmada gelenekten ne kadar uzak ve ona ne kadar düşman olduğu ortaya çıkar. Mevlüt, ne olursa olsun toplumda dürüst ve vicdanlı olarak kabul edilen biridir. Kaderci olmaktan çok kendi iç donanımından kopmayan biridir. Buna içgüdü, sezginin gücü de denilebilir. Yoksa, bir aşk macerasına çıkan birinin kaçırdığı kadının gözlerinden vurulduğu kadın olmadığını gece karanlığında bir bakışta anlayacak kadar uyanık biri neden hayatını birleştireceğini aklından geçirmedi biriyle devam etme kararı versin ki. Kendisine oynanan oyunun bir figürü de değildir Rayiha. Gözlerin vurulduğu dört yıl boyunca yazdığı mektuplar bir anda anlamsız ve gereksiz hale gelir. Bu mektupların arkasındaki gerçeği Rayiha bilmeseydi daha uzun yaşayacak, belki de Mevlüt’ün özlemini duyduğu “Mevlithan’ını” doğuracaktı. Böylece Efendi Hazretleriyle oluşturduğu bağı da devam ettirecekti.

Mevlüt de bir insandır oysa, dürüstlüğü bir yere kadardır. “Başkasının yolsuzluğunu görmezlikten gelme” ve elektrik tahsilatçılığı döneminde “hediye ve bahşiş” adı altında cebe indirilen paralar onun gözünde de normal görülür. Kurulu düzenin çarklarında yem olmamak için küçük düzeyde de olsa bunu yapmaya mecburdur. Onun bu davranışı içinde yaşadığı toplumdan ileri gelir. Bimbom Büfe’de “para çalan” elemanları patrona söylemeyişi, ispiyon etmenin kötülüğünden ve işini kaybetme korkusundan ileri gelir. Rahiya’ya da anlatır bunu. Rahiya, “sen kendi işine bak!” diye cevap verir. Onun sınırı adalettir. Belediyenin el koyup götürdüğü “Pilavcı arabasının” yerine kendisine verilen başka bir arabayı kabul etmeyişi, seksenlik amcası Hasan’ın gecekondusunun “muhtarlık belgesini sadece senin adına yapalım, rantın tamamı sana olsun” teklifini reddedişi onun adalet duygusunun sınırını ortaya koyar. İçine düştüğü ufak tefek birkaç yanlış ona dürüstlüğünden pek de bir şey kaybettirmemiştir.

Kapısında Ayakkabıların Çıkarıldığı ve Çıkarılmadığı Evler

Eski dostu Ferhat “İstanbul’un apartmanları üçe ayrılır” demişti. Kapısında ayakkabıların çıkarıldığı namaz kılınan dindarların evleri, ayakkabılarınla girebileceğin Avrupai zenginlerin evleri ve her iki türden ailelerin birlikte yaşadığı yeni yüksek apartmanlar.

Bu üç aile tipi Türkiye’deki siyasal yelpazenin izdüşümü gibidir. Bu ailelerin Mevlüt’e yaklaşımının Mevlüt üzerindeki etkisi birbirinden farklıdır. Başlangıçta, “Ayakkabılarınla girebileceğin Avrupai evlerde” yaşayanlarla iletişimi daha zordur. Onların tavrı mensup oldukları partilerin bürokratik ve aşağılayıcı tavrı gibidir. Romanda geçen aşağıdaki pasaj bunun somut örneğini oluşturur.

Mevlüt’ün girdiği daire yoğun rakı kokuyordu.

Orada bulunanlar: “Demek bu işte para var, kaç yıldır yapıyorsun sen bu işi?”

Mevlüt: “25 yıldır bozacılık yaparım ben. Eskiden sabahları yoğurt da satardım. Köyden birlikte geldiğimiz akrabalarımızın hepsi zenginler, ama bize kısmet değilmiş.”

“Sana niye kısmet olmadı?”

“Çünkü ben dürüstüm, yalan söylemem, çürük mal satmam,haram yemem.”

“Sen dindar mısın?”

Mevlüt, bu sorunun zengin evlerinde artık siyasi bir anlamı olduğunun farkındaydı. Üç gün önce yapılan belediye seçimlerini daha çok yoksulların oy verdiği parti kazanmıştı. Beklenmedik bir şekilde İstanbul belediye başkanı seçilen adaya hem dindar olduğu hem de kızlarının gittiği Kasımpaşa’daki Piyalepaşa okulunda okuduğu için Mevlüt de oy vermişti.

“Ben bir satıcıyım” dedi, kurnazca Mevlüt. Evdekilerden biri: “Büyüyünce kızlarının başlarını örttürecek misin?”

“Bozada alkol var mı?” dedi kadınlardan biri kaşlarını kaldırarak, erkeklerden biri “boza alkolün, şarabın yasak olduğu Osmanlı’nın içkisidir. Dördüncü Murat geceleri kıyafet değiştirip yalnız şaraphaneler, meyhaneleri değil bozacıları da kapattırırmış.”

“Bozada alkol yoktur.” dedi Mevlüt.

“Ama Cumhuriyet zamanı Atatürk rakıyı, şarabı serbest bırakınca bir anlamı kalmayan bozacılık yetmiş yıl önce bitti.”

“Yaşasın Atatürk!” dedi içindekilerden biri. Masadakilerden bazıları: “Yaşasın Atatürk!” diye tekrarladılar. Mevlüt de katıldı onlara.

“İyi de iktidara dinciler gelirse Türkiye İran gibi olmaz mı?”

“Boş versene sen askerler izin vermez. Bu dincileri darbe yapıp partilerini kapatır atarlar hepsini içeri öyle değil mi?”

“Ben bir bozacıyım” dedi Mevlüt. “Yüksek siyasete karışmam, siyaset siz büyüklerin işi.”

Kimse boza almamış, kimse çağırmamıştı, o akşam üç katlı apartmanın penceresinden çağırdılar. Ayakkabılarını çıkartırken içeride bir kalabalık hissetti. Devlet dairesi gibiydi. İki masada oturan 6-7 kişi. “Bozacı kardeşimizi görünce çok sevindik” dedi yaşlı, gümüş saçlı ve iyi yüzlü bir adam Mevlüt’e gülümseyerek, “Yedi kişiyiz herkese birer bardak.”

Efendi Hazretleri: “Çok kederliydi sesin bozacı, içimize işledi.”

Mevlüt zabıtanın pilav arabasını götürdüğünü söyledi. Efendi Hazretleri, “İnsan kainat ağacının en yüksek meyvesidir. İnsan eşref-i mahlukattır. Kimse senin kalbindeki cevheri yok edemez. Arabanı da bulursun” dedi.

“Hocam sizden para alamam.”

“Bu sefer kabul et.”

Gümüş saçlı adamın Çarşamba’daki evinin içinde gördüğü sarı ışık Mevlüt’ün aklına takılmıştı. Eski güzel yazılar, öğrencilerin saygılı havası…

Siyasal İslam’ın Yükselişi

Mevlüt büyük şehrin kendisini sürüklediği şartlarda bir kimlik krizi içine düşüyor. Efendi Hazretleri Çarşamba’ya sıkışmış, yarı-gizli bir şekilde düşüncelerini yayıyor. Mevlüt oraya gittiği zaman geleneksel dindarlık dahi denilmeyecek düzeyde bile İslamcılıktan yoksundur. Ancak içindeki saflığın keşfedilmesi gerekiyor.

Yeni dönemde İslamcılar da artık tamamen içe kapalı olmaktan çıkıyorlar, sokağa dönük eylemlere girişmeye başlıyorlar. Kapının Mevlüt’e sonuna kadar açılması bir anlamda siyasi İslam’ın sokağa dönük bir hamlesidir. Mekânın İstanbul olması ilginçtir. Muhafazakârlığın ve dindarlığın simgesi olan Fatih’te, laik olsun dindar olsun her yere girebilen Mevlüt’ün aradığı sıcaklığı orada bulması, sattığı yedi bardak bozanın parasını almak istemeyişi onun şimdiye kadar sergilemediği bir davranıştır. Bu davranış, aynı zamanda laik kesimlerle İslamcı kesimlerin kaynaşması, ilişki geliştirmesinin bir aşaması olarak görülmelidir. Mevlüt’ün bu aşamada rolü vardır.

Romanda iki karşılaşma anı önemlidir. Mevlüt, laik, solcu, içki içilen evlerde gizlice onu aşağılayan, tepeden tavır ve hareketlerle karşılaşırken, Efendi Hazretleri’nin evinde benzer bir yabancılık hissetmez. Bu evde kabullenme, onu eşit görme anlayışı hakimdir.

Siyasal İslam’ın yükseliş gösterip yerel iktidara doğru tırmandığı bir dönemde Kürtlerin siyasallaşması da İstanbul’da dipten gelen dalgalar haline kendisini hissettirmektedir. 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler, köy boşaltma ve göçe zorlama politikaları İstanbul’a yoğun bir Kürt göçünü de beraberinde getirmişti. Bu göç dalgası önceki dönemin göçlerinden farklıdır.

Mevlüt hayat karşısında daima bir kabullenme ve teslimiyet anlayışı sergiler. Genellikle kendisinin bu yönünü gizler. Ancak kendi düşüncesine uygun birini bulduğunda ona minnet duyar ve daha fazla bağlanır.

İstanbul’a 1980 öncesi göç eden Alevi veya Kürtler şehrin ilişkilerine daha uyumludurlar; 1980’li yıllardan sonra savaş ve sürgün sonucu İstanbul’a göç eden Kürtleri kabullenmek istemezler. Mevlüt ise herkesle uyumludur. Uysaldır, her şeyi kabullenir, var olanla yetinmeye çalışır, kadercidir, kendisini şehre teslim eder. Zabıtanın arabasını götürmesi karşısında bile isyan duygusuna kapılmaz, yeni işler dener. Aslında Mevlüt’ün kafasını tuhaf kılan şey, terk etmeye asla yanaşmadığı vicdanıdır. Sevmediği kızı kaçırmadığını anladığı halde huşu içinde kabullenmesi (toplumun geniş kesimlerinin AKP ile ilişkisine benzer), ona bağlanması, onu ödül gibi görmesi hayatını onunla sürdürmesi, başkasına ait bir arabayı kabul etmeyişi vb. davranışlar hep onun vicdanı ile ilgilidir.

Ferhat ile Mevlüt farklı dünyaların insanlarıdırlar, ancak bir başka bakımdan da birbirlerinin kopyası gibidirler. Rahiya olarak Semiha’ya yazılan bazı mektupların, Mevlüt’ün arkadaşı Ferhat’a yazdırması gibi ya da sonrasında Ferhat’ın da sevdiği kızı Mevlüt gibi kaçırması gibi… Ancak gene de ikisi arasında büyük farklar vardır. Ferhat her zaman riske girer, sınırda yaşar. Mevlüt riske girmez. Tutucudur. Var olanı elinde tutmak için elinden geleni yapar. Zorunlu olmadıkça yeni arayışlara girmez. Ferhat sürekli arayış içindedir, yenilikleri takip eder, sezgisi güçlüdür. İlkleri kolayca bulur. Nerede bir ilk varsa Ferhat oradadır. Ancak sonuçlarından başkası faydalanır. Mevlüt’ün dış dünyası ne kadar dar ise iç dünyası o kadar geniştir. Onu anlamak pek kolay değildir. Onun durumu hem dinine hem de geleneğe bağlılıktır. Milliyetçiliği dürüsttür. Süleyman’ın milliyetçiliğinden farklıdır. Süleyman uzun süre tutunamayan politik bir kişiliktir. Mevlüt’ün önü açıktır. Ancak toplum çok değişmiştir. Bu değişim sokağı, sokaktaki hayvanı dahi değişime uğratmıştır. Mevlüt’ün artık kendisini teslim edeceği bir şehir yoktur. Laikler kendilerini biraz aşağılasalar dahi son aşamada ona bir kötülük yapacaklarına inanmamaktadır.

“Boo-zaa…”

Koyu bir rakı kokusu aldı Mevlüt. Dudakları boyalı, başı açık, kara gözleri kocamandı.

“Bozacı, iyi ki geldin yukarı, sokaktan sesini işitmek iyi geldi bana. İçime işledi. İyi ki boza satıyorsun. İyi ki ‘Kim alacak?’ demiyorsun.”

“Hiç öyle denir mi?” dedi, “içimden geldiği için boza satıyorum ben.”

“Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan.”

Bozaya en son sahip çıkanlar laikler, rakı içenler. Fazla bahşişi de onlar veriyor. Köpekler bile artık saldırmıyordu. Onu çağıracak birilerini gördükçe huzuru yerine geliyordu.

Mevlüt geleneğe muhafazakâr-dincilerin sahip çıkmadığını görüyordu. O nedenle arayışı yine laik rakı içenlerde buluyordu. Çünkü bozayı satabilecek birileri var.

Mevlüt, Orhan Pamuk’un içindeki bir özlemi teslim eder. Pamuk dincilerden beklediği dönüşüm ve özgürleşmeyi bulamamıştır. Onu yine küçüklüğünde büyüdüğü yerde arama çabasına düşmüştür. Tıpkı Masumiyet Müzesi’nde Çukurcuma’yı kurduğu gibi. Bozayı bir sembol olarak Çukurcuma müzesine dahil etmiştir.

Sonuç olarak, Orhan Pamuk’un gerek Doğu/Batı gerekse laik/İslamcı arasında oynadığı rol de Mevlüt’ün yaptığından farklı değildir. Mevlüt, Anadolu’dan gelip, eski İstanbul’un geleneksel sokak satıcılığının timsali olan bozacılığı yaşatmaktadır. İstanbul’un geleneğinin İstanbul dışından gelen biri tarafından sürdürülmesi, hatta İstanbul’un yönetilmesi dahi İstanbul dışından gelenlerin işi haline gelecektir.

Hem resmi hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi.

“Ben bu alemde en çok Rahiya’yı sevdim” dedi Mevlüt kendi kendine.

[1] Bazı semt ve mahalle isimleri hayali olarak verilmiş, Kültepe Gültepe, Duttepe Çeliktepe olabilir.

* Bu yazı Mesele’nin 103. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir