2 Mart 1994: Meclis Kürtlere yasak!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Şöhret Baltaş

1991 yılında seçimlere Erdal İnönü başkanlığındaki Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listesinden aday olan Demokrasi Partisi (DEP) üyesi Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak ve Selim Sadak SHP milletvekili seçildiler.

Seçilmelerinin hemen ardından 2 Mart 1994 günü yapılan yemin töreninde, Leyla Zana’nın protestolar arasında Kürtçe yemin etmesi soruşturmaya konu oldu. Polis Orhan Doğan ve Hatip Dicle’yi aynı gün Meclis çıkışında yaka paça gözaltına aldı. Aynı gün, hiç vakit kaybetmeden yapılan Meclis oylamasında DEP milletvekilleri Orhan Doğan, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve bağımsız milletvekili Mahmut Alınak’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar verildi.

Kürt milletvekilleri, “milletvekili dokunulmazlığı” nedeniyle haklarında işlem yapılamayacağını savunarak Meclis’ten ayrılmamaya karar verdi. Ancak polis, Orhan Doğan ve Hatip Dicle’nin ardından, 4 Mart 1994 günü Meclis’e girip diğer DEP’li milletvekillerini de zor kullanarak gözaltına aldı.

Dokunulmazlığı kaldırılan Kürt milletvekilleri 13 gün sonra tutuklanarak Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konuldular, Anayasa Mahkemesi de, alelacele DEP’i kapattı.

3 Ağustos 1994’te başlayan DEP Davası, 8 Aralık 1994’te sonuçlandı. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin iddianamesine göre “PKK talimatları doğrultusunda bölücü faaliyet yürüttükleri” suçlamasıyla TCK’nın 125. maddesi uyarınca 15’er yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildiler.

Koro halinde söylenen marş: “Vatan bölünmez”

2 Mart 1994, Türkiye’de parlamenter rejime yapılmış bir darbeydi. Egemen-üniter devlet ideolojisi kendi kurduğu meclisi bile harcayacak kadar körleşmişti. 90’ların saldırgan ırkçı ikliminde, devletin ordudan medyasına tüm temsilcileri koro halinde hep aynı marşı dinletiyorlardı halka: “Vatanı böldürmeyiz!”

Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından on gün önce dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, “Eşkıyayı Bekaa’da aramaya gerek yok. Maalesef bunların bir kısmı Yüce Meclis’in çatısı altındadır” diyerek DEP’lileri hedef gösteriyordu.

Güreş Paşa’nın “Tak diye söyler, şak diye yaparım” diye nitelendirdiği başbakan Tansu Çiller de 2 Mart günü partisinin grup toplantısında “tak” dedi: “Meclis’te PKK’nın barındığı bir gölge vardır, bunu Meclis’in üzerinden kaldırmakla yükümlüyüz.” Nitekim operasyonu daha o gün “hallettikten” sonra, “DEP’lilerin Meclis çatısı altında oturmaları halkımızı rahatsız ediyor. Bu insanların Meclis’te bulunmaları Meclis’i yıpratıyor. TBMM üzerine düşeni yaptı” diyordu.

90’lı yılların adı “kasap”a çıkmış başsavcısı Nusret Demiral’a göre ise, DEP’li milletvekillerinin gözaltına alınmaları can güvenliklerinin teminatı olmuştu. Demiral, “Kendileri de bunu biliyorlar. Çünkü galeyan vardı. Devlet acaba o gücünü onların hayatını koruyabilecek şekilde kullanabilecek miydi? O da meçhul” diyor, o günden bugüne değişmeyen bir devlet gerçeğine işaret ediyordu: İtinayla linç seyredilir!

1991’deki yemin töreni sırasında Kürtçe “Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için yemin ediyorum” diyen Leyla Zana’yı çok namuslu sıralarına vurarak protesto eden çok namuslu vekillerin başını çeken Süleyman Demirel, 1994’te cumhurbaşkanı olmuştu. Yüce makamından zorbalığı formüle etti: “Karar keyfi değil. Olaya hukuki ve şekli çerçevede bakmak gerekir. Meclis dokunulmazlıkları durup dururken kaldırılmış değil. Olayı siyasi yöne çekmemek lazım. Türkiye’de adaleti mahkemelerin dağıttığı konusunda kimsenin şüphesi yok.”

Derya Sazak, 3 Mart 1994’te Milliyet’teki yazısında Kürt milletvekillerinin tutuklanmasını eleştiriyor ama “Kuşkusuz bu konuda DEP’in sorumluluğu vardır. Ve sürekli ‘TC’ edebiyatı yaparak seçmene selam gönderen milletvekillerinin, üzerlerindeki baskı iddiaları ne olursa olsun parlamento platformunu doğru dürüst kullanamadıkları açıktır. Ayrıca masum insanların canına kıyan terörü kınamayarak şiddeti destekler duruma düşmüşlerdir. DEP, Meclis’ten soğudukça Güneydoğu’da Kürt halkının sorunlarını takip işini Ankara’ya taşımaktan çıkıp, PKK’ya doğru sürüklenmeye başlamıştır” diye de ekliyordu. Tabii, “parlamento platformunu doğru dürüst kullanmak” Beyaz Türklerin onayladığı, kendi dilini konuşmayan “cici” Kürt olmaktan geçiyordu!

Taha Akyol’un olayda gördüğü tek kusur, “yaka paça” polis aracına bindirmekteki “nezaketsizlik” idi. Pek demokrat Yalçın Doğan ise, DEP’li Orhan Doğan’ın TBMM kürsüsünde “Düşüncelerin engellenmesi savaşı tırmandırır” minvalindeki konuşmasını “tehdit” olarak nitelendiriyordu.

Sonuç: 1994’te tutuklanan milletvekilleri dokuz yılı aşkın süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildiler.

Dehşet dolu 90’ları geride bıraktık.

Devlet Kürt halkının varlığını ve ekmek kadar yaşamsal taleplerini tanımak zorunda kaldı.

Çiller’inden Güreş’ine, Demirel’inden Demiral’ına kadar hepsi tarihin tozlu raflarına kalktı.

Özgürlük ve demokrasi mücadelesi ise güçlenerek sürüyor, sürecek…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir