Seçim Barajı Anlamını Yitirirken Temsil Adaleti

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ahmet Murat Aytaç[i]

Bir kez daha Türkiye, seçim barajının önemli meselelerden olduğu bir genel seçim yolunda. Seçim barajı, meclisin sandalye dağılımını oyların dağılımı karşısında özerkleştirmek için kullanılan bir teknik. Her teknik gibi, onun da belli bir amacı gerçekleştirmesi beklenir. Anayasanın 67. maddesi barajın amacını belirleyen ilkeyi şu şekilde ortaya koyar: “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar”. Gerçekten de barajın, “küçük” partilere verilen oyları etkisizleştirme ve bunun sonucunda da bazı seçmenleri caydırma yoluyla istikrar amacına katkı yapması mümkün olabilir. Ancak, önümüzdeki seçimleri ilginç kılan esas husus da tam bu noktada görünür hale gelir; çünkü HDP’nin alacağı oylara ve arkasındaki toplumsal desteğe rağmen parlamento dışı kalma ihtimali, seçmenin baraja dair kanaatlerinin radikal bir şekilde değişmesi ihtimalini de ortaya çıkaracak gibi durmaktadır. Bizzat barajı etkin kılması beklenen sebeplerin onun etkisini tersine çevirmesi ihtimali, şüphesiz bir güdümleme aracı olarak barajın değerini daha da tartışmalı hale getirebilir.

Yani çanlar seçim mühendisliğinin en gözde tartışma konularından biri olan seçim barajı için çalmaya başladı gibi görünüyor. Böylelikle, barajın siyasal hayatımız üzerindeki etkileri yoluyla ufkumuzu nasıl kısıtladığını, temsil adaleti tartışmasının kapsamını nereye kadar daralttığını daha açık görebileceğimizi umuyorum. Baraj, seçim mühendisliğinin kullandığı tekniklerden sadece birisi. Esas olarak egemen gücün idare edilme biçimine halkın ne ölçüde rıza gösterdiğini ifade etmenin yolu olan oy hakkını sınırlandırma ve denetlemek için kullanılan yöntemler bütünü içinde asıl işlevini ifa edebilir. Onu ait olduğu bütün içine koyduğumuzda, nasıl bir tartışmanın içinde kıstırılmış olduğumuzu daha berrak olarak görebiliyoruz. Bir küfesinde oyların hangi hesap yöntemleri aracılığıyla sandalyeye dönüştürüleceği, diğer küfesinde meclis aritmetiğinin gerçekten istikrarlı bir yönetimin kurulmasına ne ölçüde el vereceği olan bir teraziyle temsildeki adaleyi tartmakla yetiniyoruz. Oysa istikrarlı bir yönetimin gerekleriyle karşıt olarak tarif edilmiş bir temsil adaleti tartışmasının ötesindeki sorunları ele almak, Türkiye’nin siyasal sorunlarının kapsamını kavrayabilmek açısından son derece büyük bir önem taşıyor.

İstikrar kavramını çözümlemeden yola devam edersek, bu tartışmanın üzerini örttüğü sorunları görebilmenin mümkün olamayacağı açık. İstikrarlı olmak derken, kararlı olmayı veya değişime karşı dirençli olmayı anlatıyoruz. Başka bir deyişle, istikrar, bir yapıyı oluşturan öğeler arasındaki ilişkilerin kalıcılığı ve dayanıklılığı problemidir. O halde, istikrar talebinin bir bütünün mevcut durumunu güvence altına almaya çalışan bir “düzeni koruma” talebi olduğunu söylemek de pekâlâ mümkün. Bu talep, siyasal alanın gereklerine uyarlandığında kendini yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkilerin istikrarı meselesi şeklinde ortaya koyar. Artık söz konusu olan, yönetsel bağın belli bir şekilde sürdürülmesini olanaklı kılan toplumsal düzenleniş biçimlerini güvenceye bağlamak olacaktır. Yani mesele farklı toplumsal kesimler arasındaki ilişkilerin nasıl insicamlı bir bütün halinde devam ettirilebileceği meselesine dönüşecektir.

Adalet ile istikrar arasındaki ilişkiyi de bu zeminde değerlendirmek gerekiyor. Adalet, belli öğelerin birbirleriyle veya ait oldukları bütün ile nasıl ilişkiye sokulacaklarıyla ilgili bir problem olduğunu görebiliriz. Sonsuz farklılık ve çeşitlilik içindeki varlıkların bir bütün parçası olarak nasıl düzenlenebileceği meselesi, istikrar tartışmasını olduğu kadar adalet tartışmasını da ilgilendirmektedir. Varlıkları arası ilişkilerde “doğru oranının” ne olduğu tartışması adaletin bir sorun olarak öne çıkmasına yol açar. Buradan hareketle adaletsizlik, adil olarak kabul edilen bir düzenleme içinde ilişkilerin sahip olması beklenen oranına aykırı olan durum olarak da tarif edilebilir. Adaletsizliğin varlığı, farklılıkların mümkün, hatta gerekli kabul edildiği bir durumdan uzakta durduğumuzu ve denkleştirici müdahalelerin gerekli olduğunu gösterir. Denkleştirme, esasında varlıkların sahip oldukları niteliklere göre birbiriyle eşitleştirilmesi gerekliliğini ifade etmenin bir başka yoludur.

Adalet, eşitlik argümanının insan ilişkileri için de ileri sürüldüğü noktada siyasal düzendeki ağırlığını hissettirmeye başlar. Aralarında yaş, cinsiyet, ırk, sınıf gibi ölçütler bakımından farklılıklar bulunan insanların bir toplum halinde bütünleştirilmesi nasıl mümkün olabilecektir? İşte adalet tartışmasının çözüm bulmaya çalıştığı en temel siyasal sorun budur. Bu bakımdan ele alındığında, farklılıklara rağmen kalıcı bağlar tesis edilebilmesi adalet ilkesi sayesinde mümkün hale gelebilir. Adalet, insanlar arasındaki ilişkinin “doğru oranını” gösterdiği ölçüde, bu farklılıkların çatışma dinamiklerine dönüşmesini engeller; eşitsizlikleri kabul edilebilir, hatta gerekli kılar. Bu orandan sapma olduğu düşünülen adaletsizlik durumlarındaysa, eşitliğin sağlanması için müdahaleleri davet eder. Kısacası adalet, farlılıkların düzenini veya düzen içerisindeki farklılıkları tanımlayan ve sürekli kılan ilkedir.

Kısacası, adaletin özü onun parçaları bir bütün teşkil edebilecek şekilde düzenleyebilme gücünde yatar. Demek ki, temsil meselesinin adalet ile ilişkilendirilebileceği en anlamlı tartışma çerçevesi, temsil sürecinin parça ve bütün sorunu ile bağlantılı bir şekilde ele alınacağı bir çerçeve olacaktır. Parça ve bütün ilişkisinin dışında ele alındığında, temsili basit ve tekdüze bir yansıtma ilişkisi olarak kabul etmemiz gerekir. Bu çerçevede, temsil eden, temsil edilen varlığın bileşimini, niteliklerini ve biçimini yansıtmakla görevli kabul edilir. Böylesi bir temsil ilişkisinin en ideal haline, temsil edenin temsil edilenin niteliklerini tam olarak yansıttığı, yani temsilcinin bizzat temsil edilenin kendisi olduğu yerde varacağı açıktır. Adaletin temsilcinin nitelikleriyle temsil edenin nitelikleri arasındaki örtüşme üzerinden ölçülebileceği bu yaklaşımda, ideal duruma varıldığında, bizzat temsil ilişkisinin kendisinin de yadsınmakta olduğuna dikkat edilmelidir.

Kusursuz bir temsil anlayışının son aşamaya vardığında temsili de ortadan kaldırması gerekir. Buradan hareketle temsilin işlevini daha açık görebiliriz. Temsilin amacı, parçaları olduğu gibi yansıtmak değil, onları bir bütün içine yerleştirmek, yani başka bir düzlemde “yeniden var etmektir”. Siyasal temsil ilişkisinin gözden kaçan bu yanı, temsilin asıl işlevinin temsil edilenleri yansıtmak değil, onu temsil ettiklerinden bağımsızlaştırmak olduğudur. Bu açıdan temsil, halk egemenliğinin yansıtılmasını değil, farklı toplumsal kesimlerin yönetilebilir bir bütün içinde düzenlenmesini, yani halkın gücünün sınırlandırılmasını hedeflemektedir.

Günümüz siyaset biliminde ve anayasa teorisinde son derece popüler olan bir yaklaşım, modern demokrasileri temsili olmak niteliğiyle tanımlar. Temsili demokrasiler, Eski Yunan’da uygulanan demokrasiden yurttaşların yönetime doğrudan değil, temsilcileri aracılığıyla katılmasıyla ayırt edilir. Bu anlatıya göre temsil, yurttaşlığın kitlesel bir karakter kazandığı çağımızda demokrasinin teknik açıdan uygulanabilirlik koşulunu oluşturmak üzere geliştirilmiş bir araçtır. Yurttaşların aracısız olarak bir araya gelip toplumun tamamını ilgilendiren konularda karar alması durumunda “doğrudan demokrasi”, yurttaşların siyasete “seçtiği” temsilciler aracılığıyla müdahil olduğu durumdaysa “dolaylı demokrasi” ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan doğrudan uygulanan biçim temsili olmayan demokrasiye denk gelirken, dolaylı demokrasi temsili demokrasiye denk düşmektedir.

Oysa günümüz demokrasilerini eski örneklerinden ayıran esas ölçüt, temsili makamların varlığı veya yaygınlığı değildir. Gerçek ayrım, temsili makamlara hangi yollardan gelindiğinde aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında da, günümüz demokrasilerini ayırt eden ilkenin “seçim” ilkesi olduğu çok net bir şekilde görülmektedir. Antikitede temsili görevlere “kura” yöntemiyle gelinirdi. Bilindiği üzere demokrasiler, eşit yurttaşların oluşturduğu bir siyasal toplum olarak tanımlanırlar. Bu durumda tüm yurttaşlar siyasal açıdan birbirinin yerine konabilir ve özel bir seçim yapmak için bir neden de olmamalıdır. Antik demokrasilerin kurayı temel bir yöntem olarak benimsemiş olması, eşit yurttaşlık ilkesinin zorunlu bir sonucuydu. Öte yandan, seçim, genel olarak insanın birden çok seçenek arasından tercih yapmasını, bazı durumlarda bir tercih sıralaması oluşturmasını şart koşar. Siyasal seçim süreci de, tüm diğer seçimler gibi, bir tercih yapmayı gerektirdiğinden, yurttaşlar arasında bir üstünlük sıralaması yapmadan gerçekleştirilemez. Bu da daha “layık” veya “iyi olanın” yönetimi ilkesine dayalı seçimin, zorunlu olarak eşitlik ilkesinin karşısında konumlandığını gösterir.

Seçimin, kitlesel yurttaşlık ilkesine dayalı günümüz devletleri için demokrasinin imkân koşulunu oluşturması şöyle dursun, “en iyilerin” yönetimi anlayışını farklı bir formda yeniden getirdiği için onu sınırlandırdığını saptamak yanlış olmaz. Her adalet tartışması, temelde eşitsizlikle ilgili bir tartışma olduğu için, temsilde adalet tartışması da, derinden bakıldığında, seçim sürecinin bu sınırlandırıcı etkisine verilmiş bir tepkidir. Tüm seçim süreçleri üç temel soruya yanıt arar: Ne seçilecek, kim seçecek ve nasıl seçilecek? Temsil adaleti tartışmasının dar ve sınırlı çerçevesi üçüncü soruya, yani oyların parlamentodaki kürsü sayısına dönüştürülmesi sürecindeki sorunlara odaklanmış olsa da, esasen tartışmanın tarihsel ve siyasal kuruluşunun bu soruların tümünü kapsamakta olduğunu görmek ve tartışmayı daha geniş bir alana yaymak büyük önem taşımaktadır.

Kimler seçilebilir?

Kimlerin seçilebileceği meselesi, modern demokrasilerin kuruluş aşamasından günümüze kadar yaşa, cinsiyete, gelire, ırka veya inanca dayalı bazı kısıtlamaların etkisi altında ele alınmıştır. Günümüzde, yasal açıdan bu ölçütlere dayalı sınırlandırmaların büyük oranda ortadan kalktığı görülmektedir. Ne var ki, bazı “görünmez engellerden” ötürü seçilen olma statüsünün toplumdaki iktidar ilişkilerinin alt basamaklarındaki yurttaşlar için kolay elde edilebilir olmadığı günümüzde de dikkati çekmektedir. Seçen herkesin seçilebilir olmamasının gerekçesi neye dayandırılmış olursa olsun, toplumsal açıdan tabi grupların evrensel olarak temsil süreçlerinden dışlanmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu çerçevede küresel boyutta deneyimlenen bir adalet sorunu örneği olarak cinsiyet ayrımcılığı meselesini gösterebiliriz. Böylesi bir ayrımcılık karşısında temsilde adalet talebi, geometrik eşitlik ilkesinin olumlu ayrımcılık yönünde işletilmesi ve “kadın kotası” gibi bazı denkleştirici uygulamaların yürürlüğe konması şeklinde gerçekleşmektedir.

Seçim ilkesi, her ne kadar, demokrasiyi sınırlandırıcı bir nitelik taşısa da, nihai olarak halkın rızasına dayanmasından ötürü bazı demokratik potansiyeller de içermektedir. Bu potansiyeller, eşitlik ilkesinin genel ve eşit oy olarak seçim mekanizmasında yansımasını bulur. Ne var ki, eşitlik anlayışının seçim mekanizmasına aktarılmasıyla ortaya çıkan bütün koşullarının, içinden geçilen her tarihsel aşamada ve mekânda var olduğunu söyleyemeyiz. Mesela genel ve eşit oy, bugün dahi güçlü itirazlara maruz kalabilmektedir. Bu yüzden, en başından günümüze kadar, seçimin içerdiği demokratik potansiyellerin, “kısıtlı oy” anlayışıyla sınırlandırılmaya çalışıldığını söylemek yanlış olmaz.

Mülkiyet, yaş, cinsiyet veya ırk gibi ölçütlere dayalı olarak geliştirilen kısıtlı oy anlayışı, seçmen olma hakkını temsil adaletinin önemli bir boyutu olarak öne çıkarmıştır. Buradaki gayri adil uygulamalar, karşısında yurttaşların geniş kesimlerinin genel oy hakkı için verdiği mücadeleyi bulmuştur. Genel oy mücadelesi, işçi sınıfının oy hakkı uğruna verdiği tarihsel mücadeleyle özdeşleştirildiği için sık sık mülkiyet kısıtlamalarına verilmiş bir tepki düzeyine indirgenmiştir. Oysa kadınların ve gençlerin oy hakkı için ödemek zorunda kaldığı bedeller, meselenin çok daha geniş bir siyasal tabana oturduğunu göstermektedir. Genel ve eşit oy için verilen mücadele, farklı tarihsel dönemlerde çeşitli toplumsal kesimlerin siyasete katılma arzusu üzerinden seferber edilmelerini sağlamış ve bu yoldan yurttaşların geniş bir kesiminin politize edilmesine katkı sağlamıştır. Hâlihazırda bazı ülkelerde cinsiyet ve yaş gibi ölçütler üzerinden uygulanan ayrımcılıkların temsil adaleti açısından tartışmalı bir alan yarattığını kaydetmek gerekmektedir.

Genel ve eşit oy mücadelesi sonucunda, dünyanın geniş bir kesiminde kitlesel seçmen kategorisinin ortaya çıkması, beri yandan seçmenlerin gücünün bizzat seçim süreçlerinin teknik araçları yoluyla denetlenmesine dayalı bir tepki doğurmuş ve temsil adaleti tartışmasının bir başka boyutu bu mücadele alanı üzerinde belirginlik kazanmıştır. Siyasal açıdan seçim, bireysel tercihlerin ortak bir karara dönüştürülmesi sürecini anlatır. Bu dönüştürme işlemi, sadece seçmenlerin tercihlerinin sayılması yoluyla mümkün olabilmektedir. Bilindiği üzere, bu tercihlerin sayılması birçok farklı yoldan yapılabilir. İzlenen yola göre, aynı seçmen tercihlerinin çok farklı veya beklenmedik sonuçlar yaratması mümkün olabilir. Burada seçim konusu olan mesele seçmenlerin karşısına basitleştirilmiş bir tercih sorunu olarak konur; sonra seçmenden ona sunulan seçeneklerden birini tercih etmesi veya tüm seçenekleri önemine göre sıralaması istenir. İşte hangi sayım kuralının kullanılacağı bundan sonra önem kazanmaya başlar. Çoğunluk, oyların dağılımı veriyken, hangi seçim tekniklerinin benimsendiğine bağlı olarak çok farklı şekillerde tarif edilebilecek bir ölçüt olarak karşımıza çıkar. Esasında çoğunluk iktidarı belirlediği kadar, çoğunluğun ne olduğuna da seçim tekniklerini belirleyen iktidar karar vermektedir.

Dahası, aynı oy dağılımı, nispi temsil veya çoğunluk sisteminin uygulanmasına göre farklı çoğunlukların ortaya çıkmasına yol açabilmekte, fakat her iki sistem de farklı ülkelerde meşru bir şekilde uygulanabilmektedir. Çünkü seçim sistemlerinin amacı, seçmen tercihlerini yansıtmaktan ibaret değildir. Oyların sayımında gözetilen şey daha ziyade yönetimi istikrarlı kılacak şekilde gerçekleştirme amacına hizmet etmektir. Çoğunluk sisteminin uygulandığı yerlerde basit veya mutlak çoğunluk ölçütünün uygulanması ya da nispi temsil sisteminin uygulandığı yerlerde milli bakiye veya d’Hondt sistemi gibi sayma usullerinin tercih edilmesi ve hatta bazen bunlara seçim barajlarının eklenmesi ortaya nasıl bir çoğunluğun çıkacağını önemli ölçüde tayin eder. Türkiye’deki mevcut anayasanın “yönetimde istikrar, temsilde adalet” ilkesinin gerçek anlamı da kendini bu gibi manipülasyon süreçlerinde dışa vurur.

Temsilde adalet tartışması, tarihsel olarak seçim uygulamalarına hâkim olan oyu kısıtlama ve seçim teknolojileri aracılığıyla denetleme eğiliminin yarattığı sıkıntıların dışavurumu olarak kabul edilebilir. Bu çerçevede genel, eşit ve serbest oy için verilen ve halen süren mücadeleler kadar, seçim barajları ve benzerlerine karşı verilen mücadeleler de insanların eşitlik talebinin demokratik sistemin sunduğu fırsat yapısının üzerinden ifade edilme tarzını oluştururlar. İşçilerin, kadınların, gençlerin, ayrımcılığa maruz kalan ırkların ve etnik grupların verdiği mücadeleler her zaman eşitsizlik ilişkilerini dönüştürmeye dayalı mücadelelerle iç içe geçmiştir. Ne var ki, günümüzde seçim, eşitsizliklerin ve hiyerarşilerin “yönetimde istikrar” adı altında idare edilmesinin bir aracına dönüştürülmek istenmektedir. Barajın aşılıp aşılmamasına bağlı olarak şekillenecek temsil adaleti tartışması da anlamını bu eşitsizlik biçimlerine verilecek tepkiler çerçevesinde anlamını kazanacaktır.

[i] Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi Ve Kamu Yönetimi Bölümü

* Bu yazı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir