Kürt ‘Sorunu’ Değil Sosyal Hareket

Facebooktwittergoogle_plusmail

Zafer F. Yörük

Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’ ya da ‘Kürt meselesi’ üzerine 1990’lı yılların sonlarından itibaren sayıları oldukça artan araştırmaların, son otuz yıllık çatışmalı dönemi temel alarak meseleyi ‘çatışma çözümü’ yaklaşımıyla ele alma eğiliminde oldukları görülebilir. Çatışma çözümü yaklaşımının kuşkusuz önemli yararları vardır ama önemli sorunları olduğunu da vurgulamak gerekiyor.

Şöyle ki, çatışma kavramı çerçevesi içine oturtulan meselenin esas olarak ulusal ya da ulus-ötesi bir güvenlik sorunu olarak algılanması kaçınılmaz oluyor. Bu durumda ‘Kürt sorunu’, bir güvenlik ihlali yani çözümlenmesi gereken bir asayiş meselesine indirgenmiş, bir ‘sorun’ olarak adı konulmuş Kürtler ya da daha doğru deyişle Kürt siyasal öznesi ise bu güvenlik ihlalinin başlıca faili olarak başından işaretlenmiş bulunuyor. Bu durumda ‘çatışma çözümü’, sorunun kaynağı olan bu öznenin neden olduğu (geçici) bir ulusal ya da bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmenin yollarını araştırma çabasına indirgeniyor.[1]

Çatışma çözümü yaklaşımına içkin güvenlik takıntısının bir sakıncası güvenliği ve istikrarı tehdit altında olduğu varsayılan baskıcı rejimlerle aynı akıl yürütme araçlarını kullanması ise, bir başka sakınca da ‘sorun’un tarihsel boyutunu ihmal etmesidir. Bu söylem içinde ‘Kürt sorunu’, PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadelenin bir sonucu gibi algılanmak ve sorunun çözümü de, bir ‘kriz yönetimi’ perspektifi içinde esas olarak askeri bir tehdit olarak görülen bu yapının yenilmesi/çözülmesi olarak anlaşılmak durumundadır. Oysa yalnızca bir silahlı tehdit olarak algılandığında bile PKK’nin otuz yıllık bir krizin kaynağı değil en az yüz yıllık bir sorunun –çoğunlukla trajik – birçok sonucundan biri olduğu anlaşılırsa, ‘Kürt sorunu’ teriminden hareket edecek bir yaklaşımın bile bu yüz yıllık ‘sorunu’ çözmek yönünde perspektif üretmesi gerekir.[2]

İşte Ergun Aydınoğlu’nun Kürt Özgürlük Hareketi kitabında meseleyi bir ‘sorun’ yerine bir siyasal/sosyal hareket olarak okuma girişimi bu tuzakları büyük ölçüde bertaraf etme avantajına sahip. Tarihsel arka-plan anlatısını, Kürt siyasal öznesinin 1950’li yıllardan itibaren Türkiye siyasetinde (yeniden) görünür oluşu ile sınırlayan kitap, 1980’li yıllardan günümüze kadar getirdiği analitik anlatıda ise esas olarak PKK’nin siyasal tarihini inceliyor. PKK’yi ve PKK etrafında gelişen yasal ve yasadışı kitlesel siyasal hareketlerin toplamını ‘Kürt özgürlük hareketi’ olarak adlandırıyor.

49’lar Davası’ndan ‘Çözüm Süreci’ne

Kitap, esas olarak Kürt hareketinin 2000 yılından itibaren Türkiye ve bölge siyaseti içindeki yerini saptamayı hedefliyor. Bu analizin arka planı ise bir siyasal hareket olarak Kürt hareketinin gelişimi üzerine oldukça kapsamlı bir tarihsel anlatıyla oluşturuluyor. İlk bölümde, 1950’li yılların 49’lar Davası’ndan 1960’larda TİP’in ‘Doğu Açılımı’na; 1960’ların DDKO’sundan 70’lerin sosyalist Kürt gruplarına ve bu gruplardan biri olarak 1978’de Lice’nin Fis Köyü’nde birkaç Kürt genci tarafından PKK’nin kuruluşuna evrilen süreç ele alınıyor.

Aydınoğlu, PKK’nin 1984’te başlattığı silahlı mücadele hamlesini birçok boyutu ile incelediği ikinci bölümden itibaren esas olarak PKK ve bu siyasal/askeri çekirdek etrafında hızla kitleselleşerek büyüyen siyasal hareketin evrimi üzerinde yoğunlaşıyor. Kitabın daha sonraki dört bölümü, Öcalan’ın İmralı’da olduğu süre boyunca giriştiği barış çabaları yanında, oluşturduğu yeni siyasal projeler ve bu projeleri teorik temellendirme çabalarına ayrılıyor. Son iki bölüm, 2007’den itibaren Kürt temsilcilerin (yeniden) Parlamento’da yer alma olanağı buluşuyla başlayarak içinde bulunduğumuz ‘Çözüm Süreci’ne doğru gelişen yeni dönemi ele alıyor.

Anlatı Tuzakları

Kuşkusuz, PKK gibi illegal ve doğası gereği şeffaf olmamak zorunda olan bir siyasal yapının analizinde siyasal otoriteye özgü düşmanca söylemi zenginleştirerek yaygınlaştırma amacına hizmet etmek,[3] yine siyasal otoritenin dayattığı sınırlamalar içinde uzun metinler yazıp kayda değer hiçbir tespitte ya da tahlilde bulunamamak[4] tehlikeleri her zaman mevcut. Savrulma tehlikesi içeren bir başka kutup ise, ‘hagiografi’ terimiyle ifade edilen, ele alınan konuyu ya da kişiyi aşırı yüceltme, hayranlık gibi eleştirelliği bütünüyle dışlayan bir yaklaşımla ele alma eğilimi. Bu kategori dahilinde, bir bakışta özellikle PKK içi ya da sempatizanları tarafından üretilmiş onlarca örnekle karşılaşmak mümkün. Ama Kürt hareketi içinden gelmeyen ve dolayısıyla araya bir ‘bilimsel’ ya da ‘siyasal’ mesafe koyduğu iddiasını zımni olarak taşımasına rağmen bu kategoriye dahil edilebilecek kaynaklarda da aynı ‘hagiografik’ savrulma oldukça sık gözlemlenen bir durum.[5]

Aydınoğlu’nun, araştırma konusunu ‘Kürt Özgürlük Hareketi’ olarak adlandırarak, resmi otoriteler ile Kürt hareketi arasında tercih ettiği tarafı açıkça beyan etmiş olması okurda, düşmanlık kutbundan kaçarken hagiografi kutbuna düşmüş olabileceği kaygısına yol açabilir. Ama metin okunduğunda, ele alınan konuya temelde klasik Marksist bir perspektiften eleştirel bir yaklaşım ile  ‘bilimsel’ mesafeyi koruyarak önemli analitik bulgulara ulaşan, bu alanda kaleme alınmış en zengin ve doyurucu araştırma olduğu görülecektir.

Analitik Bulgular, Eleştirel Yorumlar

Kitabın büyük bölümü, son 36 yıl boyunca, küçük bir örgütten bir siyasal harekete, oradan bir halk hareketine doğru gelişmenin başlıca konjonktürel ve yapısal dinamikleri ve nedenleri üzerinde yoğunlaşıyor. Aydınoğlu, Kürt hareketinin gelişim öyküsüne paralel olarak aynı dönem Türkiye siyasal tarihini de belli başlı dönüm noktalarıyla ele alıyor. Böylelikle, yakın tarihin bu iki dinamiği arasında, diğer çalışmalarda çoğunlukla göz ardı edilen etkileşimler anlaşılır hale geliyor.

Yine kitap boyunca PKK tarafından üretilmiş siyasal metinler, manifesto ve programlar başta olmak üzere ayrıntılı bir biçimde ele alınıyor. Bunlara ek olarak, Öcalan’ın günümüze kadar yayımlanmış bütün yazıları, beyanatları ve kitapları da metin incelemesine tabi tutuluyor. Bu anlamda Cengiz Güneş’in Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi (2013) ile paralellikler taşısa da, siyasal ve metodolojik açılardan önemli farklılıklar gösteriyor. Aydınoğlu, hareketin söylemini siyasal metinlerle sınırlayarak bu metinlerin hareketin gelişimi içinde ne tür söylemlere dönüştüğü, toplumsal protesto içinde ne şekilde ifade edildiği ve ne tür iletişim kanallarıyla popülerleştiği gibi Güneş’in yoğunlaştığı konuları araştırma dışı bırakıyor. Dolayısıyla, iki kitabın birbirine rakip olmak yerine birbirini tamamlayıcı özelliklere sahip olduğu söylenebilir.

Aydınoğlu’nun en önemli vurgularından biri, PKK’nin ve Kürt hareketinin ‘plebyen’ sınıfsal karakteri. PKK’nin, Türkiye’de Kürt halkını oluşturan bütün katmanlarla ilişki içinde olmakla birlikte; asıl gücünü, yoksul köylülük ve kent yoksulları, özellikle de bu sosyolojik kategorilerin gençliği arasında kazandığı tespit ediliyor. Bu popülerleşmenin nedenleri olarak, siyasal söylemin ve siyasal/askeri pratiklerin etkileri kadar örgütün kurucularının ve hareketin kadrolarının sınıfsal konumları ve eğitim düzeyleri ile ‘hedef kitle’ arasındaki paralellik vurgulanıyor. Aydınoğlu, Maurice Duvarger’nin Siyasi Partiler yapıtını esas alarak Kürt hareketinin gerçek bir ‘kitle partisi’ niteliği kazanmış olduğu saptamasında bulunuyor.

Aydınoğlu’nun bir başka eğildiği nokta, Öcalan’ın örgütün ve hareketin kurucu önderi olarak bu kadar uzun süre ve bu kadar farklı koşullarda nasıl konumunu muhafaza edebildiği sorusu. Bu bağlamda, hasmane literatürün sıkça başvurduğu diktatör, anti-demokratiklik, tehdit ve şiddet gibi açıklamaları bir yana bırakarak, Dilip Simeon’un Ghandi karizması ile Arif Dirlik’in Mao kültü üzerine yaptığı çalışmalara başvuruyor ve Max Weber’in ‘karizmatik lider’ tezinin ışığında Öcalan karizmasını birçok boyutuyla çözümleyerek önemli sonuçlar çıkarıyor:

Tarihsel olarak Öcalan’ın Atatürk ve Menderes’ten sonra – ve muhtemelen onlardan çok daha güçlü – modern Türkiye tarihindeki üçüncü karizmatik figür olduğu söylenebilir. Ayrıca diğerlerinin devlet düzeyinde iktidar oldukları, Öcalan’ın ise bir muhalefet hareketinin lideri olduğu dikkate alınırsa, karizmasının boyutları daha iyi anlaşılabilir (s. 63).

Böyle bir önderlik karizması etrafında oluşan ‘önderlik örgütü’ ve önderliğe bağlı siyasal/sosyal hareketin, kolektif bir önderlik oluşturma ve kendini yenileme niteliği gösteren kadrolaşma noktalarında tıkanması da kaçınılmaz gibi görünüyor. Aydınoğlu, Öcalan’ın yakalanmasıyla başlayan süreçte ve legal siyasetin özellikle 2007 seçimlerinden bu yana giderek artan ağırlığına paralel olarak bu güçlüğün giderek aşılmaya başlandığı gerçeğini teslim ediyor. Aynı gelişmeler, Kürt hareketinin demokratikleşmesi açısından da önem arz ediyor.

Monolitik kişi kültünün içerdiği tehlikelere karşı hayatın akışı içinde gelişen bu çözümlere rağmen Aydınoğlu’nun başlıca eleştirel kaygısı, Öcalan’ın – askeri, siyasal, kültürel ve kuramsal – her açıdan yalnızca son kararı veren otorite olmaktan öte bütün bu alanlarda örgüte ve harekete ait her türlü düşünceyi ve metni bizzat üreten kişi olduğu gerçeği. Bu durumda, bazı bakımlardan hayranlık uyandırabilecek çözümler üretebilirken aynı Öcalan’ın özellikle kuramsal açılımlarda yaşadığı tıkanıklıklar ya da kuramı şematik siyasal çözümlere havale etme eğiliminin yarattığı sorunlar vurgulanıyor.

Aydınoğlu, bu nedenle, Öcalan’ın ‘kapitalist modernite – demokratik modernite’ gibi iddialı kuramsal kavramlarını ele almak yerine ‘demokratik cumhuriyet’, ‘konfederalizm’ ve ‘demokratik özerklik’ gibi siyasal çözümleri üzerinde yoğunlaşıyor. Bu tezlerin temelinde yer alan kuramsal kaynakları – Öcalan’ın İmralı’da yaptığı okumaların bilgisinin de desteğiyle – saptıyor ve bu kuramsal temellerle siyasal çözümler arasındaki geçişlerin şematik niteliğine işaret ediyor. Örneğin Murray Bookchin’in ‘ekolojik anarşizm’ tezlerinin ‘demokratik özerklik’ projesine tercümesinde Aydınoğlu’na göre önemli sorunlar ve tutarsızlıklar bulunuyor.

Eleştirel Notlar ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Değeri

Aydınoğlu, bu eleştirel ve analitik çıkarsamalarla literatüre önemli ve özgün katkılarda bulunurken, bazı önemli noktaları analiz dışı bıraktığını da saptamak gerekiyor. Örneğin, ABD’den Avrupa’ya oradan Ortadoğu’ya son derece görünür bir siyasal aktör haline gelmiş, medya-iletişim teknolojileri başta olmak üzere birçok olanağa sahip bir uluslararası hareket olduğu tartışılmaz olan Kürt hareketinin ekonomik kaynakları konusunda hiçbir şey yazmamış olması anlaşılır olmasına rağmen bir eksiklik olarak öne çıkıyor.

Yine ekonomiyle bağlantılı olarak, bu özünde plebyen hareketin süreç içinde özellikle Kürt halkının diğer sosyolojik katmanlarıyla yakınlaşması üzerine daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Örneğin başlangıçta aşiret yapısı karşısında tavır alan örgütün giderek bu geleneksel yapılarla barışması ya da Kürt işadamlarıyla ilişkilerinin gelişmesi, bu olguların da örneğin milletvekilleri nezdinde siyasal pratiklere yansıması üzerine varılacak saptamalar oldukça ufuk açıcı olacaktır. Kitapta, Kürt hareketinin karakteriyle birlikte Türkiye ve bölge siyasetinin de geleceğini büyük ölçüde belirleyecek bu konuya oldukça sınırlı olarak değinilmiş (ss. 181-2).

Aydınoğlu, 1993’te DEP milletvekillerinin meclis bahçesinde tutuklandıkları andan 2007’de seçimlere bağımsız adaylarla katılma kararına kadar geçen süreyi, Öcalan’ın legal siyaseti denetleyememe kaygısıyla açıklıyor (ss. 177-8). Öcalan’ın önder olarak pratiği göz önüne alındığında bu açıklamanın doğruluk payını teslim etmek gerekiyor. Yine de, 14 yıllık süre boyunca parlamentoda Kürt temsili gibi çok önemli bir siyasal kazanımdan bir tek bu nedenle feragat edilmiş olduğu spekülatif bir iddia gibi görünüyor. Kanımca, bu sorunun doğrudan Kürt siyasetçilere sorularak araştırılması gerekirdi. Özellikle, Kürt illerine çekilerek yerel yönetimler aracılığıyla bölgesel gücünü perçinlemek, Türkiye genelinde ise solun ulusalcı olmayan kesimleri ile ittifaklar oluşturmak gibi yaşanmış deneyimleri daha titizlikle incelemek gerekirdi.

Bir başka nokta, Kürt hareketinin talepleri ile ilgili siyasal muğlaklığın, hareketin yapısal niteliklerinden kaynaklı bir yetersizlik göstergesi değil de kasıtlı bir muğlaklık olarak okunması olasılığının tamamen gözden kaçmış olması. Şöyle ki, ‘Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’, ayrı bir ‘halk’ tanımı üzerinde talep edilebilir bir hak iken, azınlık hakları talebinde bulunmak, halk’tan ya da ulus’tan farklı nitelikte ‘azınlık’ statüsünü kabullenmek anlamına gelecektir. Bu durumda Kürt hareketi bir hakkı talep ederken diğerini feda etme ikilemiyle karşı karşıyadır. Çözüm olarak üretilen ‘demokratik cumhuriyet’, ‘konfederalizm’ ve ‘demokratik özerklik’ projeleri bu perspektiften ele alındığında, tutarsız projeler olarak etiketlenmek yerine, böyle bir kaygı içinde hassas dengeler gözeterek oluşturulmuş oldukları sonucuna da varılabilir.

Bu eleştirel notların ardından, Kürt Özgürlük Hareketi’nin alanındaki literatür içindeki özgün yerini ve değerini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. İçinden geçmekte olduğumuz tarih dilimi içinde, gerek ‘Çözüm Süreci’ni gerekse HDP’nin seçimler arifesinde giriştiği iddialı siyasal hamleyi, Türkiye siyasetinin dinamikleri içinde yerli yerine oturtarak algılamak, bugüne ve geleceğe ilişkin doğru çıkarsamalar yapabilmek için böyle bir çalışmaya ihtiyacımız vardı. Öte yandan, PKK çekirdeği etrafında dalga dalga büyümekte olan Kürt siyasal öznelliği, Türkiye siyasal yapısının sınırları ötesine taşarak, Ortadoğu’da yaşanan trajik gelişmeler içinde bir askeri ve siyasal aktör niteliği kazanmaktadır. Rojava’da gerçekleşen ‘kantonlaşma’ ya da ‘devletleşme’ deneyimi, Kobané’de IŞİD gibi ‘yenilmez’ bir güce karşı sergilenen direniş ve Irak Kürdistanı’nda yine aynı güce karşı yürütülen askeri mücadele, bu hareketi önemli bir bölgesel aktör haline getirmektedir. Bu durumda, Ortadoğu’nun siyasal yapılarını ve dinamiklerini anlamak için de Aydınoğlu’nun çalışması bir başvuru kitabıdır.

Son olarak, Robert Fisk, Cengiz Çandar ya da Hasan Cemal gibi gazeteci kitaplarından analitik niteliği zayıf anlatılarla enformasyon bombardımanına tutulmaya alışık olduğumuz bir konuda, bu titizlikte yapılmış bir akademik çalışmanın değerini vurgulamak gerekiyor. Kürt Özgürlük Hareketi, bilimsel/analitik gücü ve yazarın özenle koruduğu eleştirel mesafesi ile perspektif açıcı bir eser.

[1] Örneğin bkz. Bostancı, M. N. (1999), Bir Kolektif Bilinç Olarak Milliyetçilik. Doğan Kitap; Barkey, H. J. and Fuller, G. E. (1998), Turkey’s Kurdish Question. Lanham,Boulder, New York, Oxford: Rowman and Littlefield Publishers;  Kirisci, K. and Winrow, G. M. (1997), The Kurdish Question in Turkey: An Example of a Trans-State Ethnic Conflict. London: Frank Cass.

[2] Kürt meselesine sürekli olarak ve yalnızca bir ‘sorun’ olarak yaklaşmanın bu sakıncalarını not etmekle birlikte, Türkiye cumhurbaşkanının hem de 2015 Newroz’u ertesinde yaptığı üzere ‘Kürt sorunu yoktur’ demenin de kuşkusuz ki en hafif tabirle ancak bir ‘nevroz semptomu’ olarak okunmaya müsait olduğunu belirtmek gerekir.

[3] Bu hasmane söyleme, özellikle PKK’yi siyasal rakip olarak gören Kürt grupların yayınlarında ya da PKK yönetimindeyken tasfiye edilmiş Selim Çürükkaya gibi kişilerin kitaplarında sıklıkla rastlanabilir. Örneğin, S. Çürükkaya (2005), Apo’nun Ayetleri,  Beyrut Günlüğü, Doz ya da S. Çürükkaya (1997), PKK: Die Diktatur des Abdullah Öcalan, Frankfurt am Main. Öte yandan, İsmet G. İmset’in oldukça erken bir tarihte yazdığı ve oldukça kapsamlı bilgi içeren kitabının adı bile içeriğinin nasıl bir düşmanca perspektif içerdiğinin göstergesi (PKK: Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı, Turkish Daily News Yayınları, 1993).

[4] Bu kategori dahilinde gazetecilerin yazdığı metinler ve kitaplar anılabilir. Örneğin bakınız Hasan Cemal (2003), Kürtler, Doğan Kitap.

[5] Ali Kemal Özcan’ın Turkey’s Kurds – A Theoretical Analysis of the PKK and Öcalan (Routledge, 2010) adlı kitabı ‘akademik’ olma iddiasına rağmen hagiografi kategorisi içinde ilk sırada sayılmayı hak ediyor. Gerek bu kitap gerekse örneğin Mahir Sayın’ın röportaj-kitabı Erkeği Öldürmek, okuru bilgilendirmekten çok hayranlık uyandırma etkisini hedefleyen ‘halkla ilişkiler’ metinleri  yaratıyor. Aliza Marcus’un oldukça dışarıdan bakmaya çalışan Kan ve İnanç’ı (İletişim, 2009) bile yer yer hagiografi tuzağından kaçamıyor.

* Bu sayı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Kürt ‘Sorunu’ Değil Sosyal Hareket” için 2 yorum

  • 3 Temmuz 2015 tarihinde, saat 17:15
    Permalink

    TÜRKİYE PARTİSİ VE TÜRKLEŞME!!

    Kuzey Kürdistan halkı Türkleşme değil, kendi doğal haklarını istiyor. Kürdistan genelinde süren bu sürece karşı konulamaz.

    Güney ve Batı da bağımsızlığa doğru giden süreç daha da hızlanırken, Kuzey’de başka hedefler ortaya koymanın bir anlamı yoktur..
    Kürdlerin bağımsızlıktan başka bir talebi yoktur. Genelde kürtler artık eskisi gibi değildir. Dünyanın her köşesinde yaşayan Kürdler bağımsızlık heyecanı yaşamaya başlarken, denenmiş eski taktikleri yeniymiş gibi yeniden ortaya sürmek, Kürtler için intihar anlamına geliyor!! Kürtler arasına sokulan mezhep ve parti kavgaları da etkisini kaybetmeye başladı. Alevi ve Sunni Kürtler, artık aynı saflarda mücadele ediyor. Kürtler, milli bir şuurla Kürt kimliği etrafında birleşiyor…Cihatçı örgütler ve onların sponsorları olan Türk ve Arap devletlerinin uyguladıkları kırımlar, Kürtleri birleştirmeye başladı!

    Batı-Kürdistan’a işgal saldırılarında bulunan, bu İslamcılar, İŞİD ve El-Nusra çetelerin hemen hemen hepsinin uçakla ilk indikleri yer Türk şehirleri.

    Uçaktan iner inmez, bu çeteleri ilk karşılayan, MİT görevlileridir. Bu çeteleri Rojava Kürdistan grup grup taşıyan Türk MİT elemanları, polis ve subayları. Grup grup taşıma, Türk devleti için kendi başına bir resmi çalışma haline geldi…
    Bu küresel tetikçilere, Neo-Osmanlıcı, Yeşil Türkçü AKP hükümeti tarafından Kırşehir’den, Mêrdîn’e ve Halep’e kadar, askeri eğitim karargahları oluşturulmuş. Sahra hasteneleri kurulmuş. AKP, TSK, Polis ve MİT’in ortak koordinesinde, Yeşil Türkçü yayılmacılık için tüm kıtalardan toplatılan ve küresel tetikçi olarak kullanılan çeteler yeterli görülmüyor. Kürt hareketi daha da büyüyünce paniğe kapıldılar ve şimdi kendi tank ve topaları ile girmek istiyorlar.

    Türkiye’de Kürtleri bölüp birbirine düşürmek için kullandıkları son kozları bitince, Cihat, tank ve topla tehdite başladılar…Türk devleti, tek bir amaçla bunu yapıyor. Erdoğan’ın hükümeti daha beterini yapıyor: İŞİD halifeliğin saldırılarına destek veriyor. Çünkü IŞİD ve Erdoğan’ın projeleri aynı: Rojava deneyini ezmek. Rojava Kürdistan’ında Kürt halkının diğer halklarla birlikte demokratik, eşit ve özgür bir temelde kendi iradesiyle kendi öz yönetimini kurması ve bir statü elde etmesini engellemektir amaç…
    Kürtler arasındaki mentalite birliği giderek kuvvetlenmektedir. Daha önce asla birleşemeyecek gibi görünen Kürt halk tabakaları şimdi, kolaylıkla aynı saflarda mücadele veriyor!

    Seçimler boyunca da sıkça “binyıllık kardeşlik”ten söz edildi. Erdoğan, kardeş, kardeş diyerek kulakları getirdi, bu tutmayınca sopayı gösteriyor. MGK, Suriye Kürtlerine karşı topunu tankını sınıra yığdırmaya başladı!
    Hedef, Esat ve İŞİD diyorlar, ama gerçek olan odur ki, Kürtlere saldırma hedefi vardır…
    Ne kardeşliği! Kardeşlik filan da yok! Sahici kardeşler, talep ve dileklerini pazarlık konusu yapmazlar. Hakkın gereğini, insaniyet halleri, vicdan ve hakkaniyetle teslim ederler.

    Aynı ana, babadan olmayanların bir tek kardeşliği vardır, o da “kan kardeşliği”dir. Kan kardeşliği; gönüllü olarak kesilen parmaklardan damlayan kanın cilt temasıyla birbirine karışma kardeşliğidir. Eğer kan, düşmanca akıltılmışsa o akan ve dökülen kanın birbirine karışmasından kardeşlik oluşmaz. Olsa olsa kan düşmanlığı olur.

    Bu ”kardeş” düşmanlar, Kürtleri kaybedeceklerini anlayınca artık son silahlarını da piyasaya sürdüler. Tekçi, retçi, inkârcı ve asimilasyoncu sistemin; sade Kürtlere değil, Ermenilere, Asuri-Süryanilere, Keldanilere, Rumlara, Ezidilere, Alevilere karşı onyıllardır uyguladığı suçların artıyor! Suriye Kürtlerinin başarıları karşısında zıvanadan çıkan TC, Nato’dan aldığı bütün silahlarını Kürdistan şehirlerine sürmeye başladı…
    Herkes bağımsız ve özgürce yaşama hakkını kullanmalıdır. Suriye’ deki Alevi ve Hiristiyan halkları da kendi topraklarında bağımsız devlet kurma haklarına sahiptirler. Sahte devletler, uydurma sınırlarla bir yere varılamaz! Zoraki sınırlar içerisine sıkıştırılıp ezilen halklarla barış kurulamaz, tam aksine, halkların kendi iradelerine rağmen kurulan zoraki devletlerin kendileri bütün bu çatışmaların ana kaynağıdır, zoraki sınır ve devletler sonsuza kadar savaş demektir.

    Aynı şekilde Türkiye diye adlandırılan alanda da başlıca 4 ayrı halk yaşamaktadır: Kendilerine Türk denilen Balkan ve Kafkas göçmenleri, her ne kadar Suriye ve Irak’dan farklı olduklarını idda etselerde, gerçek durum Suriye’ye çok benzemektedir. TC, Kürt, Laz ve Alevi halklarını, dağılmakta olan Irak ve Suriye devletlerinden daha az ezmemektedir. Suriye’de Kürtler otonomi elde etmişken, TC, bırakın bunu, hala dil ve isim konusunda 1. dünya savaşının kırmızı çizgilerini savunmaktadır.

    Irkçı temelde kurulan TC, aslında Irak ve Suriye devletlerinden çok daha geridir. Irak’da, Kürt otonomisi, yarı resmi bir devlettir. Türkiye’de ise Kürtlerin hiç bir hakkı olmadığı gibi asimilasyon ve yoketme sürecine son hızla devam etmektedir.
    Türk devleti, yıkılmakta olan Irak ve Suriye devletlerinin ayakta kalabilmeleri, veya onların yerine oluşabilecek yeni formasyonlarda, birincil derecede, Kürtlerin doğal haklarının yok edilmesini sağlayacak yapılanmalar için çırpınıp durmaktadır. Türkiye varını yoğunu buna yatırmaktadır…Bu anlamda TC, Ortadoğu’da Kürtlerin en büyük düşmanıdır.

    Sevda Suner

    Yanıtla
  • 27 Ocak 2016 tarihinde, saat 10:38
    Permalink

    RESMİ KÜRT DÜŞMANLIĞI VE TC’NİN KURULUŞU!

    TC diş işleri bakanlığı, zamanının % 60 ından fazlasını Kürt halkının uluslararası alanda güçlenmesinin engellenmesine ayırıyor!
    Hal böyleyken bugün özellikle Türkiye’deki yöneticilerin ağızlarından bırakmadıkları ‘kardeşlik’ propogandasının tamamıyla bir demagojiden ibaret olduğu meydanda değilmidir?
    Cenevre’de başlayacak Suriye konferansına Kürtlerin katılmasını engelleme amacıyla Batıllı Politikacılara rüşvet verme çalışmalarına başarılı dış politika adını verdiler..

    Kendinden olmayan halklara yönelik yapılan vahşetlerin devamı sözkonusu.. “
    Rojava Kürtlerine İşid ve Nusra gibi barbar örgütlerin yaptıklarının başarıya ulaşamaması karşısında TC’nin bu kez kendi ordusu ile meydana çıkması sözkonusu!
    Üstüne üstlük Rojava’da halkın ezici çoğunluğunun desteğini alan PYD ve Kürt Yüksek Konseyine bağlı YPG’ye “terörist, damgaları vurarak onları yurt dışında izole etmeye çalışıyorlar! AKP yönetiminin direktifi ile başlatıllan bu yeni Kürt düşmanlığı yeni katliam ve toplu soykırımların sinyallerini vermeye başladı. 

    Peki nedir bu kadar derin Kürt düşmanlığı? Bunu kökleri nereye dayanıyor?

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yıllarındaki Kürt ayaklanmaları ve yeni kurulan Türk devletine karşı yirminci yüzyılın ilk yarısındaki bitmeyen Kürt isyanları Türk hükümetinin Kürtlere karşı korkusunu pekiştirdi.
    Bir diğer deyişle, Türkiye’nin Kürtlerle olan, Türk cumhuriyetine karşı çok sayıda isyanlar da dahil olmak üzere, tarihsel deneyimi, Kürtlerin olağanüstü bir korku kaynağı haline gelmesine katkıda bulundu.
    Koçgiri’de ilk Kürt isyanının bastırılarak 20 000 Kürt’ün amasızca kırılması şimdiki düşmanlık sürecinin sürecin başlangıcına tekabül eder.

    1923’ten beri görece sakin dönemler olsa da, Kürtlerin ve temel haklarının bastırılması Türklerin her zaman gündeminde kalmaya devam etti.
    Koçgiri İsyanı,1921 yılında haksızlığa karşı Koçgiri, Pezgavır, Maksudan, Aslanan, Kurmeşan, Parçikan, İzol ve Giniyan Kürtlerinin isyandır.
    Ankara hükümeti, Kürtler’e vaat ettikleri haklardan vaz geçince ilk bilinçli Kürt aşiretleri isyan ederek, antlaşmalara bağlı kalınmasını
    Daha savaş içinde, Ankara hükümetinin vaatlerinden vaz geçtiğini, kandırıldıklarını gören Kürtler, 1921 de Koçgiri isyanını gerçekleştirdi.
    Koçgiri’de ilk Kürt isyanının bastırılarak 20 000 Kürt’ün amasızca kırılması bunun başlangıcıdır…

    1923 de kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal yaptırımlar ve kademeli, zorunlu asimilasyon yoluyla, Kürt varlığını ortadan kaldırmak amacıyla bir dizi adımlar atıldığı ve örneğin 3 Mart 1924’te bir kararla bütün Kürt okulları, örgütleri ve yayınları yasaklandı.
    Türkiye, tarihinde Kürt harfleri olan Q, X ve W harflerini kanun dışı ilan etti, Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde Kürt isimlerini yok etmeye ve/veya onları Türk isimleriyle değiştirmeye çalıştı…Asker cenazeleri Kürt düşmanlığı için and içme alanlarına dönüştürülüyor. Asker Cenazeleri, şövenizm ve ırkçılık propogandası için mesken seçiliyor.
    Türk şövenizmi ve milliyetçiliği ırkçılığa, devlet destekli pogromlar kokan eylemlere dönüştürülmektedir. Kürt esnaflarından alış veriş yapmayın uygulamaları, boykotlara kadar vardırılmaktadır. Kürtlere iş, kiralık yer veya işyeri verilmiyor. Güney Afrika Apartehid rejimini aratmayan ırkçı uygulamalar başladı. Kürtleri aşağılama, horlama gibi ayırımcı uygulamalar sokaklarda başladı bile.

    Kardeşlik yalan bir hikayeden ileri gidemedi..TC,barış dediği şeyi kimle, br milletle mi, yoksa bir hayvan sürüsü ile mi yapacağı konusunda bile tutarlı değil! Düşmanlık sürecinin yaşandığı yerde hangi kardeşlikten bahsedilebilinir?
    Komşu olmak zorunda kalmış iki millet var ortada… Bir Türkün, Arap’ın, Fars’ın sahip olduğu bütün haklara Kürtler de sahip olsun ve zaman gerçek anlamda kardeşlik olur.

    Fakat bu AKP liler de eskisi gibi Kürt halkı ile alay etmekten iler gidemediler. Halkın çoğu barış dedikleri şeyin hayali bir düşmanla yapılmış olabileceği algısına sahip oldu…
    Son dönemlerde, barış veya sözde açılım süreci altında, Kürdistan kelimesi bir tabu olarak kalmaya devam etti. Kürt açılmı dedikleri, Kürt halkın ile alay etmekten iler gidemedi! Halkın çoğu barış dedikleri şeyin hayali bir düşmanla yapılmış olabileceği algısına sahip oldu…
    AKP aslında Kürdistan ve Kürt kelimelerini yasakladı, Kürt dilini konuşmayı engelleyemedikleri için aldatmacalık oynadılar..
    Erdoğan kliği,2015 de cumhurbaşkanlığı sarayında, kendisine yakın bir guruba, ‘herşeyin başkanlık sürecinin aşılması ile değişeceğini, bazı şeyleri zorunlu olarak devam ettirdiklerini söylerrken, Kürtler için herhangi bir özerkliğin temin edilmesine karşı olduğunu, bu reformların Türkiye’nin birliğine ve toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil ettiğini savunarak, o an toplumu meşgul eden açılı senaryosunun sahteliğini ortaya çıkarmıştı!!

    Türkiye’nin Kürtlere yaklaşımını, Kürtlerin temel haklarının Türk devleti tarafından baskılanmasının ayrı bir Kürt milli bilincine yol açabileceğini gösteren etnik bir modelle açıkladı.

    TC’nin Kürtlerle hesaplaşmaya başlaması 1921 Koçhiri isyanına dayanır. Kemalistler, Ankara antlaşması sürecinde, Fransızlardan Üniter devlet.. TC’nin resmi ideolojisi olan Kürt düşmanlığı, 1921 Koçgigi isyanı ile başlamıştır. TC ise tam da o zaman şekillenmeye başlamıştır.
    Çünkü, Kemalistler, Ankara antlaşması ile Fransızlar’dan söz alırlar ve kuracakları devlet, Fransız benzeri üniter bir devlet olacaktır.
    yani bu devlette Kürtlere de yer yoktur!! Fransızların isteği ile, yeni kurulacak bu TC devleti Üniter olacaktır. Yani bu devlette Kürtlere de yer yoktur!!

    Üzerine fazla çalışma yapılmamış ancak Türkiye’nin Kürtlere olan olumsuz tavrını önemli ölçüde açıklayan konu ise korku konusu, ülkenin kökleri derinlere giden Kürdofobisi. Türkiye’nin Kürdofobisini, Kürtlerden ve bağımsız Kürt devletinden ve/veya ülkenin büyük Kürt nüfusundan dolayı Türk devletini tehdit edebilecek herhangi bir Kürt kazanımından korkma temelindedir..

    Yani şimdiki TC, adı sanı yokken, bir Kürt isyanı sonrasında birilerin aklına gelmiştir. Kemal, Sivas Erzurum kongrelerinde Osmanlı demiştir…1919 dan beri Osmanlı’nın kurtuluşu adına çalışan Kemal gurubu, Fransızlarla yaptığı son görüşmesinden sonra üniter TC’nin kuruluşu kararı aldılar…
    Fransızlar, M.kemal’le şimdiki Suriye sınırı üzerinde anlaştılar ve Ankara antlaşması ile yeni bir TC devletinin kurulmasına karar verdiler.
    Laik Üniter Fransız devleti kopyası TC devletinin Anadolu topraklarında kurulmasını Fransızlar önermiş ve Ankara antlaşması imzalanmıştır. Kemalistler,Fransız mandası altına girince, İstanbul ingiliz hükümetine karşı kendi devleti, yani FR-TC yi kurmaya işte o an karar verdiler. FR-TC devletinin biçiminin Fransız kopyası üniter olması kararı, Kürtlerin daha savaş içinde tasfiye edilmesi kararına yol açmıştır! 
    TC’nin üniter olmasına Fransızlar karar verdi.Kemalistler’in ilk işi, Koçgiri’de haklarının çiğnenmesine isyan eden Kürtlerin kırımı oldu!

    Yani Kürtlerin kullanıldıktan sonra tasfiye edilmelerine daha savaş esnasında,1921 de  başlanmıştır, yoksa 1925 Ş Sait isyanı ile değil!! Ermeniler 1915, Kürtler ise bunun devamı olarak 1921 de yok edilmeye başlanmıştır. Kürt nufusu fazla olduğu için,öldüre öldüre bitirememişlerdir.
    Kuruluşundan beri Türkiye, her türlü Kürt kazanımının -Türkiye toprağı sınırları içerisinde olması şart değil – en büyük nüfusa sahip azınlığı olan Kürtleri bağımsızlık aramak için güçlendireceğinden ya da ilham vereceğinden devamlı olarak korktu. Bu nedenle, siyasi veya askeri oluşum şeklinde ya da halkın temel haklarına bile ilişkin –ki Ankara bunun Kürt devletine yol açabileceğine inanmakta- herhangi bir Kürt güçlenmesi, Türk devletinin birliğine ve bütünlüğüne tehdit olarak düşünüldü.

    Türkiye’nin Kürt düşmanlığı uzun zamandır dış politikasında hem komşularının sınırları içerisindeki, hem de Kürtlerin başarılarının görünür olduğu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kürt faaliyetlerini, kazanımlarını ve haklarını kısıtlamak amacını güttü.
    Benzer şekilde, Ankara Kuzey Irak’ta özerk Kürt bölgesi kurulmasına da hararetli bir biçimde karşı çıkmıştı. Türkiye uzun zamandır komşu Irak’ta herhangi bir kurumsal gelişmenin Kürtleri cesaretlendireceğinden ve bağımsız bir Kürt devletine teşvik edeceğinden, böylece Türkiye’nin bütünlüğünü ve topraklarının bölünmezliğini tehdit edeceğinden korktu. 1960’lardan başlayarak Ankara, Kuzey Irak’taki Kürt kazanımlarını önlemek için Bağdat’la yoğun bir şekilde iş birliği yapmıştı.
    Ancak bu politika artık günümüz şartlarında yğrğyemiyor. ırak devlet olarak dağıldığından,TC, orada faaliyet gösteren terörö örgütlerini Kürtleere karşı kışkırtma yolunu tuttu…

    SINIRLARDIŞI KÜRT DÜŞMANLIĞI!

    ROJAVA’YA yönelik Türk politikası, tümüyle Kürt düşmanlığıdır. TC diş işleri bakanlığı, zamanının %60 ından fazlasını Kürt halkının uluslararası alanda güçlenmesinin engellenmesine ayırıyor!

    Kısacası Türkiye, sınırlarının dışı da dahil olmak üzere her yerde Kürt kazanımına aralıksız bir şekilde direndi. Kürtlere siyasal haklar tanınması, Ankara’nın hala sahip olduğu Kürt bağımsızlığına yol açabilir korkusuyla, Türk devlet sistemine ve toprak bütünlüğüne büyük bir tehdit olarak algılanmaya devam diliyor ve AKP şefi Erdoğan, öncüllerinden daha fazla ‘tek millet,tek din, tek barak ve tek dşl’ sloganına sarılıyor!
    Cenevre’de başlayacak Suriye konferansına Kürtlerin katılmasını engellemek için Batıllı Politikacıları satın almaya, rüşvet vererek, onları Kürt karşıtı platforma çekmeye çalışan TC Dış işlerinin bundan başka faaliyeti de zaten yoktur!

    AKP, TC Anayasası’nın 3. maddesindeki “Tek millet, tek bayrak ve tek dil” ilkesinin kaldırılmayacağını ve değiştirilemez olduğunu dayatıyor. Türkiye Anayasası’nın 3. maddesinde bulunan “Tek millet, tek bayrak ve tek dil” ilkesi üzerine kuruldu.
     Bu maddeler kaldırılamaz ve değiştirilemez.
    Bu anlamda fazla bir ümide kapılmamak gerekir. Kürtleri sadece kandırıp kullanmakla meşguller. AKP, TC nin en kötü iktidarıdır.
     
    Türk milletini ele geçiren bu korkunun tarihi, Osmanlı himayesindeki birçok Balkan, Arap, Ermeni halklarının ve Kürtler de dahil diğer etnik grupların –uzun ömürlü Osmanlı İmparatorluğu’nun son çöküşüne sebep olan bir gerçek olan- milliyetçilik akımından etkilendiği ve kendi ulus-devletlerini istedikleri geç on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyıla uzanıyor.
     1923 yılında Türk ulus-devletinin Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarından kurulmasından sonra, Kürtler yeni kurulan ülkede başlıca azınlık olarak kaldılar. AKP iktidarı, öncülleri gibi, etno-dinsel çeşitliliği ulus inşa etme projesine bir tehdit olarak görmeye devam ediyor..
    ve farklılıkların neden ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için elindeki her türlü aracı kullanıyor.
     Türkiye’nin resmi devlet ideolojisi ayrı bir Kürt ulusu oluşturabilecek izlenimi veren ülkedeki Kürt halkının varlığını ortadan kaldırarak inkar etme amacından vaz geçmiş değil!!

    Ermeniler 1915, Kürtler ise bunun devamı olarak 1921 de yok edilmeye başlanmıştır.Kürt nufusu fazla olduğu için,öldüre öldüre bitirememişler…1923 yılında TC üniter devletinin kurulmasından sonra, Kürtler,ülkede, adsız haksız bir şekilde zamanla yok edilme sürecine sokuldu. TC, bundan sonra Kürtleri, ulus inşa etme projesine bir tehdit olarak gördü ve onları ortadan kaldırmaya karar verdi!
    Suriye’deki Kürtlere yönelik IŞİD saldırılarında gördüğümüz bu politika her zamankinden daha katı şekilde yürürlüktedir.
    TC, kendi varlığını, Kürtlerin yokluğu üzerinde tesis etmektedir.
    IŞİD başta TC olmak üzere düşman güçler tarafından Kürtlerin üzerine sürüldü.

    IŞİD Türkiye adına bir vekalet savaşı yürüttü. IŞİD’in Kobanê üzerinde bu kadar ısrarlı olmasına neden olan Türkiye’ydi. Türkiye IŞİD’e yaptığı yardımların bedeli olarak Kobanê’nin düşürülmesi ve Rojava Devrimi’nin boğulmasını IŞİD’e bir görev olarak verdi..Fakat Cihadistler o kadar modern ağır silah ve Türkiye’den giden 12 000 kişilik kontralara rağmen başarılı olamadılar.
    Böylece Rojava’da yenilen Türkiye oldu. Bu durumda yeniden planlar yaparak kendi resmi ordularını Rojava’ya sokmak istiyorlar!

    Melisa Muradian

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir