HDP’ye +1 oy için…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Eriş Bilaloğlu

Yakın geçmişimize, son beş yıla bakınca “seçimlerde tutum” meselesi 2010 Eylül’ündeki referandumla başlayıp 2011 genel, 2014 yerel, 2014 Cumhurbaşkanlığı ve şimdi de 2015 genel seçimlerine ulaşan süreçte tartışıldı. “Ne yapılması” gerektiğine dair sol içerisinde yazılanlar, söylenenler kimi zaman oldukça yorucu hatta kırıcı oldu.

Aslında ‘seçim’(imiz) belli, bu düzeni değiştirmek. Bu perspektifle, bunun güncelliğiyle 7 Haziran günü kitlelere ne önereceğimizi somutlamak da gündemdeki soru(n). Bu soruya vereceğimiz yanıtın mücadele açısından işlevsel/işe yarar olması önemli. Biliyoruz ki “mevcut güçle” önümüze çıkan engelleri/barajları yıkarak moral/mevzi  kazanıyor ve böylece –her anlamda- biriktiriyoruz, bunu da önemsiyoruz.

Önümüzdeki genel seçimlerin bir yanıyla mottosu olan “baraj” üzerinden benzeterek değerlendirme yapabiliriz. Belki böylece birlikte yapmış olduğumuz, sonuç aldığımız anlamlı kırılmalarda mücadele içerisinde solun/devrimcilerin/sosyalistlerin görünür müdahalelerinin önemi geniş kitleler nezdinde daha fazla fark edilebilir.

1 Mart 2003 günü yapılan tezkere oylaması öncesi ve o gün Ankara Sıhhiyedeki miting Türkiye’de bir baraj yıkma faaliyetidir. Hatırlanacağı gibi 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimlerle meclise sadece 2 parti girebilmişti. Katılımın %79 olduğu seçimler sonucunda yüzde 10’luk baraj nedeniyle oyların %45’i meclise yansımadı. AKP 363 milletvekili, CHP 178 milletvekili çıkardı. İşte bu milletvekili dağılımıyla 1 Mart 2003 tezkeresi oylamasına gidildi. Tezkerenin geçmesi için gereken salt çoğunluk olan 268 oy çıkmadı.

Tezkere Irak’a emperyalist kuvvetlerin yanında müdahale için izin isteyen bir utanç belgesiydi. Türkiye’deki hemen bütün sol/sosyalist güçler 1 Mart tezkeresinin geçmemesi için sokakta çaba harcadı, bu çabanın “bir aşaması da” meclisteki oylamaydı. Kuşkusuz tezkerenin geçmesi de geçmemesi de “her şey” değildi ama geçmemesi “bir şey”di!: TBMM’de kalkacak “evet” ellerine hükmeden irade bizi savaşa göndermek istiyordu. O gün bir bir toplandık, biz olduk, Ankara’daydık: sokaklardan yüklendik ve TBMM’de savaş isteyenlerin örmeye çalıştığı savaş barajını “TBMM dışında/TBMM’de” yıktık. En görünür ucu TBMM’deki oylama olan süreçteki çabalar meclise daralmış bir bakış olarak sorgulanamaz. Nihayetinde Irak utancına girilmemesini sağladık. Emperyalistlere uzak, Irak halklarına yakın düştük böylece. 1 Mart öncesi ve 1 Mart’ta sokakta yürütülen mücadelenin bir parçasıydı tezkere oylaması.

artıbir-ek

2009 sonu 2010 başında TEKEL direnişini yaşadık. TEKEL direnişinde Bursa çadırıyla Diyarbakır çadırı arasındaydık. 80’lerden bu yana süren, 90’larda çok şiddetlenen savaşla artık bu topraklarda halklar arasında barış içerisinde yaşamın önünde onarılamaz yarıklar oluştuğunu düşündüğümüz yıllarda TEKEL’de emekçilerin tüm farklılıklarıyla bir olmasını tattık, halklar arasında artık yıkılmaz sandığımız barajları yıktık. TEKEL’in görünür akıbeti yer alışımızı ve hepimizin çabasını değersiz, geçersiz ve hatalı kılmaz.

Ve Gezi. Türkiye’de sınıf 1980’den bu yana neoliberal bir saldırı altında. Son 12 yıldır ise AKP’de somutlanan ve –engellen(e)mediği takdirde- rejimin mevcut hali içerisinde de yeni bir “forma” evrileceği sırıtan bir aşamanın arefesindeyiz. Gezi isyanı bu gidişi bütünüyle iliklerinde hisseden yığınların eseriydi ve gidişi durdurmak için gerekli olanı yerine getirdi ama tamamına erdiremedi. Ne yaptık Gezi’de? Yıkılmaz diye düşünülmeye başlanılan bir iktidara karşı durduk, doğayı, insanı, yaşamımızı, geçmişten bugüne bu topraklarda biriktirilenlerin üzerine de basarak karanlığa karşı aydınlanmayı savunduk. Barış diliyle, dışlanmayan, dışlamayan, bir’in ve birlikte olmanın kıymetini bilerek, birlikteliğin üzerine titreyerek kafalardaki “bu iktidar yıkılmaz” barajını sokakta yıktık!

O günden bugüne neoliberal saldırıyı sürdürmek isteyenlerin hiç boş durmadığını kaydetmeliyiz. “Gezi dinamikleri” de her yerde ve sokakta her düzeyde bu işle ilgililer. Günlerin “Gezi görkemiyle” seyretmiyor olması yanıltıcı olmasın. Gezi’nin sarsıntısı ve karşı hegemonyada açtığı yarıklar üstü örtülmeye çalışılsa da genişliyor. Bugün bu sürecin bizim geliştireceğimiz ve/veya önümüze çıkan her gündemde işlevsel eylemini tarif etmek ve moral kazanımlarla da sürdürmek gerekmektedir.

Bu yaklaşımın kendisini perspektiften yoksun olarak sandıkla başlatıp sandıkla bitiren tüketiciliğe daraltması ne kadar hatalı ise 7 Haziran gününü yok sayan bir 8 Haziran tarifi de o kadar eksik olacaktır. Yakın geçmişimizden somutladığımız ve olumlu sonuçları olan baraj yıkma örnekleri öz güvenle davranmamız için yeterlidir.

Gezi bütünü AKP’de somutlanan sınıfsal tercihi, “değerleri”, anlayışı ve tarzı reddetmiştir. Bir süreç olarak ve en geniş taşıyıcısı olan dinamikleriyle hedefini AKP olarak somutlamış ve mesajlarını (ve ufkunu) AKP üzerinden veren bir somutluğa kavuşturmuştur. Gezi 7 Haziran’a dek yapacaklarını 7 Haziran günü sandıkta vereceği oyla da 8 Haziran’a taşıyacaktır. Bu anlamda sokakta ve devamı/tamamlayanı olarak sandıkta en etkin tutumun saptanması ve propagandasının yürütülmesi anlaşılır olmaktadır.

Yürütülen mücadeleyi bir süreç olarak kavrar, 7 Haziran’ı da “özel” bir an olarak görürsek AKP’de somutlanan pozisyonu en fazla sarsacak olan işlevsel “oy” HDP olarak gözükmektedir.

Burada HDP değerlendirmesi yapmak maksadı aşar. Ancak HDP’nin sol konumlanış açısından kısıtları bilinmektedir. Bu kısıtların içinden aşılması pek mümkün görünmemektedir. Bu saptamalar 7 Haziran’da anda onun “AKP’de somutlanan pozisyonu” en fazla sarsma biricikliğini değiştirmemektedir. Bu ise HDP’nin %10 barajını aşmasıyla sağlanabilecek olup soldan müdahaleler için de en fazla imkan sunan seçenek olarak görünmektedir. Kaldı ki en az bunun kadar kıymetli bir gerekçe de Kürtlerin mecliste temsili için +1 olmaktır.

HDP’nin Türkiye ölçeğinde yaygınlık ve destek açısından kısıtları da bilinen bir gerçektir. Bunun aşılabilmesi de mevcut haliyle zordur. HDP’li olmayan dinamiklerin biraz önce anılanlar bağlamında katkısının daha fazla olabileceği beklenir. Dolandırmadan söylersek HDP’ye çok net eleştirileri olanların HDP’den bağımsız olarak verdikleri karar birçok kişi için tartışmayı ve üzerinde düşünmeyi kışkırtabilir. Bu süreçte gerek HDP’nin gerekse de HDP’ye +1 tutumunu uygun bulmayan HDP dışı odakların +1 çabasını “HDP’lileştirmemeleri” haklı beklentimizdir.

HDP’ye +1 oy için HDP dışında verilen bağımsız bir kararın anlamlı bir katkısı olabilmesi için kendiyle sınırlı olmayan görünür ve olabildiğince duyulur olmak üzere bir sorumluluk alması, özcesi etkin bir çaba harcaması uygun olacaktır. Bu çabanın nasıl “etkin” olacağı hakkında ezberlerimiz dışında bir yaratıcılığa ihtiyacımız olduğu açık. Henüz ezberlerle (ikili ilişkiler, yazı-çizi, sosyal medya, stand açma, bildiri vb) ilerleniyor. Küçümsemeden ya da demoralize olmadan/etmeden yürümekte yarar var.

Baraj aşılsa da aşılmasa da bu ısrar “oy” katkısı kadar 7 Haziran sonrası +1 olunan özneyle var olan ilişkileri de daha sağlıklı bir muhataplığa dönüştürebilir. Bilinmeli ki baraj aşıldığı takdirde olağanüstü bir ferahlık doğmayacaktır. Ancak farklı büyüklükteki “irili-ufaklı” güçlerin sürece güçlerinden bağımsız ve eşitsiz dahil olma imkanları doğabilecektir. AKP’nin/değerlerinin seçim öncesi soldan teşhir ve mahkum edildiği bir süreç barajın yıkıldığı ortamda sınıfın ana gövde olarak aşırı temkinli duruşunu/tutuculuğunu sarsabileceği gibi Gezinin kitle dinamiklerinin atılgan bir ruh haline –yeniden-kavuşmaları şansını da tetikleyebilecektir. Kuşkusuz bu ve daha fazlası süreci okuyabilen, süzebilen, perspektif sahibi kolektif öznelerin bugün-yarın arasında kopukluk olmadan yürüme iradesi ile uygun an ve yerde kopuş oluşturabilme cüretleriyle vücut bulacaktır.

* Bu yazı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir