“Hayatımı yazsam roman olur” ya da yazarın yaşamı okunmaya değer mi?

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

Cengiz Kurtoğlu’nun arabesk şarkılarından birinin adı da olan “hayatımı yazsam roman olurdu” sözü günümüzde giderek geçerli bir düstur olmaya başladı. Artık her yerde tamamen biyografi veya otobiyografi üzerine kurulu romanları görmek mümkün. Biyografi ve otobiyografi her ne kadar geçmişten beri var olan bir tür olarak “meşru” olarak kabul edilebilir olsa da, özkurgu (autofiction) türünün ortaya çıkışı – her ne kadar şimdilik hissedilmese de –  iki tür için de bir çeşit meşruiyet krizi yaratmaya başladı.

Özkurguyu basite indirgeyerek tanımlarken, onun kesinlikle “otobiyografik taşıyan bir roman olmadığını; tam tersine roman özelliği taşıyan bir otobiyografi” olduğunu ifade etmiştik.[1] Yazarın rolünü bu çerçevede ele almak yerinde olacaktır. Burada temel farklılık, yazarın kendi hayatını önceden hazırlanmış belirli bir kurgusal çerçeveye yerleştirip okura sunması ile gerçek olanın yalnızca belirli bir sıralamaya dökülerek, bir anlamlandırma zinciri biçiminde okura aktarılması arasındadır. İlki için çok sayıda örnek vermek mümkün: bütün bir varoluşçu geleneği buraya yerleştirmek asla hata olmaz. Batı’da herkesçe bilinen Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Franz Kafka, John Fowles ve benzerlerinin yanı sıra, Türkiye’de Oğuz Atay, Sabahattin Ali ve birçoğu kendi yaşamlarına dair parçaları romanlarında kullanmışlardır. Kimileri bunu itiraf etmiştir, kimilerinin ise bunu yaptığı yazarın yaşamına bakıldıkça ortaya çıkar. Oysaki günümüzde okur veya eleştirmen tarafından keşfedilmesi gereken bir “otobiyografik oluş” halinden söz etmek neredeyse mümkün değil; artık tam tersine bir romanın tamamen gerçekleri anlattığı, yazarın kendi yaşamını anlattığı bilgisini her yerde bulabiliriz – “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” çağının sonu bir bakıma özkurgu tarafından imlenmiş olabilir.

Aslında romanda gerçek ve kurgu arasındaki ilişki edebiyat eleştirisinin temel tartışma noktalarından biri olsa da, bugünkü konumu itibariyle üzerinde en çok durulması gereken alanı teşkil ediyor. Elbette, bir yazarın bir veya birkaç yazıda bütün bu konuyu elekten geçirip somut sonuçlara varmak şimdilik hiç gerçekçi görünmüyor. Bu bağlamda otobiyografik romancılığın son yıllarda popüler olmasını hem kültürün günümüzdeki evrensel konumundan, hem yazarın hem de okurun bakış açısından ele almak durumu en açık biçimiyle – biraz da sosyal bilimlere dayanarak – açıklamanın ve aktarmanın önünü açacaktır.

Romanda kurgu ve gerçeklik arasında günümüzde bulunan samimiyete ve yazarın konumuna dayalı meşruiyet krizi edebiyatın daimi tartışma konusunu teşkil etmekle birlikte, oldukça keskin görünen ama bir o kadar da müphem olan bir radikal bir iki uçluluğa sahip: gözlemlenebildiği kadarıyla, çağdaş romancılık ya anıya dayalı, özkurgusal bir habitustan ya da bilimkurgunun aklın sınırlarını zorlayan hayalgücünün fantazilerinden oluşan bir habitustan ibaret. Bu radikal iki uçlu oluş hali, bir rekabet zeminine sahipmiş gibi görünebilir. Nitekim, Knausgaard’ın romanları da Neil Gaiman’ın veya diğerlerinin kitapları da çok satanların piyasa alanında boy gösteriyor; ancak, burada bir birlikte olma hali söz konusu.

Reality şov olarak romancılık

Romancılığın ahvaliyle günümüz sesli-görsel kültürü arasında sıkı bir bağ bulunuyor. Survivor gibi reality şovlar, tamamen rekabete dayalı ses ve yetenek yarışmaları televizyoncukta en geçerli program formatı haline geldi. Dizilerde de durum çok farklı değil: daima gerçek yaşamdaki bir meseleye odaklanan, toplumsal meseleleri elden geldiğince işin içine katarak türlü siyasi göndermeler yapan dizilerle karşı karşıyayız artık. Özgün senaryo ve yurtdışı uyarlamaların dışında bir nevi gündelik gerçeklik olarak deneyimlediğimiz Türk yazarların romanlarından uyarlamaların yapıldığına tanık olduğumuz bir dönemden de geçtik. Reklamcılıkta da durum oldukça paralel: “sosyal deney” adı altında şaşırtıcı, kullanıcının-tüketicinin sözde katılımıyla insanların duygusal ekonomilerine seslenen bir anlayış söz konusu. Google’ın, oyuncunun gerçek konumunu kullanarak gerçek alanlarda oynamak zorunda olduğu Ingress isimli oyunu gerçeklik temasının kültür alanında giderek daha merkezi bir konumda yer aldığının en radikal kanıtı olarak önümüzde duruyor. “Gerçek zamanlı” olma güdüsü, “hiçbir şeyi kaçırmamam lazım” anlayışı hakim arzu haline gelmeye başladı. Söz konusu sürecin romancılıkta da yankı bulmasının biraz zaman aldığını kabul etmek gerek. Geçtiğimiz son yirmi-otuz yılın sinematografik roman anlayışını destekleyen veya eleştiren tartışmasını da göz önünde bulundurduğumuzda daha da anlam kazanır – en basit haliyle bir romanın başarısında onun kurgusal başarısının yanı sıra, onun sinema çekimiyle ya da türlü uyarlamalarla olan sesli-görsel başarısının da önemli bir payı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bununla birlikte provokatif, ama bir o kadar da ciddiye alınması gereken bir soruyu formüle etmiş oluyoruz: günümüzde romancılık reality şov halini mi almaya başladı? Bu soruyu “hem evet, hem de hayır” biçiminde yanıtlamak mümkün. Evet, çünkü romancılık artık kurgudan uzaklaşarak bireysel hayat hikayelerinin, biyografilerin ve otobiyografilerin at koşturduğu bir alan haline gelmeye başladı – bunun Türkiye’deki etkilerini hissetmemiz için birkaç seneye ihtiyacımız var. Bi adım ileri giderek bir tür “kişiselleştirilmiş romancılık” anlayışının öne çıktığını iddia etmememiz için hiçbir sebep yok. İnternet kültürünün, mobil kültürün bize hediye etmiş olduğu iPhone’lar, Myspace’ler birçok şeyin i’laşmasına yol açmaya başladı. Günümüz için artık bir iNovel’dan niye söz etmeyelim? Bu yazının konusu elbette teknolojinin romancılığa ve özkurguya etkisi değil; fakat (romanı da bir medya olarak kabul edecek olursak) transkültürel, transmedyasal bir alan ufkunun varlığını reddetmek konunu bağlamından oldukça dar ve kısır bir yere sıkıştırmak olacaktır.

Hiper-teşhircilik, hiper-röntgencilik

Günümüz romancılığında artık hiper-bireysellikLERin, hiper-öznellikLERin, tam anlamıyla yazarın mimetizmine dayalı bir özkurgusal alanın imleyeni haline geldiğini kabul etmek zorundayız. Dolayısıyla, gerçeklik noktasından bakıldığında, okur ve yazar arasındaki ilişkinin tartışma konusu olması gerekiyor. Burada önemli olan şey, izleyicinin mi gerçeği arzuladığı, yoksa içeriği üretenler tarafından gerçeğin arzulanması olup olmadığıdır. Arzulama ve arzulanma bakımından bir çift yönlülük, iki yanlılık bulunmakta. Okur ve yazar arasında, geniş bir çerçevede birbirini tamamlayan iki anahtar kavramdan söz etmek mümkün: teşhircilik ve röntgencilik. Peki, teşhirci olan kim, röntgenci olan kim? Son derece karmaşık bir biçimde ele alarak fantazmatik yanıtlar bulmanın çok cazip olduğu bu soruyu oldukça basit ve temel bir düzeye çekerek yazar ve okur ilişkisinin koordinatlarını görünür kılmayı deneyebiliriz – bunu yaparken bir düzeyde psikanalize başvurmak açıklamamızı hem daha kısaltacak hem de kolaylaştıracaktır.

Teşhirciliğin toplumsal düzeyde herkesçe bilinen bir sır biçiminde bir problem oluşunun temelini büyük ölçüde internete dayandırabiliriz. 1996 yılında webcaminden yurt odasında neler yaptığını anlık olarak aktaran Jennifer Ringley, sözde kolektif teşhirciliğin önünü açmış olabilir (burada “Ringley’in teşhirciliği” ifadesini popüler bir kullanıma atıfta bulunarak bir çeşit sarkazm göndermesi biçiminde kullandığımı unutmamak gerek). Sosyal medyanın hızlı yayılışı Ringley’inkine benzer bir teşhirciliği gündelik – ya da anlık – yaşamımızın önemli, hatta olmazsa olmaz, bir parçası haline getirmedi mi? Buradaki mantık otobiyografik roman veya özkurgu açısından bire bir geçerli bir şemayı teşkil eder. Bir “vaka” olarak Knausgaard’ı ele aldığımızda önümüzde duran şey, kendi hayatını neredeyse bire bir naklederek çok satanlara girmiş bir yazarın öyküsüdür. Onu bu yola iten şeyin ne olduğu hakkında fikir yürütmek bir bakıma niyet okumak olur. Olgusal açıdan baktığımızda ise bir okur ilgisinin var olduğunu görürüz. Okur, tıpkı anahtar deliğinden anne-babasının yatak odasını gözetleyen küçük bir çocuk gibi yazarın yaşamını gözlemlemektedir – buna ben de dahilim. Freud’un : “Her aktif sapkınlığa . . . onun pasif benzeri eşlik eder: bilinçdışında bir teşhirci olan herhangi biri aynı zamanda bir voyeur’dür [röntgendir]”[2] sözü burada oluşan ilişkilenme biçiminin en dolaysız ifadesidir. Bu dolaysız ilişkilenme biçiminde belirleyici rolün sesli-görsel kültürde olduğunu reddetme lüksümüz yok. Her gün Twitter’da saatlerimizi harcayarak başkalarının ne dediğini, bizimle etkileşime girip girmediğini kontrol ediyoruz; daha fazla kişi tarafından takip edilmek, daha çok retweet edilmek vs. istiyoruz. Takipçilerimize sunduğumuz en önemli malzeme ise kendi hayatımız veya bir adım öteye gidersek personamızdır. Yazarın da okurla ilişkilenmesindeki en önemli malzeme de yazarın hayatı ve personasıdır. Okur, yazarın hayatını okuyarak onunla doğrudan ve samimi bir ilişki kurar. Samimiyet sözcüğü kullanıldığında bir sorun yokmuş gibi görünse de, bu samimiyet izleniminin edilmesi bir teşhircilik eylemiyle gerçekleşir. Freud’dan yola çıkarak söyleyecek olursak, eğer yazarın teşhirci olduğunu öne sürüyorsak, kendimizin de röntgenci olduğunu kabul ediyoruz demektir.[3] Özkurguya dair okur yazar ilişkisinde sesli-görsel kültürün belirleyici olduğunu burada bir kez daha görüyoruz. Görüyoruz, çünkü günümüz romancılığında okur-yazar arasındaki ilişkilenme biçiminin bir okumaya değil, görmeye ilişkin olduğunun – her ne kadar inkâr etmeye dünden razı olsak da – son derece farkındayız.

Yazarın yaşamı okunmaya değer mi?

Metnin görselliğine dayalı teşhirciliğin ve röntgenciliğin oluşturduğu arzu ekonomisinin romancılıkta giderek merkezi hale geliyor olması romansal açıdan bizim gerçekliğimizi teşkil ediyor. Bu noktada artık “hayatımı yazsam roman olurdu”cu arabesk kinizmin ötesine geçmiş oluyoruz. Çünkü hayatın yazılınca roman olduğunu, çok satanlara bile girebileceğini de deneyimliyoruz; muhtemelen deneyimlemeye de devam edeceğiz.

Judith Butler’ın Adorno Ödülü konuşmasında ele almış olduğu “yası tutulabilir bir hayat” sorunsalı, her ne kadar günümüzde yaşam ve ölüm arasındaki kırılganlık etrafında şekillenen bir ana fikre sahip olsa da, onu “yaşamı okunabilir bir yazar” biçiminde yeniden formüle etmek yerinde olacaktır. Dolayısıyla, sormamız gereken soru en net haliyle “yazarın yaşamı okunmaya değer mi?” olmalıdır. Oldukça basit bir soru gibi görünebilir bu, ancak birçok soruyu da beraberinde getirdiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Örneğin, yazarın en temel varoluş problemi burada ön plana çıkar: yazar bir kurgu oluşturmak için mi vardır, yoksa kendi hayatını anlatmak için mi? Eskiden olsa sorunun ilk kısmına “evet” denme olasılığının daha yüksek olduğu söylenebilirdi; oysaki günümüz için bu soru bir evet-hayır sorusunun ötesine çoktan geçmiş görünüyor.

Özkurgu veya otobiyografik roman, adına ne derseniz deyin, günümüz için oldukça yeni bir tartışma alanı. Bu türde yazılan roman sayısının kısıtlı oluşu, eleştirilerin ve incelemelerin henüz çok gelişmiş olmaması önümüze bazı zorlukları da çıkarıyor. Hele hele Türkiye ölçeğinde oldukça yabancı olduğumuz bir konudan söz ediyoruz. Dolayısıyla edebiyattaki bu yeni trendin koordinatlarını bir veya birkaç yazıda açığa çıkarmak şimdilik mümkün görünmüyor. Şu an için elimizden gelen, betimsel bir bir açıklama vasıtasıyla konunun çerçevesini çizmek ve bu çerçeveden yola çıkarak yeni soruları ortaya koymak. Tabii ki, bunu yaparken özkurgu yazarlarını okumaktan geri durmamak gerekiyor.

[1] http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyatin-eski-ama-yeni-trendi-ozkurgu

[2] Sigmund Freud, “Three Essays on the Theory of Sexuality” (1905), The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud içinde, çev. ve ed. James Strachey, 24 cilt (London, 1955–74), cilt. VII, s. 167.

[3] Burada büyük ölçüde Victor Burgin’in The Remembered Film (Reaktion Books: 2004, ss. 44-58) kitabına dayanıyorum.

* Bu yazı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir