Gilles Deleuze’ de  Mantık ve Anlam

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ali Akay

Gilles Deleuze’ün Anlamın Mantığı kitabı daha başından itibaren normal olan ve normal olarak düşünebileceğimiz bir mantık silsilesini sarsmaya başlıyor: İki yöne giden bir zaman birimi içinde şimdiki zamanın andan kopmasını oluşturan bir mantık ne anlama gelir? Nedir bir kişinin daha evvelki zamanından daha sonraki zamanına geçerken büyümek yerine küçülmesi? Hangi mantık bunu bize gösterebilir? Deleuze yazar: “Alice aynı anda hem daha büyük hem daha küçük değildir elbette. Ama aynı anda bunlara dönüşür”. Bunlara nasıl dönüşülür? Hem daha küçük hem de daha büyük olamayacağına göre, Deleuze’ün yazdığını takip edersek, nasıl “bunlara dönüşülür?” O halde, bu çizgiyi sürdürdüğümüzde bir ilk kavrama rastlarız: Olay. Olay felsefesi Deleuze’ün felsefesinde kımıldamadan duran hareketlerdir; daha doğrusu kımıldamazlığın geçirdiği hareketler ve yersizyurtsuzlaşmalardır.  Oluş eğer öne ve arkaya doğru bir hareket olarak kavranmaya başlanırsa, belki de Deleuze’ün felsefesine girişte birçok kapıdan birine gelinmiş olur. Beden, eskisine nazaran daha büyük oluşa girebileceği gibi daha küçük oluşa girebilir. Bu, sadece olayda bir zaman sorunudur. Zaman kronolojik bir zaman değil, ama Aion zamanıdır; yani zaman billurlaşır – şimdiki zaman ve geçmiş zaman olarak. Bu zaman paradoksal bir zaman anlayışıdır. İki yönü birden kabul eden bir zaman anlayışıdır.

Saf Oluş ve Zaman

1969 yılında yayınlanan Anlamın Mantığı, ondan bir yıl önce yayınlanan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş olan Fark ve Tekrar kitabıyla yakınlıklar taşır. Dönemin epistemolojik veya paradigmatik bilgisi kitabın içinde hakim durmaktadır. Yapısalcı Marksizm ile Althusser, yapısalcı psikanaliz ile  Lacan ve yapısalcı antropoloji ile Claude-Lévi Stauss, 1960’lı yıllara damgasını vurmuş üç büyük düşünürdür. Bunlara Michel Foucault’nun ilk dönemlerini, yani 1961’den 1966’ya kadar olan çalışmalarını da ekleyebiliriz. Her ne kadar Foucault “yapısalcı” olduğunu reddetse bile, bu eserin alımlaması ilk olarak yapısalcıdır. O halde yapısalcılık nedir? Bunun açılımını Deleuze verir. İkili bir ilişkiye üçüncü bir öğenin katılmasıyla, diyalektik olmayan bir yapı fikri ortaya çıkmış olur.  Mesela, Lacan,  gerçek ilkesi ve zevk ilkesi arasında bir sembolik alan bulmuştur. Benzer bir şekilde de Deleuze de, 1969 yılında Félix Guattari ile tanıştıktan sonra yazdıkları ilk kitapta üçüncü bir öğeyi Marx ve Freud arasına yerleştirirler: Nietzsche’yi. Bu onları yapısalcı mı kılar? Herhalde kılmaz; ama bu, yapısalcılığın üçüncü öğesinin ikili yanına yerleşmesinde bir örnek daha çıkar karşımıza. Tarih, ne senkroni ve diyakroni ile işleyen bir tarih gibi kımıldamayan yapısal bir tarihtir, ne de  ilerleyen, evrimci, düz çizgisel bir tarihtir. Oluş üzerinden okunacak olan bir zaman anlayışı iki yöne birden kımıldayabilir. Saf Oluş bu anlama gelir. Deleuze, “İkilikler hakkında” adlı Dördüncü dizide (s.41) ilk olarak “nedenler ve sonuçlar” ikiliğinden söz eder. Bu ikilik, aynı zamanda cisimsel şeyler ile cisimsiz olaylar arasında oluşmaktadır. “Şeylerle önermeler” arasında oluş. Burada hemen aklımıza gelen, yine Foucault’nun kitabı olacak: Kelimeler ve Şeyler (1966). Deleuze Anlamın Mantığı kitabında Foucault’ya bir gönderme yapar. Madem ki ilk ikilik önermeler ve şeyler arasındadır; bu, kelimeler ve şeylerin yan yana gelerek bir önermeye dönüşmesiyle tamamlanmaktadır. İkilik ilişkisini bir başka şekilde yan yana koyarsak, cisimler ve dil arasındaki ikilikten söz edildiğini anlarız. Deleuze, Lewis Caroll’un Alice Harikalar Diyarında eserinin bu ikilik üzerine odaklandığını düşünür. Mesela “yemek yemek ya da konuşmak” arasındaki ikilik buradan gelmektedir. Şeyleri yemek içinde yemek veya dil ile cisimsiz bir maddilik oluşturmak. Yemek yemek derinliğe ait bir eylem olarak çizimlerin işleyiş modeline aittir. Midemin derinliklerine kadar giden şeyler maddidirler. Konuşmak ise yine maddidir, ses maddi bir yankıdır, bedenin bir uzantısıdır; yüzeyden geçer, derinlikten değil – yemeklerin midenin derinliklerine indirilmesinden farklıdır. Cisimsiz bir olay hareketidir. İnkorporel olarak Stoacıların adlandırdıkları yüzey fikri burada Deleuze’ün olay felsefesini anlamak için belirleyicidir.  Soru şuradan gelmektedir: “hangisi daha tehlikelidir? Yiyeceklerden konuşmak mı yoksa sözcükleri yemek mi? Sözcükler kelimesi kelimesine yenebilirler. Akbank Sanat’ta 2006 yılında gerçekleştirdiğim “Gilles Deleuze İçin” adlı sergide Jean-Jacques Lebel’in videosunda gösterdiğim performansta Joel Hubault bir kitap yer. Kelimeleri sayfa sayfa yiyip yutar. O halde soru tekrar sorulabilir: Hangisi daha tehlikelidir? Kelimeleri yemek mi yoksa yemeklerden konuşmak mı?

Anlamın Mantığı, Gilles Deleuze, çev. Hakan Yücefer, Norgunk Yayınları, 2015.
Anlamın Mantığı, Gilles Deleuze, çev. Hakan Yücefer, Norgunk Yayınları, 2015.

Öyleyse kabus yutmayla yutulma arasında durmaktadır. Mesela Alice duyduğu şiirin yutulabilecek balıklarla ilgili olduğunu duyduğunda nasıl davranacaktır? Bir yemeğe taktim ediliriz ve onu yemekten nasıl kurtulabiliriz? Sözcükleri yemek ne demektir? “Cisimlerin işleyişi dilin yüzeyine taşınır” ve bütün dilin derinliklerinden koparıp aldıkları cisimleri yukarı çekerek yüzeye taşır. Böylelikle “gaf yapmak yerine kekeleme başlar” (s.42). Yüzey fantazmaları  derinliklerin sanrısının yerini tutmaya başlamış olur. İkili durumda olay “dilde alttan alta olur, ama şeylerin başına gelir”. Bu durum, radikal bir ikilik içinde olmaktan çok  anlamın temsil ettiği sınırın iki tarafına yerleşen bir bakışa aittir. Bunlar sınır sayesinde birbirlerine karışmazlar, birleşmezler. Bu durumda ne düalizm ne de Monizm vardır. Sınırda, dil ve cisim arasındaki fark birbirlerine eklemlenebilir.  Bu ilişki içinde ikilik her iki tarafta da yeniden büyür ve ortaya çıkar: Şey tarafında ve önerme tarafında. Bir tarafta cisimli nesnelerin (şeyler) fiziki niteliklerinde olur (gerçek ilişkiler); diğer tarafta ise, cisimsel olmayan olaylarda beliren mantıksal göndermelerde olur. Bu ikilik, kendi içlerinde daha da ikilikler oluşturup, genişleyip bir mantık içinde  oluşur. Bir tarafta isimler ve sıfatlar (önermeler), diğer tarafta fiiller (olaylar). Şimdinin sonsuzcasına geçmişe ve geleceğe bölünebileceği filler vardır. Yüzeyin direnciyle derinliklerin gevşekliği arasından geçer bu. Humpty Dumpty’de olduğu gibi duvarın üzerinde oturan H.D. iki tarafa da hakim olabildiğinden dolayı ikiliklerin arasındaki farkın eklemlenişinin “içine girilmez efendisi haline gelir”. Ve canı istediği gibi hepsini kullanabilir: Önermeleri de olayları da. Ama burada kalınmamaktadır; çünkü önermedeki ikilikler iki isim çeşidi (duraklama isimleri ve oluş isimleri veya töz ya da nitelik isimleri) arasında değil, önermenin kendisinin iki boyutu arasında oluşmaktadır. İşaret etme ve ifade etme. Burada Deleuze’ün “ifade etmek” üzerine kurduğu yenilik karşımıza çıkar. İfade etmek demek işaret etmek demek değildir.  Şeylere işaret edilir, ama anlam ifade edilir.  Bu aynanın iki tarafı gibi durmaktadır. Aynanın içinden geçmek ise, işaret etme ilişkisinden ifade etmek ilişkisine geçmek demektir: Gösteren veya gösterilen (veya kitaptaki çeviride kullanıldığı gibi “imleyen” ve “imlenen”) içinde hareket etmek mecburiyetinde kalmadan bu eylemi yapmak. O halde bu, dilin, dilbilimine bağlı bir şekilde gösterenler veya gösterilenlerle işlemekten çok ifade edenlerle işlemesi demektir.  Burada Deleuze’ün ifade ettiği, dilin artık anlamlarla ilişkideki bölgeye doğru uzanmasıdır. İşaret edilenlere değil, ifade edilenlere ulaşmasıdır. Önermenin içinden geçen ikiliğin yer değiştirme hareketidir bu.  Bunun ne olduğu sorusudur. İşaret etme hareketi: Bu, bunun. Belirtici işlem. Mesela ördek “bu” şeklinde işaret edildiğinde “bunun”  yenen veya yenilebilecek  bir şey olduğunu anlarız. İşaret edilebilen her şey tüketilebilir, içine girilebilir, “ilke gereği”; ama iki dizi vardır. “Bu” aynı zamanda ifade  de edilebilirdir. Bu iki dizi yatay bir şekilde birbirleriyle kesişirler. Biri yemenin, diğeri konuşmanın özünü üstlenir. İşaret edilen ve tüketilebilen nesneler ile ifade edilebilir anlamlara gönderme yapan nesnelerdir bunlar. İki aynı zamandalık, eşzamanlılık. Tüketilebilir olanlar ve mantıksal atfetmeler iki heterojen dizi oluşturur.

Olay felsefesi Stoacı bir düşüncedir. Joe Bousquet’nin yazdığı gibi “yaram benden önce de vardı, ben onu ete kemiğe büründürmek için doğmuşum”. Bu, yazgıcıdır, ama gereklilik de değildir; iki tarafa birden açılmaktadır. Başa gelene nankörlük etmemek. Hınç insanın yaptığının tersidir: Amor fati. Olay ifade edilendir. Ahlaksızlık, olay başa geldiğinde, olaya maruz kalındığında “haklı veya haksız olduğunu iddia etmektir” (s.169). Hak ve suçluluk duyulmasıdır. Olay bir kere olur, başa gelir ve sonra tekrar karşı-gerçekleşme olarak yaşanır. Bu da bir direnmedir. Bir yandan “olayın gerçekleştiği şimdiki an”: İşte vakit geldi. Ve diğer yandan da, bütün şimdilerden kopup kurtulan olayın geleceği ve geçmişi olması; olayın geleceğinin ve geçmişinin onu ete kemiğe büründüren yaşayan kişi tarafından şimdiye göre algılanması.

François  Zourabichvili  Deleuze ve Olay Felsefesi adlı  kitabında üçüncü zaman yani gelecek zaman arayışı içindeki her şeyin oluş içinde olduğunu, hiçbir şeyin önceden verili olmadığını ve her şeyin ilk  seçilmiş  anda olduğu gibi işlediğini yazar. Hiç bir şey verili değidir – baştan, aynı zamanda, verilmiş vaziyette, bu ilk harekette bile. Bir tür Markof zinciri gibi. Kumarbazların iyi bildiği bir zincir teorisi bu. Her bir hareket bir sonraki hareketi belirliyor; ama ilk hareketten itibaren belirlenme başlar. Kumarhanelerdeki para makinasında sırasını bekleyenler kazanmak için bu sırayı beklerler. İlk darbeyi atanların sırayla kazanma anını beklemeleri, burada ortaya çıkar. Mallarmé’nin “zar atılımları” gibi (bir zar atılımı asla rastlantıyı yok edemeyecek); Nietzsche’nin ilk güç içinde diğer güçlerin potansiyel olarak, saklı bir şekilde mevcut olmalarını ileri sürmesi  gibi. Oluşa doğru bir açılıştır bu. Zourabichvili, buna uyum (coherance) veya ortak bir şekilde sağa sola savrulma (co-errance) adını verir. Tabii ki, burada olumlayan bir özne yok, bütün olarak paradoksal bir şey belki de bu.

Ampririk olarak yaşanmış zamanın çoğulluğu ile ayrı zamanlarda yaşanmış kronolojik olmayan birleştirilmiş zaman aynı andalığı yaşayabilir: Ampirik, yaşanmış çoğul bir zamanla, farklı zamanları yaşadığımız zaman kronolojik olmasa bile beraberliği ve aynı andalığı verebilir. Periyodik zaman  ve değişken zaman  yan yana bulunabiliyor, oluşa acılan bir şekilde; ama zamanın bir boşluk olduğunu ve orada artık anların geçmekten vazgeçtiğini ve içinde hem şimdiki zamanı hem geçmiş ve geleceği taşıdığını söyleyen bir an boşluğu meydana getirir. Deleuze’ün Stoacılardan ödünç almış olduğu Chronos’a karşı Aion diye adlandırdığı boşluğu verir: zaman. Burada, zaman artık  hareketlerimizle ölçülmez. Hareketle ölçemeyiz zamanı. Boşluk zamanda, “mekanda bir zamanda” hareketler zamanı ölçememeye başlar. Burada artık, hareketin sayılarını ölçmemiz de mümkün değildir. Bağımlılık ilişkisi  özerkleşir. Zamanın harekete bağlılık ilişkisi ters yüz edilir.  Artık hareketin kendisi, zamanın zamana bağlı olmayan, heterojen bir şekilde ve sonsuza kadar uzanan boyutlarında yer alır. Bu ampirik zaman, birbirinin ardından gelen zaman birimleri olmaktan çok, beden ve ruh arasındaki ikiliği tamamen ortadan kaldıran, ama bunu yapmasına rağmen, ruhun gerçekten bedenden ayrıldığı, bağımsız bir kökenden tamamen kopmuş olan bir varlık düzenini de oluşturmadığı bir zaman biçimidir. Ruh, sadece yok olan bir bedenin yüzeyinde cisimsiz olarak ortaya çıkar (inkorporel). Ve olan, olmakta olan olayın kendisi ruh olarak gözükebilir: Bu, bir yüzey mekanıdır. Bedenin, ruhunu kendi yüzeyine aldığı mekanın zaman anlayışı çıkar ortaya: Ruh bedenin hapishanesidir (Foucault).

Yansız ve İstemli Seszgi

Kitap Deleuze’ün olay felsefesine ve tekillik kavramına yaslanması açısından büyük bir ehemmiyet taşımaktadır. Deleuze’ün “tekillikler” diye bahsettiği alandaki yansızlık, On Beşinci Dizi’de “Tekillikler Hakkında” adıyla ele alınır. Deleuze, örnek olarak, Napolyon Savaşlarını verir. Her yere Fransız İhtilali’ni götürmeye uğraşan bir Napolyon yayılmacılığı söz konusudur: “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik”. Deleuze’e göre, bu savaşlar birçok yerde, birden çok şekilde ve farklı farklı gerçekleşir: “Savaş herhangi bir olay değil, özü bakımından olaydır” (s.122). Savaş aynı anda birçok şekilde gerçekleşir. Her katılımcı savaşı kendi tekilliğinde kavrayabilir ve  yaşar.  Stendhal’in baktığı savaşla Tolstoy’un, Victor Hugo’nun baktığı savaş aynı şekilde algılanmamıştır ve böylece birden çok defa gerçekleşmiştir. Yazarlar o savaşları kahramanlarının başına, kendi başlarına gelmiş gibi gösterirler. Tolstoy’daki savaş sahnesiyle Stendhal’in savaş sahnesi aynı değildir (her ne kadar aynı savaştan bahsedilse bile). Onların kahramanları savaşı  başka şekilde yaşar. Ve Deleuze’e göre, başa geldiğini söylediğimiz olay, savaşın olduğu alanın üzerinden süzülerek (uçarak) geçmektedir. Survoler. Yani olay olduğu yeri yalayıp geçmektedir. Ve bu bakımdan olay, her seferinde bir kere yeniden gerçekleştiği anda, yenenler ve yenilenlere nazaran, tamamen yansızdır. Başka türlü düşünmeye kalkarsak, “O kabahatli, bu kabahatli, savaşı o başlattı, bu başlattı,” gibi çocuksu bir dalaşmaya gideriz; halbuki savaş, o halde, olayın kendisi olarak zaten yansızdır. Bunun bilincinde, farkında olanlar da var, bilincinde olmayıp fark etmeyenler de. Kahraman veya kaçak. Asker kaçağı. Asker kaçaklığının, yani yansızlığın cezası ölümdür, idamdır. Savaştan kaçan vatan haini ilan edilir. Vicdani ret, “insanları, askerleri, milletleri, orduları bu kadar korkutuyorsa… yansız olacaklar, savaşmayacaklar; milletleri için fedakarlık yapmayacak, vatanlarına bağlı olmayacaklar” diyedir. Yansızlık, egemen merkezi gücün en korktuğu şeydir. “Benden olmayacak!” Olay, etkisini birden çok defa gösterdiğinde, herkes başına geleni ne şekilde ele alacak? Olayı baştan yaşayacağız. Kahramanla birlikte öleceğiz.

Kitapta Deleuze’ün, sosyolog Georges Gurvitch’ten aldığı bir kavram var: “istemli sezgi”. Gurvitch eskiden sosyoloji eğitimi içinde çok kullanılan, okunan bir sosyologdur – Deleuze’le hiçbir alakası olmayan bir sosyologdur. Diyalektik devrimcidir, aynı zamanda Descartesçıdır. Ama, onun bu kavramı Deleuze’ün hoşuna gitmiştir. İstemli sezgi, ampirik sezgiden ayrı bir şeydir. Ampirik sezgi, olayı yaşarken deneyimi de yaşamış olduğumuz sezgidir. İstemli sezgideyse sadece, arı bir olayın başıma geldiğini fark edip etmemek arasındaki ayrım vardır. Sezdiğim anda yok olur. Yakalayamam. Olayın gelip geçtiği anda farkında olmamak demektir bu. “Göçebe ordusunun şehri yağmaladığının farkında değildim, ama fark ettim”. Ve bu, uzakta yaşayan birinin deneyimi değildir. Duyulan bir olay değil, yaşanan bir olaydır. “Duydum ki, bir yeri yakmışlar,” değildir. Olduğumuz yerdeki, olayın olduğu yerdeki farkında olmama halidir – yakılmıştır orası, ama sonra görmüşüzdür.

Bu yansız ve istemli sezgi örneğini kuvvetlendirmek üzere Deleuze, başka bir yöne, olay üzerine bambaşka bir yöne doğru gider. Yukarıda vermiş olduğumuz örneklerde, Stendhal’in, Hugo’nun, Tolstoy’un karakterlerinin başından geçen aynı olayın farklı anlatılması gibi değildir bu. Steven Crane’ın Cesaretin Kırmızı Nişanı’nda (The Red Badge of Courage) olayın kahramanından kendi ismiyle değil, “genç adam” ya da “genç asker” olarak bahsetmesi gibidir. Bu bakımdan da, birçok asker gibi “genç asker”, kim olduğu belli olmayan bir kahramandır. Steven Crane’ın kahramanının bir belirleyiciliği vardır. “Bu,” gösterge, işaret parmağımızın ucundaki kişi, o genç askerdır. Kahramanın ismi yoktur.

Deleuze “transandantal alan”dan söz ederken kişi olmayan, ön-bireyselliği olan, hiçbir şekilde ismi belirli özne/ego ile alakası olmayan bir insandan, kişisel olmayan, kişi olmayan birinden bahsetmeye başlar. “Kimse” olmayan biridir bu. Transandantaldir; çünkü bu alanın kendisinin bilinçle alakası yoktur. Hem aşkındır, hem de içkindir. Bilinç için özne, ego ve merkezileştirme gereklidir. Transandantal alan, ön-bireysel (veya birey-öncesi) olan ve kişi olmayan bu alandır. Bir bilinç tarafından belirlenmiş değildir. O yüzden yansızdır. Bu, transandantal bir alandır. Partiye giremeyen, cinsiyetini belirleyemeyen, kahraman olamayan, “Anadilim var” diyemeyen, “Ülkeye aitim” diyemeyen, kimliğim var diyemeyen, ego olmayan kişinin halidir bu. Niye transandantaldir? Çünkü hem ön-bireyselliğim var, hem de başa gelen olay vardır. Birlikte transandantal ilişkiye girilmektedir. Deleuze’ün ölümünden önceki son makalesi: “İçkinlik: Bir Yaşam…”da (“L’Immanence: Une Vie”) Kant’tan ödünç alıp değiştirdiği kavram “transandantal”dir. Başa gelen olayla içkinlik arasındaki ilişki. Burada ön-bireysel, kişisel olmayan, transandantal bir alanı belirlemeye çalışmaktayız. Ampirik bir şekilde yaşadığımız alanlara (“istemli sezgi”) indirgenemeyecek olan ve aynı zamanda bir bilinç tarafından belirlenme imkanı olmayan bir alandan söz etmekteyiz. Yansız olmak, bilincin belirleyemeyeceği bir şeydir. Mesela “egom” olsaydı, bilincim bütün bunları belirlerdi ve ben savaş karşısında tavrımı alırdım. Deleuze, Sartre’ın varoluşçuluk felsefesiyle bilinçle birey arasındaki ilişkiyi kurarken “buraya bilinci yerleştirmeye çok uğraştığını” ifade eder; ve “Ne kadar uğraşırsa uğraşsın” diye yazar, “bireyleşmenin bakış açısından ve başına olay gelen insanın kendi formunu oluşturması açısından bir bilince indirgenmemiz mümkün değildir”. İnsanın transandantal alanda bilinç sayesinde formunu oluşturması mümkün değildir. Çünkü olay başıma geliyorsa zaten bilinçsiz bir şekilde olmaktadır. Bireyleşme dediğimiz zaman, o anlamda, sentezleyecek, birleştirecek bir bilinç sayesinde olan bir şeyi kast etmiyoruz demektir. Oysa, psikanalizde, bir bireyin var olması için onun egosunun olması gerekir. Bütün ampirik, ayrı ayrı, oraya buraya giden benliklerimi birleştirip sentezini yapmam gerekir; psikanalizin yaptığı zaten budur. Ego halinde değişik değişik bireyleşmelerin tek bir yerde sentezlenmesi için tek bir şeye ihtiyaç vardır: Egonun bakış açısına. Psikanaliz ancak o zaman sentezleyebilir, bizden birer ego oluşturmaya çalışabilir. Oysa bu “gerçek transandantal alan bir yüzey topolojisi. Göçebe, kişisiz ve ön-bireysel tekilliklerden meydana gelmektedir (s.131).

Deleuze’ün güncel kıldığı düşünce Stoacı düşüncedir. Nedensellik ilişkisini kesintiye uğratan bir bakıştır bu. Sonuçlar yüzeyde başka tip özel ilişkilere girerek oluşmaktadır. Burada yazgı ön plana çıkar ve fiziksel nedenler arasındaki bağı meydana getirir.  Cisimsiz sonuçlar bu anlamda yazgıya bağlıdır. “Stoacı paradoks yazgıyı kabul etmekte ama zorunluluğunu yadsımaktadır”.

Kitabın son bölümleri Deleuze’ün daha evvel, 1960’lı yıllarda yayınlanmış  makalelerinden oluşmuştur: “Platon ve Antik Felsefe” simülakr konusu üzerine odaklanmaktadır; ve kopya ile model ilişkisinin ötesine geçmektedir. Aynı şekilde Lucretius da simülakr ile ilişkilidir. Klosowski’nin dil-bedenlerinden Tournier’nin Cuma adlı romanına a priori olarak başkası (öteki) kavramına, Emile Zola’da “çatlak ve fantazm” nesnesine kadar didik didik edilmesi gereken, okunması kolay olmayan bir kitaptır, ama içine girildiğinde insanın dünyaya ve felsefeye bakışında bir sıçrama yaptıracağından eminiz. Alışıldık düşünce biçimlerinden bizi uzaklaştıracak bir düşünce kaynağıdır Deleuze’ün felsefesi. Düşünce dünyamıza büyük bir katkı, özellikle Türkçe dışında başka dillerden okuyamayanlar için bu kitabın Türkçe yayımlanmasıdır.

* Bu yazı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir