Gezi’nin Ressamı Haydar Özay: Yeni bir sanat için yeni bir toplum gerekiyor

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Demet Taşpınar

2014 Mayıs ayında Pasifik Okyanusunun ortasında bir gemide doktor olarak çalışıyordum. Acil durumda olan bir hastayla ilgilendiğim sırada ressam Haydar Özay’dan “beni acilen ara” diye bir e-posta aldım. Aynı gece sabahın beşinde Haydar’ı aradım. Büyük bir heyecanla Gezi’yi resimlemeyi planladığını, tüm eskizlerinin hazır olduğunu, mekan ve kaynak bulmaya çalıştığını söyledi.

Dört ay sonra döndüğümde Karaköy Mimarlar Odası’nın terasına girer girmez, solda duvarda dalgalanan bir şaheserle karşılaştım. Rüzgar veya fırtına resmi devirmesin diye tamamen gerilmemiş tuvalin üzerinde milyonlarca maskeli-maskesiz öğrenciler, işçiler, anneler, babalar, her dalgalanışta coşup geri püskürtülüyordu ve tekrar güçlü bir insan dalgası doğayla bütünleşmişçesine bize bir yaklaşıp bir uzaklaşıyordu. Rüzgarın etkisiyle bize yaklaşan, sonra hızlıca demir iskeleye geri çarpan tuvaldi bana bunları hissettiren. 2013 Haziran’ında yurtdışında gemide çalıştığımdan dolayı katılamadığım, hep anlatılan Gezi Ruhunu hissedememiştim. Karşımda dalgalanan elli metre karelik dev Gezi resmi bu ruhu hissetmemi sağladı. Tüm bu karamsar atmosfere inat, bin bir rengin içinde çırpınan milyonlar ümit vericiydi. İki ay boyunca devam eden resmin yapılış sürecini belgelemek ve bir Gezi resmi videosu çalışmak için resmi her ziyaret edişim bana güç ve moral verdi.

Kısaca sizlere ressam Haydar Özay’la nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum. 1999 Depremi sonrası Özgür Üniversite’de resim atölyesinde verdiği derslere katıldım. Ustalardan yaptığımız kopyalardaki en küçük ayrıntıları hissettirerek ve sanat tarihindeki yerini öğreterek sanatın anlamını ve önemini anlamamızı sağlamıştır. İnadıyla, çabasıyla, üretkenliğiyle, benzersiz tarzıyla ve ince espri anlayışıyla gerçek bir sanatçıyla karşı karşıyaydım. Her zaman ilham verici kişiliği ve engin sanat bilgisiyle beni en çok etkileyen kişiliklerden biri oldu.

2001 yılında İngiltere’ye dil eğitimi için giderken bana “orada sanat eğitimi iyidir, gitmişken sanat eğitimine devam et, müzeleri gez, orijinal tablolara bak” dedi ve “Melankoli” resmini yaptığı fırçalarından birini ve ders sonrası gezilerimizde seyrettiğimiz kendisinin çok sevdiği akşam sefası tohumlarını ekmem için verdi. İlk Londra ziyaretimde National Galeri’ye Velasquez’in “Aynadaki Venüs”ünü görmeye gittim. Haydar Özay’ın atölyesinde kitaptan kesilmiş resmin aslını duvarda karşımda görünce her adımda kalp seslerimin yükseldiğini hissettim. Onun öğüdünü yerine getirip bir sanat akademisine girerek sanat dünyasına adım atmaya karar verdim.

Yıllar sonra tekrar Haydar ile karşılaşmamız 2006’da Şan Tiyatrosu’nun harabesinde yaptığı “Büyük İstanbul Resmi”nden hemen sonra oldu. Ve resimden çok etkilendim. Şimdiye kadar gördüğüm hiçbir resme benzemeyen özgünlükte bir resmi karşımda görünce Haydar Özay’ın sanatına olan inancım daha da pekişti. “Büyük İstanbul Resmi”nin ilginç katalogunu her çalıştığım atölyeye taşıdım. Hatta New York’taki resim öğrenimim sırasında hocalarımdan biri resmimim eleştirisini yapmak için geldiği atölyemde “Büyük İstanbul Resmi”nin katalogunu gördü; baktıktan sonra hocamın merdivenlerden inerken kendi kendine “bak, sanatçı neler yapmış, ben ne yapıyorum” diye konuşurken buldum.

DSCN6442

D.T: Daha sonraki bir İstanbul ziyaretimde de seni atölyende, beni çok şaşırtan bir resme, “Palaspandıraspera” resmine çalışırken, resmin içinde buldum. Tüm atölye resim olmuştu. Resmi yaptığın süreçte zaman zaman belgeleyerek “Renklerin Beşiğinde Haydar Özay” (2008) isimli videoyu yaptım. Sana kameranın yakınlaştıran merceğinden bakınca fırçanla her dokunuşunun duygusal ve teknik inceliklerini hissetmek gerçekten heyecan vericiydi.

H.Ö: Evet çok iyi hatırlıyorum. Bildiğin gibi “Palaspandıraspera” resmimin üzerine Gezi resmini yaptım. Şan Tiyatrosu’ndaki “Büyük İstanbul Resmi”nden sonra, büyük resim yapma duygusundan atölye şartlarında küçük resme dönmek içimden gelmedi. Düşünün ki üslubunuzda bir dönemi geride bırakıyorsunuz, heyecan dolusunuz, son yaptığınız resmi de aşacak bir şey peşindesiniz. Ve yine elinizde dev bir tuval ve onu yapmaya hiç de uygun olmayan küçük bir atölye. Biliyorsunuz, ressam tuvali karşısına alarak, resmin bütününü tek bir bakışta kavrar.  Elimde henüz çalışılmamış, 5×10 metrelik astarlı bir tuval vardı. Ama atölye tavanım sadece üç metreydi. Soldan sağa on metrelik alan yaratmak mümkün değildi. Ben de tuvali duvardan duvara gerili birbirine paralel iki çelik ipe astım. Bunun dışında başka bir çözüm de üretememiştim. Bu koşulsuzluk bana, tuval üzerinde birbirinden beş farklı yüzey yarattı. Bu yüzeylerin birinin üzerinde resim yapıyordum. Yani bugün “Gezi Resmi”ne dönüşen tuval…

D.T: Ben bütün koşulları zorlayarak, Palaspandıraspera Resmi’ni yaptığını biliyorum. Dört ay süren zorlu çalışma, benim açımdan, yapılış sürecini de katarak diyebilirim ki son derece ilginç bir çalışmaya dönüşmüştü. Böyle bir çalışmanın ürününü, başka bir resme dönüştürürken nasıl hissettin?  Neden bitmiş bir resmin üzerine çalıştın?

H.Ö: İstediğim boyutlarda bir tuval bulamamıştım. Sabırsız bir şekilde bu resme de başlamak istiyordum. Ancak bu resmi de yapmalıydım. Eski resimden çokça detayı ortadan kaldırdım. Yani “bitmişlikte” bir başlangıç buldum, zaman zaman hangi yöne gittiğini bilmeden de ilerledim. Resmimi yok etmek çok kolay olmadı. Ancak alttaki resim Gezi Resmi’nin biçimine olağanüstü bir güç kattı. Benim için de şaşırtıcı bir deneyim oldu.

Daha önce tamamladığım, bir resmi yeni bir resimde başlangıç olarak kullanmak çok tuhaf bir duyguydu. Bitmiş, soyut bir resmi bambaşka bir konuya dönüştürüyordum. Buna uygun bir biçim yaratmalıydım. Ve bir yandan da mümkün olduğunca eski ayrıntıları,  yeni resme katıp, yeni ayrıntılar ekledim. Daha önce düşünemediğim tesadüflerden yararlandım. Bitmiş bir resmi başlangıç olarak kullandım. Gezi Resmi için bir yıla yakın ön hazırlık yapmama rağmen ilginç bir doğaçlamayla çalıştım. 2013 Haziranı içindeyken bile pek çok eskiz üzerine çalışmıştım. Baş döndürücü bir konuydu bu. Ve bir o kadar da sanatsal zorluklar içeriyordu.

DSC_0111

 

D.T: Ziyaretlerim esnasında fark ettiğim, ortak bir kullanım alanında birçok insanın gözünün önünde resim yapıyordun. Yalıtılmış bir atölye sessizliğinde çalışmaya kıyasla, sayısız insanın girip çıktığı bir mekânda çalışmak nasıl bir duyguydu? Bu durumun ne gibi olumlu olumsuz etkileri oldu?

H.Ö: Büyük İstanbul Resmi ile ilk kez, atölye dışında yeni atölyeler oluşturma fikrine ulaştım. Ressam kendi atölyesinin dışına çıktığında müthiş bir deneyimle karşı karşıya geliyor. Dev bir tuvali asmanın fiziksel zorlukları var. Fırçanın dışında, yüksek alanlara çalışmak için iskeleye ihtiyacınız var. Açık havada doğa şartlarının tam ortasında rüzgâr, güneş, nem… Atölye yalıtılmışlığından uzaksınız. Önceden kestiremeyeceğiniz pek çok şey ile karşılaşıyorsunuz.

Kalabalıkların ortasında bir yoğunlaşma yaşamaya çalıştım. İnsanların çoğu resim sanatını sevmekle birlikte, ilk kez böyle bir şey ile karşılaşıyorlardı. Bu onlar için yepyeni bir deneyimdi.

Böyle bir resmi yaparken insanlar, bir evi ya da işyerine ziyaretine gitmiş gibi tanıdık insanları görmek istercesine sorular soruyorlardı. Kırmızı Kadın nerede? Duran Adam yok mu? İnsanlar bu kahramanlarla bir başlangıç yapmamı istiyorlardı… Çoğu resimle ilgili sohbet bununla başlıyor ya da bununla bitiyordu.

Büyük resim çalışmanın fiziksel zorluğu, kaba bir gözlemle fark edilse de büyük bir kompozisyonun dönüşüm sorunlarını anlatmak ya da tarif etmek çok zordu. Resim biçim anlamında zenginleşirken, resim, resmin izleyenlerin katkıları ile de zenginleşti. Yeni öneriler, yeni biçimlere yol açtı. Her gün izleyiciye açık olan resim övgüyle karşılandığı gibi zaman zaman da yadırgandı. Hala Gezi’nin hatıraları ile dolu insanlar çabuk bir sonuca ulaşmak istiyorlardı. Bu da bu büyüklükte bir resim için mümkün değildi.

IMG_2014 09 03 024
Sanatçı Haydar Özay hakkında: Ressam Haydar Özay, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünden 1996 yılında mezun oldu. 2006-2007 yılında metruk Şan Tiyatrosunda “Büyük İstanbul Resmini” tamamladı. Farklı malzemeye olan ilgisini, 2010 yılında yapmış olduğu, kırk parçalı “Kağıt Akrilikleri” adlı eserine yansıttı.  2013 Haziran Gezi Direnişi sonrası yapmış olduğu bir yıllık hazırlığın ardından, 1 Haziran 2014 tarihinde, TMMOB Karaköy şubesinde, “Gezi Resmi” için atölye oluşturarak çalışmaya başladı.

D.T: Neydi yadırganan?

H.Ö: Eski resmin soyut biçimiyle Gezi resminin somut konusu çarpışıyordu. Milyonlarca insanın yaşadığı Gezi deneyiminin somut karşılığını gerçekçi bir üslupta sabırsızca görmek istiyorlardı.

D.T: Resim aynı mekânda iki ayrı duvarda çalışıldı. Bu nedeni neydi?

H.Ö: İlk tuvali astığımız yerde, mekânın koşulları gereği resmi istediğimiz gibi geremedik. 2014 yazı bu resmi yapmak için iyi bir zaman değildi. Resmi yaparken rüzgârın etkisiyle sürekli hareket etmesi hem işimi zorlaştırdı, hem de resmin biçimini etkileyen nedenlerden biri oldu. Rüzgârdan, yağmurdan, güneşten korunmak için resmin üzerini örtmüştük. Bu iyi bir çözüm oldu ama yine resmin bütününü, tamamını görmeden “Palaspandıraspera”da olduğu gibi sezgisel bir doğaçlamayla çalışmak mecburiyetinde kaldım. Fırtınalı bir günde resim ilk gerdiğimiz duvardan devrilince, daha korunaklı, kuytu bir mekâna aldık. Ve bu çalışma halen aynı yerde devam ediyor.

D.T: Gezi resmi yapmanın asıl nedeni nedir?

H.Ö: Konunun sanatsal çekiciliğinden önce Gezi Parkı, bizim çocukluğumuzun geçtiği yerdir. Bir nevi aile bahçemiz gibiydi. Babam Cemal Özay, yirmi yıl boyunca Gezi Parkı’nın baş bahçıvanlığını yaptı. Çocukluğumdan beri babamın ve arkadaşlarının diktiği ağaçlara, çiçeklere yönelik de bir duygusallığım var. Sürekli uğradığım Gezi’nin fidanlıklarının bambaşka bir güzelliği olduğunu halen hatırlarım. Parklar ve İstanbul bahçeleri için fidanlıklarda yetişen yaz ve kış çiçekleri ne güzeldir. Her şeyden önce babam da böyle bir resmi yapmamı çok istiyordu.  Çocukken ailecek gittiğimiz bir parktı. Gezi Parkı “aile” bahçemiz olduğu için ben böyle bir resim yapmak istedim. Bu duygusallıkta, bu resmi yapmamda çok etkili oldu. Benim ve ailemin bu kadar çok değer verdiği bir parkın yok edilme tehlikesi ile karşılaştığı bir zamanda, insanların bu yok edilişe karşı çıkışları beni çok etkiledi. Gezi eylemleri sırasında babamla parka gittik. Babam oradaki insan kalabalığını ve renkliliğini görünce “bu park kurtulur, Haydar” dedi.

D.T: Bir Gezi resmini yapmak için bu mekânı neden seçtin?

H.Ö: Daha önceden sayısız mekân arayışım oldu. Ama istediğim büyüklükte ve etkide bir yer bulamıyordum. 2007’de İstanbul Kent Sempozyumu’nda, Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Büyük İstanbul Resmi”ni sergileyen ve aynı zamanda Taksim Dayanışması sözcüsü mimar Mücella Yapıcı ile konuştum. Ve böyle bir resmi yapmanın zorluklarını bilen, mimar Mücella Yapıcı’nın daveti üzerine ve özellikle İstanbul TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Sami Yılmaztürk’ün bu konudaki büyük desteğiyle burada bana bir resim atölyesi oluşturma imkânı tanıdılar. Bir Gezi resminin Mimarlar Odası’nda yapılmasının da resme çok özel bir değer kattığını düşünüyorum. Daha yaşanası bir kent için yapılan mücadelede önemli bir yere sahip olan Mimarlar Odası, bana hem ev sahipliği yaptı hem de resmin seçkin izleyicilerle buluşmasına sebep oldu.

D.T: Son olarak Gezi resmi ile ilgili olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

H.Ö: Gezi Direnişi benim açımdan, doğa, tarih, kültür mücadelesinin sembolüdür. Gezi’yi ve ardından geçen bir yıllık sürecin etkilerini bir ressam sezgisiyle anlatmaya çalıştım. Bunu başardığımı düşünüyorum. Bu resim insanların hatırasında umarım, uzun zaman yaşar.

DT: Günümüz sanat ortamında farklı olanın farklılığından vazgeçmesi isteniyor. Farklı olmak, sessizlik ve ilgisizlikle cezalandırılıyor. Bu aslında tüm diğer sanat dallarının da yaşadığı bir talihsizlik. Belki de yeni bir edebiyat, yeni bir şiir ya da resim sanatı; yeni bir aydın kuşağının şekillenmesiyle ve toplumun sanata sahip çıkmasıyla gerçekleşebilir. Bu değersizlikte bir değer olmak kolay değil, ama imkansız da hiç değil… Her sanatın anlam ya da anlamsızlığı noktasına gelip ümidimi yitirdiğim zamanlarda Haydar Özay’ın sanata olan inancı beni yeniden ümitlendirdi.

* Bu yazı Mesele’nin 95. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir