Cenap Nuhrat: “Seçmenin ‘aklı gözündedir’”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Aslı Sarıoğlu

Seçimler parlamenter sistemlerde halkın söz söyleme hakkıdır. Bu söz bireylerin var oluş mücadelelerinden, toplumsal yapıdaki konumlanışlarına, geleneklere, uluslararası dinamiklere, ekonomiye yani bazen birbiriyle çelişen, bazen de kesişen birçok parametreye bağlıdır. Programlar açıklanır, mitinglerle ziyaretlerle partilerin propaganda faaliyetleri seçim yasaklarına değin sürer ve seçim günü geldiğinde seçmen, son sözü söyler.

Tam da bu nedenle 7 Haziran seçimine günler kala, bu son sözün sahipleri seçmenlerin, eğilimlerine, yani seçmen davranışlarına dair sorularımızı Cenap Nuhrat’la konuştuk.

Cenap Nuhrat, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde asistanken başladığı seçmen davranışları konusundaki araştırmalarını 1994 yılında kurduğu ve halen yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü araştırma şirketinde, SAM Araştırma ve Danışmanlık A.Ş.’de sürdürmektedir. Hem tüm bu birikim hem de SAM Araştırma’da yıllarca sürdürdüğü ve halen devam ettirdiği objektif ve tarafsız araştırmalar Cenap Nuhrat’ın bu konu hakkındaki cevaplarını daha da merak edilir kılacak unsurlardan.

Seçmen davranışlarında etkili olan kriterleri değerlendirmenizi isteyeceğim. Yani seçmen davranışları ne ölçüde geleneksel, siyasi, ekonomik ya da sınıfsal?

Geniş seçmen kitlesi açısından bakıldığında oy verme davranışında geleneğin dikkate değer bir payı vardır. Gelenek her tür siyasi parti açısından önemlidir. Örneğin Türkiye’de yalnızca Cumhuriyet dönemini ele alsak bile, tek parti döneminde ve sonrasında parlamenter düzeyde siyasi davranışın tarihi CHP çizgisi ile karşıtlarının mücadelesinden ibarettir. Bir yanda çeşitli varyasyonlarıyla CHP geleneği, öte yanda gene farklı örgütlenmelerle karşıt gelenek vardır. Çok partili dönemde, yanlış hatırlamıyorsam (1957 seçimlerinden çok emin değilim), CHP çizgisi 1977 seçimleri dışında yüzde 40’lara yaklaşamadı. Öte yandan karşıt çizginin ana parti dışındaki partilerle birlikte genel olarak yüzde 60-70’lik bir oy potansiyeli olmuştur. Bu iki çizgiyi birbirinden ayıran temel özellik dini muhafazakarlıktır. Aslında, seçmen algılamasında (algılama çok önemli) karşıt çizgi üç temel ayak üzerine oturur: Milliyetçilik, muhafazakarlık ve özgürlük. Bu üç ayak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka girişimlerinden sonra Demokrat Parti’nin “Yeter! Söz Milletindir” sloganıyla seçmen gözünde yerli yerine oturmuştur. Bu arada Türkiye’deki seçmenin büyük çoğunluğunun farklı tonlarda milliyetçi, dindar ve özgürlükçü olduğunu ayrıca kaydetmek gerekir. Ama siyasette önemli olan bir kavramın patentini almak ve bunu seçmen nezdinde tescil etmektir. Seçmende böyle bir algılamanın oluşmasında özellikle dini elitlerin önemli payı olagelmiştir.

Kitlesel düzeyde bakıldığında, sınıfsal oy, sınıf iktidarını amaçlayan ve/veya böyle kabul edilen siyasi partilere giden oylardır.  Bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası İtalyan ve Fransız komünist partilerinden söz edilebilir. Ne var ki, parlamenter sistemler doğaları gereği kitle partileri doğurur. İktidar olmak isteyen bir kitle partisi ise toplumun farklı kesimlerinden oy  toplamak, dolayısıyla farklı sınıfsal çıkarları temsil etmek durumundadır. Bunun tipik bir örneği ikinci savaştan sonra ideolojik bagajını hayli hafifleterek sosyal demokrat bir partiye dönüşen ve kendine iktidar yolunu açan Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’dir. Türkiye’de kitlesel düzeyde sınıfsal olmaktan çok, belki sendikal bir bilincin yönlendirdiği, bu anlamda “ekonomik” diye nitelendirilebilecek bir bölüm oydan söz edilebilir. Öte yandan bir bölüm köylü oylarında gene ekonomik olarak nitelendirilebilecek saikler görülebilir. 1990’larda DYP’nin buğdayda yüksek taban fiyatı uygulamasının etkileri örnek olarak verilebilir. Bu arada, yerel düzeyde, “iş bulma” vaadinin ve beklentisinin de bir bölüm oyun yönlenmesinde etkili olduğu bilinmektedir.

Ekonomik krizlerin seçmen davranışlarına etkisi ne oranda sizce? Yani siyasi tercihlerini değiştirmelerine neden oluyor mu ya da aynı siyasi görüşte başka bir partiye mi kayıyorlar?

Şu söylenir: “Ekonomi seçim kazandırmaz ama kaybettirir.” Genel olarak seçmen siyasetçilere ve siyasi parti propagandasına güvenmez. Dolayısıyla ekonomide ya da başka alanlarda yapılacağı vaadedilen iyileştirmelere kuşkuyla yaklaşır. Biraz daha okur yazar olanlar kendilerine aktarılacağı vaad edilen kaynakların nereden bulunacağını sorgular. Özellikle ekonomi, sağlık, eğitim gibi konularda seçmenin “aklı gözündedir.” Gözüyle görmediğine pek inanmaz. Ama ekonomik krizi bizzat yaşar ve acısını çeker. Bu durumda da, alternatif aradığında kendine daha yakın bulduğu başka bir partiye gider.

Ne var ki, burada özellikle değinilmesi gereken bir nokta var. Toplumlarda belirli dönemlerde seçmeni bölen farklı fay hatları olagelmiştir. Seçmen kararını etkileyen temel çelişkinin ne olduğunu doğru bir biçimde saptamak siyasi maharet gerektirir. Ekonominin kötüye gitmesine rağmen asıl fay hattı başka bir yerde olabilir. Dolayısıyla ekonomik kriz kendi başına oyların bir partiden ötekilere aktarılacağı anlamına gelmez. Bunun, talihsiz de olsa, en belirgin örneği 1930’lar Almanyası’nda görülmüştür. Ekmek kuyruğunun sonundan başına gelene kadar enflasyonun yükseldiği, görülmemiş bir ekonomik krizin yaşandığı Almanya’da komünistler, sosyal demokratlar, demokratlar vb. her gün çözüm önerileri tartışırken, Naziler kötü gidişin tek sorumlusu olarak Yahudiler’i göstermiş ve gözle görülür, elle tutulur bir düşman yaratarak 1933 seçimlerinden sonra iktidar olmayı başarmışlardır.

Türkiye’deki seçmen davranışlarında partilerin liderleri, seçim programları, adayların eğitimli ya da uzman olması gibi niteliklerin etkilerini değerlendirmenizi istesem?

Parti programlarını kimse okumaz. Demin de söylediğim gibi seçim öncesi vaatlere insanlar kuşkuyla yaklaşır. Ama parti liderleri farklıdır. Seçmen büyük çoğunlukla lidere oy verir, lideri yüceltir, umutlarının vücut bulmuş hali olarak lideri görür. Çok partili dönemde CHP çizgisinin “halka malolmuş” öne çıkan tek lideri Bülent Ecevit’tir. Öte yandan karşıt çizgide Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan öne çıkmaktadır.

Adayların eğitimli, uzman vb olmalarının da oy verme davranışını temelden etkilediğini sanmıyorum. Burada önemli olan parti teşkilatları ve literatürde “kanaat önderi” ya da “baskı grubu” olarak nitelenen “aracı”lardır. Bunlar partiyle seçmen arasında köprü işlevi görürler ve iktidarın getirdiği kazanımlardan kendileri yararlandıkları gibi seçmene de dağıtırlar. Bu aracılar bir dernek başkanı, aşiret reisi ya da tarikat önderi olabileceği gibi bir meslek kuruluşu, bir sivil toplum örgütü de olabilir. İktidarın getirdiği kazanımlar ise maddi olabildiği gibi insan hakları, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü gibi manevi kazanımlar olabilir. Burada önemli olan oy vermenin tekil bir işlem olmadığının, genel bir siyasi mekanizma içinde, aşamaları olan bir süreç olduğunun kavranmasıdır.

Son dönemlerde seçim propagandalarında medya ve reklam yaygın biçimde kullanılıyor. Bir de sürekli yapılan ve yayımlanan anket sonuçları var. Anket sonuçlarını kamuoyu ile sürekli paylaşımı seçmen davranışlarında etkili oluyor mu?

Obama’nın seçim kampanyasında sosyal medyanın etkili bir biçimde kullanıldığı söyleniyor. Genel olarak medyanın, her şeyde olduğu gibi, oy verme davranışında da belirli bir etkisinin olduğu söylenebilir. Ama çok abartılmamalı. Gerçekten fark yaratacak reklam kampanyasına rastlamak ise zordur. Bir partinin seçim kazanmasıyla reklam kampanyası arasında doğrudan bir ilişki olduğunu sanmıyorum.

Anket sonuçlarının yayımlanması ise seçmenin bilgilendirilmesi açısından önemlidir. Anketlerden etkilenen büyük bir seçmen kitlesinin olduğunu da sanmıyorum. Anket sonuçları örneğin şu noktada etkili olabilir: Özellikle baraj çevresinde dolanan partilere ilişkin sonuçlar seçmenin ilgisini çekebilir. Geçmişte “oyların ziyan olmaması” gibi garip bir tanımlamadan hareketle gönlünden geçen parti dışında tercihte bulunanlar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla oy vermeyi düşündüğü partinin barajla ilişkisi bu tür seçmenler bakımından önem taşır diye düşünüyorum. Anket sonuçları bu bakımdan yol gösterici olabilir.

AKP ile birlikte seçmen davranışlarında bir değişim oldu mu? Mesela, yiyecek ya da kömür yardımları gerçekten etkili mi?

Çeşitli yardımların belirli bir etkisi olabilir. Ama bir partinin seçim kazanmasına ilişkin indirgemeci tahlillerden kaçınmak gerekir. Hiçbir siyasi parti sözü edilen yardımlarla art arda üç seçim kazanamaz. Lider, her düzeyde parti örgütlenmesi, yerel yönetimlerin uygulamaları, propaganda yöntemleri, ülkedeki genel fikir iklimi, köylüsünden profesörüne kadar hakim olan referans çerçeveleri, uluslararası ilişkiler vb vb birçok etkenin tahlil edilmesi birkaç doktora tezinin konusudur.

* Bu yazı Mesele’nin 101. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir