Yetvart Danzikyan: Artık inkara son verilmeli

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

Agos, 1996 yılından beri yayınlanan haftalık bir gazete. Ermeni toplumunun haberlerini, dilini ve kültürünü, inançlarını ifade etmeye, dilini ve kültürünü tanıtmaya, yaşatmaya çalışan bir gazete.

Kurucusu Hrant Dink’in çabalarıyla sadece Türkiye Ermenileri için değil, Ermenistan’dan Amerika’ya, Lübnan’a kadar geniş bir coğrafyada yaşayan Ermeni halkının “ne söylediğine” dikkat kesildiği bir gazete.

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğunu açıklayarak, Türk burjuva devletinin dayandığı ırkçı-milliyetçi paradigmaya darbe vurmuş, nihayetinde Hrant Dink’in ölümüne giden süreci göze alabilmiş ve göğüsleme cesareti göstermiş bir gazete.

AKP iktidarı karşısında laik ve solda olan; halkların kardeşliğine inanan bir gazete.

Hrant Dink’in şahsında yüzbinlerin yüreğinde yer edinen Agos’un yayın yönetmeni Yetvart Danzikyan ile Ermeni Soykırımının 100. yılında Ermeni toplumunun beklentilerini, AKP iktidarının tutumunu ve Agos’un taleplerini konuştuk.

Öncelikle hayırlı olsun diyelim. Agos’un yayın yönetmenliğini Rober’den devraldınız. Kaç yıl oldu Agos çıkalı?

Teşekkür ederim. 5 Nisan’da 19 yıl bitecek. 20’inci yıla gireceğiz. Agos, 5 Nisan 1996 yılında yayın hayatına başlamıştı.

2015 yılı Ermeni meselesinin yoğun tartışılacağı bir zaman olacak. 1915’in 100. yılı. Görebildiğim kadarıyla konu “24 Nisan” ekseninde tartışılıyor. Çoğunluğu Türk tarihçiler olmak üzere 24 Nisan’ın öncesini konuşmayı tercih ediyorlar; Ermeni tarihçiler ise 24 Nisan’dan sonrasını konuşmayı tercih ediyorlar. Kuşkusuz biz tarihçi değiliz. Bu meseleyi sen nasıl ele alıyorsun?

Ermeni meselesi, çok katmanlı bir olay. 1915 tek başına bir olay değil. 1890’larda başlayan meselenin bir tür sonucu gibi. Dolayısıyla oralara nasıl gelindiği önemli. Bir tarih açısından bakacaksak, 24 Nisan’dan sonrası da önemli.

Bir paralellik kuracak olursak, bugün Kürt hareketinin yürütmekte olduğu demokratik mücadelenin 1900’lerin başında Ermeni örgütlerinin yapmaya çalıştığı şeye çok benzediğini göreceksiniz. Bir özgürlük meselesi var. Bilhassa Doğu Anadolu’daki Ermeni köy halkının ezilmesine karşı ciddi bir tepki var. Hem devlet tarafından hem de yerel Kürt beylerince. Buradan bir çıkış arayışı var.

O dönemin koşulları (imparatorluğun çözülüşü ve ulusların devletleşmesi ortamı) dikkate alındığında, Batılı devletlerin yardımıyla bu süreçten çıkılabilir mi gibi bir dizi politik sorun Ermeni örgütlerinin de gündeminde olmuştur ve Abdülhamit rejimi bu talepleri çok sert bastırmıştır.

Asıl ilginç olan 1910’ların başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Taşnak Partisi’nin çok yakın ilişkisidir. Büyük bir koalisyon içinde olduğunu görüyoruz. Daha öncesinden başlayan bir ilişkiye tanığız. Hatta birlikte Abdülhamit’i devirmeye çalışıyorlar. İşbirliği yapıyorlar ve Abdülhamit devrildikten sonra da işbirliği devam ediyor.

Bir aşamada İttihat ve Terakki’nin Ermenileri bu topraklardan sürerek sorunu çözmeye karar verdiğini görüyoruz. Birden bire bunun icraatına geçmesine ve bunu da bir hayli sinsice, gizlice yapmasına tanık oluyoruz. Talat Paşa ile Krikor Zohrap’ın Cercle d’Orient’te (yıkılan Emek Sinemasının da içinde bulunduğu bina) ya da Tokatlıyan Han’da birlikte tavla oynadıktan sonra, Zohrap’ın ertesi gün sürgüne gönderildiğini biliyoruz.

Taşnaklar (Partisi), 90 yıllık egemen ideoloji tarafından “kötü” gösterilmesine karşın, esasında yasal bir partidir. Parlamentoda vekilleri var. Hatta İttihat ve Terakki ile vekil pazarlıkları filan var.

Taşnakların çeşitli seçimlerde elde ettikleri sayıları 10 ile 14 arasında değişen milletvekili var.

Parlamentoda milletvekilleri var. 1915 öncesinde İttihat ve Terakki içindeki baskın Türkçü kanadın Ermeni meselesini “böyle” çözelim kararını almasıyla, yüzyılın ilk pozitivist ve rasyonalist soykırımı yaşanıyor.

İttihat ve Terakki içinde bir sürü doktor var; örneğin Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım’ın konuşmalarına bakıyorsunuz, Ermeni meselesini bünyenin içindeki bir ur olarak görüyorlar ve bu uru temizleme gibi bir operasyon yapıyorlar. Bu sadece lafta kalmıyor; icraata baktığımızda da istatistik biliminden yararlanıyorlar, Ermeni nüfusun demografisini değiştirmeye yönelik bilimsel çabaları var, hangi bölgelerde Ermeni nüfus yüzde 2 olmalı, hangi bölgelerde yüzde 5, yüzde 10 gibi hesaplamalar yapılıyor.

Bu yüzden öncesiyle ve tabii ki sonrasıyla tarif edilemez bir trajediyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız.

Osmanlı devletinin her tarafında, Doğu Anadolu’dan Suriye çöllerine kadar bir altüst oluştan, katliamlardan, çığrından çıkmış gelişmelerden söz ediyoruz.

Araya girerek sorayım: Ermeni yazınında 1915 nasıl adlandırılıyor?

Soykırım, jenosid dediğimiz zaman bu kavramın bir tarihi var. 1915, bu kavramın ilk defa kullanılmasından önce yaşanmış bir felaket. Ermeni edebiyatı 1915’i bir “kıyım” olarak ifade eder. Ermeni toplumlarının yaşadığı yerlere göre bu ifade yer yer değişir. Örneğin bizim ailede “çart” denirdi; kıyım demek.

Jenosid kavramıyla birlikte, Ermeni Kıyımının, söz konusu yeni kavrama uygun olduğu görüldü ve soykırım dendi. 1900’lerde en ağır ifade ne ise, o kullanılıyordu.

yetvart 2

1915’ten sonrasına gelecek olursak…

24 Nisan sonrasına bakmak da çok anlamlı. Neler yapılmış ona da bakalım: Bu kıyım, sadece coğrafyayı Ermenilerden arındırma meselesi değil. Aynı zamanda ekonomiyi de millileştirme, Türkleştirme operasyonu. Emval-i metruke yönetmeliği (16 Mayıs 1915 – Ermeni menkul ve gayrimenkul mallarının hakiki ve hukuki tek sahibinin Türkler olduğunu öngörmekteydi) ile Ermeni mallarına nasıl el konulduğunu, nasıl ihalelere çıkartıldığını ve el değiştirdiğini görüyorsunuz. Kimlere dağıtıldığını ve bu dağıtma işinin Cumhuriyet tarihi boyunca nasıl sürdüğüne bakmak da önemli.

Siyasi olarak belki de daha önemlisi, İttihat ve Terakki içinde bu işe bulaşan kişilerin Cumhuriyet döneminde de nasıl vali, kaymakam ve milletvekili yapıldığını görüyorsunuz. Kemalist yönetim, bu işe bulaşan adamlarını gözden çıkartmayıp tam tersine bu kişileri ödüllendirmiş; daha doğrusu etrafında bulundurmuştur. Yani bir süreklilik söz konusudur.

1915’te, yarım kalan ekonomiyi Türkleştirme-Millileştirme politikasının Varlık Vergisi ile nasıl tamamlanmak istendiğini görüyorsunuz. Gene olmamış, 6-7 Eylül 1955’te bu süreç devam ettirilmiş; 6-7 Eylül olayları ekonomiyi millileştirme operasyonunun bir devamıdır. Böyle devam etmiş bir hikayeden söz ediyoruz.

İlerleyen yıllarda ise, sürecin politik olarak nasıl devam ettiğini, sürdüğünü görmek gerekiyor.

Sürecin öncesi de sonrası da öğretici.

Talat Paşa’nın Nüfus Defteri 2005 yılında tarihçi Murat Bardakçı tarafından Hürriyet gazetesinde konu edinildiğinde, oradaki listede sadece Ermenileri değil, Rumları ve Suriye’den gelen Arapları da planlamaya dahil ettiklerini görmekteyiz.

Taner Akçam da birkaç telgrafı gün yüzüne çıkarttı. Orada da Talat Paşa’nın vilayet vilayet Ermeni nüfusun nereye sürgün edildiği, buralarda müslümanlaştırılan Ermeni nüfusun oranı nedir, bu oran yeterli midir gibi sorular sorduğunu görüyoruz. Çok detaylı hesaplamalar yaptığını görüyoruz.

1915’ten bugüne gelecek olursak, sözünü ettiğin sürecin geldiği noktayı nasıl ifade edebiliriz? Tarihi süreç içinde AKP iktidarını ve izlediği politikaları Ermeni toplumu için nasıl görüyorsun?

Ermeni toplumu işinde gücünde olan insanlardır. Yaşlı başlı, siyasetin dışında duran Ermenileri düşünecek olursak eğer, şöyle bir şey var: AKP ne yaparsa yapsın İslamcı bir parti. Kuşkusuz, vakıf mallarının geri verilmesi gibi attığı kimi adımlar not ediliyor bir taraftan. Fakat bu mesafenin kapanması kolay değil. Çünkü bu adımın ardından bakıyorsunuz Türkiye toplumu için bir başka adım atıyor. Zorunlu din eğitimidir, kürtajın zorlaştırılmasıdır, tüm meselelerin dini açıdan yorumlanmasıdır ya da “Afedersiniz Ermeni” dilinin kullanılmasıdır, bunlar Ermeni toplumu için kolayca kabul edilecek şeyler değildir.

Toplum farklı katmanları olan bir yapı. Vakıflarda, derneklerde yöneticilik yapan Ermeniler, ister istemez AKP ile ilişkisi olan yöneticiler kesimi var. Varlıkları, gayri menkulleri idare eden Ermeni yöneticiler zümresi var. AKP şu an malları geri veriyor, dolayısıyla bu işi nasıl sürdürebiliriz diye düşünüyorlar. Ermeni toplumu ile hükümet arasında bu işi nasıl sürdürürüz diye düşünenler var. Serbest piyasa taraftarı olan Ermeni toplum kesimleri var.

Kısacası, çok katmanlı toplum yapısı içinde çok detaylı siyaset izlemeyen kesimler; bir yandan AKP’nin attığı adımları izleyen, ama öte yandan İslamcı bir parti olması sebebiyle AKP ile bir rezerv siyasete oldukça uzak kesimler bile var.

yetvart 3

Ermeni toplumunun sınıfsal yapısıyla ilgili ne söyleyebilirsin? Gözlemlerin bakımından…

60-70 bin kişiden söz ediyoruz topu topu. Toplumumuz çoğunlukla esnaftır. Tekstilcilik yapan, Kapalıçarşı esnafı olan orta boy kesimler var. Kendi halinde bir hayattır genellikle. Tabii ki içlerinde daha çok insan çalıştıran, zengin diyebileceğimiz kesimler de var.

Gençler arasında yurtdışına göç var mı?

Ekonomik sebeplerle yurtdışına giden gençler var tabii. Sürekli Amerika’ya gitmeyi düşünmüş, gitmiş, gidip geri dönmüş birçok gencin hikayesi var. Daha rahat ve özgür yaşam için, içerideki milliyetçi havayı solumadan yaşamaya çalışanlar olmuştur.

12 Eylül sürecinde siyasi sebeplerle yurtdışına gitmek isteyen gençler oldu tabii. Türkiye’de ne kadar dışarıya özlem varsa Ermeni toplumunda da o kadar var.

Ermeni toplumunun bendeki izlenimi Agos’a, Hrant’a kadar siyasi olarak daha muhafazakar ve sağ eğilimli olduğuna dair… Ne dersin?

Ben biraz 70’leri, 80’leri ve 90’ları biliyorum. CHP’li Ermeni sayısı çok daha az değildi. Tarihsel olarak baktığımızda CHP’nin Varlık Vergisi nedeniyle Ermeni toplumunda bir mesafe vardı. 1970’li yıllarda CHP’nin “ortanın solu” hamlesiyle Türkiye toplumunda ne oluyorsa, Ermeni toplumunda da o oldu.

1960’lı yıllardan itibaren gençlerin bir kısmı sola doğru eğilim gösterdi. Orhan Bakır’lardan, hatta daha öncesinden itibaren sol ve komünist örgütlerde Ermeni gençleri yer aldı.

1930’ların, 1940’ların ortalarından itibaren TKP’nin içerisinde Vartan İhmalyanlar, Sarkiz Çerkezyanlar var. Daha sonraki yıllarda sosyalist örgütlerde Ermeniler var. Hele de nüfuslarına orantılarsak, sosyalist örgütlerde öne çıkan Ermenilerin sayısının az olmadığını söyleyebiliriz. Örneğin şimdilerde Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) ilgi var.

Tarihsel olarak baktığımızda Türkiye’nin siyasal yönelişleri Ermeni toplumunu da etkilemiştir. Nasıl serbest piyasacı partilere Türkler oy veriyorsa, Ermeniler de verdi. Ermeni toplumu hem 1930’ların, 1940’ların CHP’sinden kaynaklı hem de serbest piyasayı Adalet Partisi ve ANAP’ın temsil etmesinden kaynaklı olarak Demirel-Özal çizgisine oy vermişler idi. Kabaca belki böyle söylenebilir.

Agos sürecine ve Agos’un Ermeni toplumu üzerindeki etkisi konusuna gelirsek… Agos’un çıkışı nasıl oldu?

Agos deyince 1990’lardan söz ediyoruz. O dönem siyasi olarak çok sıkışık bir dönemdi. Ben de yeni yeni siyasi okumalar yapıyordum ama siyasi bir örgütle çalışmıyordum. Birkaç şey bir arada oldu. Bir yanda Kürt sorununun tetiklediği bir Türk milliyetçiliğinin tavan yaptığı bir dönemdir. MHP’nin ikinci parti olduğu bir dönem. Sadece MHP’nin değil, her türlü milliyetçiliğin tavan yaptığı bir dönem.

Milliyetçiliğin popülerleştiği bir dönem. Erciyes Kurultayları yapılıyor, bozkurtlu çakmaklar satılıyor, Asenalar çoğalıyor vs. DYP içinde güçlü bir milliyetçi kanat oluşmuştu ve ordunun içinde de güçlenen bir milliyetçi kanat vardı. Faili meçhullerin, Mehmet Ağar’ın “Bin Operasyon” yaptığı bir dönemden söz ediyoruz. 28 Şubat’a giden süreçtir bu.

Türk milliyetçiliği birden bire bu siyasal iklimi Kürtler ile Ermenileri yan yana sunma imkanını gördü ve kullandı. Türk milliyetçiliğinin iki ayrı argümanını niye bir araya getirmiyoruz diye düşündüler ve Ermeniler ile Kürtleri bir arada anmaya başladılar.

Birden bire Ermeni PKK’liler, sünnetsiz PKK’liler denmeye başlandı. Her gün manşetlerde Ermenileri görmeye başladık. “Öcalan Ermeni”, “Ermeni papazlar Bekaa Kamplarında” vb. manşetli haberler yazılmaya başlandı. Bununla beraber Ermeni kiliselerinin duvarlarına sloganlar yazılmaya başlandı.

Aşama aşama bu mesele büyüdü. Aynı dönemde Ermenistan-Karabağ sorunu patlak verdi. Bu da eklendi. Dolayısıyla Ermenilerin siyasetle ilgilenen kesimleri kendilerini çok sıkışmış hissettiler. Sağda solda Ermeni gazeteciler yazı yazmaya başlamıştı. Hrant yazı yazmaya başlamıştı. Ben ve benim gibiler de yazıyordu. “Karabağ meselesinin tetiklediği Türk milliyetçiliği” diye yazdığımı hatırlıyorum.

Aslında bakarsanız biz hiç bunlarla ilgilenmek istemezdik. Solcuysak solcuyduk, sağcıysak sağcı; siyasetle ilgileniyorsak o doğrultuda hareket etmek isterdik. Ancak gündem sizi ister istemez o yöne sürüklüyor. Bu işlere bakmamız gerekiyordu.

Hrant tabii ki hepimizden büyük ve siyasi olarak deneyimli biriydi. Patrik Mutafyan etrafında bir araya gelen bir genç ekip ne yapmalı meselesini konuşur olmuştu. Yukarıda sözünü ettiğim milliyetçi-ırkçı yayınlara karşı tekzipler yazılıyor, yanıtlar verilmeye çalışılıyordu. Öyle yoğun saldırı vardı ki, tekzip olacak gibi değil, artık biz bir yayın çıkartalım dediler.

Hrant’ı isim olarak biliyordum ama tanışmış değildim. Ben de aralarına katıldım ve on kişilik bir ekiple bu sıkışıklıktan çıkma arayışı içinde sözümüzü özgürce söyleyebilmek üzere Agos gazetesi ortaya çıktı.

Tabi şu da vardı. Ermeni dilini yaşatma arayışı vardı. 1990’lı yıllar Ermeni dilinin neredeyse konuşulmaz hale geldiği yıllardı. Ermeni kültürü bilinemez hale gelmişti. Bilhassa Anadolu’da Ermeni yaşamının, uygarlığının doğduğu, yaşadığı topraklarda 1915’te birden tarih kesildi. Hem de bu topraklardaki kültürü Ermenilere anlatma, aktarma işi önemliydi. 1915 kültür hayatımıza öyle büyük darbe vurdu ki, Ermenilerin kendisi bile neyimiz var neyimiz yok bilmez hale gelmişlerdi. Anadolu’da kaç kilise var, kaç okul varmış hala bilmeyen Ermeni vardır. Hem Ermenilere hem de Türklere bunu anlatma ihtiyacı vardı.

Bugün Ermeni toplumunun talepleri neler?

Ermeni toplumu ifadesi çok genel olur. Ermeni toplumu içinde faaliyet gösteren kesimlerin talepleri neler diye sormak gerekir? Katmanlandırmak gerekir. Cumhuriyet tarihinde çok çekmiş yaşlı kuşak içinde “bu konu konuşulmasın, bunun bize geri dönüşü çok ağır oluyor” diyenler hiç de azımsanmayacak kadar çok. Soykırım meselesi, Ermeni toplumunun talepleri her gündeme geldiğinde bize geri dönüşü farklı oluyor. Deneyimlerle sabit. Bu utanç tabi onların değil, bu utancı onlara yaşatanların. Bu bilgiyle hareket eden bir yaşlı kuşak var.

Bir taraftan biz AKP ile konuşabiliyoruz. Taleplerimizi iletelim, bir taraftan gayri menkullerin geri verilmesi, Ermenilere karşı daha yumuşak bir dilin kullanılması, yapıcı-kurucu bir dilin oluşturulması gibi talepleri olanlar; çok fazla itişmeden hükümetle diyalog halinde ilişkimizi götürelim diyenler var.

Devleti bu işe zorlayalım, dolayısıyla devleti zorlamadan ilerlemek mümkün olmuyor, talepleri daha yukarda tutmalıyız diyenler var. Bilhassa tazminat konularında devletin biraz daha adım atması gerektiğini ifade edenler var.

Tabii ki, hiç bunlarla ilgilenmeyenler de var. Şu 2015 geçsin de biz de rahatlayalım diyenler de var.

Agos’un yaklaşımı hangisi?

Agos, 20 yıldır ne diyorsa onu tekrar ediyor. “Bu topraklarda Ermenilere bir kötülük yapıldı. Bu kötülük ikrar edilmeli, inkara son verilmeli. Bir de bu işten Ermeniler suçlu çıkartıldı. En azından bir özür dilenmesi gerekir” diyor. Kişisel görüşümü katarak söylemek istiyorum ki, soykırım inkarına direncin kırılması gerekir. Bütün bu düşmanlığı üreten bu dili biraz normalleştirirsek, Ermeni toplumunun da burada biraz nefes almasını sağlamış oluruz. Ermeni toplumu konuşamaz, konuşmaktan korkar haldedir. Bu da soykırımın sürdüğünün bir başka göstergesidir.

Ermeni toplumu o kadar bastırılmış ve köşeye sıkıştırılmış bir haldedir ki, artık 1915’te ne olup bittiğinin idrak ve ikrar edilmesini istiyoruz.

1915’i idrak ve ikrar etme konusunda genel olarak solun durumunu nasıl görüyorsun?

Ermeni meselesine sahip çıkan, idrak edip ikrar eden sol siyasetler her zaman oldu ve bugün de var. Fakat şunu mesela anlamakta zorlanıyoruz: 1915 anmaları için Taksim’e gidiyoruz, 200, 300 bazen bin kişi oluyoruz. Faşistler bile gelmiyor. Bir sol grup geliyor her yıl, “Ermeni sorunu emperyalizmin oyunudur” diyerek gidiyorlar. İronik bir tesadüf her halde, 24 Nisan’ın bir gün öncesinde veya sonrasında 1 Mayıs toplantıları oluyor. 1 Mayıs tertip komitesinde yer alıyorlar ve diğer sol gruplar da bundan hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Siz iki gün evvel soykırım anmasını protesto etmeye gitmiştiniz, sosyalistlikle bu uyuşuyor mu, diye sormuyor. 1 Mayıs komitesi içinde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bunu anlamakta biz zorlanıyoruz.

Genel olarak baktığımızda son 5-10 yılda yaşananların sol üzerinde öğretici bir yanı oldu. Hrant’ın yapıp ettikleri sebebiyle öldürülmesinin sol içinde ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Hrant o kadar yaralayıcı bir biçimde öldürüldü ki, Ermeni soykırımına tarafsız kalan sol bile artık tepkisiz kalamadı. Ermeni ve solcu biri olarak Hrant’ın bizim çağımızda öldürülmesini çok acı verici buluyorum.

Sendikaların, meslek odalarının Ermeni meselesine yaklaşımı nasıl?

Daha çok sayıda sol örgütlerin tutumlarını biliyoruz. Sendikaların 100. yıl için nasıl bir programı var bilmiyoruz. Barolarda bazı etkinlikler var.

Aslında Hrant’ın öldürülmesinin soldan çok halkta bir infial yarattığı görülüyor. Cenaze yürüyüşüne 250 binden fazla katılan insanın solcu olmadığı açık. Dava sürecinde bu ilginin devam ettiğini görüyoruz. Bu durumu nasıl açıklıyorsun? Hrant’ın kimliği bu konuda nasıl bir rol oynuyor?

Çok sarsıcı bir cinayetti. Duruşmalara katılım beklenenden az olsa bile gelişmeler dikkatle takip ediliyor. Dava süreci de AKP tarafından çözümsüzlük içinde bırakıldı. Bu da davaya ilginin devamına yol açtı.

Hrant’a baktığınızda 1915’i görüyorsunuz. Ermenilerin bu topraklarda silinmeye çalışılan varlığıyla ilgili faaliyetlerde bulunuyor. Varlık mücadelesi. “Su çatlağını buldu” hikayesi tam da budur. Ermenilerin gidebileceği bir insandı Hrant. Herkes köyünü arıyor, anneannesini, babaannesini arıyor; köyüme nasıl gidebilirim diye sorabileceği bir insandı Hrant.

O hikayede geçen telefon açılması, köyün bulunması, yapılan konuşmalar bunu gösteriyor. Ses kaydını dinlediğiniz zaman görüyorsunuz ki, sadece bir köyünü arama işi değil, arka planında büyük bir hikaye var.

Geçmişini arıyor insanlar. Ne yapacak bu insanlar? 1915 bu. Vicdanı olan herhangi bir insanın buna tarafsız kalması mümkün değil.

Hrant’ın hedef alınmasının esas sebebi bu mudur?

Akıl yürüterek, dava dosyasına bakarak konuşacak olursak, 2004’e kadar gitmek gerekiyor.

2004’te Agos’ta çıkan bir haber Sabiha Gökçen’in kimliğiyle ilgiliydi. Daha sonra Hürriyet gazetesinde yayınlandı. Genelkurmay’ın buna tepkisi çok sert oldu. Bir şeyler arka arkaya gelmeye başladı. Gazete önünde yürüyüşler yapılıyor, davalar açılıyor, Ülkücü-Aydınlıkçı ittifakı o dönemde kuruluyor. Talat Paşa Komitesi kuruluyor.

Sabiha Gökçen meselesi, genelkurmay için çok sarsıcı bir şey sayıldı. Sabiha Gökçen’in Ermeni olması demek, Atatürk’ün manevi kızının Ermeni olması demektir ki, resmi tarih anlatımınızın yalan olması demektir. O küçük bir haber, 90 yıllık anlatınızın yıkılması demektir. Cumhuriyet tarihinin anlatısının temel figürlerinden birisi, Atatürk’ün manevi kızı, ilk kadın pilot vs. Ermeni bir yetim çıkınca, bunun iki sonucu ortaya çıkıyor. Birincisi, bütün tarih anlatınız çöküyor, ikincisi Ermeni soykırımının ne tadar gerçek olduğu ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla genelkurmay bunu kendisine yönelik ciddi bir tehdit algısı sayıyor ve tepkisi de çok sert oluyor. Hrant’ın hedef haline getirilmesi sanırım o noktada başladı. Kim bu adam dediler ve buna bir bakmak lazım fikrine ulaştılar.

Daha sonra, malum yazıyla (*) birlikte biz bu işi bitirelim dediler.

Devlet aklı devreye girdi demek ki…

Devleti bir solcu olarak görmek ile bir Ermeni olarak görmek biraz farklı. Şöyle bir şey seziyor ve anlıyorum: Böyle bir adam varsa, herkes durumdan vazife çıkartabilir. Özel olarak bununla uğraşmaya gerek yoktur. Ergenekon’un özel olarak görevlendirilmesine gerek yok.

Bu devlet, bürokrasi böyle kurulmuş. Böyle bir mesele varsa, uğraşacaksın, uğraşmazsan eğer başına iş alırsın diye düşünen bir devlet aklı var. Bu adamı izlemezsen, bağlantılarına bakmazsan, dava açmazsan başına bela alırsın diye düşünmektedir. Dolayısıyla devletin tüm birimleri, bürokrasisi, polisi, savcısı, mahkemesi durumdan vazife çıkartabiliyor ve ortak bir akılla hareket edebiliyor. Bu refleks her kesimde var. Cemaati de, MİT’i de bu çerçevede hareket ediyor.

Ölüm talimatını kim verdi; belki bilmek mümkün olmayacak. Ancak şu çok açık ki, bütün devlet tüm refleksleriyle bu işin içindedir. Öldürülme meselesi ortaya çıkınca da bunu önemsemediklerini biliyoruz.

Biri vur demiş, diğeri gidip vurmuş, önemsenmemiş. Ne olacak, Hrant Dink diye bir adam öldürülmüş. Devlet bundan niye yüksünsün, devlet neden alarma geçsin ki, diye düşünülmüş. Bundan bizim başımıza bela gelmez, bir adam öldürülmüş diye biz bu işten ceza yemeyiz diye düşünüyorlar. Çünkü bugüne kadar hep böyle olmuş. Sekiz yıldır devam eden adalet mücadelesi bu döngüyü kırmaya yönelik sürdürülmektedir.

Mahkeme o yazıda bir suç unsuru olmadığını görüyor aslında. Ancak birileri devreye giriyor, mahkeme tam beraat verecekken terse dönüyor. Yargıtay hakimlerinden birkaçı daha sonra konuştu zaten, Yargıtay’da Hrant’a ceza verilmesi yönünde bir hava vardı dediler. Devletin havası bu.

Mahkeme, Yargıtay, Ergenekon, Cemaat, klasik devlet (Cerrah, Güler gibi) farklı farklı yerlerde ama ortak bir akılla hareket ediyorlar. Bu cinayetin Türk devletinin doğal koalisyonunun sonucu olarak işlendiğine inanıyorum.

Bir de Hrant’ın Ermeni meselesini Türkiye’ye anlatacak birisi olduğunu da gördüklerini sanıyorum. Herhangi bir Ermeni’nin lafına Türkiye inanmayabilirdi. Ama Hrant öyle bir hakikatin içinden konuşuyordu ki, milliyetçiler bile ona kulak kabartmadan geçemediler.

Erivan’dan Los Angeles’a kadar bu konuyla ilgili olanlar Hrant’ın söylediklerine kulak kabartır olmuştu. Diasporadan Ermeni din adamlarına kadar ilgi çeken bir kimlikti Hrant.

Genç Ermeniler siyasete ve bu meselelere nasıl bakıyor…

Her dönemin bir ruhu oluyor, bu dönemde de HDP bunu ifade ediyor. Ermeni meselesiyle ilgili cesur çıkışlarını da hesaba kattığımızda sola yakın Ermenilerin HDP’ye yaklaşmasında şaşırtıcı bir yan yok. Ermeni milletvekili adayının en az sırıtacağı yerin orası olduğu gözüküyor. On civarında kadın ve erkek Ermeni milletvekili adaylığı için HDP’ye başvurdu. Demirtaş’ın ve HDP’nin Ermeni meselesindeki duruşu cazibe merkezi olarak duruyor.

Tabii orada da çözülmemiş bir iki mesele var. Öcalan’ın “lobiler” ile ilgili söylediği sözler var; açıklığa kavuşmadan Bese Hozat aynısını tekrarladı. Buna mukabil HDP’nin attığı adımlar bunun daha ilerisinde olduğu için HDP’de siyaset yapılabilir sonucu çıkıyor bir taraftan da.

HDP’li belediyelerin çokdilli belediyecilik anlayışını, açtıkları Ermenice kursları, Ermeni soykırımına dair etkinliklerini ve Ahmet Türk’ün özrünü de hesaba katarsak HDP’ye ilgiyi artırıyor. Soykırımın yapıldığı toprakların bir kısmı Kürdistan topraklarıydı ve Kürt hareketinin çabaları bu bakımdan değerli sayılıyor.

Gençlerin Agos’a ilgisinden söz edecek olursak, gençlerin ilgilerinin farklı alanlara dağıldığını söyleyebiliriz; internet, instagram vb. Bu bakımdan gazete revaçta sayılmayabilir. Agos’un kapısında sıra bekleyen gençler yok. Tabii gidip gelen gençler var.

Agos’a ilgi daha çok yurtdışından oluyor. İstanbul’a gelen ve meselelerle ilgili olan Ermeniler Agos’a uğramadan gitmiyor diyebilirim. Ermenistan, Lübnan, Fransa. Amerika’dan gelenler ne var ne yok diye uğruyorlar. Sık sık gazeteye uğrayıp halimizi soran Ermeniler var.

Ermenilerin günlük hayatta karşılaştıkları sıkıntılar 10 yıl önceki gibi değil. Bir tür bir gelişme var. Yurtdışındaki Ermenilerin kafalarındaki biz farklıyız: “Soykırım diyebiliyor musunuz?” diye soruyorlar vs. Nasıl yaşıyoruz, gazetede kimler çalışıyor gibi sorularına cevap arıyorlar. Genç Ermeniler ile kıyasladığımızda dünya Ermenilerinin Agos’a ilgisi çok daha fazla diyebilirim.

 * Bu yazı Mesele’nin 100. sayısında yayınlanmıştır.


 

(*) “Ermeni Kimliği” başlığı altında yazılan bir dizi yazı şunlar: (1) Kuşaklara Dair (7 Kasım 2003), (2) Kilisenin Rolü (14 Kasım 2003), (3) Kaç Vartan’ın Çocukları (5 Aralık 2003 ), (4) Pratik Kimliğin Teorisi (19 Aralık 2003), (5) Batı: Cennet ve Cehennem (26 Aralık 2003), (6) Ermeni’nin Türk’ü (23 Ocak 2004), (7) Türk’ten Kurtulmak (30 Ocak 2004), (8) Ermenistan’la Tanışmak (13 Şubat 2004).

Hrant’ın ceza almasına gerekçe yapılan cümle ise şu: “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir