küçük prens, Küçük Prens’lere Karşı

Facebooktwittergoogle_plusmail

Osman Akınhay

Bir buçuk ay kadar önceydi. Çukurcuma’da bizim kitabevinin (Mesele Kitapçısı) önünden geçerken Yapı Kredi’nin eski yayın yönetmeni Raşit Çavaş’la, Muğla’dan geldiği bir gün ayaküstü laflıyorduk. Kitabevinin önündeki tel tezgâhlarda Can Yayınları’nın Küçük Prens kitabını görünce, “Bir arkadaşımın da Küçük Prens çevirisi var, basmak ister misin?” dedi bana. “Kel alaka?” diye karşılık verdim hemen. “Biz çocuk kitapları basan bir yayınevi değiliz. Tek bir tane bile basmadık.” “Ama,” dedi, “arkadaşımınki iyi bir çeviri. Hem diğerlerinden memnun olmadığını söylüyor.”

Saint-Exupéry’nin eserlerinin yayın haklarının serbest kaldığı 1 Ocak tarihinden, yukarıdaki sohbeti yaptığımız Şubat ortası gününe kadar yaklaşık 30’a yakın baskısı çıkmıştı Küçük Prens’in ve sırada daha 10’a yakın yayınevi olduğunu bir gazete haberinde okumuştum. “İyi düşün,” dedi Raşit tekrar, “bu doğru bir çeviri.”

Gene dükkânın önündeki tellere baktım. Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisinden bizim o ufak kitabevinde bile günde 2-3 tane satıyorduk. “Bundan daha mı doğru?” diye sordum, işaret ederek. “Arkadaşım hiçbirinden memnun olmamış,” dedi tekrar Raşit, alt perdeden. “Peki,” dedim o zaman; merak etmiştim. “Rica et arkadaşına, çevirisini göndersin, bakayım. Eğer basmayı düşünürsem, ancak ortada bir ‘yayın olayı’ varsa olur,” dedim. “Yani?” diye soracak oldu. “Yanisi şu: Diğer bir iki çeviriye, özellikle Can’ın bastığı Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisi ile Everest’in bastığı Selim İleri çevirisine, elime geçerse başkalarına bakarım. Gerçekten dediğin gibi, arkadaşının çevirisi bunların nezdinde ve karşısında ‘farklı bir çeviri metni’ ise, eğer ki bir ‘yayın olayı’na tekabül ediyorsa, o zaman da bir çocuk kitabı olmasından ziyade, emsal oluşturacak bir ‘yayın faaliyeti’ olarak çeviriyi basmayı düşünürüm.” “Tamam,” dedi Raşit ve gitti. Aynı akşam arkadaşı da kendi Küçük Prens çevirisini e-postayla gönderdi. Önce Eylem okudu, “İyi,” dedi. Sonra Süreya-Uyar çevirisini okudu, “Bu sanki daha güzel okunuyor,” diye yorumladı. Sonra ben okudum Süreya-Uyar çevirisini, bana da hoş geldi. Fakat daha sonra, Erhan Bey’in çevirisini detaylı olarak çalışınca yayınlamaya karar verdim. Şöyle ki:

Agora Kitaplığı’nın yayına hazırladığı Küçük Prens’i çeviren, Erhan Kayaalp. Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu, Fransızca Birimi’nde öğretim görevlisi. Başka çevirisi yok. İdeefixe’te tek kitabı görünüyor: Ara Güler’in Sinemacıları (1989).

“Lise yıllarında, ilkgençliğinin en duygusal döneminde keşfettiğini, o yıldan beri de hayat felsefesi olduğu”nu belirttiği Küçük Prens’i de, rastladığında ya da ayaküstü karıştırdığı Türkçe çevirilerinden memnun olmadığından, keza başka bir yayıncı dostunun önerisiyle çevirmiş. O yayıncıda redaksiyon talihsizliğine uğrayınca bastırmaktan vazgeçmiş.

Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, çev. Erhan Kayaalp, Nisan 2015.
Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, çev. Erhan Kayaalp, Nisan 2015.

Erhan Kayaalp, Agora Kitaplığı’ndan çıkan çevirisinin başına eklediği iki notla meramını anlatıyor: “Bir eseri çeviriden okuyorsa insan, eserin yazarından çok çevirmenini okumak durumunda kalıyor kimi zaman,” diyor uzun notunda ve devam ediyor: “Her ne kadar ihanet de olsa, şimdiye kadar uzak durduğum ‘çeviri’ye bu seferlik, küçük prensin hatırına katlanıp sizlere bu kitapta, kısa bir süre için çevirmenliğe soyunmuş Erhan Kayaalp’i değil, ama Antoine de Saint-Exupéry’yi bizzat kendi kaleminden okutacağıma inanıyorum. Şu noktada aranızdan çekilip, sizi yazarın bu efsane eseriyle baş başa bırakmak isterim. İzninizle…” (s. v; abç).

Kayaalp aslında bu notuyla, rastladığı diğer çevirilere karşı eleştirisini de ‘ima etmiş’ oluyor ve kendi sözünü orada noktalıyor. Bir bakıma gerisini, eseri yayına hazırlama ve basma işini devretmiş olduğu yayınevine bırakıyor.

Ben Fransızca bilmiyorum. Hapishanede sene çok, vakit boldu; 80 sonrası içeriye ders kitaplarının alınmaya başladığı 82’nin ilk aylarından başlayarak, bir buçuk yıl kadar Fransızca çalışmışlığım, Mauger serisinin üçüncü kitabına kadar gelmişliğim, hatta üç-beş arkadaşla bir grup oluşturup onlara bir şeyler anlatmışlığım da var, ama o kadar ve zaten o kadar olanını da unutalı çok zaman olmuş. Geriye kalan, Fransızca olan bir yazıyı görünce onun Fransızca olduğunu tanımak. Cümle yapısı, biraz zamanlar, biraz fiil çekimi, çokça İngilizce’yle benzer kelime falan. Fakat çeviri tekniğini kendimce, tecrübelerimle bilirim diyelim.

Buna binaen, Erhan Kayaalp’in çevirisini önce okuyup kendisine Türkçe rötuş önerileri getirmek amacıyla, biraz da hem onun çevirisinden hem Fransızca metnin akışından hem de diğer Türkçe çevirilerden takip ederek kitabı yayına hazırladığımda, haliyle birtakım şeyler gözüme çarptı, en azından Küçük Prens’in anlatısını kavrayacak ve temin ettiğim iki Türkçe çeviri-metin (Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisi ile Selim İleri çevirisi) üzerinde yorum yapacak kadar mesai harcamış oldum. (Kitabı daha önce okumamış olduğumu, ilk defa bu vesileyle okuduğumu da belirteyim. Şahsen bir talihsizlik belki, fakat böyle bir kitabı yayına hazırlarken de muhtemelen bir şans.)

Şimdi izninizle, kendi çapında bir ‘yayın olayı’ olarak yayınladığımız bu kitap ve çevirisine dair görüşlerimi toparlamak istiyorum.

YAZARLIK VE ŞAİRLİK DÜRTÜSÜYLE, SADE ÜSLÛPLU BİR METNİ BOZMAK

Benim kavradığım özcesi şu: Saint-Exupéry’nin hikâye kitabı sade, yalın bir dile ve üslûba sahip.

Saint-Exupéry, Küçük Prens’te söz oyunlarına başvurmuyor; anlatıcı-yazarın ağzından tane tane anlatıyor, küçük prensin ağzından iyi cümleler kuruyor. Tümü bir mesel gibi değil, ama yer yer bir masal havasında. Çokça üstüne yazıldığı gibi, okuyana ve feyz alana göre büyüklere de hitap eden bir hikâye demek yanlış sayılmaz. İnsanların zihinlerinde, kulaklarında yer edecek inci değerinde güzel sözleri var. Ama bu inciler de sade güzellikte. Mübalağasız, sözcük oyunlarına başvurmadan, teşbihe kaçmadan kurulmuş cümleler. “Cümlelerdeki kıymet, daha ziyade okurun muhayyilesinde ışıyor.” Kurduğum bu cümle gibi cümleler yok yani. O zaman, çevirmenin de bunu gözetmesi gerekiyor. O sadelikten ‘taşmaması’, çeviriyi ‘taşırmaması’, anlamdan az çok ‘uzaklaşmaması’ lazım. Mesela, çevirmenin küçük prense “Gerçeğin mayası gözle görülmez” dedirtmemesi lazım.

Evet, buraya parmak basalım. Can Yayınları’ndan çıkan Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisindeki, kitabın arka kapağında metnin mottosu olarak belirtilen, ‘çok güzel söz’ olarak insanlar arasında, basında, şimdi sosyal medyada ağızdan ağza tekrarlanan, bir özdeyiş gibi nakledilen, “Gerçeğin mayası gözle görülmez,” sözü, orijinal kitapta yok! Hakikaten yok! Yoktan yakıştırmış çevirmenler!! Yayınevi de çevirmenlerin bu ‘yoktan’ (çeviri olmayan, ama güzel yazılmış) tercihi neticesinde, olmayan bir ‘motto’yu slogana dönüştürmüş olmuş.

Bu cümle benim gördüğüm üç defa geçiyor. İkisi küçük prens tilkiyle vedalaşırken, biri de küçük prens gezegenine dönmeye hazırlanırken. Okuyalım:

“Adieu, dit le renard. Voici mon secret. Il est très simple: on ne voit bien qu’avec le cœur. L’essentiel est invisible pour les yeux” (s. 72).

Bizim Erhan Bey’in çevirisi sade, olduğu gibi, yazarın kaleminden çıktığı gibi:“Elveda, demiş tilki. İşte sırrım. Çok basit: İnsan ancak yüreğiyle görür. Aslolan göze görünmez” (s. 70).

Böyle. Peki, Süreya-Uyar çevirisinin son kısmına bakalım: “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez”(s. 84). Oysa ‘doğruyu görebilir’ diye bir şey yok, ‘görür’ var. Hele ‘gerçeğin mayası’ hiç yok. Sadece “L’essentiel est…”, yani ‘aslolan’ var.

Aynı mottonun geçtiği ikinci yerde, küçük prens gezegenine dönmeye hazırlanırken, söz anlatıcı-yazarda: “Mais il ne repondit pas à ma question. Il me dit: “Ce qui est important, ça ne se voit pas…” (s. 86).

Erhan Kayaalp tane tane çeviriyor: “Ama soruma cevap vermedi. ‘Önemli olan,’ dedi, ‘görünmez’” (s. 78). Çünkü bu sefer ‘essentiel’ de yok, ‘important’ var; maya ise önceden de yoktu zaten, uydurulmuştu.

Süreya-Uçar çevirisi gene ‘yazıyor’: “Yine karşılık vermedi. ‘Gerçeğin mayası gözle görülmez,’ dedi” (s. 98). Olmayan bir sloganı tekrar etmekte beis görmüyor.

Selim İleri ise bu cümlelerin ilk seferinde, “Göz göremez özdenliği,” diyor (s. 92). Başka bir alem! Anlatıcı-yazar sadece ‘essentiel’ kullandı, ‘özdenlik’ ise Türkçe’de ‘varlığı kendinden olma, kendi özüyle var olma durumu’nun karşılığı olarak geçiyor. Ne alaka!?

Aynı ‘motto’nun geçtiği ikinci seferde ise, yani küçük prensin “Ce qui est important, ça ne se voit pas…” demesinin karşılığını Selim İleri, “Unutulmazı göz göremez” diye çevirmiş (s. 109). Neyi unutmuş, kim unutmuş, yok öyle bir şey; ‘important’ diyor, ‘önemli’ yani, hepsi o; ‘unutulmaz’ falan yok öyle bir şey!

Diyeceksiniz, mealen çevirmişlerdir; olabilir, çeviride yorum, kural dışı sayılmaz herhalde. Eğer izanı kaybetmiyorsan, kabul edilebilir bir tekniktir. Yani, yorumlayarak çevirmek, çeviri-değil değildir. Ama o, Erhan Kayaalp’in iddia ettiği gibi, artık ‘çevirmenin metni’dir, ‘yazar’ın değil. Can Yücel’in Shakespeare çevirileri üstüne kendisinin olsun, başkalarının olsun çokça konuşulmuş bir mevzudur bu. Ben Salâh Birsel’in Jean Genet’den Hizmetçilerçevirisinde bu minvalde pasajlar görmüştüm, pek de beğenmiştim.

Hakikaten öyle bir çeviriyi o gözle okuyup, ondan keyif alabilirsiniz, buna kimsenin itirazı olmaz. Ama, ne olduğunu da bilirsiniz, adını da ona göre koyarsınız. “Gerçeğin mayası gözle görülmez” mottosunun da Saint-Exupéry’nin Fransızca ana diliyle yazılmış bir cümle olmayıp, kimi yerlerde ‘rakipsiz Küçük Prens çevirisi’ diye okuduğum Süreya-Uyar Türkçesinin mottosu olduğunu öğrenir, unutmazsınız.

Bu faslı bir notla bağlayayım. Akraba bir cümleye bakalım. Metnin daha ilerisinde, anlatıcı-yazar ile küçük prens arasında geçen konuşmada, söz anlatıcı-yazarda: “Oui, dis-je au petit prince, qu’il s’agisse de la maison, des étoiles ou du désert, ce qui fait leur beauté est invisible!” (s. 78).

Erhan Kayaalp yazarın sade dilinden şaşmıyor: “‘Evet,’ dedim küçük prense, ‘ister ev olsun, ister yıldızlar, ister çöl; onları güzel kılan, göze görünmez” (s. 70).

Süreya-Uyar çevirisi: “ev olsun, yıldızlar olsun, çöl olsun, hepsi de güzelliğini gizliliğe borçlu!” (s. 89).

Selim İleri çevirisi: “ev olsun, yıldızlar ya da çöl olsun, tümü de bir gize borçludur güzelliklerini!” (s. 98).

Bu cümlenin çevirisindeki ince farklılıklar tipik yine. Yukarıda anlattığım çerçevenin bir devamı; göze görünmeyende ‘mana’nın şöyle böyle izlerini okura bırakmayıp, çevirmenin yersiz vazife üstlenmesi. Anlatıcı-yazar abartısız, sade;‘invisible’ diyor, İngilizce’deki gibi, ‘görünmez’, ‘göze görünmez’, vs. Fakat ‘giz’ de yok, ‘gizlilik’ de. Bizimkilere kalınca illa ki bir metafor, illa ki bir esrar. Çünkü sanırım (emin olamam!), iki çeviri de yazarlık ve şairlik kalemleriyle ‘süsleme’, ‘mübalağa etme’, ‘şairanelik’ güdüsünden mustaripler!

[Bu ‘sav’ımı ortaya koyarken, kitabın en ‘meşhur’ bir-iki yeriyle ilgili yorumları irdeledim; yoksa saymaya kalkarsanız, kitabın başka cümleleri ve yerlerinde, yukarıda iddia ettiğimle aynı paralellikte daha bir sürü benzeri ‘abartı’, ‘yakıştırma’, ‘zorlama yorum’ gösterebilirim. Tek bir örnekle destekleyeyim: Anlatıcı-yazar: “Il ramona soigneusement ses volcans en activité” (s. 34). Küçük prens ayrılmadan gezegenini iyice toplamış. Gezegeninde iki faal, bir sönmüş volkanı varmış. Erhan Kayaalp: “Faal olan volkanlarını özenle temizlemiş” (s. 26). Cemal Süreya-Tomris Uyar: “Yanardağın lavlarını büyük bir titizlikle süpürdü” (s. 40). Volkan temizliyor küçük prens, lavları değil! Ayrıca belirtiyor, ‘en activité’, ‘faal olan’ diyor; ‘faal’ olan iki volkanı, ‘sönmüş’ olan birinden ayırıyor. Önce ‘faal’ olanları temizliyor, sonra ‘sönmüş’ olanını da temizleyecek nasılsa! Süreya-Uyar çevirisi ‘faal olan’ı umursamıyor, ‘yanardağ’ diyor geçiyor. Ya Selim İleri, ki o da ‘en activité’, ‘faal olan’ı pas geçmiş kafadan:“Yanardağların donmuş ateş sellerini sildi süpürdü!” (s. 42). ‘Volkan’ olmuş burada ‘donmuş ateş selleri’! Anladınız herhalde! Daha neler neler!!]

HİKÂYE ZAMANININ ISKALANMASI

Erhan Bey’le ilk telefon görüşmemizde, “Peki, biz sizin çevirinizi nasıl takdim edeceğiz, otuz küsur çeviri arasından nasıl bir yol açacağız; sizin ‘sav’ınız ne diye?” sorduğumda, kendisi birçok şey söyledi. Hep de vurguladı. Başka çevirileri anarken, “Onlar kötü demek istemiyorum,” diye vurguladı. “Ben memnun olmadım,” dedi. “Benim okuduğum yazarın cümleleri değil onlarınkiler,” dedi. “Hele tekrar yerlerini, ruh hallerine göre ayrı ayrı yazmışlar,” dedi.

Ve bir şey daha söyledi: “Fransızca’nın Türkçe’ye karşı bir sürü üstün olduğu yan vardır. Türkçe’nin ise Fransızca’ya karşı bir tane büyük üstünlüğü varsa, o da -mişli geçmiş zaman kullanımıdır. Benim rastladığım çevirilerin hiçbirinde -mişli geçmiş zaman kullanılmamış. Oysa Küçük Prens kitabının önemli kısımları tam da bu fiil zamanıyla nakledilmiş.”

Üzerine yapılan incelemelerde yazarın kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığının belirtildiği, 1943’te New York’ta bir otel odasında yazılmış bir hikâye kitabı olan Küçük Prens’te anlatıcı, uçağının arızalanması üzerine Sahra Çölü’ne inmek zorunda kalır. Motorun içinde bir şeyler kırılmıştır, yanında ne bir tamirci ne de bir yolcu vardır. Zor bir arızayı tek başına gidermek durumundadır ve şöyle böyle yedi-sekiz günlük içme suyu kalmıştır. O ilk gece, tüm yerleşim bölgelerinden binlerce mil uzakta, kumların üzerinde uyur. Ve gün doğarken garip ince bir sesle uyanır.

Gözlerini iyice ovuşturduğunda garip ince sesin sahibi, karşısında ağır bakışlarla onu süzen olağanüstü bir varlıktır. Ve o olağanüstü varlıkla koyun resmi çizmek üzerine bir diyalog kurulur, derken olaylar gelişir ve yeri gelir, küçük prens [buraya mim koyalım: Türkçe diğer çevirilerde küçük prens ‘Küçük Prens’ diye büyük harflerle yazılır ve besbelli bir isme, bir özneye, bir kimliğe dönüştürülürken, Fransızca orijinal metinde bu yoktur; Fransızca orijinalde ‘küçük prens’ küçük harflerle yazılır ve bu tercih hikâyenin genel sade üslûbuyla da çakışır] hem “benim yerim küçücük” dediği kendi gezegenini, hem de başka gezegenlere yaptığı seyahatleri, bu seyahatlerde karşılaştığı kişileri, onlarla yaptığı konuşmalarını anlatıcı-yazara anlatır.

İmdi, biz okur olarak küçük prensin hikâyelerini nasıl öğreniriz: anlatıcı-yazarın bize nakledişiyle. Anlatıcı-yazar da küçük prensin başka gezegenlerde yapıp ettiklerini bizzat ‘görmüş’, ‘duymuş’, ‘tanık olmuş’ değildir. O, bir nakledicidir. Anlatıcı, hikâyedeki baş kişinin kendisine anlattıklarını, dinleyip duydukları üzerinden (-mış, -miş ile, yani öğrenilen geçmiş zamanla) okura nakletmektedir. Öyleyse en doğrusu, küçük prens şöyle yapmış, böyle konuşmuş, sonra oradan ayrılmış türü bir hikâye dili kurmalıdır; yani, -di’li geçmiş zamana (görülen geçmiş zamana), ya da -yordu’lu geniş geçmiş zamana değil, doğrudan -miş’li geçmiş zamana (öğrenilen geçmiş zamana) başvurmalıdır.

Küçük prensin nereden geldiğini anlamak, anlatıcının uzun zamanını almıştır. Kendisi çok soru soran küçük prens, anlatıcının sorularını hiç duymuyor gibidir. Küçük prensin, “Sen de mi gökten geliyorsun? Hangi gezegendensin?”sorusundan sonra konuyu aydınlatabilmek için kendini zorlar. Sonra konuşmalar içerisinde, ufak ufak bilgi parçacıklarına ulaşır. “Her geçen gün gezegeni, oradan yola çıkışı ve seyahati hakkında yeni şeyler öğreniyordum. Yavaş yavaş geliyordu bu bilgiler, aklına estiği gibi birden söyleyiveriyordu”(s. 13). Anlatı açısı, hâlâ anlatıcı-yazardadır. Üçüncü gün anlatıcı-yazar küçük prensten öğrendikleriyle, artık hikâyeyi doğrudan bize, onun namınaanlatmaya koyulur.

İlki şöyledir: “Aslında küçük prensin gezegeninde de, bütün gezegenlerde olduğu gibi, iyi otlar ve kötü otlar varmış” (s. 14). Erhan Kayaalp burada, metnin akışının doğal seyri içinde -mişli geçmiş zamana geçer. Ve tüm bir paragrafta, -mişli geçmiş zaman kipiyle bize gezegenindeki tohumları, onların uyanışını bize küçük prensten duyduğu gibi nakleder: “ -varmış, -büyürmüş, -görünmezlermiş, -uyurlarmış, -uzatırmış, vb.” (s. 14). Süreya-Uyar çevirisi paragrafa “…iyi bitkilerin yanı sıra kötülerin bulunduğunu öğrendim” (s. 26) diye serbest başlar. Sonra da alır sazı eline: “ -vardı, -göremezsiniz, -uyurlar, -sürer.” Bir kere burada olsa iyi, görmezlikten gelebiliriz. Fakat sonradan, küçük prensin dolaştığı gezegenleri anlatıcı-yazar bize uzun sayfalarca naklettiğinde, Süreya-Uyar çevirisi sanki anlatıcı-yazar tüm o gezegenlerde kendisi de bulunmuş, küçük prensin yanı başındaymış, kiminle ne konuşuyorsa bir kulak mesafesinde duruyormuş gibi -di’li geçmiş zamanda ilerler de ilerler.

“Kral, ‘yaklaş bakalım,’ dedi” (s. 43). Sen öyle dediğini nerden duydun? “Küçük Prens utançtan kıpkırmızı kesilmişti” (s. 44). Sen kızardığını nerden gördün?“Vardığı gezegende az kaldı ama büyük bir kedere kapıldı” (s. 52). Sen nasıl anladın?

Zaman kipinin yanlış kullanılması, benzer şekilde Selim İleri’de de görülür. Hatta az biraz daha vahimdir. “Eninde sonunda, Küçük Prens’in gezegeninde de, öteki gezegenlerde olduğu gibi iyi bitkilerle kötü bitkiler olmalıydı” (s. 26). Tahrifata bakın! Küçük prens iyi ve kötü bitkiler var diye anlatmış, anlatıcı-yazar da bize nakledecek iyi ve kötü bitkiler var diye, fakat İleri ‘olmalıydı’ diye ‘tahmine dayalı yorum’la çeviriyor bu pasajı. Ve aynı paragrafı üç beş cümle“-uyurlar, -sürer, -tanınır” diye geniş zaman kipiyle götürüyor.

VIII. Bölüm’de artık hikâye küçük prensin anlattıklarını anlatıcı-yazarın nakledişine geçerken, “Küçük prensin gezegeninde, tek sıra taç yaprakları olan, yer tutmayan, kimseyi rahatsız etmeyen birtakım basit çiçekler hep varmış zaten” cümlesinden sonra, Erhan Kayaalp’te artık bu naklediş olması gerektiği gibi uzunca bir -mişli geçmiş zaman kipinden sürdürülür. Selim İleri aynı geçiş yerinde -mişli geçmiş zaman kipini doğru kullanır, fakat sonra -di’li geçmiş zamanı oturtur ve ondan vazgeçmez: “Ayrılış sabahı gezegenini iyice bir düzene koydu” (s. 42). Yanındaydın da tanık mı oldun? “Oh! İşte bir uyruk! diye haykırdı kral” (s. 46). Huzurdaydın da kulaklarınla mı duydun? “Bu sınırsız güç şaşırtmıştı Küçük Prens’i” (s. 49). Nasıl gördün de bir yoruma kalktın? Ve saire.

Netice: Yanlış zamanla anlatılan bir hikâye kitabının tadı ne kadar çıkarılabilir ki?

KÜÇÜK PRENS KENDİ DEMİYOR MU: “DİL, YANLIŞ ANLAMALARIN KAYNAĞIDIR!”

Birçok kaynakta belirtildiği gibi, Küçük Prens kitabının bir ana düsturu varsa, o da “dostluk kurarak yalnızlığın alt edilmesi” diye tarif edilebilir.

Anlatıcı-yazar ile küçük prensin hikâyenin başında karşılaşmalarından itibaren örülen dostluk bağı, aslında doruğuna küçük prensin tilkiyle karşılaştığı bölümde çıkıyor. Küçük prens üzgün olduğu için, tilkiye kendisiyle oynamasını teklif ediyor. “Seninle oynayamam,” diyor tilki, “Je ne suis pas apprivoisé” (s. 66), “Alışık değilim” (Agora çevirisi, s. 58). Üsteliyor küçük prens, “Qu’est-ce que signifie ‘apprivoiser’?” “‘Alışık olmak’ ne demek?” diye. “Bağ kurmak,” (s. 59) diye cevap veriyor tilki ve bağ kurmayı, birbirine benzeyen bütün insanlar ve canlılar içinde, ‘alışık’ olduğun varlık(lar)la mutlu olmayı, dost olmanın zaman gerektirdiğini anlatıyor.

“Eğer bir dost istiyorsan, alıştır beni kendine,” (s. 61) diyor, ama hemen de kaynaşamayız demeye getiriyor. “Önce benden uzağa oturmalısın, öylece, çimlerin üzerine. Sana göz ucuyla bakacağım, hiçbir şey söylememelisin. Dil, yanlış anlamaların kaynağıdır. Ama her gün, biraz daha yakına oturabilirsin…” (s. 61) Sonra, ertesi gün küçük prens gene gelince, “Aynı saatte gelseydin,” diyor: “Öğleden sonra dörtte gelirsen örneğin, saat üçten itibaren kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Saat ilerledikçe kendimi daha da mutlu hissederim. Saat dörtteyse heyecanlanmaya ve endişelenmeye başlarım: Böylece mutluluğun bedelini keşfederim! Ama sen gelişigüzel zamanlarda gelirsen, ben yüreğimi ne zaman hazırlayacağımı bilemem ki. Mutadı olmalı insanın” (s. 61-62).

Bu sefer, “Qu’est-ce qu’un rite?” (s. 69), “Mutad nedir?” diye soruyor küçük prens. “Bir günü diğer günlerden, bir ânı diğer ânlardan farklı kılan şeydir,”(s. 62) diye açıklıyor tilki. Sonra, küçük prens tilkiyi kendine alıştırıyor. Ayrılık zamanı gelince de güllerin yanına gidip, onlara özdeyiş ayarında ‘biricikliğin’ önemine işaret eden cümleler kuruyor. Tilkinin sözleri de bölümü bağlıyor:“Kendine alıştırdığın bir şeyden her zaman sen sorumlu olursun. Gülünden sen sorumlusun” (s. 66).

Her şey çok güzel. Çok güzel de, şu satırları ben Mart 2015’de karalar ve bir yandan internette bir şeyler var mı diye Google’a bakınırken, Sezen Zeytinoğlu imzalı, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi’nde (Cilt: 12, Sayı: 1, 1979) çıkmış, Küçük Prens’in 1975’te Cem Yayınevi’nden, Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisi referans alınarak kaleme alınmış bir makaleye rastlıyorum (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/502/6013.pdf). 1979 tarihli bir makalede, Eğitim Psikolojisi bölüm asistanı tarafından hikâyenin ilgili bölümüyle ilgili olarak şöyle ifadeler kurulmuş: “Tilkinin anlattığı evcilleştirme töreni ile yazar, dostluk kavramını, anlamından hiçbir şey yitirmeden, alabildiğine somutlaştırarak işlemektedir. Tilkiyle Küçük Prens, evcilleştirme törenini gerçekleştirerek dost olurlar” (a.g.m., s. 44); keza, “dostluğun ‘evcilleştirmek’ kavramı ile tanımlanması; evcilleştirme sürecinin basit bir törenle somutlaştırılması” (s. 45).

Cemal Süreya ile Tomris Uyur Küçük Prens’i 1965’te çevirmişler. Demek ki, tam 50. yılındayız bir çevirinin ve elli yıldır, sayısını bilemeyeceğimiz denli küçük-büyük okur Süreya-Uyar çevirisinden okumuşlar bu hikâye kitabını. Onların diliyle okudukları hikâyeden keyif almışlar, birtakım sonuçlar çıkarmışlar, cümlelerini ezberlemişler, ağızdan ağza aktarmışlar, bazı sözleri hayatlarında şiar bellemişler. Mutlaka ki zihinlerinde çok güzel yer etmiş bu kitap. Peki, ya sözcük seçimlerinde, ifade edişlerde bir yanlışlık yapılmışsa; ya bu yapılmış yanlışlıklar, okuyanların zihinlerine az çok işlemişse?

Tomris Uyar Tanışma Günleri/Anlar kitabında şöyle diyor: “Fransızcayı bilen oydu; bana, onun önerdiği Türkçe karşılıkları benimseyip benimsemediğimi belirtme görevi düşüyordu. Dilinin büyüsüne kapılıp çeviriyi özgün metine göre çok daha sevimli, alımlı hale getirebilecek bir şairin bu eğilimini bir anlamda denetleyebilmemdi” (akt. http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/27882490.asp). İşte, bir tercih olarak benimsendiği anlaşılan “çeviriyi özgün metine göre çok daha sevimli, alımlı hale getirmek” (abç), az önce belirttiğim gibi çok fazla sayıda insana büyük okuma keyfi vermiş, akıllarında kalmıştır; ama eğer yanlışlıklar olmuşsa, bu sefer murat edilmemiş, aksi sonuçlar doğurabilmiştir.

Bu metinde ‘apprivoisé’ ve ‘apprivoiser’, Erhan Kayaalp’e göre, ‘alışık’ ve ‘alışmak’ iken, Süreya-Uyar çevirisinde (“Evcil değilim”, “Beni evcilleştirirsen”, “Beni bir evcilleştirsen” “Ne olursun evcilleştir beni”, “Evcilleştirdiğin şeyden”;s. 77-84), Selim İleri çevirisinde (“Evcilleştirilmiş değilim”, “beni evcilleştirirsen”, “çiçek beni evcilleştirirdi”, “sen istedin evcilleştirmemi”; s. 84-91) ve bakabildiğim bir dolu başka çeviriye göre, ‘evcil’ ve ‘evcilleştirmek’ olarak geçmiş. Peki, ‘evcil’ ne demek: “Eve ve insana alışmış, kendisinden yararlanılabilen, ehli ve yabani karşıtı.” Zıddı olan ‘yabani’ ne demek: “Vahşi; doğada yaşayan, evcil olmayan.” Peki bu karşılıkların ve zıddının karşılığının, ‘evcil/evcilleştirilmiş’ olmanın, ‘evcil olmayan’ın, hem küçük prensin hem tilkinin arzusu olan ‘dost olmak’la alakası ne?

Kimdir dost: “sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş”. ‘Evcil’ insan merkezli iken, hele ki tilkinin sözünün Süreya-Uyar çevirisinde “Ne olursun evcilleştir beni,” (s. 80), İleri çevirisinde “Yalvarırım… evcilleştir beni!..” (s. 87) tınılarıyla ifade edilmesinde görüldüğü gibi, insan resmiyle çizilen bir olağanüstü varlığın, bir hayvanı ‘evcilleştirmesi’ söz konusu edilirken, ‘dost olma’nın gerektirdiği ‘eşit olmak’tan, ‘gönüldaşlık’tan, ‘karşılıklılık’tan nasıl bahsedilebilir? Hakikaten, ‘evcil dost’ demek, düpedüz bir oksimoron; yani, birbiriyle çelişen, birbirine zıt iki kavramın/terimin birlikte kullanılması. İşte, bizim üstadlar olmayan gerçeğin mayasını kitaba yazarlarken, dostluğun mayasını ‘evcilleştirmek’ gibi bir ‘insan merkezli’ sözcüğe sığdırırlarken, otuz beş yıl önce bir asistanın çıkıp da “evcilleştirme töreni ile yazar, dostluk kavramını, anlamından hiçbir şey yitirmeden…” yorumunu yapmasına şaşırmaya hakkımız olabilir mi?

Fransızca ‘rite’in bu metnin birçok çevirisindeki yorumlanması da aynı şekilde, sadelikten uzaklaşmaya dahil. Erhan Kayaalp en sonunda ‘mutad’ sözcüğünde karar kılıyor (bunda da hafif bir eksiklik duyuluyor, ama Türkçenin sınırları orada bitiyor). Metnin genel üslûbuna uyan, yalın bir karşılık olarak. Fakat diğerleri, Selim İleri’deki gibi ‘tören’i (s. 88), Süreya-Uyar’daki gibi ‘ayin’i (s. 80) seçince, muhtemelen karşılığı bulduktan sonra fazla kafa yormadıkları yüzünden olacak, ilk akıllarına gelenle yetiniyor ve yanlış istikametlere yöneliyorlar. (Aç parantez: Birçok iyi çevirmen, hatta kavrayışlarının kendimden iyi olduğunu düşündüğüm arkadaşım vardır ki, metni çevirdikten sonra okura takdim ederken tercihlerini bir kere daha ‘zihinlerinde evirip çevirme’ işlemini yapmaktan imtina eder ve bu suretle çevirinin ‘tam oturmaması’na sebep olurlar. Vidayı, yuvasında sıktığınızı düşünün. Çeviri, vidanın sıkıldığı yuvasında mikro-milim oynamamasıdır aslında ve aslının aynı ‘tını’yı vermesidir. Son rötuş işlemini Türkçe okuru aklınızda tutarak yerine getirmezseniz, vidanız yuvasında oynar durur.)

Tilkiye bakalım: Alışırsak dost oluruz, diyor. Ama bunun için sabır gerek, hemen olmaz, diyor. Sen önce şöyle biraz açıkta dur bakalım, oradan birbirimizi süzelim, aramızda bir bağ oluşsun, sonra her gün gel, gelişlerin mutat olsun, alışalım birbirimize, alışarak özel kılalım birbirimizi, yokluğumuzda da üzülelim diyor. Bu istekte bir ‘merkez’, ‘üstün taraf’ var mı? Etken-edilgen taraflar var mı? Onları geçtik, bir hiyerarşi var mı? Olsa zaten, bir eşitlik olmasa, bir karşılıksızlık söz konusu olsa oradan bir ‘dostluk, gönüldaşlık’ çıkabilir mi?

Dahası, Saint-Exupéry’nin 1943’te, İkinci Dünya Savaşı cehenneminin ortasında bu hikâyesini kaleme aldığını, Küçük Prens kitabının savaşın gidişatına, insan kıyımına, uygarlık yitimine karşı bir çığlık olduğunu göz önünde bulundurursak, kurduğu hikâye dünyasında küçük prens ile tilkiden birinden birini diğerine bağımlı kılmayı, birinin öbürünü evcilleştirmesini (siz ‘medenileştirmesi’ni diye okuyun); dahası, ‘evcilleştiren’ taraf olarak küçük prensten bir ‘beyaz adam’ çıkarmayı; Kipling’in şiirindeki gibi, küçük prensin üstüne “take up the white man’s burden”, “beyaz adamın yükünü omuzlatma”yı kurduğu farz edilebilir mi?

Amma da abarttın, mevzuyu sömürgeciliğe kadar bağladın diyecek olursanız, bana değil, küçük prense itimat edin derim: “Dil, yanlış anlamaların kaynağıdır.”

Hal böyleyken, anlamı bozulmuş, zamanı kaymış, tadı kaçmış bir ‘hikâye’ de ne yazık ki okurlarca yanlış okunmuş bir hikâye olarak kalır.

***

Yazıyı bitirmişken, dikkat ederseniz şimdiye değin yıllarca konuşulan ‘Türk diktatör/un dictateur turc” meselesine hiç değinmedim. Hem ziyadesiyle didik didik edilmiş, hem ayan beyan ortada duran bir tahrifat. Un dictateur turc’ü ‘Türk diktatör’ olarak çevirmemeye karar vermek, bildiğiniz ‘maksatlı’ bir tercih. Oysa benim yukarıda eleştirdiğim ve sakınılması gerektiği kanaatinde olduğum şey, bundan daha öte, bir ‘çeviri yordamı’na dairdir.

Not: Yazıda yapılan alıntılarda, Antoine de Saint-Exupéry’nin orijinal metni için Gallimard’ın 2000 yılında bastığı, büyük boy bir edisyon; Erhan Kayaalp çevirisi için Agora Kitaplığı’nın Nisan 2015’te bastığı, Cemal Süreya-Turgut Uyar çevirisi için Can Yayınları’nın Şubat 2015’te bastığı, Selim İleri çevirisi için Everest Yayınları’nın Ocak 2015’te bastığı edisyonlar esas alınmıştır.

* Bu yazı Mesele’nin 100. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

küçük prens, Küçük Prens’lere Karşı” için bir yorum

  • 22 Şubat 2016 tarihinde, saat 23:40
    Permalink

    Çok güzel bir yazı, etkilendim. Çeviride özlenen bir titizliğe raslamak beni sevindirdi.
    Yalnızca “Sahra Çölü” ifadesi beni rahatsız etti.
    “Sahra” = “Çöl” değil mi?
    “Büyük Sahra” = “Büyük Çöl”
    Saygı ve dostlukla,
    Caner Fidaner

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir