Bolonya’daki Nail Satlıgan…

Facebooktwittergoogle_plusmail

E. Ahmet Tonak

Roman şöyle başlıyor:

Paristen yeni dönmüş, mazeretleri tüketmiştim. Artık cevaplamakta geciktiğim mektubu bir an evvel cevaplamak gerekiyordu. Poster meselesini de çözdüm sayılır. Mektupla birlikte onu da gönderir, gönlünü alırım Anın.

Ya da şöyle:

Gece saat onbir buçukta masama oturduğumda beni epeydir bekleyen mektup da oradaydı. Bakıştık. Zaten okumuş ve gerekli hazırlığı yapmıştım. Gündüz üniversitenin kitapçısından aldığım o malum zarf-mektup kağıdı karışımı şeyi önüme açtım. Anın mektubu heyecanlanmıştı! Ne de olsa, cevap yazılıyordu. Bir buçuk aylık gecikmenin nedenini açıklayarak başladım yazmaya.

Yazılmamış bir roman bu. Henüz nasıl başladığını bilmiyoruz. Bir mektuptan yola çıkarak yazılacağı belli; her iki başlangıç da mümkün! Mektup, Nail’in 1980 Mayıs’ının 9’unda Bolonya’da yazıp, New York’a postaladığı mektuptur.

bolonya1

Nail’in hayatı roman gibidir. Yazamadan öldü iki yıl önce. Zaten, hâlâ yaşıyor olsa da yazmazdı. Çok yakınlarına hayatını bölük pörçük anlatır, yazmaya gelince, yavaştan alırdı. Yakından tanıdığı Türkiye solunun önde gelenlerini, tanık olduğu olayları dostları ile sık sık paylaşmasına rağmen onları bile pek yazmazdı. Yavaş yazardı; kısmen titizliğinden, kısmen de bilineni tekrar etmemek için! Oysa, onun bildiğini bilmek bayağı zordu. Çıtayı hep yüksekte tuttu. Keşke daha çok yazsaydı.

İki yıl oldu Nail’in hayatımızdan kayboluşu -biz yakınları, neredeyse onu her gün görenler için- o ölüm, gerçekten bir yokluk hissi yarattı, onsuz yaşamayı öğreniyoruz.

bolonya2

Mesele’nin Nisan sayısı için Nail üzerine bir yazı yazmayı tasarlarken, önceden planlanmış Bolonya ziyaretim ile Nail’in Bolonya mektubunu birleştirmeyi düşündüm. Hep görmek istediğim bu şehri Mart sonunda biraz tanıma fırsatı çıkmıştı. Nail, İtalya’dan aldığı burs ile 1980’de Bolonya Üniversitesi’ne gitmiş, bayağı bir vakit geçirmişti o şehirde. Orada iken yazıştık; sonraları, Cihangir günlerimizde sık sık Bolonya’da yaşadıklarından özlemle bahseder dururdu.

Bolonya’ya kadar gelmişken biraz Nail’in izini süreyim dedim. Mektubun arkasındaki adres ev adresi gibiydi, oradan başlayabilirdim. Haritadan adresin üniversitenin yakınında dar bir sokakta olduğu anlaşılıyordu; içimden, “tam Nail’lik bir tercih” diye geçirdim. Mahallede kalmak, üniversitenin civarında takılmak istemişti. Gerçekten eve yaklaşırken öğrenciler çoğalmaya başladı, sokaklar bayağı kalabalıktı. Önceki gün mezuniyet törenleri, tesadüf bu ya bugün de anti-Mafya bir gösteri vardı.

bolonya3

Kapının en üst zilinde yazan soyadı ile, mektubun arkasındaki adreste “c/o” (care of,yani eliyle) kısaltmasından sonraki soyadının aynı olması (Maccauro) bizi bir anda 35 yıl öncesine taşıdı. Kim bilir Nail o kapıdan kaç kere çıkmış, sola dönmüş, 300 metre yürüdükten sonra Facolta Di Economia yazan kapıdan geçerek üniversiteye gitmişti?

1980’lerin başında ikimiz de iktisat doktorası yapıyorduk, ilgilerimiz örtüşüyordu: Marx, sosyalist siyaset, emek değer teorisi, Galatasaraylılık ve kalplerimizdeki sakatlıklar. Henüz tez konularımızı belirlememiştik. Kısacası, konuşacak, yazışacak çok şey vardı. Nitekim, mektubunun ilk paragrafında söz ettiği “dergiler ve fotokopi” o ortak ilgilerin somutlanışıdır. Gönderdiğim mektuba, hem ABD’den bazı sol yayınları hem de Kuzey Amerika’da yeni kurmuş olduğumuz öğrenci dernekleri federasyonu gibi bir yapının “Bülten”lerini eklemiştim. Fotokopiler ise, Nail’in çalışmayı düşündüğü emek değer teorisi perspektifinden dış ticaret üzerine yazılmış makalelerdi. Nitekim, Nail, İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi’nde doktora tezini gerçekten o konu üzerine yazdı ve iki yıl sonra da savundu: Emek-Değer Teorileri ve Dışticaret (Yordam Kitap, 2014).

Nail’in mektubunun tarihi gerçekten tarihî: 12 Eylül darbesinden sadece beş ay önce, malum 24 Ocak kararlarından ise beş ay sonra!  Bilindiği gibi, Süleyman Demirel, 1979 yılında Turgut Özal’ı BaşbakanlıkMüsteşarlığı‘na atayarak bir ekonomik “istikrar” programı hazırlama görevi verir. Kısa sürede hazırlanarak, 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanan bu paket Türkiye’de daha sonra neo-liberal dönem diye adlandırılacak dönemin miladıdır.

ABD’de çıkardığımız Bülten’lerde de 24 Ocak kararlarını etraflıca ele almış ve eleştirmiştik. Nail bizim yaklaşımımızı “sağlam tutum” olarak değerlendirmiş. Türkiye’deki sol çevrelerden ise müşteki; 24 Ocak kararlarını, Türkiye kapitalizmini rasyonelleştirecek, modernleştirecek, tarihsel olarak meşru dolayısıyla, işçi sınıfı ve sol tarafından desteklenmeye layık bir program olarak görme yanılsamasının solcular arasında yaygın olduğunu söylüyor.

bolonya4

Mektubun geri kalanında benim daha önceki mektubumda sorduğum sorulara ve “poster” meselesine değiniyor. Bolonya, “dotta, grassa e rossa” (bilge, şişko ve kızıl) olarak da biliniyor. Bilgeliği, büyük ölçüde Bolonya Üniversitesi’nin Batı’nın en eski üniversitesi olmasından,şişkoluğu gastronomik zenginliğinden ve kızıllığı da önce kıpkırmızı duvar taşlarından sonra da komünistlerin yerel politikada hakimiyetinden. İtalyan Komünist Partisi’nin o yıllarda güçlenmesini merakla izlediğim için olsa gerek, “üretim araçlarının çalışanların mülkiyetinde/yönetiminde olmasının somutlanış deneyimleri”ni sormuşum Nail’e. O da, her zamanki eleştirelliği ve gerçekçiliği ile, tabiri caiz ise, gaza gelmeden, sadece “üretim ve dağıtım kooperatifleri”ni gözlemlediğini, kaldı ki onların da aslında “kapitalist girişimlerden farkı olmayan” firmalar gibi çalıştığını söylüyor.

Poster meselesi benim o yıllarda alevlenen Gramsci merakımın tezahürü. Gurbetteyiz ya, bizim “teşkilatın” da New York Üniversitesi’nde bir odası var, oraya yakışır diye düşünmüş olmalıyım. Mektuptan anlaşılan, Nail’i bayağı yormuşum, dükkân dükkân Gramsci posteri aramış bize. Bulabildiği “tek” posterin de “artistik” olmadığını, satılanların çoğunun “cicili bicili şeyler” olduğunu söylüyor. Hem nezaket gösteriyor hem de estetik peşinde, tipik Nail. Teşbihte de cesur: “Gramsci… bizim İsmet Paşa gibi bir şahsiyet”!

O yıllarda ikimizin de kalplerine girilmişti –fiziki anlamda! Anjiyo lafı henüz yaygınlaşmamıştı, “kateter” deniyordu. Benim sakatlık ameliyatı gerektirmiyor, Nail’inki ise gerektiriyordu ve de sonunda bilindiği gibi birden fazla kalp ameliyatı geçirecekti. Olur a, ameliyatla karşılaşabilirim diye, hem beni hem kendisini teskin etmeye çalışmasına ne demeli: “Anlayacağın, küçük bir riziko payını göz ardı edersek, ameliyat gerekli olsa da yaşama ihtimalimiz, üstelik daha iyi olarak, bayağı yüksek.

Keşke, Bolonya Üniversitesi’nin İktisat Fakültesi duvarlarındaki Kobane Resiste grafittisini de görebilseydi…

bolonya5

***

Bolonya, 9.V.1980

Sevgili Ertuğrul,

Mektubuna büyük bir gecikmeyle cevap veriyorum. Özür dilerim. Nisan ayının başından itibaren Bolonya’dan ayrılıp Paris’e Nakiye’nin yanına –Ümit Şenesen’in kürsüsünden; bilmem, tanıyor musun?- gitmiştim. Mektubunu dönüşte masanın üstünde buldum. Öncelikle gönderdiğin dergiler ve fotokopi için teşekkür ederim.

“Bülten”ler gayet iyi. En olumlu bulduğum yönleri ise, Demirel’in son iktisat siyaseti yönelişleri konusunda alınan sağlam tutum oldu. Amerika gibi bir yerde, bu önlemlerin, bunalım içindeki Türkiye kapitalizmini “rasyonelleştirecek”, “modernleştirecek”, asalak unsurlardan kurtaracak, böylece ona yeni bir genişleme atılımı sağlayabilecek, dolayısıyla “tarihsel olarak meşru”, işçi sınıfı ve sol tarafından da desteklenmeye layık bir program olduğu yolundaki ve Türkiye’de maalesef sol çevrelerde yaygın olduğu anlaşılan, yanılsamaya kapılmamanız.

Bir-iki kelime İtalya üzerine. “Üretim araçlarının çalışanların mülkiyetinde/yönetiminde olmasının somutlanış deneyimleri”nden söz ediyorsun. Buralarda öyle şeylere rastlamadım. KP’nin yan örgütleri gibi işleyen, özellikle Emilia-Romagna gibi “kızıl” bölgelerde yaygın olan üretim ve dağıtım kooperatifleri var. Ama bunlar da bana anlatıldığına göre, iç örgütlenmeleri, çalışma disiplinleri açısından kapitalist girişimlerden farkı olmayan birer “firma” imiş. Anladığım kadarıyla, özellikle ABD ya da B. Almanya gibi solun zayıf olduğu yerlerde geniş bir İtalya “hayranlığı” var. Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, İtalya, birtakım yüzeysel göstergelerin akla getirebileceği ölçüde, “devrim”e yakın bir ülke değil. Eğer zahmet eder de oralardaki İtalya imajını bir mektupla bana aktaracak olursan sevinirim.

Sevgili Ertuğrul, sana Bolonya’da bulabildiğim tek Gramsci posterini gönderiyorum. Göreceğin gibi posterin “Artistik” yönü hemen hiç yok. Bunun sebebi şu olabilir: Gramsci, burada bizim İsmet Paşa gibi bir şahsiyet. Cumhuriyet’in kurucusu KP’nin önderlerinden vb. Nasıl bizde Atatürk ya da İnönü posteri bulunmaz, buna karşılık diyelim Guevara’nın “artistik” posterleri bulunabilirse, aynı durum İtalya için de söz konusu. Ayrıca Bolonya, İtalya çapında bile bir “büyük kent” sayılmaz. Bir tek dükkanda bulabildiğim bu poster, başka hiçbir yerde satılmıyor. Satılanlar, o tanıdığın, bildiğin, çoğu soğuk, kimi sevimli espriler ihtiva eden, cicili bicili şeyler.

Ertuğrul, en geç Haziran ortasında Türkiye’ye dönüyorum. Dolayısıyla, eğer bana yazacak olursan, Türkiye’deki adresime yaz: Nişantaşı Ihlamuryolu 51, İstanbul.

Kateterin sonucuna sevindim. Şu tesadüfe bak ki, buradaki fakültedeki oda arkadaşım da yılbaşında bir süre ortadan kayboldu. Birkaç hafta sonra çıkageldiğinde açık kalp ameliyatı olduğunu öğrendim. Şimdi kendisini çok iyi hissediyormuş. Anlayacağın, küçük bir riziko payını göz ardı edersek, ameliyat gerekli olsa da yaşama ihtimalimiz, üstelik daha iyi olarak, bayağı yüksek.

Sevgili Ertuğrul, teması kaybetmeyelim! Sevgiler, başarılı çalışmalar.

Nail.

* Bu yazı Mesele’nin 100. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir