Yaşamak için, mücadele için yazmak

Facebooktwittergoogle_plusmail

Aslı Sarıoğlu

“Bize öğretilen ancak yüksek kalite şiirin şiir olduğudur; şiir mühim meseledir ve yazabilmen hatta okuyabilmen için ancak üstad olman gerekir… Pek güzel, ama ben başka bir şeyin peşindeyim; şık bir pasta olarak değil, ekmek olarak şiirin; başyapıt olarak değil, yaşamak için yapılan iş olarak şiirin”
Ursula K. Le Guin

Bu röportajda aslında erkler dünyasında ataerkil ideolojilerin kadına yüklediği varoluş biçiminden, kadın için tanımlanan sessiz, itaatkar, saflığı korunması gereken bir varlık olma durumundan yola çıkarak, kadın yazarın kendine ait bir oda arayışına; okur-yazarlığın, matbu anlatının ve bilginin oluşturduğu hegemonyanın karşısında kadının yeniden sessizliğin karşısına sesi, ironiyi, gündeliğin yıllarca esirgenmiş değerini getiren yazma serüvenine uzanan bir tartışmak yapabilmek niyetindeydik.

Oysa sorular yazarlarımıza ulaştırıldıktan bir hafta sonra Özgecan’ın zalimce katledilmesiyle ilk defa tüm yurtta dile gelen kadın cinayetlerine devam eden haftada her gün ve birbirinden zalimce yeni kadın cinayetinin eklenmesi vardığımız kara günleri anlatmaktaydı. Nuh Köklü’nün kar topu oynarken bir esnaf tarafından katli ise bu cinayetlerin sadece kadınlara yönelik olmadığına ve son on yılda hegemonya tarafından itina ile kurgulanan ötekileştirme politikalarının acı sonuçlarını vermeye başladığına işaretti. Özgecan’dan hemen sonra bir apartman boşluğunda cesedi bulunan Nazlı Sinem Erköseoğlu’nun katil zanlısı Paksoy kardeşlere beraat çıktı. Karar, ötekinin hakim politika tarafından belirlenen profilini açıklamaktaydı sanki. İktidar tarafından yıllardır her koşulda dile getirilen beyanatların açık sonucuydu. Gece vakti dışarı çıkıyorsan, içki içiyorsan, erkeklerle geziyorsan ve hatta annen baban boşanmışsa hak edebilirdin ölümü. Ölümlerin hiçbiri münferit değil, erkin iktidarla ve hukukla işbirliğinin bir sonucu. Ve bu kapkara iklimde erkin karşısında sadece edebiyatı tartışmak da pek mümkün değil. Bu iklimde ya söz sus oluyor ve kalıveriyorsun ya da ancak çığlık oluyor.

Yazarlarımız, Figen Şakacı ve Gaye Boralıoğlu  yine de bizi kırmadılar ve cevapladılar sorularımızı. Üstelik, gözümüzü karartan dönemden aşırtıp bizleri, daha geniş bir zaman diliminden yola çıkarak anlattılar kadın ve yazı arasındaki ilişkiyi. Ve esasında erkle mücadelenin devam ettiği tüm zaman dilimlerinde kadınların yazma deneyimlerinin sadece edebiyatla sınırlı kalmadığını ve politik bir eyleme biçimi de olduğunu işaret ettiler, gösterdiler bizlere.

figen-sakaci

FİGEN ŞAKACI: Yaratıcı herhangi bir eylem engel ya da sınır tanımaz

Ataerkil toplumsal yapı kadının yazma serüveninde nasıl engeller oluşturuyor ya da sınırlar çiziyor? Siz kendi serüveninizde bunu nasıl deneyimlediniz? 

Sözünü etiğiniz yapı kadınların sadece yazarken değil yaşarken de başına her daim bela oldu, oluyor. Ama bence yaratıcı herhangi bir eylem engel ya da sınır tanımaz. Muhalif olmayı, karşıdan bakmayı sever. Verili olana gönül indirmez, sözünü sakınmaz, önünü iliklemez. En azından benim anladığım yazma ya da eyleme biçimleri sırtını böyle bir müdanasızlığa yaslar. Sistemle bir meselesi olan, bu sefil dünyaya katlanmak için kendine yeni çıkış yolları arayan her kadın benim akrabam sayılır. Kaldı ki Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye’si cilveli cilveli şakırken mızırdanmayı, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı kuralların ve kanunların üzerinden seke seke geçerken konjonktür kollamayı, Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadını bütün (solcu) adamlara haddini bildirirken engellerden falan bahsedip dert yanmayı çok da istemiyorum aslında. Evet erk’ek bir dünyaya doğduk biz. Dili eril, tipi kayık, bacakları yayık, sırıtışı yılık bir dünya bu… Kadınlar kendi benlik bilinciyle at başı giden; evden, okuldan, devlet dairesinden başlayıp ta yatak odasına kadar süren bir kimlik mücadelesi vermek zorunda kalıyor her zaman. Düşünsenize ömrünüzün nerdeyse yarısı birilerine ayar vermekle diğer yarısı da bu süreçten arta kalanların kılçıklarını ayıklayıp kendi ruhunuzu beslemekle geçiyor. Üstelik sadece bizim memlekete özgü bir şey de değil bu. Bir kadının varlık mücadelesine bakın, o ülkenin sosyo-kültürel yapısına dair az çok fikir edinirsiniz. Bizim memlekette de özellikle kadın edebiyatı ataerkil zihniyetle, o zihniyetin toplumun her alanına, ilişkilerin her türüne sinmiş halleriyle hesaplaşarak, çatışmaları, çelişkileri göz önüne sererek, siyasi iklimlerin özyaşamlarındaki etkilerini ele alarak yoluna devam etti.

Ben de bu memleketin her türlü riyasından nasibini almış biri olarak, bir kadın böyle bir toplumsallıkta nasıl büyür sorusunu sorarak başladım yazmaya. Şehirli, orta sınıf bir kadının karşısına geçtim; çocukluğunu dinlemeye başladım. 1980’lerde 10’lu yaşlarında olan, sıkıcı sayfiye yerine sıkışmış bir kız çocuğu konuşmaya başladı. Yakinen tanıdığım, o anlattıkça daha da yakınlaştığım bir kız çocuğuydu bu. Bitirgen bana kendi büyüme hikâyesini anlattı ben de okurla arasına hiç girmeden, onun gözünden, dilinden, kalbinden aynen aktardım. Bitirgen de bu ülkede doğmuş pek çok hemcinsi gibi fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldı, yetişkinlerin dünyasıyla kendi zihin ve ruh dünyası arasında bir köprü kuramayıp fena halde yalnızlaştı, kendince çıkış yolları aradı ya da yarattı. Bitirgen de pek çok yaşıtı gibi yetişkinlerle başetme yöntemi olarak isyanı ve alayı seçti. İki geri bir ileri gide gele bayağı uzunca bir zaman yattım kalktım Bitirgen’le… Başlangıçta bir üçleme olarak tasarladığım için ikinci kitabım Pala Hayriye, Bitirgen’in 90’lı yıllarda üniversiteli hali olarak çıktı okurun karşısına. 90’ların zorlu siyasi ikliminde birbirine tutunarak yürümeyi, arkadaşlardan yeni bir aile kurmayı, ona pek yeni gelen devrimci bir dili ağzında döndürmeyi öğrendi Hayriye. Genç bir kadının kendini arama, özgürleşme sürecini, iç ağrılarını, aşklarını, sakarlıklarını, ukdelerini, hayallerini anlatmaya çalıştım. Hayriye’nin hikâyesi bu ülkede kadın olmanın, özellikle de yazar kadın olmanın her türlü zorluğunu içeriyor aslında.

 

İllüstrasyon: Özlem Çelik
İllüstrasyon: Özlem Çelik

Hakim politikalarca oluşturulmaya çalışılan yeni dil ve yaşam biçimlerinin edebiyattaki yansımaları üzerinden yorumlarınızı öğrenebilir miyim? 

Aslında bu soruyu edebiyat eleştirmenleri, özellikle bu konuda çalışan akademisyenler cevaplasa daha uygun olurdu ama benim naziçane fikrim şöyle: Şüphesiz her toplumsal olayın kadın yazarların kişisel tarihinde ayrı bir etkisi ve o etkinin eserlerine ayrı bir yansıması vardır. Fakat politikalar değişse de hâkim olan değişmez. Edebiyat ya da genel olarak sanat it ürür kervan yürür hesabı kendi bayrağını her zaman kendi burcuna diker! Örneğin Adalet Ağaoğlu, Dar Zamanlar Üçlemesi’nde Cumhuriyet aydınını Aysel’in gözünden, pek leziz anlatır. Ayla Kutlu Kaçış romanında Demokrat Parti döneminin baskılarını önümüze serer. Keza edebiyatımızın büyülü feneri diyebileceğim Latife Tekin, Gece Dersleri kitabında kahramanı Gülfidan’ın, masal diliyle-solcu jargon arasına sıkışmışlığını, mekanı ve zamanı ustalıkla sorgulayarak ele alır. Daha böyle bir çok yetkin isim sayarız elbette. Özellikle 70’li yıllarda eserler veren kadın yazarların başkahramanları aile (baba-koca) baskısı, tutsaklık, yetimlik, özgürleşme mücadelesi verirken günümüz kadın yazarların kahramanları evlere değilse de plazaların, gökdelenlerin arasına sıkışmış gibi geliyor bana. Ondan da önemlisi artık torunlar konuşuyor, oğullar hatırlıyor. Katliamların, soykırımların, darbelerin yarattığı travmalar edebiyatın bizatihi konusu olabiliyor. En son Gezi direnişi ben dahil edebiyatçıların görmezden gelemediği toplumsal bir olay olarak kitaplarımızda yer aldı. Malum maruz kaldığımız ideoloji faşizmden beslenen bir ideoloji. İktidar, aykırı herhangi bir düşünceye, slogana, yazıya geçit vermeyen, her köşe başında ceza kesmek için bekleyen trafik polisi gibi. Günde beş kadının öldürüldüğü, tecavüz davalarında ceza indirimi uygulandığı, gazetecilerin, akademisyenlerin içeriye tıkıldığı, muhafazakârlaşmaktan geçtim mutaassıplaşmanın hayatın her alanında buram buram tüttüğü böylesi bir süreçte, başta sözünü ettiğim müdanasızlık izleyebildiğim yazarların diline de sinmiş durumda. Örneğin Murat Uyurkulak bizim ve bizden önceki kuşağın cılk yaralarını lök diye koyar ortaya, Barış Bıçakçı bir kere bile eveleyip gevelemez, Ahmet Büke çektiği hiçbir fotoğrafın ışığıyla oynamaz, fotoşhop falan bilmez. Mine Söğüt okurunu bazen efsunlu âlemlere bazen dikenli yollara sokar çıkarır, Ayfer Tunç’un gerçeği insanın alnının şakına nişanlayan bir dili vardır, Şule Gürbüz’ün dili  ancak tıkınmadan yiyebileceğiniz acı baldır. Hatice Meryem türlü çeşit kadınlık hallerini sofra kurar gibi serer önünüze, Gaye Boralıoğlu karakterlerinin kılığına pek ustaca girer, Seray Şahiner fırlama zekasını en acı hikâyede bile gösterir. Genç yaşta yitirdiğimiz Evrim Alataş “Kürtlerle Dans” ederek ve tatlı-sivri diliyle eğleyerek, yol göstererek göçtü bu dünyadan. Keza Didem Madak da her şiirine kalbinin mührünü bastı, bizi ‘Ah’lar Ağacı’nın gölgesinde yapayalnız bıraktı gitti. Diyeceğim hiç de azımsanmayacak nitelik ve nicelikte eserler, akıntıya karşı sapasağlam ilerliyor.

Bugün yazarların, özellikle de kadın yazarların seçtikleri sizce nasıl bir dildir ve bu dilin neyi işaret ve ifşa ettiğini düşünüyorsunuz?

Günümüz yazarları, bir tür “kutsal edebiyat müfredatı” diyebileceğim, özellikle Cumhuriyet döneminin katı Türkçe kurallarına tabii olmayı kabul etmiyor bence. Her biri kendi üslup arayışlarının peşinden emin adımlarla gidiyor. Elbette okumaktan zevk aldığım ve izleyebildiğim yazarları kastediyorum. Bakınız daha ilk kitabıyla acı acı gülümseten Aylin Balboa, bakınız yaşını düşününce bilgeliğine şaşırdığınız Pelin Buzluk, bakınız anlatımı kadar kurgusuyla da dikkat çeken Neslihan Önderoğlu… Saydıkça sayasım, saydıkça coşasım geliyor. Bence her birinin dili sivri, leziz ve politik bir dildir! Karakterleri şikayet etmez, gümbür gümbür yaşar, başına gelen felaketlerle dalga geçmeyi becerir. Özellikle 80’lerde çocuk olan ya da ilk gençliğini süren günümüz yazarları geçmişi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorlar. Trend olan yeni yaşam biçimlerine değil, ruhlarına sinen tortulara gözlerini dikiyorlar. Bunu da yer yer konuşma dilini dolaşıma sokarak,  karakterlerin “yerel ayarları”yla oynamayarak, metnin içinden yazar sesini fazla duyurmayarak yapıyorlar. Bir de eskiden erkek yazarların bütün karakterleri pek bir olgun, bilge ve “bilirkişi” olurdu. Şimdi Alper Canıgüz’ün, Emrah Serbes’in, Mahir Ünsal Eriş’in ilk yazdığı kitaplara bakınca ergenlikle hesaplaşan, orayı anlamak için didinen sesler duyuyoruz. O ses toklaşınca neler anlatacak çok merak ediyorum doğrusu. Hoş, dünyada erkeklerin büyümekle imtihanı, kadınların da mecburen ve acilen büyümüş gibi görünme uğraşları bitmez ya!

Yazarlık hikayenizi bizimle paylaşabilir misiniz? 

Yazarlık değil de yazma uğraşı demeyi tercih ederim. Yol uzun, kat etmekle bitmez malum.

Koltukların üzerine örtülerin serildiği, kristal kaselerin içinde rutubetten beti benzi atmış tütünlerin sigaraları zor ayakta tuttuğu, vitrinlerin içinde kırk yılda bir çıkan özel fincanların arz-ı endam ettiği, günü gelince açılmak için bekleyen paketlerde rengi solmuş çikolataların birbirine yaslanarak zavallı bir hal aldığı, gıpgıcır rugan terliklerin kapının arkasında hazır ol’da durduğu bir misafir odasında yazmaya başladım. 10 yaşındaydım ve fena halde yalnızdım. Can sıkıntısının bir nimet olduğunu bilmediğim, bu dünyanın bir çıkış kapısı olsa da oradan fıysam diye düşündüğüm zamanlar… Yalnızlığımı sağaltsın diye günlük tutmaya, kendimce iki kelimeyi alt alta getirip şiir yazdım sanmaya o yıllarda başladım. Üniversiteyle birlikte gazete muhabirliği, biraz serpilince köşe yazarlığı, ondan da sıkılınca küçük küçük öykü denemeleri, senaristlik falan derken bugüne kadar hiç düşmedi kalem elimden. 20’li yaşların sonlarına doğru disiplinli bir okur ve kendi estetik anlayışını oluşturmaya çalışan yazar olma niyetiyle karşılaştırmalı edebiyat dersleri aldım. İki nehir söyleşi kitabıyla (ilki Her Doğum Bir Mucizedir, Prof. Dr. Aykut Kazancıgil kitabı, ikincisi Mizah Zekanın Zekatıdır, Prof. Dr.Tarık Minkari kitabıdır) hafiften başımı yayım dünyasına uzattım. Sonra dediğim gibi Bitirgen ve Pala Hayriye geldi. Bu aralar bir yandan oyun yazıyorum bir yandan üçlemeyi bitirmek için okumalar yapıyorum ve her gün haberleri izleyip aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum.

gaye-boralioglu

GAYE BORALIOĞLU: “Kadın bakış açısının dantelsi tatlarını, dişi bir muzırlığı çok güzel kullanan yazarlar var genç kuşakta”

Ataerkil toplumsal yapı kadının yazma serüveninde nasıl engeller oluşturuyor ya da sınırlar çiziyor? Siz kendi serüveninizde bunu nasıl deneyimlediniz?

Hemen baştan söyleyeyim. Özgecan Aslan’ın tecavüz kastıyla hunharca katledilmesinin üzerinden daha birkaç gün geçti ve bu sebeple çok öfkeliyim, çok üzgünüm. Bu röportajı da öfkemi abartmamaya çalışarak, acının üslubu etkilemesine meydan vermemeye çalışarak yani dişlerimi sıkarak yapıyorum. Okurun bilmesinde fayda var.

Tekinsiz bir hayat daima arızalar yaratır. Gelecek ihtimallerinin belirsizliği, muhtemel saldırılara karşı teyakkuzda olma halinin bir yaşam biçimine dönüşmesi, horlanmak, aşağılanmak ve sıradan hayat düzeni içinde kanıksanmış bir dizi olumsuz davranışın nesnesi olmak! Bütün bunlar kadınları alacakaranlıkta bırakıyor. Ama daha zoru şu bence. Bir kadının zihni hayatın içinden akarken aynı zamanda daima kendi kendisinin süzgecinden de geçer. Kadın ister istemez kendi kendisinin de yargıcı olur; davranışlarının, kararlarının, edasının, varlığının hayatla uyumunu sorgulayan kişidir de aynı zamanda. Çünkü sorgulanacağını bilir, ataerkil hayat bu trajik rolü kadına dayatır. Bütün bu söylediklerim aynı zamanda yazıya geçen düşünme biçimi olarak da okunabilir sanıyorum. Tam da işte bu nedenlerle kadının yazmasının, konu ne olursa olsun her halükârda politik olduğu görüşüne katılıyorum.

Benim kişisel serüvenime gelince, şanslılardanım. Beni destekleyen bir ailede büyüdüm, o anlamda engellemelerle karşılaşmadım. Daha çocukluğumdan itibaren bir kadın olarak tek başına hayatını kotarma konusunda çok güçlü bir arzum vardı. Bu da beni belki de olması gerektiğinden daha fazla “ticari” alana itti. Hayatımı kazanmak için gazetecilik, reklamcılık, senaryo yazarlığı yaptım ve bütün bunları yaparken arzu ettiğim kadar edebiyatın içinde olamadığım için daha doğrusu sadece edebiyatla yaşayamadığım için vicdan azabı duydum. Erkek olsaydım belki bu “hayat kazanma” konusunda daha rahat, daha kaygısız olabilirdim.

Hakim politikalarca oluşturulmaya çalışılan yeni dil ve yaşam biçimlerinin edebiyattaki yansımaları üzerinden yorumlarınızı öğrenebilir miyim?

Türkiye’de muhafazakar yükselişin ilk yıllarında sağcı, İslamcı entellektüel bir kesim Türkiye’nin düşün hayatına önemli katkılarda bulundu. 80 sonrasında soldaki suskunluğun yarattığı boşluğu onlar doldurdu. Ama sonra gerisi gelmedi. Muhafazakarlar iktidar olunca hızla ulvi mevzulardan uzaklaşıp fani dünyanın zenginliklerine daldılar. Bununla birlikte hem düşün alanı, hem de edebiyat dinsel temaların sığ sularına vurdu. Günah ve sevaptan menkul bir dünya algısı, cennet ve cehennemden ibaret bir gelecek tasavvuru insanın düşünce dünyasını ne kadar derinleştirebilir? Bugün o camianın sözcülerini dinlediğimde ya da kitap ve şiirlerini okuduğumda deyim yerindeyse bana vakit kaybı gibi geliyor. Pervasız bir cehalet, anlamdan yoksun bir algı dünyası, bol miktarda tekrar ve taklit görüyorum. İşin fena yanı o kesime laf anlatmaya çalışan insanlar da ister istemez o diskurun belirlediği seviyede çarpışıyorlar. Kutsal kitaplar genellikle edebiyatı besler, zenginleştirir ve anlamlandırır. Kuran bu şekilde hiç okunmuyor. Bakara suresinin mana derinliği kimsenin umurunda değil, hakikaten de makara yapıyorlar.

İllüstrasyon: Özlem Çelik
İllüstrasyon: Özlem Çelik

Bugün yazarların, özellikle de kadın yazarların seçtikleri sizce nasıl bir dildir ve bu dilin neyi işaret ve ifşa ettiğini düşünüyorsunuz?

Böyle bir soruya genel bir cevap vermem çok zor aslında. Çünkü bugün örneğin Emrah Serbes ile Haydar Karataş’ı ya da Sema Kaygusuz ile Hatice Meryem’i aynı portede konuşturmak ne kadar isabetli olur bilmiyorum. Ama yeni kuşak edebiyatçıların gözüme çarpan bazı ortak özelliklerinden çok genel hatlarıyla bahsedebilirim. Bir kere her şeyden önce edebiyatta son dönemde oldukça politik bir tavır olduğunu söyleyebilirim. Doğrudan politik meseleler, Ermeni soykırımı, Dersim katliamı hatta Gezi olayı edebiyat yapıtlarının doğrudan konusu haline gelebiliyor, geldi. Varoluşsal iç sancıların terk edilip memleket meselelerine doğru eğilme saikinden son derece memnunum doğrusu. Yine genel bir eğilim olarak dilin zenginleştiğini öztürkçe kaygısıyla sığlaşan hatta anlaşılmaz hale gelen bir dil anlayışının neredeyse terk edildiğini söyleyebilirim. Arapça ve Farsçadan gelen kelimeleri yeniden canlandırma, bir zamanlar günlük hayatta kullanılan ama sonra öztürkçe baskısı altında unutulan ifade biçimlerini yeniden ortaya çıkarma tavrını da edebi dilin zenginleşmesi açısından olumlu buluyorum. Yine yakın dönem edebiyatçılarda ironinin güçlü kullanımlarına şahit oluyoruz. Kadın yazarlar açısından da bir özgürleşme hali gözlemliyorum. Erkekler gibi yazmak yerine, kadın bakış açısının dantelsi tatlarını, dişi bir muzırlığı çok güzel kullanan yazarlar var genç kuşakta. Bundan da ayrıca keyif aldığımı söylemeliyim.

Yazarlık hikayenizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Çok ilginç bir şey yok bu hikâyede. Masallarla büyüdüm. Okuma yazma bilmeden Andersen’in bütün masallarını ezbere biliyordum. Felsefe okudum. Bir şekilde politikanın içinde ya da en azından kenarında oldum. Daha önce de söylediğim gibi hayatımı hep yazarak kazandım. Gazetecilik, reklam yazarlığı ve senaryo yazarlığı yaptım. Kitaplarımda teknik olarak bütün bunların etkilerini görmek mümkündür. Bu konuda söyleyebileceğim daha fazla bir şey yok.

* Bu yazı Mesele dergisinin 99. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir