Tuhaflığımda Bir Kafa

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

Orhan Pamuk, Türkiye’de son derece tartışmalı bir isim. Yapmış olduğu her iş, söylemiş olduğu her söz bir biçimde gündeme oturuveriyor. Son romanı Kafamda Bir Tuhaflık da aynı gündemi yaratmış gibi görünüyor. Kitap, adını William Wordsworth’ün Prelüd’ünün bir dizesinden alıyor. Kara Kitap’taki köşe yazarı karakteri Celal Salik’ten ve birçok yazardan epigraflar bölümlerin başında yer alıyor.

Önünüzdeki yazı da biraz gecikmeli bir Kafamda Bir Tuhaflık yazısı olarak gözükebilir. Aslında kitap üzerine bir yazı yazmak için kitabın üzerinden bir ayı aşkın bir sürenin geçmesini beklemek elzem bir şey değil. Fakat söz konusu Pamuk olunca, böyle bir bekleyiş şart oluyor. Çünkü yoğun tartışma ve atışmaların yaşandığı, reklam yazısı veya küfür kıvamında “eleştiri” yazılarının yazıldığı bir ortamda yazılan her şey kendini onun içinde bulmak zorunda kalıyor. O yüzden kitabı okuyup notları aldıktan sonra demlenmek daha iyi oldu.

Pamuk’un kitabının konusu malum: köyden kente göç etmiş ve İstanbul’da hayat kurmaya çalışan bir bozacının başından geçen olaylar. Önümüzde yaşanan hayatların öyküsü anlatılmış. İstanbul’un merkezinde de karşılaşabileceğimiz, ama genellikle görmezden gelmeyi çok sevdiğimiz, oysaki İstanbul’un periferisine ilerlediğimizde rahat rahat görebileceğimiz hayatlar.

Sıradan insanların yaşamı

Pamuk’un yaptığı iş soylu, zengin veya en azından üst-orta sınıf aile – birey hayatlarını anlatmaktan kopup, yerine sıradan insanın hayatını anlatmak oldu. Bu kopuş önemli olmakla birlikte, edebiyat rüzgârının gelmiş olduğu yerle de son derece alakalı. Son yıllarda Türkiye’de de dünyada da sıradan insanların başından geçen sıradan olayları, bu olayların kişisel felaketlerini anlatan romanlar ön plana çıkmaya başladı. Sinemada da bunun etkilerini görmek mümkün. Dolayısıyla Pamuk’un sıradan insanlara yönelmesi olumlu bir adım olsa da, onu bir devrim olarak nitelendirmek kesinlikle mümkün değil. Pamuk’un akıntıya kapıldığını söylemek hiç de yanlış olmaz.

Pamuk’un bu akıntıya kapıldığı ama o sıradan hayatı yeterince veremediğini görüyoruz. Çok kolay tarif etmek mümkün değil, ama bir çeşit samimiyetsizlikten söz etmek mümkün. Pamuk’un o hayatları gözlemlediği, buraları araştırdığı doğru olabilir. Ancak yalnızca gözlemle veya üzerine birçok şey okumuş olmakla o “samimiyet”i sağlamak kolay değil. Mevlut, öyküsünü bize kendisi anlatsa, biz onu daha iyi anlayabilirdik. Pamuk’ta eksik olan şeyi adı, bana kalırsa, tam olarak “empati”. Bu empati eksikliğini kitabın birçok yerinde görmek mümkün.

Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, YKY, 2014.
Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, YKY, 2014.

İstanbul sokaklarının dönüşümü

İstanbul’un on yıllar içinde geçirmiş olduğu dönüşüm, Mevlut’un hayatı üzerinden anlatılmış – ki bana kalırsa kitaptaki en büyük tema da bu. Elektriğin gitmediği, bırakın elektriği İstanbulluların gitmediği ve İstanbul’dan sayılmayan bölgelerin, hatta daha gündelik bir ifade kullanmak gerekirse, Allah’ın siktir ettiği yerlerin nasıl da bugünün rezidans merkezi haline geldiğiyle, buradaki dönüşüm işlerinde müteahhitlerin, paralıların vs. nasıl bir rol oynadığıyla kitabın her bir sayfasında karşılaşmak mümkün. Herhalde en önemli dönüşümün yaşandığı yer ise sokaklar: artık sokak satıcılığını yapılamayacağı, sokak ile halk ayrımının gerçekleştiği bir dönüşüm. Kamusal alanın de facto olarak özelleştirilmesi romanda açık biçimde hissediliyor, aynı zamanda bunu yaşıyoruz da. Romandaki en başarılı temanın bu olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Fakat bunun yanı sıra yazarın Taksim’deki dönüşümü yakından görmemize izin veren Tarlabaşı, Kasımpaşa gibi mekânlar seçmesinin de bir tesadüf olmadığını söylemeden geçmemek gerekiyor. Şehrin merkezindeki dönüşüm, romanın merkezi konusu. Dolayısıyla okurun aklından “Orhan Pamuk sıradan insanları Beyoğlu’nun, İstiklal Caddesi’nin dönüşümünü anlatmada bir araç olarak kullanmış” cümlesinin geçmesi oldukça mümkün. Bu belki bir yanılsama olabilir, ama hiç olmadığını söylemek de zor.

Teknik muamması

Orhan Pamuk, romanında farklı bir teknik kullanmış. İlahi bakış açısı ve karakterlerin bakış açısı ayrı ayrı verilmiş. Olayları bir Rahiya’nın bir Vediha’nın bir Mevlut’un bakış açılarından görmek mümkün. Pamuk da her fırsatta, kendisiyle yapılan her röportajla sürekli olarak bunu tekrarladı. Romanda bugüne kadar hiç kullanılmamış bir tekniği kullandığını söyleyedurdu, birçok köşe yazarı, kitap eki yazarı da bunu desteklemekten geri durmadı. Ama Pamuk bu tekniği kullanan ilk yazar kesinlikle değil. Pamuk, postmodern romanın en önemli özelliklerinden birini, öznenin merkezsizleşmesi mefhumunu kullanıyor. Bunu anlatıma uyarlayarak bakış açılarının çoğulluğu yakalanmış oluyor. Ancak son yirmi-otuz yılda (daha eski örnekler vermek de oldukça mümkün) benzer bir tekniği kullanan çok sayıda roman ve öykü yazıldı, hatta çok daha ilginç ve güzel örneklerle karşılaştık. Peki, Pamuk özneyi merkezsizleştirerek bakış açılarının çoğulluğunu gerçekten verebiliyor mu? Ne evet, ne hayır. Tekil olaylar üzerinden evet, romanın geneli içinse hayır. O yüzden adını koymakta fayda var; bu teknik ilk kez Orhan Pamuk tarafından kullanılmadı, Orhan Pamuk bu tekniği kendi romanlarında ilk kez kullandı.

Pamuk’da Marcel Proust’un ve Thomas Mann’ın etkilerini açık biçimde görüyoruz; zaten bu herkesin malumu. Aslında Pamuk’un bu yazarlardan intihal yaptığı, hiçbir orijinalitesinin olmadığı gibi türlü eleştiriler de mevcut, ancak bu yazının eksenini tümüyle değiştirir. Proustyen etki, özellikle Masumiyet müzesinde doruk noktasına ulaşmıştı. Kafamda Bir Tuhaflık’ta da az düzeyde olmadığını söyleyebiliriz. Rahiya’nın giydiği çiçekli basma elbise, Mevlut’un pilav arabası, lokantadaki garsonlar, otobüslerin havasızlığı gibi türlü imgeler, kokular ve nesneler Pamuk’un öyküsünü kurgulamasındaki büyük köşe taşını oluşturuyor. Anlatılan bir olayın tadı buradaki nesnenin merkeziliğinin kendi içinde bütün bir dönemin, kişilik tipolojisinin, karakterin sınıfsal-siyasi-bireysel yaşamının özelliklerini içinde barındırıyor olmasında yatıyor.

Keyifli ama…

Pamuk, yazdıklarından ziyade politik tavrıyla ön planda olduğu için romanda da ister istemez politik nüveler arıyor insan. Kafamda Bir Tuhaflık’da siyasi izleri bulmak oldukça kolay. Özellikle 1970’lerdeki çatışma ortamı üzerine çokça malzeme kullanmış Pamuk. Ama yukarıda sözünü ettiğim samimiyet sorunsalı, burada biraz daha gerçeklik sorunsalı olarak karşımıza çıkıyor. Tabii burada kastetmiş olduğum şey, Pamuk’un bütün sol tarihini yeniden uydurarak yazdığı değil; gerçeğe temas etmeye çalıştığı, ancak bunu yeterince yapamadığı. Sağ ve sol, Alevi ve Sünni, Türk ve Kürt vs. ayrımını yaparken sınırları belli etmek adına hem siyasi karakterlere hafif bir abartı vermiş hem de kendi düşünsel düzlemine bir biçimde oturtmak adına bazı özelliklerini kırpmış. Romanda ilgili bölümler okunduğu vakit daha iyi bir biçimde anlaşılacaktır diye umuyorum. Bunun yanı sıra Kafamda Bir Tuhaflık’tan Pamuk’un siyasi görüşlerine dair çok sayıda sonuç çıkarılabilir.

Kafamda Bir Tuhaflık, çıktığı vakit sunulurken Kara Kitap’ı aşacağı/aşabileceği söylenmişti. Görünüşe bakılırsa, yaratmış olduğu etki ve romanın yapılanışı bakımından onu aşabilmiş değil. Diğer yandan yukarıda sözünü ettiğimiz türlü sorunlar da roman açısından ciddi görünüyor. Ama yine de roman bir ya da birkaç seferde, kısa sürede okunabilecek bir akıcılığa sahip. Romanı okurken keyif almak mümkün. Ancak keyifle oranlandığında romanın handikapları daha ağır basıyor.

* Bu yazı Mesele’nin 98. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir