Pasif Devrimin İntihar Aşaması Mı?

Facebooktwittergoogle_plusmail

Cihan Ziya Tuğal

Kişilik kültlerinin, komplo teorilerinin ve derin kültürel yarılmaların belirleyici olacağı bir dönemeçteyiz. Bunun nedeni, kişilerin ve komploların tarihteki özel yeri mi? Yoksa komplo kuramı ve kült patlaması, pasif devrimlere özgün dinamiklerin küresel süreçlerle etkileşiminden mi kaynaklanıyor?

Türkiye’de bir pasif devrim yaşandı. Yani düzene (İslami referanslarla) muhalif olan kadrolar (kapitalizme ve Amerikan hegemonyasına karşı olma savlarından vazgeçerek) devletin kilit kademelerine yerleşti. Buna pasif “devrim” demenin mantığı, diğer ehlileştirme hareketlerinden farklı olarak, moleküler bir dönüşümü de içermesi. On yıl boyunca laik kadrolar yavaş yavaş devletten tasfiye edildi. Eğitim İslamileştirildi. İslami sermaye palazlandı. Ancak bunlar, oyunun temel kuralları (1980 sonrası devletin muhafazakar-neoliberal yapısı) aşındırılmadan yapıldı.

Sis perdesi ardında bir dönüm noktası: Mavi Marmara hadisesi

Ancak Mavi Marmara olayı ile daha köklü değişiklikler boy gösterdi. Türk devletinin kadim müttefiklerinden İsrail’e daha önce de efelenilmişti ama, bu sefer geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Görünüş itibariyle bir sivil toplum teşkilatı, Türkiye’nin yönünü değiştirdi. Fakat bu eylemin tamamen (Türkiye dahil) bir takım devletler ve istihbarat teşkilatları tarafından düzenlendiğini söyleyen de var. En son Abdurrahman Dilipak bu yönde bir göndermede bulundu. Hem de rastgele bir şekilde değil. Ak Parti’nin başından beri bir Amerikan projesi olduğunu, Erdoğan ve çevresinin de bilerek bu komploya dahil olup, onu içeriden sabote ettiklerini ima ettiği bir sohbete şerh düşerken.[i] (Ali Bulaç, senaryodaki boşlukları doldurdu).[ii]

Bu iki ihtimal, temelden farklı iki tarih okumasını meşru kılıyor. Birinci (ve “düz”) Mavi Marmara yorumuna inanacak olursak, İHH (ve Mavi Marmara) liberalleşmiş İslamcıları tekrar İslamcı bir yola çeken bir olaylar zincirinin başında yer alıyor. İslamcılar önce (Pasif Devrim kitabımda tahlil ettiğim) toplumsal ve siyasal dinamiklerin kesişiminden dolayı hakikaten değişiyorlar. Düzenle bütünleşiyorlar. Mavi Marmara olayından sonraysa, tabandan gelen bir basınca taviz vermek zorunda kalıyorlar. Başka bir deyişle İHH Türkiye’yi dönüştürüyor. Benzer basınçların daha önce sonuç vermemesinin nedeni, 2008’den sonra (birazdan açacağım) derinden değişmeye başlayan dünya dengeleri.

Özellikle 2011 Arap ayaklanmalarından sonra, Mavi Marmara’nın muhafazakar-liberalizmde yarattığı hasar toparlanamayacak hale geliyor. Gül’ün ve (hele hele Mavi Marmara’ya açıktan cephe alan) Gülen’in yeni gidişatta bir yeri yok. Seküler liberallerle birlikte onlar da tasfiye ediliyor. Ve geriye tek yol kalıyor. Gömülmüş savaş baltalarını çıkarmak; Milli Görüş gömleğini yeniden giymek; hatta bu gömleğin üzerine bir de Selefi-cihadi bir kravat takmak.

 

Nesnel ve öznel gerçeklik olarak komplo

Eğer Mavi Marmara eyleminin arkasındaki gerçek aktörün İHH değil de (MİT dahil) istihbarat teşkilatları olduğuna inanırsak, son on beş yıla bambaşka bir yerden bakmak durumundayız. Tarih şöyle ilerliyor: Her şeyi başından beri ABD ve İsrail planlıyor ama, ne kadar zeki insanlarla başa çıkmak zorunda kalacaklarının farkında değiller.  Oyunu çok iyi gören Erdoğan gerçek niyetlerini saklıyor. İdeolojik olarak bir milim bile kıpırdamamış bir İslamcı aslında ama, liberal-muhafazakar ayağına yatıyor. Kendi planını yapıyor ve bunu on yıl sonra adım adım uygulamaya koyarak Amerika’yı şaşırtıyor. Mavi Marmara (daha doğrusu, bu komplonun Erdoğan tarafından manipüle edilişi) bu planın sadece bir parçası. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, Ak Parti ve Erdoğan zaten hep İslamcıydı. Bu yüzden Mavi Marmara’nın Türkiye tarihinin ana gidişatında temel bir değişiklik yarattığını söyleyemeyiz. Sadece Erdoğan’a asıl niyetini açığa vurmak için gerekli bahaneyi sağlamış olabilir.

Bu okumaya göre, tarihteki temel aktör devletler, hatta onların başındaki birkaç kişi ve bir iki küçük gizli kuruluş (“derin devlet”). Toplumsal ve siyasi dinamiklerin çok bir hükmü yok. Belirtmekte fayda var, 2000-2006 arası Sultanbeyli’de saha araştırması yaparken, tarihe bu bakışın birçok İslamcı tarafından paylaşıldığını görmüştüm. Bunun veciz bir ifadesi olarak, bana Sultanbeyli’de boşuna vakit kaybettiğimi, kararların büyük merkezlerde alındığını, buradaki insanların basitçe birer piyon olduğunu söyleyenler olmuştu. Ak Parti içinden de, dışından da. İnsan edimlerine bu iç karartıcı bakışa göre, kendileri de birer piyondu (ve bunu açıkça söylüyorlardı). Hatta bunu İslamcı hareketin her dönemi için bir yorum çerçevesi olarak kullanan İslamcılara dahi rastladım (yani 1970ler ve 1980ler’deki radikalizmi de Amerika planlamıştı. Bu görüşü savunanlardan bir tanesi, 1980’lerde radikal, 2000ler’deyse partinin yönetiminde olan bir kişiydi).

Bunlardan hangisine inanacağız? Komplo teorileri, bilimsel olarak ispatlanmaya yahut reddedilmeye müsait değil. Diğer taraftan, komploların gayet belirleyici olduğu bir döneme girdiğimizi de reddedemeyiz. Mesela Gülen Cemaati’nin 2013 öncesi yapılan, sosyal bilimsel “veri”lere dayanan hemen hemen bütün değerlendirmeleri gayet eksiktir. Bugün iktidarın abarttığı kadar olmasa bile, bu cemaatin oldukça gizli kapaklı bir işleyiş yapısı olduğu, bir sosyal bilimcinin aklına gelmeyecek tuhaflıkta hesapların mimarı olduğu aşikar. Komploları merkeze yakın bir yere yerleştirmeden bütünlüklü bir Gülencilik analizi yapamazsınız. Ama burada, sosyal bilim açısından, çok büyük bir sorun var. Bilim verilere dayanır, tahminlere değil. Gülen ve çevresindekilerin planları hakkında spekülasyon yapmadan nasıl Gülencilik tahlili yapılabilir? Bugün dahi iktidar çevrelerinin onlara isnad ettiği “operasyon”ların hangilerinin “gerçek” olduğunu nasıl bileceğiz? Bu soruların cevabı yok. Olmadığı ölçüde de “bilim” karanlıkta yol almak zorunda.

Bu genel “komplocu” tablonun, bilimin varolan araçlarıyla baş edebileceğimiz boyutları da var. Komplo teorileri, mahalle arasındaki İslamcılardan, muhafazakar örgütlerin önderlerine kadar bir çok dindar sağcının zihin ve duygu dünyasının bir parçası olduğuna göre, bunları en azından “öznel gerçeklik”in bir boyutu olarak ciddiye almak gerekiyor. Zira kendi pratiklerinde bu komploları (ve komplo teorilerini) merkeze koyup, kararlarını ona göre alan insanlardan oluşan bir hareketin (ve kurduğu rejimin) bu gerçeklikten bağımsız anlaşılması imkansız. Başka bir deyişle, varolan veriler ışığında komplo teorilerinin isabetli olup olmadığını bilemeyiz; bunlar gerçekmiş gibi davranan kuruluşların, bunları merkeze koymadan hareket eden aktörlerden gayet farklı davranacağını ise kestirebilir, tahlil çerçevemizi ona göre oluşturabiliriz. Kendi iplerinin başkalarının ellerinde olduğuna bu kadar inanan insanlar, aşırı maceracılıkla aşırı temkinlilik, toptan başkaldırıyla toptan itaat arasında ani ve keskin zigzaglar çizebilir. Mavi Marmara hadisesi, Dilipak ve benzerlerinin ima ettiği ya da söylediği gibi derin bir komplonun ana hamlesi olabilir (bunu başka yerde uzun bir şekilde açmak üzere, İHH yöneticilerinin bu okumaya katılmadığını belirtelim). Ancak böyle değilse bile, bu kadar cesur bir feda eyleminin, özgün bir zihniyet dünyasıyla bağlantılı olduğu ihtimali üzerinde durmakta da fayda var. Aynı şekilde, Ak Parti’nin genel seyri de, komplo teorilerinden bağımsız anlaşılamaz.

Küresel kriz ve Arap ayaklanmaları

Yine de şunu vurgulayalım. Dünya kapitalizminin dinamikleri değişmeseydi, hem “one minute” çıkışı, hem Mavi Marmara tarihin dipnotları olarak kalacak, bu kadar belirleyici hale gelmeyeceklerdi.  2008 dünya finansal kriziyle Türkiye’ye giren sıcak para yavaşladı. Ekonomi biraz daha kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldı. Bu da devleti, neoliberal olmayan araçlarıyla da birlikte, on senedir olmadığı kadar devreye soktu. Partinin, onun ideologlarının ve sermayedarlarının, toplumda artık başka bir yerde duracağı anlamına geliyordu bu. Dolayısıyla, komploların (ya da en azından komplo teorilerinin) dünyanın gayet merkezine oturduğu bugünlerde, aklımızı tamamen bunlara teslim etmemek; toplumsal ve siyasi dinamikleri ciddiye almak için hala yeterince çok nedenimiz de var.

Kısmen dünya finansal krizi (yarattığı açlık ve işsizlik dalgası, gıda fiyatlarındaki artış, vs.) ile de tetiklenen Arap ayaklanmaları, yepyeni dinamikleri devreye soktu. Hükümetin başından beri İslamcı olduğunda ısrar edenlere hatırlatmakta fayda var. Arap ayaklanmalarının takriben ilk bir yılında, Türk rejiminin ilk refleksi İslamcılaşmak değil, liberal-muhafazakarlığı ihraç etmekti. Gizliden gizliye İslamcı olan bir devlet önderinin, Mısır’a gidip oradaki İslamcılara laikliğin faydalarını öğretmeye kalkmasını başka nasıl açıklayabiliriz? Libya müdahalesinde de hükümet İslamcılıkla alakası olmayan bir tavır sergiledi. Erdoğan’ın Mısır seferinde, yanında yüzlerce işadamı da vardı. Hedef, Mübarek döneminde zaten Mısır’ın dört bir yanına yayılmış olan (ve Mısırlı işçilerin en çok nefret ettikleri yabancı sermayedarlar arasındaki) Türk burjuvazisini iyice güçlendirmekti. Bu hakikaten yapılabilseydi, şu anda oldukça farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık.

Ancak Mısır’ın dinamiklerinin (başka bir yerde ayrıntılı anlattığım,[iii] yakında daha da teferruatlandıracağım üzere) buna hiç müsait olmamasının yanında, Suriye’deki liberal-muhafazakar ihracın daha hızlı biçimde çuvallaması, rejimin yönelimini değiştirdi. Arap ayaklanmalarını şekillemek, onları Türk sermayesinin işine yarayacak rejimler kurmaya razı etmek itkisiyle yola çıkanlar, ayaklanmaların yenilgisinin kurbanı oldular. Şimdi de bu durumdan bir kahramanlık destanı çıkartmaya çalışıyorlar.

Kısa bir makalede anlatılamayacak kadar karmaşık faktör ve süreçlerden dolayı, Arap İslamcıları liberallerle işbirliği yapmakta çok istekli olmadılar. Ak Parti Türkiyesi’nin en belirleyici özelliklerinden biri, İslamcıların sadece muhafazakarlaşması ve liberalleşmesi değil, seküler liberallerle (stratejik ittifakın da ötesine geçen) bir bloklaşma sürecine girmesiydi. Oysa çoğu Arap ülkesinde ne İslamcılar ne de seküler liberaller (bloklaşmayı bir tarafa bırakalım) ittifaka bile gönül indirmek istemedi. Mısır’da İslamcılar parlamento ve başkanlığı ele geçirir geçirmez liberalleri tasfiye etmeye giriştiler. Suriye’de ise laik(imsi) diktanın artan baskısına karşı İslamcılar, liberalleşmek ne kelime, daha da şiddetli biçimde mezhepçileşmeyi ve cihadileşmeyi seçti. Bu İslamcıların önderi olma arzusunu sürdüren Türk rejimi, onların çizdiği dini-siyasi çerçeveyi benimsemekte buldu çareyi.

Kısacası, dünya krizi ve Mavi Marmara olayı zaten daha İslamcı vurguların ön plana çıkmasına uygun araziyi hazırlamıştı. Arap ayaklanmaları ise bu yeni İslamcılığa bir de mezhepçi renk kattı. Suriye, Irak, Yemen, Bahreyn gibi yerlerdeki mezhepsel çatışmaların da etkisiyle, körfez ülkeleri ve İran asıl kural koyucular olarak yükselişe geçti. Tüm bu gelişmeler, Ak bloktaki liberalleri işlevsizleştirdi. Bölge kapitalizminin bekaası için, liberallerin nasıl kullanılacağını Arap İslamcıları’na öğretmesi gereken Ak Parti, onlardan aldığı şevkle liberallere karşı ağır bir kıyıma girişti.

Kişilik kültünün yükselişi

Bu dönüşümden sonra Ak ideologlar, aslında hep aynı zeminde durduklarına; liberallerden, Gülen benzeri liberal-muhafazakar cemaatlerden, ve elbette hepsinin hamisi olan Batı’dan hiç bir zaman hazzetmediklerine; başından beri onlarla araçsal bir ilişki geliştirdiklerine hem kendilerini, hem tabanlarını, hem de hasımlarını ikna etmek zorunluluğu hissettiler. Eğer bu süreklilik fantezisi kurulmazsa, Türkiye’nin bundan sonra gireceği riskli maceralar için gerekecek ideolojik harç zayıf kalacaktı çünkü. Bir rejimin aktörlerinin ve sempatizanlarının, savaşlara ve iç savaşlara hazır olabilmesi için, gerçekten bir “dava”ya sahip olduklarına inanmaları gerekiyor. Belki kendilerinin piyon olmuş olabileceğini düşünüyorlar ama, en azından çelik irade sahibi bir kişinin, bütün bu olan biteni önceden anlamış, ön görmüş, ve ona göre hareket etmiş olması gerekiyor. Erdoğan’ın ilahlaştırılması işte burada devreye giriyor.[iv]

Eğer yukarıda yaptığım (komplocu olmayan) okuma, rejimin aktörleri tarafında makul bir okuma olarak görülürse, bu algı büyük maceralara karşı bir güvensizlik yaratır: parti gerçekten bir dönemeçte liberal-muhafazakar, başka bir dönemeçte ise İslamcı-mezhepçi-muhafazakar kırması olabiliyorsa, üç-beş sene sonra tekrar liberalleşebilir; o halde, bugün hasbelkader cihatçılaşmış, söylemi anti-kapitalistleşmiş (ancak sosyolojisi itibariyle cihadiliği ve anti-kapitalizmi taşımaya müsait olmayan) bir partinin getireceği belirsizlik ve yıkımdan uzak durmak en akıllıcası olur. Bu okuma yerleşirse, parti kendini frenler. Yok ama görünüşteki tüm bu gel-gitlerin arkasında (bir parti değil de) değişmeyen bir önder ve onun komploları varsa, her tür maceraya girilebilir. Mehmet Metiner’in biat çağrıları yapması, Fatih’in fedaileri vb. “itaatkar kukla-kahraman”ları yücelten film ve dizilerin yayılması boşuna değil. Komplocu zihniyet yayıldıkça, parti de, sivil toplum da tarihin asıl aktörlerinin kendileri olduğunu inkar ediyor; tüm yaratıcılığı kendinin ötesinde bir kişiye atfediyor.

Bu anti-kapitalist inkar-komplo sarmalının bizi nerelere götürebileceği, Ak Parti’nin ilk on yılında rejime karşı İslamcı uyarılarıyla dikkat çeken Yusuf Kaplan’ın yazılarında görülebilir. Hükümetin gazetesinde yazdığı halde İslamcı duruşunu 2000li yıllar boyunca koruyan iki yazardan biriydi Kaplan. Hem hükümetin, hem medyasının ani bir dönüşle anti-kapitalist bir söylem tutturmasını “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyerek, ya da “hah, en sonunda benim durduğum yere geldiniz ama …” deyip, uyarılarına devam ederek karşılayabilirdi. Buradan ilkeli bir İslamcılık üretebilir, hükümeti ve partiyi daha sürdürülebilir bir çizgiye çekmek için çabalayabilirdi. Bunun yerine Kaplan, Erdoğan’ın başından beri hiç değişmediği söylemini iyice perçinleyen  yazılar kaleme almakta.[v] Dolayısıyla, zahirde TOKİ’nin arkasındaki aktör gibi görünen Erdoğan’a şu tarz çağrılar yapması abes olmuyor:

“Ruhsuz kentler yaptık. Medeniyetler tarihinin en güzel, en estetik, en adil örneklerini oluşturan Osmanlı şehirlerini yokettik … TOKİ Canavarı yok edilmeli.”[vi]

Kaplan mantık zincirinin tüm halkalarını okuyucuya aktarmıyor ama, Dilipak-Bulaç patentli (gözden geçirilmiş) Ak Parti tarihi ışığında, kurgusu sanırım şöyle: Erdoğan güçlenmek için kapitalist kentleşmeyi dayatan Batılı (ve Batılılaşmış) güçlerle iş birliği yapıyormuş gibi göründü. Şimdi yeterince güçlendiğine göre bu çarpık kentleşmeyi durdurmakla yetinmeyip, tersine çevirebilir. Hükümet İslamcılığını ilan ettikten sonra da kapitalist kentleşme tüm hızıyla devam ediyor gibi görünüyor ama, bu da tarihi doğru okuyamayanların çarpık bakışından kaynaklanıyor.

Eğer İslamcı ve Kemalist komplo teorileri isabetliyse, her gün tutarlı biçimde daha da İslamcılaşan, daha da anti-kapitalistleşen bir rejim ve toplum inşasına doğru gideriz. Elbette bu kapitalizmin Türkiye’de sona ereceği anlamına gelmez ama, reis laik burjuvaziyi toptan ortadan kaldırmanın, İslami zenginleri de tamamen kendi cihadi heveslerinin uzantısı kılmanın (bu anlamda gayri-burjuvalaştırmanın) bir yolunu bulur. Neoliberalizmden geriye kalan sermaye ve yöntemler, mezhepçi bir kurgunun basit araçlarına indirgenir. Yok reise bu İslamcı/anti-kapitalist yakıştırmalar bir hayal ürününden ibaretse, kendi dinamikleri bu ağır “dava”yı taşımaya yetmeyecek olan parti-sivil toplum bloğu (tarihin gerçek aktörü) akla hayale sığmayacak maceralara kalkışır. Kendi ideolojik, dini, siyasi, iktisadi çıkmazlarını daha da çok ihraç eder; içeride de hesapsız kıyımlarla açıklarını kapatır.

Pasif devrim aktif devrime mi dönüşüyor?

Artık sadece Kemalistler değil, neredeyse herkes, Ak Partililer’in uzun zamandır gerçek niyetlerini sakladıklarını, bugün de gizli ajandaları olan İslami radikalizmi uygulamaya koyduklarını vurguluyor. Ak Parti’nin çoğu kurmayı da çok farklı bir şey söylemiyor. Gül’ün sık kullandığı ifadelerden “sessiz devrim,” artık bir parti yayınının başlığı. Akademik-entelektüel koridorlarda da, partinin son bir iki yıldırki uygulamalarını, (Çin Kültür Devrimi de dahil) bir dizi tarihi devrimci deneyime benzetenler var (ancak henüz kimse bu düşüncelerini yazıya dökmüş değil bildiğim kadarıyla). Yakında radikal gençler ve entellektüel önderleri (aynen 2000ler’de sol gelenekten “oligarşi” karşıtlığını devşirdikleri gibi), “Titre burjuvazi, parti-reis geliyor” diye sokaklara dökülür mü acaba? Ya da bu soruyu daha ciddi bir şekilde soralım: Hükümet, Türk burjuvazisinin köklü ailelerini tasfiye etmeye kalkışınca, sokağa başvurmayı dener mi?

Neredeyse bir buçuk yıldır rejimin medyasında bir sokak övgüsü, kapitalizme karşı mücadele çağrıları dolaşıyor. Bu kesinlikle bir hazırlığın göstergesi ama, hazırlık ne için? Charlie Hebdo krizi benzeri kültürel patlamalar Türkiye’ye taşınırsa sokağı kullanmak için mi? Hükümet seçimle düşerse kitleleri devreye sokmak için mi? Yoksa hakikaten (bir takım) sermayedarlara karşı bir teyakkuz ruhu oluşturmak mı amaç? Belki de bu tarz olasılıklar ışığında, rejime sıcak bakan entellektüellerden, Çin Devrimi’nin yanında milli-demokratik devrim benzetmesini de duydum. Başka bir deyişle, Türkiye solunun bir kanadının hep vaadedip yapamadığını, bugün Ak Parti yapıyor (milli olmayan burjuvazinin tasfiyesi). Oysa hiçbir zaman pasif devrimden aktif devrime dönüşmemiş olan İtalyan Faşizmi çok daha karşılaştırılabilir bir deneyim. Faşistler (kamuda çok yüksek sesle söylemeseler de) komünistleri temizledikten sonra sıranın burjuvaziye de geleceğini kendi aralarında hep konuşuyorlardı. Ama faşizm bir ülkenin sınırları içinde sürdürülemeyecek duruma gelince, çözümü burjuvaziyi yok etmekte değil, sorunlarını tüm dünyaya ihraç etmekte buldular. Ve tabii bunu yaparken devrimci ve anti-burjuva bir söylem kullanmayı da ihmal etmediler.

Elbette Ak Parti’nin, korkunç bir intiharla tarih sahnesinden çekilen İtalyan faşistlerinden ciddi farkları var. Tarihteki muadillerinden daha ürkek olan Ak bloğun, aynı şiddette maceralara kalkışması muhtemel ama, çok kuvvetli bir ihtimal değil. Bir kere parti (2013’e kadar) burjuvaziyi ortadan kaldırmak gibi fantezileri dolaşıma sokmayı bırakın, Müslümanların böyle bir kaygısı olması gerektiği düşüncesinin inkarı üzerine kurulmuştu (buradan bakınca, yaptıklarının kültür devrimi ve milli-demokratik devrimle karşılaştırılması daha da anlamsız). Dolayısıyla kamuya yansıtmaktan imtina ettikleri bir düşü şimdi sahipleniyor olmaktan ziyade, ‘80li yıllara gömdükleri bir (projeyi değil ama) söylemi toprağı kazıp çıkartmaya çalışıyorlar. Buna devrim ya da radikalleşme demekten ziyade, Selefi (ve biraz da Milli Görüş) cilalı muhafazakarlaşma demeyi tercih ediyorum.[vii]

Tarihin itici gücünün devletler ve komplolar olduğunu, mahalle arasındaki insanların piyon olduğunu düşünüyorsanız, yeni anti-kapitalist söylemin bir-iki yıllık bir çabayla kitleleri seferber edebileceğine inanabilirsiniz. Oysa sosyolojik bir bakış, on seneyi geçen bir süredir liberal-muhafazakar tez ve yaşam biçimleri benimsenmesinin ardından, kitlelerin kurulmuş robotlar gibi bunlara aykırı “operasyon”larla harekete geçirebileceğine şüpheyle yaklaşır. Fakat hükümetin anti-kapitalist ideolojik yatırımı, beş-on sene sonrasına da olabilir; bu süre zarfında (dünya krizinin, bölgesel boşlukların ve seküler anti-kapitalist hareketlerin de etkisiyle) rejim elbette yeni momentler oluşturabilir.

Özetle, pasif devrimin (tam bir kesinlikle) intihar edeceğini söyleyemeyiz. Liberal-muhafazakarlık tam anlamıyla restore edilmese bile, bazı unsurları yaşatılmaya çalışılabilir. Rejim de tamamen faşist ya da cihadi bir rotaya oturmak yerine, faşizmin, liberalizmin, İslamcılığın ve muhafazakarlığın özgün bir bileşimini yakalayabilir. Charlie Hebdo’ya verilen resmi tepkiyi, bu yönde bir idman olarak okuyabiliriz. Davutoğlu’nun Fransa seferi, rejimin hala liberal-muhafazakar olduğu mesajının nasıl algılanacağını test etti (olumlu algılanmadı). Akit, Diyanet ve sokak eylemleri ise, Selefi-cihadi saldırganlara değil, Charlie Hebdo’ya yüklenerek rejimin yeni gidişatını yeniden ürettiler. Fakat bundan sonra resmi ağızlar ne yaptı? “Gitmeseydik çok eleştiri gelirdi” diyerek, Fransa seferinin bir riyanın eseri olduğu hissini yarattı. Yani arda kalan liberal eğilimler çok zayıf. Kendi durduğu zemini meşrulaştıramıyor.

Türkiye’nin son on beş yıldır zar zor kurduğu liberal İslami ara duruş kayboldukça, dünya siyaseti giderek daha çok Selefilik ve sekülerlik arasındaki çelişki üzerine kurulacak gibi görünüyor. Bu dalganın ana aktörleri, Batılı devletler kadar, Charlie Hebdo gibi yayınlar ve el-Kaide benzeri örgütler olacak. Kendi özgün iddialarını kaybettiğinde Orta Doğu’daki ana eksen olan mezhepçiliği takip eden Ak Parti’nin, dünya siyasetinde de bu Selefi kutuba hizmet etmekten başka çaresi kalmayabilir. Eğer parti kendine çeki düzen vermezse, bu gidiş topyekün savaşı hızlandırmaktan başka bir sonuç vermez.

[i] Ü. Tanık, “Dilipak’tan ‘Aktarılanlar doğru fakat…’ açıklaması.” http://haber.rotahaber.com/, 17 Aralık 2014.

[ii] A. Bulaç, “AK Parti bir proje miydi?” Zaman, 22 Aralık 2014.

[iii] C. Tuğal. 2012. “Fight or Acquiesce? Religion and Political Process in Turkey’s and Egypt’s Neoliberalizations.” Development and Change 43(1): 23–51.

[iv] Örnekler saymakla bitmez. En vurucu olanı herhalde bir milletvekilinin, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” ifadesi.

[v] Y. Kaplan, “Maskeli balonun sonu, Türkiye”nin küllerinden yeniden doğuşu.” Yeni Şafak, 29 Ağustos 2014.

[vi] Y. Kaplan, “Erdoğan’a 20 öneri.” Yeni Şafak, 15 Ağustos 2014.

[vii] Selefileşme, maalesef bu yazıda ele alamayacağım kadar çetrefilli bir konu ama, burada anlatılan dinamiklerin hepsiyle de içiçe aslında. Bu konuya kısa bir giriş için bkz. C. Tuğal, “‘Yeni’ Yeni Rejim: Liberalizmin Tasfiyesi ve Ortadoğu’da Alacakaranlik.” Tiroj Eylül-Ekim 2014. Kürt sorunu da okuduğunuz yazıya sığdıramadığım başka bir ana dinamik.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Pasif Devrimin İntihar Aşaması Mı?” için 4 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir