Genç Şiir: Toprakta Taze Çimen Kokusu

Facebooktwittergoogle_plusmail

Asuman Susam

Türler, melezlikler, türler arası geçirgenlikler… Tüm bunlara bakarken metinle sınırlandırılmış biçimci yaklaşımların pek çok şeyi, en önemlisi metnin ve türün bilinçdışını dışarıda bıraktığı düşüncesindeyim. Günümüzde birbirinin olanaklarından beslenen türler, sınırların ortadan kalkması, aşılması noktasında bir açıklığa ve geçirgenliğe de mekân oluyorlar. Bu bilgiyle postyapısalcı yaklaşımların, sökme ve aşındırma eylemlerinin, bağlamı içinden yapılan okuma çalışmalarının, içerik deşifresinden çok söylem analizlerinin olan biteni anlamakta, yeni ve taze olanı açıklamakta bize daha çok yardımcı olacağı kanısındayım. O nedenle ‘genç şiir’e yaklaşma çabası taşıyan bu yazı, 90’larla hızla başkalaşan dünya ve ülke gerçekleri içinden değişen ve üreyen şiirin nitelikleri üzerinde genel hatlarıyla durmaya çalışacaktır. Bunun için dikkat çeken şairler, dergiler ve fanzinler bu yazıda isimleriyle anılmayacaktır.

Tarihi bilenler kapitalist ilişki biçimlerinin doygunluk noktasına geldiği, tıkandığı her dönemde radikal kırılmalarla kendine çıkış aradığını bilir. İkinci Dünya savaşından sonra pozitivist aklın ilerlemeci tutkusuyla kısa süre toparlanmış görünen dünya 60’ların sonunda yeni bir krize girer. Artık olan bitenler daha hızlı yaşanmaktadır. Sistem aşağı yukarı onar yıllık aralarla ciddi sendelemeler geçirir. 90’lara gelindiğinde negatif birikim nedeniyle içpatlamalar yaşanmaya başlanmıştır. Modernizmlerin çeşitliliğine rağmen dünya kapitalist ilişkilerin kurduğu ortak etkileşim/iletişim ağları sayesinde her şeyden haberdar olmakta, her şeyden eşzamanlı olarak etkilenmektedir. Yüzü Batı’ya dönük Türkiye de tüm yaralı, eksik, yarım hallerine rağmen modernleşmesini Batı üzerinden gerçekleştirmiş ülkelerden biri olarak Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetler’in dağılması, Balkanlardaki etnik savaşlar, kutupsuzluk, üretim ve tüketim ilişkilerindeki yüksek teknolojilere bağlı olarak görülen değişim, bellek furyası, çokkültürlülük… gibi özellikle ve öncelikle ilk gömlek değişimini Batı’da gözlemlediğimiz dinamiklerden elbette ve hızla etkilendi. Bu dinamiklerin toplumsalı değiştirmesi ve dönüştürmesi doğaldır ki bireyi de radikal biçimde etkiledi. Kimlikler meselesi, geçmişle ilişkilenme biçimleri, yurttaşlık-özgürlük-serbestlik, bireyin kendilik algısı, özneler arası ilişkiler… tüm bunlarla ilgili radikal dönüşümler olurken bunun dilleri, söylemleri etkilememesi elbette düşünülemezdi. Ki öyle de oldu. 90’ların sonları ve 2000’ler değişen dünya ve ilişki biçimlerinin değişen bir dil ve söylemle belirdiği yıllar oldu. Böyle zamanlarda olan yine ve bize de oldu. Bu değişimi bilinç açıklığıyla gözleyen ve ona göre konumlanışlarını belirleyenlerle –ki buna pespaye tartışmaların uzağındaki, değer taşıyan anlamıyla muhafazakârlar da dahildir- değişime koşulsuz ayak direyenler ve onu koşulsuz kutsayanlar arasında saflar oluştu. Bu gerilimli çetrefil ilişkiler, politikanın ve onunla kirli göbekbağı artık iyice deşifre olmuş medyanın alanında kendini en çabuk biçimde duyurdu. Ama, elbette ve doğal olarak ‘dil ve söylem’ ilişkileri temelinde ilerleyen sanat, tüm alanları ve dinamikleriyle gömlek değiştirmenin yansımalarının renklilikle, karnavalesk bir coşkuyla belirdiği yer oldu.

Performans sanatı, videoart, enstalasyon, soyut/kavramsal sanat, sinema, plastik sanatlar; bunlar arasında gözlenen melezleşmeler, disiplinler ve metinlerarası ilişkiler ister istemez ve doğrudan gençleri daha kolay etkilediler. Televizyon çağı çocuklarından başka bir kuşağa ait olan bilgisayar çağı çocukları kendi bakışlarını, dillerini ve giderek de söylemlerini oluşturmaya başladılar. Söylem çağın somut dinamikleriyle manipülasyonlara açık iletişim ilişkilerinin sonucudur. Sistemin ürettiği, hegemonik bir yapı da içerir. Ancak unutulmamalı ki sistem tarafından üretilen söylemler özneler ve toplumlar tarafından yeniden üretilirler, bozunmaya ve aşınmaya uğratılabilirler, hegemonya karşıtı söylemlere dönüştürülebilirler. Postmodernizm ya da akışkan modernlik ne dersek diyelim bu çağ paradokslarıyla kendini hissettiren bir çağ. Karşıtların kutuplaşmasından çok aynı anda ikiliklerin içkinleşmesi esası çağın en önemli özelliği. Yani sistemin köleleştirici mantıkla, bireyleri uyuşturma hevesiyle pompaladığı her ne ise devrimci ve yıkıcı bir dile, hâle her an dönüşebilme potansiyelini de taşımakta. Yoksa Gezi dahil tüm meydan hareketleri, protesto biçimleri nasıl açıklanabilir?

Şiir özü gereği genç bir sanat. Metafizik yanıyla duygu ve düşüncenin kurduğu organik bağ, özellikle şairine yıkıcı bir şiddet uygular. Radikal, devrimci ve yıkıcıdır şiir. Verili olanla hiç işi olmayan şairin huzursuz ruhu, onu bozmak ya da yıkmakla meşguldür. Şiir öncü olmak zorundadır. Hep şikâyetlenilen okur ve satış azlığı bir anlamda onun ontolojik ve epistemolojik özellikleri nedeniyledir. Bu hiç değişmemiştir, şiir şiir olarak kaldığı sürece de değişmeyecektir. Genç şairin bunu bilerek yola çıkması gerekmektedir. Şiirin varlık oluş haliyle ilgili radikal ve avangart daha pek çok niteleme sayabiliriz, ancak yazının temel meselesi bu özelliklerin bugünkü genç şiirle ilişkisini kurmaksa burada soluklanıp gencin şiirine bakabiliriz.

Düşüncemden hoşlanmayanlar olacaktır; ancak söylemek de görevdir. Bugün bir şiir kıpırtısından, yere düşen şiirin değerinin yeniden bulunmasından söz açacaksak en çok genç şiirin çabasını görmezden gelemeyiz. Burada beklenen, arzulanan nitelik yüksekliği henüz tam anlamıyla görülemese de gayretin tutkulu biçimde onlardan geldiği bir gerçek. Bugün ununu elemiş eleğini asmış ve ne yazsam okunur algısını narsistik ruhuna yamalı bohça etmiş ‘yaşlı’ şairin bu genç şiire dudak büküşünü de insan anlamıyor değil. Ayrıca şiirin ‘gençlik’ olduğunu bilen ve aldığı her solukta şiirini gençlik aşısıyla, bilincinin berraklığıyla diri tutan yaşlanmayan şairlerimiz de ne iyi ki var. Deri değiştirmekten korkmayan, kendini yıkıp yeniden kurma cesareti olan şair genç şairdir diyelim o vakit. Ama konudan da uzaklaşmayalım. Önemli bir şeyi de ekleyelim. Etkilenme endişesi… Günümüzde şiirin tarihine kendini kabul ettirmiş şairlerin endişesi bugün yalnızca usta saydıklarından etkilenmek olmamalı. Değişen çağ algısıyla oluşan söyleme uyarlanmakta gecikmiş şairin etkilenme endişesi genç şiirden yana da var. Bunun izleri, geçecek on yıllardan sonra daha somut verilerle de konuşulacaktır.

Şimdi ‘gençlik’ sözcüğünün soyut çağrışımlarını bir yana bırakarak genç şiire bakalım. Seksenli yıllarda ve daha sonra dünyaya gelmiş bir kuşağın özellikle 2000’li yılların başından itibaren şiirde kendilerini ığıl ığıl hissettirmeye başladıkları bilinen bir gerçek. Kanıksanmış şiir formları, klişeleşmiş imgeci, dizeci yaklaşımlar, aşınmış duygulanımlar, duygusallıklar, taklit, temsil bulanıklığı, bireysel iç döküşler gibi sayabileceğimiz pek çok olumsuzluğun şiirin önünü kapattığı zamanlar…Üstelik herkes bundan rahatsız. Ama kemikleşmiş olanın değiştirilmesi ufuk açıklığını gereksinir. Bilinç, farkındalık ve donanımı da… İşte bu sıkışmışlığın içinde dilleri dilimize benzemeyen birtakım gençler, kızlı erkekli, sözlerini görünür kılmaya başladılar. Şiiri şairanelikle karıştıran nesle aşina değildiler. Şiirin temsiliyet ilişkilerini de özellikle yıkmaya sanki meyyaldiler. Dolayısıyla bu genç şiirin özne ilişkilerine ve toplumsallığa yaklaşımları bambaşkaydı. Dış gerçeklikle, nesneyle ilişkileri de öyle. Hiçbir şeyi şiirin aracı yapmaya niyetleri yoktu. Her şey somutluğu içinde vardı. Gerçek yakıcılığıyla ve tüm halleriyle şiire dönüşmekteydi. Hayatlarında olan her şey şiirin içindeydi. Yokbir dünyanın hülyalı, masalsı yaratımının ve hayalinin peşinde de değildiler. Hemen ve şimdi diyorlardı. Hem apolitik saymakla onları acele edenlere başka bir politikliğin, yeni okumalarının içinden sesleniyorlardı. Evet, şairanelikten sonra politik klişeler de hızla kırılıyordu. Üstelik eleştirellikleri de apaçıktı. Neyle ilişkileniyorlar ve odak neyse oraya hücum ediyorlardı. Eskilerin dünyayı bütünüyle değiştirme arzularının yerini bu gençlerde an’ı, şimdiyi, şimdinin içinden okuma çabası almıştı. Süreç ve süreç içindeki oluş macerasıydı şiir artık.

Dilleri yadırgatıcıydı. Sert, dağınık, somut, yenilikçi ve radikal; söylemleri merkezsiz bir kaotikliğin peşindeydi. Bu dil ve söyleme alışmak belli ki zaman alıcıydı. Ve kabul etmek gerek ki hileye, kolaycılığa, taklide çok açıktı. Bu genç ve yeni rüzgârı, bir dönüşümü müjdelerken ortamı kötü ve vasat olanla da doldurdu.  Dile dayalı yanlışlıklar, cahillikler böyle dumanlı, sisli dönemlerde bir efekt, bir yenilikmiş gibi kolayca şiirin yerine ikâme edilse, şiirin üstü örtülebilir gibi gelse de gence, durum bunun tam tersidir. Sığlık ve birikimsizlik kendini çabucak yüzeye çıkarır. Genç aceleciliği kimi şiir yazanlarda kibirli körlük de yaratabilir. Nitekim kimileri bundan kurtulmaya çabalasa da bu körlüğe düşmüş şiir yazanlar da bu toplamın içinde yok değil.

Özne-gerçeklik ilişkisi bağlamında bu şiire bakmak aslında inşa edilen yeni söyleme dair pek çok ipucunu da açığa çıkarır. Çağa dair dünya tasavvuru, insan ve toplum algısı oluşan söylemleri belirleyecektir. Kendisini iktidar olarak merkeze koyan ve oradan konuşan tekil bir özne yoktur artık. Öznenin bir anlamda anonimleşmesi söz konusudur. Kendi olarak, kendisiyle konuşan, sen’e ya da o’na konuşan özne olmanın yanında, sen ya da o olarak da konuşan özne halleriyle çoksesliliğin içinden biçimlenir artık şiirin öznesi. Mutlakçı, tekçi ses yerini çoklu bakışa, çoksesliliğe, yatay ilişkilenme biçimlerine bırakır. Doğal olarak da iktidarsız bir alan açıklığında konuşur özne. Bu nedenle de deneye, deneyime açıktır. Gerçeklikle ilişkisi de bu anlamda doğal olarak tekil, değişmez, mutlak olanın içinden boy vermez. Çoklu bir bakış söz konusudur. Gerçeğin temsiliyetle sorunlu ilişkisi merkezin ve hiyerarşinin yıkılmasına yol açmıştır gelinen noktada. Bu nedenle katı olan her şey yerinden edilmiş, akışkanlığın içinde yapılar yüzergezerliğin köksaplarına dönüşmüştür. Bu, gerçeğin âna, mekâna, bağlama göre çoklu yorumlanışını doğurmuştur. Bu da ‘çokbilmiş’ öznenin iktidarını ve kahramanlığını sonlandırmıştır. Verili olan hiçbir şey yoktur ve gerçekle, nesneyle diyalog ve iletişim oluş halinde, akışın içindeki temaslarla ve temas süresince kurulmaktadır.  Böyle bir halin içinde genç şairin işi oldukça zordur. Sezgisel bilme ediminin yanında bilgiyi de gerektiren bir kavrayış ancak gerçekle ilişkisini yenilikçi bir yerden ve dille kurabilir. Artık öznenin gerçeği söyleme yükü ve yükümlülüğü yoktur; ama daha zor bir işi vardır: şiirle temas edeni gerçekliği kavramaya hazır bir açıklığa bırakmaktır artık onun işi. Bu taze şiirin kaotik yanını ancak bunları bilirsek daha iyi anlayabiliriz.

Şiirde imge kurmakla imgeci şiir yazmanın bambaşka şeyler olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? İmge kurmanın da metafor yığınları oluşturmak olmadığını anlatmaya… önceki kuşakların bu yanılgılı tavrını yenilikçi yaklaşımlarına rağmen sürdürenler de yok değil. Demek ki şiirin tuzakları bazen hiç değişmiyor. Şiir muamma olmadığı gibi mülemma da değildir. Galiba genç şiirin okur olarak beni en çok durduran yanı burası. Şiirin biçim ve içeriğe dair tuzakları da burada başlıyor sanki. Pek çok vasatın ben yaptım oldu, rüzgârına kapılmasına yol açıyor bu sınırsız serbestlik yanılsaması. Dolayısıyla da bu heyecan verici, güçlü olmaya aday şiirlerin de önünü kapatan bir önyargının oluşmasına yol açıyor. Genç şairin burada şiirden yana bir özdenetim edinmesi gerekiyor gibi.

Yine genç şiirin en temel dertlerinden biri lirik-özneyle…Sulandırılmış, şeyleşmiş şiirimsilere karşı bir tavır olduğunu görse de  bu didişmedeki ifrata varan reddiyeleri, zaman zaman sınırları aşan sertlikteki eleştirileri anlamakta zorlanıyor insan. O delikan, tek yol benim yolum yanılgısını dayatabilme cüretini de gösteriyor. Elbette cüret iyi, dayatma kötü. Toplumsal dönüşümler topyekûn ve eş zamanlı olarak ve aynı derinlikte tüm bireylere işlemez. Ne iyi ki öyledir; duyuş duyarlılık farklarıyla çok renkli, çoksesli bir toplumu bu korur çünkü. O nedenle arayışlarda yanlış yoktur, farklılıklar vardır. Buralara dair de törpülenmeli sanki diyorum gencin bakışı. Ödün ve uzlaşıdan söz etmiyorum. Epik, lirik, deneyci, somut, imgeci, politik…Tüm arayışlarda asıl olan sanki şiirin ontolojik ve epistemolojik yanlarının ve değerlerin ıskalanmadan tartışılması. Her koşulda şiir kazansın. Yollar aynı olmasın.

Şiirdeki öznenin başkalaşması kadar bu şiirlerin mekânla, zamanla ve dolayısıyla bellekle kurdukları ilişki de üzerinde durulması gerekenlerden. Ben’in çoksesli ve parçalı, çoklu görünümleri ister istemez mekân ve zaman algısını da başkalaştıracaktır. Yüzergezer köksapların yeryüzünü algılayışları, dijital çağ olanaklarının burada ve her yerdeliği sağladığı şimdilerde doğaldır ki çok farklı olacaktır. Bu bellekle ilişkinin bir yanıyla çok güçlü olmasını sağlarken bir yanıyla da belleksizliğin içinde anda kalma ve anda derinleşme halini doğuracaktır. Bu bellekle birlikte tarihle kurulan ilişkinin de değişip dönüşmesi meselesini de bir sorun ve soru olarak gündeme getirecektir. Tarihin düz bir çizgide ilerleyişinden ilgi tarih-dışılığa, ilksel ve kökensel olana yönelmektedir.

Genç şiirin özneleri sosyal iletişim ağları ve ilişkilenme biçimleriyle de farklılık taşımakta. Kişisel olarak onları farklı politik bağlanımlarına rağmen takip ediyor oluşum da bu farklılığın olumluluklarıyla ilişkili. Genç şiir dediğimizde elbette yekpare bir bütünden söz etmiyoruz. O da eğilim, yönelim farklılıklarını estetik, politik etik bağlamlarda taşıyor. Burada farklı ve yeni olan kimi projelerle, kimi edebiyat içi hareketlerde bu farklılıklar ayrıştırıcı değil birleştirici ve besleyici etki taşıyabiliyor. Eskinin köhne kutuplaşmaları, hizipleri sanki ve şimdilik onlar arasında çok çalışmıyor gibi. Şiir yazmak kadar eski kuşaklara göre şiiri üzerine düşünme ve yazma konularında daha atak ve istekli olmalarının, donanım olarak da çeşitlilikten beslenen iyi okumalar yapıyor olmalarının etkisi bunda var görünmekte. Şiir yazanların niceliği düşünüldüğünde elbette eleştiri konusuna ciddi ve sistematik emek verenlerin sayısı yine oldukça az. Ama yazanların niteliği, zamanla onlar daha derinleştikçe bizi bugünkünden daha iyi bir şiir eleştirisinin eşiğine getireceklerini düşündürtüyor. Kendilerini -zaman zaman metinlerinden taşan- yeryüzünün ilk kâşifleri hallerinden ve tonundan kurtardıklarında, zihinlerinde çoktan kurmuş oldukları kanıların ispat alanı olmaktan metinleri çıkarıp eleştirinin yazma süreci içinde yol alınan ve keşif yapılan bir açıklık, bir iletişim alanı olduğunu dolayısıyla yol alırken yazarını da değiştirip dönüştürdüğünü fark ettiklerinde daha özgür, zengin ve isabetli eleştirilerle okurları karşılaştıracaklardır. Eleştiri yaparken şiiri bir takım kavramsal düşünüş yolları açmak için araçsallaştırmaktan uzak tuttuklarında bunun şiirden yana yararı daha net görülecektir. Tersi  durumun kronikleşmesine genç şiirin ve şairin eleştirilere açık aklı engel olacaktır, diye umalım.

Genç şiir doğası gereği anaakıma ait her şeye karşı mesafeli bir duruşa sahip. Her ne kadar anaakım ve gelenek takipçiliği ve taklitçiliği içinden çıkamayıp şiirin arkaik, eskitilmiş sesi olmaya ayak direyenler yok değilse de asıl söylem inşalarıyla etkili olan gençler minör bir edebiyat kurmanın peşindeler. Elbette iktidar kavramıyla süreç içinde aldıkları yol değişse de kendilerinin merkez olduğu yanılsamasını yaşayacaklar aralarından çıksa da şimdilik merkezsizliğin, marjinalliğin gücüyle hegemonik sesin etkisinden kaçmaktalar.

Söz konusu arkaik seste/şiirde biraz durmakta yarar var. Çünkü tevellütleriyle genç olan kimi şairlerin hayatın çoktan vazgeçtiği eski bir şiiri sürüklemekte ısrarcı oldukları da bir gerçek olarak genç şiire olmasa da genç şaire ait görünüyor. Şiirin inşasından, içerik ve değer üretimine kadar belli bir niteliği taşıyor olmalarına karşın kimilerinin şimdiki zamanı şiirin ve hayatın metafizik derinliğince kavrayışları eksik ve eski ne yazık ki. Bu şiirlerin başka bir yola girmeleri şiirden yana kendilerine sağlayacaktır kuşkusuz.

Genç şiirin omurgasını oluşturan deneyci, somut ve görsel şiir algısının büyüyüp serpilmesinde bu kuşak gençlerinin hayata bakışlarındaki genişliğin, çeşitliliğin etkisi de oldukça büyük sanki. Disiplinlerarası etkileşimlere önceki kuşaklardan daha açık görünüyorlar. Başka sanat disiplinleriyle ilişkisini uzun bir süre kesmiş olan şiirin yine farklı sanat disiplinleriyle ve felsefeyle dirsek teması kurmasına öncülük ettikleri de söylenebilir. Yakından izleyebildiklerimden gördüklerim özellikle sinemayla, performans sanatlarıyla, fotoğrafla, oyunculukla, resimle ilişkileri var ve kuvvetli gençlerin. Bu çağdaş sanatların görme ve düşünme biçimleriyle yakın temas; ister istemez onların bakışlarına, inşa süreçlerine, değerlere dair eleştirelliklerine etki ediyor.

Politik bir şiirin peşinde ya da değil, iyi bir fikrin peşinde koşanların eleştirelliklerini değerli buluyorum. İyi sanat yapıtlarının ve iyi şairlerin biricikliğinin fikir ve değer  inşası olduğunu düşünüyorum. Şiir elbette ve her şeyiyle dildir. Burada anlatmak istediğim şiirin çok anlatması, fikir tartışması alanına dönüşmesi değil şüphesiz. Görsel göstergeler, anlamsız yapılar, birimler… şiiri şiir yapan tüm unsurlar bir araya geldiğinde bize bir dünya fikri sunarlar. İşte biriciklik oradadır. O biricikliği soyut ya da somut, görsel, deneyci ya da imgeci hangi biçim, eğilim ve yönelimin içinden olursa olsun görmeyi önemsiyorum.  Bu önemsediğimi kavramış ve bunun peşinden giden genç şiirler elbette var. Ama çok mu ve nitelikleri yüksek mi elbette henüz istenildiği biçimde değil. Ama olmaları önemli.

Genç şiirin politikayla ilişkisi de üzerinde durulmaya değer konulardan biri. Sokağın, politize bir hayatın şiirini yeniden dirilten önemli bulduğum şairler var ne iyi ki. Bunların güçleri, gözden düşmüş olan politik şiiri yeniden küllerinden doğurmalarından kaynaklanmıyor şüphesiz. Dillerinin, bakışlarının, ses ve o sesin tonunun farklılığından kaynaklanıyor. Slogana, klişeye düşüverme tehlikesini içlerinde bir saatli bomba gibi taşıyarak yol alıyorlar ve önemli bir şey yapıyorlar. Ancak doğrudan politikanın alanında konuşmayan büyük bir kalabalığın sesindeki muhalif tını da önemli. Eskinin yalnızca toplumcu, Marksist şairlerine atfedilen muhalif olma tavrı neredeyse farklı politik görüşleri olan tüm çevrelerin şairlerince benimsenmiş görünüyor. Gündelik hayatın eleştirisi bağlamında her türden dikey ilişki formunu bozmaya, aşındırmaya yönelik bu yeni dil başka ve yeni bir politiklik de öneriyor. Yüksek teknolojik devrimin ortasına doğan gençlerin şimdiki zamanı yaşayışları kadar gelecek tasavvurları da bambaşka. Dolayısıyla geçmişle ilişkilenme biçimleri de. Pek çok kişi bu yeni dil ve söylemin içinden yükselen seslere karşı tedirginler. Beğenilmeyen, yadırganan, anlaşılmayan siyah kuğulara çirkin ördek muamelesidir belki/kimbilir yapılan… Ki bu da doğal. En zor dönemler gömlek değiştirme, radikal kırılma dönemleridir. Kıvrımlar bir süre sonra kendi yazısını okutacak hale gelecektir.

Bu tedirgin oluşlar, yadırgayışlar ve temkinli yaklaşımlarda zaman zaman haklılık payı yok değil. Değer üretmekten kaçan, nihilist, yıkıcı tavırların, söz cambazlıklarıyla kurulan sarkastik şeylerin de şiir niyetine dolaşımda olduklarını da görmezden gelemeyiz. Daha önce de değinildiği gibi genç akıl buraların da kopyacılıkla tahrifine ve tahribatına kolayca tevessül edebilmekte. Postmodern anlatı tekniklerinin olanaklarının sonsuz kerelik içinden sömürüye açıklığı kolaycıların da kısa günün şairi gibi görünmesine olanak vermekte, su asıl bunlardan bulanmakta. Akışkan ve geçirgen bir ortamda iyi ile vasat; avangart, marjinal ve pespaye taklitler iç içe yan yana görünmekte şimdilik. Ama kendi kozmosunu, dünya fikrini biricikliği içinden yaratmaya çalışan şairlerin eskisine kıyasla daha çok olacağına dair umudum var benim. Yakından izleme olanağı bulduklarımdan biliyorum ki genç şairler önceki kuşaklara göre diğer alanlardan özellikle insan bilimlerinden daha çok yararlanıyorlar. İyi okumalar yapıyorlar. Üstelik bunları çevirilerle değil ilk dilden yapanların sayıları hiç de az değil. Bu onlara nispeten bir bilinç yüksekliği ve açıklığı da getirmekte.

Toplumsal cinsiyet bağlamından meseleye bakıldığında kadınların nicelik olarak yine ne yazık ki az olduklarını görüyoruz. Bu azlık doğal olarak söylem belirlemedeki etki güçlerini de olumsuz yönde etkiliyor. Türkiye’de yazılan şiirin erkekegemen bir şiir olduğunu söylemek yanlış olmaz. Henüz tüm dinamikleriyle akademik düzeyde layıkıyla incelenmemiş olan bu konuda genç şiirin duruşu büyük ölçülerde olmasa da farklılık taşıyor. Kaba cinsiyetçi söylemin çürümüşlüğü içinden hayat bulmaya çalışan şiirler ama yine de az değil. Bunun yanında cinsiyetçiliğin köhnemiş kalıplarını aşma gayreti içinde oluş da gözden kaçmamalı. Ancak bu iyi örnekler genel bir özellik olarak karşımıza çıkıştan ne yazık ki yoksun. Genç şiirin kadınlarının da doğrusu arkaik bir feminist söylemden uzaklaşamadıkları da görülüyor. Hala 80’li 90’lı yılların şiire gölgesi vurmuş kodlarından uzaklaşılamıyor oluş iyi bir şey değil. Ekofeministlerin, radikalfeministlerin, quer eleştirinin ve diğerlerinin varlık bulduğu şimdinin eleştirisini içselleştirip içkinleştirerek şiirini kuran kadın sayısı gençler arasında da az ne yazık ki. Ama bağsız ve bağımsız, kendi sesini kurmak ve korumak peşinde olan genç şiirin kadınları elbette çok güzeller.

Dergiler, fanzinler… kuşkusuz buralar şairlerin okuludur. Buralara temas etmiş ve bu heyecanları yaşamış biri olarak mutfakta olmayı çok önemsiyorum. Minör bir edebiyattan yana olan gençler de bunun çok farkındalar. Peş peşe çıkan fanzinler bunun göstergesi. Birbirlerini kollayan ve besleyen tavırları da başka bir anlamda ümit verici. Basılı bir şey ortaya çıkarmanın maliyeti eskiden bir sorunken internet ortamının olanakları meseleyi bambaşka bir hale getirerek çözümledi. Basım işiyle yapılamayan ya da etkisi kaybolan kimi biçim denemeleri bu yolla daha dikkat çekici bir hale de geldi. Videoklipler yoluyla görüntü ve ses sunumlara eklendi. Özel çaba, sermaye gerektiren yollardan sapış, araçlar değiştikçe biçime, içeriğe, dile dair de başkalıkları gündeme taşıdı. Şiirin ve şairin temsil ilişkileri, dolaşımı klasik ve aşınmış etkinlik alanlarının çok dışına şiiri taşımayı kısmen de olsa başardı. Daha radikal ve cesur adımlara ihtiyaç olduğu kesinse de genç şiirin kimi eylem biçimleri şiirin üzerindeki ölü toprağını biraz olsun silkeleyip ona heyecan katmış da görünüyor. Şimdilik kaydıyla şiirin şairinden bağımsız ve önde olduğunu bilen tavırlarıyla, şiire gösterdikleri rikkatle de ağızlarına ‘efendimiz acemilik’i pelesenk edip eylemlerine bunu geçiremeyenlerin yanında dikkat çekiyorlar.

Ödül mekanizmasıyla ilişkileri önceki kuşaklardan doğrusu çok farklı değil. İçlerinde tümüyle bütün bütün bunu reddedenler olmakla birlikte politik bir tavra bunu dönüştürenler yok denecek kadar az. Ödülü kendine tek çıkış yolu olarak görenlerin, dolaşıma bir kitapla başka türlü giremeyeceğini düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Bu konuyla ilgili söylenecek çok şey olmasına karşın burada durmalı. Ödül genç şiirin değil genç şairin; ödül şairin sorunu nasılsa…

Toparlamak gerekirse her dönem kendi dinamikleriyle kendini kurar. Değişen koşullar, üretim biçimleri yaşam ve değerler algımızı ve ilişki biçimlerimizi bütünüyle değiştirir. Biz yine böyle sarsıcı dönüşümlerin yaşandığı bir süreçten geçiyor, ondan etkileniyor ama aynı zamanda onu biçimlendirme gücünü de elimizde tutuyoruz. Mesele bu açıklığa bu farkındalıkla bakabilmekte yatıyor. Genç şiir söz konusu olduğunda da meseleye bu dinamiklerle bakmak gerekiyor. Nostaljiye kendini vurmak ve ah ah nerede o eski günler, demek gericiliğin, tutuculuğun, statükoculuğun bir yansıması olur olsa olsa. Muhafaza edilmesi gereken değerlerle bir dönüşme, yıkarak değişme… Hangi yolla olursa olsun kımıldama, hareket ve eylemlerle oluş sürecine farkındalıkla katılma; hayatta olmanın, yaşıyor olmanın işareti. Bu da tazelenmenin, genç oluş ve kalışın işareti. Meseleye böyle baktığım için genç şiiri içinde barındırdığı boşluklara, olumsuzluklara rağmen önemsiyorum. Aslında yazan herkesin de bu genç şiirin peşini kovalaması gerektiğini de düşünüyorum. Her şey muğlaklığın içinde bir akışı içerse de şu kadarı muhakkak ki şiir körlerin sağırların birbirini ağırladığı yer olmaktan çoktan çıktı. Bunda ayak direyenlerin kendini merkezde sanmaları yalnızca bir yanılsama. Çünkü artık merkezsiziz.

* Bu yazı Mesele’nin 97. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir