Ölüler altın takmaz…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Şöhret Baltaş

1980’lerden bu yana attığı her adımla birlikte insanlığı yok oluşa sürükleyen neoliberalizm; ağacıyla, çiçeğiyle, kuşuyla, nehirleri ve toprağıyla nefes alıp veren yeryüzünü de öldürüyor. Kuşkusuz yaşayan her şeye yönelik bu imha eylemi, kapitalizmin “neoliberalizm” denen bencil ve arsız yüzüyle ayyuka çıkmış durumda ama geçen yüzyıllara dönüp baktığımızda da, kapitalizmin doğuşundan itibaren aynı yüzü taşıdığını, zaman zaman “papaz” maskesi takmasına karşın içinde daima bir “cellat” taşıdığını görebiliriz.

Çitleme Yasası’ndan sömürgeciliğe

Marx, kapitalizmin ilkel birikim sürecinin, bir yandan toprak yerine servet/sermaye biriktirme ve öte yandan kitlelerin mülksüzleştirilmesi şeklinde geliştiğini belirtir. Feodal toprak beylerinin toprağında çalışan köylü, zorlu yaşam koşullarına sahip olsa da az çok bir güvenceye sahiptir, çalışması karşılığında ömür boyu barınma ve beslenme hakkına sahip olur. Bu yüzden kapitalist sermaye, toprak beylerinin sahip olduğu toprak ve işgücünü yerle yeksan etmeden, birikim sürecini tamamlayamaz.

İngiltere’de bu mülksüzleştirme, “Çitleme Kanunları” olarak anılan özel yasayla başlar. Bu yasayla birlikte devlet, küçük çiftçilerin kullanımında olan devlet topraklarını, büyük toprak sahiplerine verir. Yani toprakta özel mülkiyete geçilmesi yasayla güvence altına alınır ve böylece yüksek toprak kiralarını karşılayamayan köylüler şehre göç etmek zorunda kalır.

İngiltere’de ilk olarak gelişen tekstil sektörüdür. Bu işkolunun hammaddesi olan yün gereksinimi öyle artar ki, büyük toprak sahipleri tarımı (dolayısıyla tarımla geçinen köylü yığınları) bir kenara bırakıp, arazilerini otlak olarak kullanmaya karar verirler. Bu, aşamalı olarak geleneksel tarımın ve köylülüğün tasfiyesi anlamına gelir. Yün ticareti ile köylüler topraktan zorla atılır, göçe zorlanır, kentlerdeki emekçi sınıfa dahil olurlar.  Bu arada tarımsal üretimin düşüşüyle kıtlık başlar, fiyatlar yükselir, açlık ve yoksulluk hızla yaygınlaşır. Thomas Moore, süreci şu cümleyle özetler: “Koyunlar insanları yedi!”

Yaşanan tam da budur. Üretimin toplum yararına değil, daha çok kâra göre düzenlenmesi demek olan kapitalist üretim, bir yandan kitleleri mülksüzleştirirken öte yandan toplumsal üretim ve tüketim arasındaki dengeyi de bozar.

1830’da İngiltere’de Spencer-Churchill ailesine tahsis edilip çitlenen toprak, köylü mücadelesine sahne olur. Köylüler müşterek alanları olduğu halde zengin toprak sahibine verilen otlakların etrafındaki çitleri yıkarlar. Toprak sahipleri, 44 isyancıyı tutuklatarak Oxford’daki hapishaneye götürmek üzere araca bindirirler.  Ancak isyancılar, aracın içinden “Yaşasın isyan!” diye bağırır ve bu sesleri duyan halk taş ve sopalarla toprak sahiplerine saldırır. Tutuklu isyancılar kaçarlar. İsyan, köylüler arasında, zorla mülksüzleştirilmeye karşı birlikte direnme ruhu yaratır.

Ancak sermayenin birikim süreci devam eder. 1800’lerin sonlarında sermaye artık ulus ötesi mülksüzleştirme operasyonlarına girişecek hale gelmiştir. Afrika toprakları Batılı sermaye tarafından yağmalanmaya başlar.  Ekonomik amaçlı bu yağmalama operasyonu, politik sömürgeleştirmeyle sonuçlanır ve Afrika halkları köleleştirilir. Rant peşindeki sermaye, toprakları kabile şeflerinden satın alırlar. İngiliz Nijer Kraliyet Şirketi, Batı Afrikalı kabile şefleriyle sabun için palmiye yağı üretmek amacıyla yüzlerce toprak anlaşması yapar; altın madeni şirketleri maden arama hakları satın alırlar. Afrika yerlilerinin, toprağın tek sahibinin tanrılar olduğuna yönelik inancı, Avrupalı sömürgecilerin birçok yere kolayca yerleşmelerini sağlar. Afrika topraklarının açıkça gasp edilmesi, yüzyıl boyunca sürer.  Açık sömürge sisteminden örtülü sömürüye, 20. yüzyılın ortalarında geçilir ve hukuken bağımsızlığını kazanmış ülkeler, aslında Batılı sermayenin egemenliğinde yaşamaya devam ederler.

Sermayenin doğası canlının doğasına karşı

Evet, bir papaz gibi ahlaktan ve kardeşlikten söz etse de, cellatlık sermayenin doğasında var. Büyümek, yaşamak, var olmak için attığı her adımda kendisi dışındaki her şeye; insana, canlılara, yeryüzü varlıklarına zarar vermeden edemez. Tarıma el attığında, daha çok ürün için doğanın dengesini bozar, kimyasal ilaçlarla toprağa müdahale eder, bitkinin genetiğiyle oynar. Yani ironik bir biçimde, verimi artırmak için yaptığı her şey, verimi yaratan doğayı biraz daha yok eder.

Kapitalizmi, kendinden önceki sınıflı toplumlardan ayıran şey de budur; onun tek motivasyonu “daha çok kâr”dır. Bu hedefin önüne dikilen her şey; insan, doğa, canlılar dünyası, su, hava ve her şey, onun ortadan kaldırması gereken bir engeldir sadece. Bu yüzden, kapitalist sistemin içinde kalarak yaşanabilir bir dünya kurmak, hayalden ve avuntudan öteye geçemez.

Kapitalizmin doğduğu dönemde, eski dinsel düşünce sistemlerine karşı savunulan pozitivizm, bir yandan insanı bilimsel düşünceyle tanıştırır ve bu anlamda ilerlemeyi sağlarken, öte yandan bu bilimin dayandığı temellerden birinin “bilgi ile doğaya hükmetmek” olması, doğaya yönelik tahribatın altyapısını hazırladı. Doğanın zenginlikleri, sermaye için tek bir anlam taşıyordu: hammadde, verimlilik ve daha çok üretim.

Yıllarca dünyadaki açlık ve yoksulluğun kaynağı olarak nüfus artışından dem vurdular. Oysa açlığın yoğunlukla ortaya çıktığı yerlerin, Batılı sömürgecilerin talan ettiği yerler olması hiç de tesadüf değildi. Kapitalizm oralara girmeden önce, kendi kendine yeterli bir yaşam döngüsü sürdüren, doğayla barışık bir üretim ve tüketim anlayışıyla yaşayan insan toplulukları, ellerindeki her şeyin tahrip edilip yıkılmasıyla birlikte köle-işçi haline geldiler ve birçoğu da işsizlerin arasına katıldı. Açlığın ve yoksulluğun nedeni, insanın doğayla alışveriş içinde olduğu bir yaşama çizmeleriyle dalıp her yeri yakıp yıkan haydut sermayeydi.

Bu kural yüzyıllardır hiç değişmedi aslında. Son zamanlarda tahammülleri zorlayan bir hale gelmesi, sermayenin büyüme ve genişleme sınırlarının sonuna gelmiş olmasından. Dünya o kadar büyük, doğa o kadar bereketliydi ki, sermayenin talan ettiği yerlerden kısmen uzak bir yaşam sürdürebilmek, uzun yıllar boyunca mümkün oldu. Ama dünya son elli yıldır, tehlike çanları çalıyor. Soluduğumuz havadan içtiğimiz suya, denizlerimizden ormanlarımıza, sermayenin insana bıraktığı yaşam alanı giderek daralıyor. Daha önceleri hiç bilmediğimiz, tamamen kentleşme ve sanayileşmeye bağlı hastalıklar ortaya çıkıyor, çeşmelerimizden akan su içilmez hale geliyor, damacana şişeler ise kanserojen bileşikler taşıyor, denizler her gün milyon tonlarla ifade edilen atıklarla kirleniyor, nehirler HES’lere tahsis ediliyor, ormanlar yanıp kül oluyor, kesilip yakılan ormanlık araziler otellerle, AVM ve rezidanslarla doluyor, soluduğumuz havadaki gaz ve radyoaktif partiküller hücrelerimizi bozuyor, çocuklarımız boyalı şeker ve hormonlu tavuk etiyle besleniyor, organik ürünlerin yanına yanaşamayan halk hormonlu, GDO’lu ürünlere mahkûm oluyor ve sermaye geldiği bu son noktada, yüzyıllar önce başlattığı köyden kente göç hareketini tersine çevirip köylere göç eğilimini yaratıyor, üstelik bundan da faydalanıp, “kentten uzakta, doğaya baş başa” sloganlarıyla “Doğa-Kent” filan gibi komik adlar taktığı siteler yapıp satıyor!

İşte kapitalizmin artık akıl dışı hale geldiği nokta bu. Bu akıl dışı varoluşa yönelik insani tepkilerin ülkemizde de görünür hale geldiği ilk olay, bundan 18 yıl önce, tarihi antikçağa uzanan Bergama’da gerçekleşti.

Neoliberal saldırı: “Altına hücum!”

1990’lı yılların başında; bereketli topraklarında ayçiçeği ve zeytinden meyveye, incirden buğdaya her şeyin yetiştiği; halkının yarısının tarımla geçindiği Bergama’nın Ovacık, Çamköy ve Narlıca köyleri arasında kalan alana çokuluslu maden şirketi Eurogold gözünü dikti. Şirket, yörede sekiz yıl faaliyet göstererek yaklaşık 2,5 milyon ton altın cevheri çıkarmak ve bu cevheri maden sahasında kurulacak tesislerde ayrıştırmak istiyordu. Çıkarılan cevherdeki altını ayrıştırmak için siyanür kullanılacak ve bu ortaya çıkan kimyasal atıklar maden sahasındaki atık havuzuna aktarılacaktı. Plan buydu.

Dönemin Bergama belediye başkanı, bazı yerel politikacılar ve sendika liderlerinin çabalarıyla bu planın yörenin doğasına ve dolayısıyla yaşamına vereceği zararlar hakkında toplantılar düzenlendi. Uluslararası altın tekellerinin, “altına hücum” diyerek geldikleri tek yer Bergama değildi. Balıkesir Havran ve Eskişehir Sivrihisar’da Kanadalı Eldorado Gold’un Türkiye uzantısı Tüprag; Kütahya’da gümüş madenciliği yapan Krupps; Artvin’de Cominco ve Gümüşhane’de yine Eurogold yeraltı kaynaklarına saldırıya geçmek için propaganda çalışması yürütüyor, tabii medyayı da tepe tepe kullanıyorlardı. Ama minare kılıfa sığmıyor, gelişen iletişim kaynakları sayesinde sermayenin dünyaya verdiği tahribat 19. yüzyıldaki gibi gizlenemiyordu. Bergama hareketi kamuoyuna altın madebciliğine karşı olmalarının nedenlerini örneklerle açıkladılar: 1972 yılında, ABD’de West Virginia’da Bufallo Creek altın madeninde şiddetli yağış nedeniyle atık barajının çökmesi sonucu yaşanan çevre felaketi ve 125 kişinin ölümü; 1993’te Ekvator’da toprak kaymasına bağlı altın madeni kazasında 300 kişinin ölümü; 1993’te Brezilya’da siyanürle altın madenciliğine karşı çıkan Yanonami kabilesinden binlerce kişinin mücadele sırasında öldürülmesi; 1995’te Guyana’da Omai altın madeninde meydana gelen siyanür barajının taşmasıyla oluşan büyük ekolojik felaket; Kütahya’nın Dulkadir köyünde gümüş işletme tesislerinden kaynaklanan akciğer kanserine bağlı ölümler; Kıbrıs Lefke’de bir gümüş madeninin çevresindeki büyük ekolojik sorunlar; Filipinler’de, Moroların yaşadığı bölgede altın madenciliğinden kaynaklı siyanür kirliliği ve ekolojik felaket…

İşte bu örneklerin incelendiği ve anlatıldığı toplantılar (ki sözü geçen tüm yerlerde daha sonraları felaketler devam etti) protesto hareketinin doğuşunda önemli bir rol oynadı ancak maden sahasına yakın köylerde yaşayan halkın katılımıyla birlikte kısa sürede büyüdü. Hareket, bu planın zararlarını şöyle özetliyordu: Altın üretimi sonucunda oluşan ve siyanür, arsenik, kadmiyum gibi ağır metaller içeren kimyasal atıkların depolandığı havuz, doğal çevreye ve halk sağlığına ciddi bir tehdit oluşturacak. Ayrıca altın madenciliğinde yüksek miktarda su kullanımı su kaynaklarını tüketecek, altın içeren kayaların kırılması sırasında oluşan toz ve maden ağır metaller yöre halkına ve geçim kaynağı olan tarıma çok zarar verecek.

Mücadelede bunların yanı sıra, çokuluslu maden şirketinin doğal kaynaklarımızı sömürmesi de anti-emperyalist bir vurgu olarak göze çarpıyordu. Bergama halkının protestosu kendi yaşamlarına karşı oluşan tehdide karşıyken, mücadelenin bir anda bütün ülkede sahiplenilmesinin nedeni, ülkede yeni başlayan ama sonuçları hemen görülen neoliberal dönüşümün çok önemli sembollerinden biri olmasıydı. 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlar ve ardından bu kararların topluma dayatılma planının tamamlayıcısı olarak yapılan CIA destekli 12 Eylül darbesi, Türkiye’yi emperyalist küresel sömürü ekonomisinin bir parçası kılan neoliberal dönüşümü sağlayacak adımlar atıyorlardı. Sendikasızlaştırma, özelleştirme, güvencesiz çalışma, devletin yurttaşa verdiği tüm hizmetlerden çekilmesi, yerel kaynakların ve işgücünün uluslararası sermayeye açılması hep bu amaca yönelik aşamalar olarak hayata geçiriliyordu.

Bu anlamda Bergama hareketi, ciddi bir toplumsal destek buldu ve protesto, salt Bergama’daki altın madenine yönelik olmaktan çıkarak, neoliberal politikaların sorgulanmasına dönüştü. Bu genişleme, uluslararası bir ağ kurulmasına yol açtı ve sürecin sonunda Bergama’daki altın madeni konusu Avrupa Parlamentosu’nun gündemine girdi. Parlamento Türkiye’yi, Almanya’yı ve diğer AB ülkelerini siyanür yöntemine izin verilmemesi yönünde uyardı. Bu arada bir Alman bankasına baskı yapılarak Eurogold’a finansal destek vermesi önlendi. Başlangıçtan itibaren projede hiçbir değişlik yapmayacağını belirten maden şirketi, böylece bazı değişiklikler yapmaya zorlandı. Ancak yapılan değişiklikler, protestocuların taleplerini karşılamaktan çok uzaktı ve “makyaj” niteliği taşıyordu. Bu, Bergama’da başlayan ve yurt sathında genişleyen mücadelenin bir başka sürece atlamasına yol açtı. Ulusal ve uluslararası ilişkiler yoluyla şirkete basınç uygulanmış ama kayda değer bir sonuç alınamamıştı, o halde tek yol kalmıştı: doğrudan eylem…

23 Aralık 1996: Bergama’da direniş başlıyor

Çevre Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı’ndan alınan ruhsatlar; Bayındırlık Bakanlığı’nın imar inşaat izinleri; Çevre Bakanlığı’ndan alınan Çevre Etki Değerlendirmesi İzni (ÇED) hızla alınırken, Bergama köylüsünün sesine ne CHP ne de zamanın merkez sağ partisi DYP kulak vermedi. Eurogold hükümetten tüm izinleri alıp inşaat faaliyetlerine başlarken, Bergama’da kurulan sivil inisiyatif ilk eylemini gerçekleştirdi.

15 Ekim 1996’da Eurogold, maden bölgesinde yaklaşık 4000 ağacı sabaha karşı elektrikli hızarla kesti. Aynı gün Bergamalı köylüler, İzmir-Çanakkale yolunu 6 saat trafiğe kapattılar. Bu eylemin ardından Bergamalı köylülerin arasından seçilen ve daha sonra “Asteriks” lakabıyla anılacak olan Oktay Konyar’ın öncülüğünde Bergama Çevre Yürütme Kurulu oluşturuldu. Kurul, 17 köyün temsilcilerinden oluşan üyeleriyle her yerde eylemler düzenlemeye başladı. Eylemlerin kamuoyunda ilk sıralarda yer bulması ise, Bergamalı kadınların harekete katılmasıyla gerçekleşti.

23 Aralık 1996’da yaklaşık 100 kişi Bergama’da üstleri çıplak bildiri dağıttılar ve “Eurogold defol, Siyanürlü altına hayır, Korkmayın referandum yapın, Susma sustukça sıra sana gelecek” diye bağırdılar. Bu eylem biçimi, köyün geleneksel kültürüne uygun değildi aslında, erkekler bir Ege köyünde üstleri çıplak dolaşmazlardı ama dikkat çekmek istiyorlardı ve kadınlar da onların yanında yer aldıklarında Bergama direnişi, hem kendine özgü tarzıyla resmen başlamış oluyor, hem de direnişin insanların üzerinde yarattığı devrimci değişimin bir örneği yaşanıyordu.

Direnişin kendi içine dönük devrimci ruhu devam ederken, dışarıya yönelik etkisi de artmaya başladı. 1997 yılında köylüler meşale yakarak gösteri yaptılar, maden sahasını altı saat boyunca işgal ettiler, 25 otobüsü doldurarak bir gece vakti gizlice Ankara’ya gidip siyasi partileri ziyaret ettiler. Her eylemden sonra 30-40 Bergamalı köylü gözaltına alınıyor, davalar açılıyor, bu insanlar ifadesi alınmak üzere savcılığa çağırılıyordu. Her defasında İzmir’den 15-20 avukat gidip onları savunuyor ve davalar yıllarca devam ediyordu.

Altın madeni bölgesindeki 8 köyde yapılan referandum sonucunda tek bir “Evet” çıkmadı. Buna rağmen hükümetin tavrında bir değişiklik görülmedi ve hatta şirkete “üretimi hızlandırması” söylendi. Zamanın İzmir valisi Kutlu Aktaş 1997’nin ilk ayında şöyle diyordu: “Maden açılacak ve çalışacak!”

Bu arada şirket de Bergama’da “halkla ilişkiler” çalışmaları yürütüyor, 50 milyon dolar rüşvet dağıttığı söyleniyordu. Bergama belediye başkanı Sefa Taşkın bu durumu “Susurluk devlet-mafya-siyaset çetesini açığa çıkardı; burada ise devlet-siyanürcü şirket-sahte bilim adamları çetesi var” diye ifade ediyordu.

Refah Partili Devlet Bakanı Teoman Rıza Güneri (siyasi serüveni Has Parti ve onun feshiyle AKP’de sürüyor) köylülerin sözcülüğünü yapan “Asteriks” Oktay Konyar’a “Madenin çevreye ve insanlara zarar vermeyeceği konusunda seni ikna edelim, köylülerin önderisin, sen de onları ikna et” dediği an, muhtemelen Bergamalı köylünün kafasındaki “devlet” algısı da değişiyordu.

Ama bu “satın alma” girişimi de yetmedi; devlet hareketin öncü isimleri başta olmak üzere 81 kişi hakkında “gizli örgüt üyesi olmak” ve “dış güçlerin maşası olmak” suçlamalarıyla dava açtı!

Bu arada İzmir’de Çevre Hareketi avukatlarından oluşan grup, Çevre Bakanlığı tarafından şirkete verilen faaliyet izninin iptali için İzmir İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Bu, Türkiye’nin ilk çevre davalarından biriydi. Mahkeme davayı reddetti ama Danıştay kararı temyiz etti ve anayasadaki “Sağlıklı ve Dengeli Bir Çevrede Yaşama Hakkı”na dayanarak altın madeni faaliyetinin iptaline karar verdi. Ancak bu kez de, Danıştay’ın kararının uygulanması için mücadele edilmesi gerekiyordu. 30 Haziran 1997’de köylüler madeni ablukaya alarak Danıştay kararının uygulanmasını istedi. Hükümet istifa etmiş olduğu için İzmir valisinden başka muhatap bulamadılar ve eyleme ara verdiler. Bir hafta sonra, 7 Temmuz’da yine gelen köylüler, tel örgülerden içeriye girmek isteyince 500 çevik kuvvet polisi ve 500 jandarmanın engellemesiyle karşılaştılar. Geceyi burada geçiren köylüler siyanür tanklarının geldiğini öğrenince olaylar başladı. Karayolunu trafiğe kapatan köylüler maden içindeki araçları, işletme binasını tahrip ettiler. 38 kişi gözaltına alındı.

Hükümet verdiği sözlere rağmen, madeni kapatmıyor, Danıştay kararına rağmen maden çalışıyor ve İzmir valiliği ise “Bize kapatma emri gelmedi” diyordu. 16 Şubat 1998’de Bergamalılar otobüslerle İstanbul’a gelerek ikinci çıplak eylemlerini yaptılar. 1998’in sonuna doğru Eurogold faaliyetlerini durduruyor ve böylece Bergama’nın yağma planlarında ilk perde bitmiş oluyordu.

Eurogold ya da “Yürü Gold”

Köylülerin diline yerleşmiş ve türküsü de yapılmış sloganlardan biri şöyleydi: “Deh Eurogold, Yürü Gold!” Bergama’da yandaş toplamak için iftar yemekleri veren, bayram çikolatası dağıtan, öğrencilere burs ve gençlere iş vereceğini ilan eden Eurogold, halkı bir türlü ikna edemedi ama devlet arkasında olduğundan sırtı yere gelmedi. Kanadalı, Avustralyalı, Amerikalı ve Yeni Zelandalı ortaklar alarak, isim değiştirerek Türkiye’deki altına hücumunda ısrar etti. Uluslararası altın lobisi, çeşitli vakıf ve ajansları kullanarak halkla ilişkiler çalışmalarını yürüttü, medyayı sık sık verdiği tam sayfa, yarım sayfa ilanlarla satın aldı. Gazeteler ve TV’lerde altın madenciliği aleyhine tek bir haber çıkmaz olmuş, uluslararası altın şirketleri “başarılı” bir operasyon yürütmüş ve devlet de, neoliberal talanın yürümesi için iç hukuktaki engelleri aşma yollarını kavramaya başlamıştı. 2000 yılında TÜBİTAK’tan altın madenciliğiyle ilgili olumlu rapor çıkartıldı ve halkın muhalefetine rağmen altın madenciliğinin faaliyeti yeniden başladı. Bölgede Eurogold-Normandy ortaklığının sürdürdüğü faaliyet, 2005’te cemaate yakın Koza Madencilik ile başka bölgelere yayılarak devam etti. Aynı yıl Dünya Çevre Günü’nde şirket çalışanları köylülere taşla saldırdılar! Bugün gazetesi ve TV kanalının da sahibi olan Koza’nın patronu Akın İpek, saldırıyı adeta yönetirken, elbette AKP’li arkalarına güveniyordu.

Bergama hareketi hedefine ulaşamamış bir hareket olmakla birlikte çok önemli sonuçlara yol açtı. Neoliberalizmin doğaya ve insana yönelik yok ediciliğinin sorgulanmasına neden oldu ve en önemlisi, yıllar sonra Gezi Parkı’nda somutlaşan yaşama sahip çıkma inancına dikkatleri çeken ilk kitlesel yaşam savunması olarak tarihimize geçti.

Zeytinime dokunma: Yırca

Devlet, Bergama’dan bu yana, hem neoliberal dönüşüm alanında hem de bu dönüşümün gerektirdiği iç hukuk düzenlemelerinde epey yol aldı. Artık sadece Bergama’da değil, memleketin her tarafında protestolar, direnişler var; çünkü her yer işgal altında!

Yırca, birkaç ay önce madencilerin bile bile ölüme gönderildiği Soma’nın bir köyü. Zeytinlik ve üzüm bağlarıyla dolu bu köyde iki enerji santralı inşa edilmiş durumda. Kapitalizmin ilk yıllarına dair karakalem resimlere benzetiyorlar dünyayı. Yüzleri kararmış, zayıf ve sağlıksız insanların ardında uzaktan görünen fabrika bacası ve kömür karası bir duman… Yetmiyor; Yırca’ya üçüncü termik santralı kurmak istiyorlar. Bunun için 500 hektarlık bir alanın zeytin ağaçlarından “arındırılması” ve çorak bir düzlüğe çevrilmesi gerekiyordu. Üstelik santralı yapacak olan Kolin Grubu, henüz “acele kamulaştırma” sürecinde olan zeytinlik alanların imar planlarını bile beklemeden yapacaktı bunu, o kadar “hevesliydi” yani… Zaten “acele kamulaştırma” adı altında sunulan uyduruk kanun esasen beklemeye tahammülü olmayan devletin tarımla geçinenlere uyguladığı “acil mülksüzleştirme” idi. Devlete sırtını dayayan şirket, 16 Eylül gecesi kepçelerle zeytinliklere girdi ve 13 zeytin ağacını söktü. Devletin bunca yıldır “başardığı” tam da buydu işte. Hukuk, adeta bir “prosedür” gibi arkadan gelse de olurdu. Her yer ve her şey “ele geçirilmiş” iken, hukuk ile hukuksuzluk arasındaki fark minik bir ar damarının çatlamasından ibaretti ne de olsa…

Ama köylüler bu “bitirim” tarzı iş yapan devletin canını sıktı bu defa. Kanunsuz bir şekilde kepçeyle girilen zeytin bahçelerinde nöbet tutmaya başladılar. Çünkü onlar da, tıpkı 18 yıl önce Bergama’da olduğu gibi “Hayır” diyorlardı. Nöbet sürerken, memleketin her yanından yaşamı savunanlar ayağa kalktı. Yaşam alanlarını korumak için İstanbul Validebağ’dan Kuzey Ormanları’na kadar her yerde mücadele edenler nöbeti yoldaşlarına devredip Yırca’ya koştular.

14 Ekim sabahı ikinci saldırı geldi. Bu sefer elektrikli testerelerle araziye girdiler. Zeytinlerini koruyan köylüleri ve onlarla dayanışmaya gelenleri şirketin güvenlik elemanları darp ettiler ve aynı akşam serbest bırakıldılar. 16 Ekim’de Manisa Valiliği’nin önünde eylem yaparak, kesilmiş 5 zeytin ağacını buraya bıraktılar ve Vali Bektaş’a seslendiler: “Zeytinime dokunma!” Ağaç kesimi için belirlenen para cezasını ödeyerek dilediğini yapacağını ilan eden şirkete, ne valilik ne belediye ne de jandarma müdahale etti. İşin ilginci, Soma Belediyesi’nin açtığı “Bölgedeki zeytinleri koruma- kollama” ihalesini kazananın da Kolin Grubu olduğu ortaya çıktı!

Böyle devlete böyle şirket

Bu “doğa âşığı” şirket 7 Kasım’da tam 6 bin zeytin ağacını kesti. Belli ki, zeytinlerden önce kendini kollaması gerekiyordu ve kendisine engel olmak isteyen köylülere saldırıp, üç köylü ile bir avukatı kelepçeleyerek 4 km uzaklıktaki barakaya kapattırdı. Gün içerisinde Danıştay’ın HES’le ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdiği ortaya çıkınca, bu “koruma-kollama” şirketinin ağaçları niçin şafak vakti kesip yok ettiği de anlaşılmış oldu.

Kolin Grubu hem “ağacı kollayan” hem de “keyfince ağaç kesen” şirket olmayı nasıl başarıyordu peki? Biri sahte olan bu çifte kimliği ona veren, AKP hükümetiydi tabii. İstanbul 3. Havalimanı ihalesini alan konsorsiyumun ortaklarındandı Kolin Grubu. Bununla da bitmiyordu; Malatya’dan Gümüşhane’ye, Antalya’dan İstanbul’a kadar ülkenin dört bir yanında yapılan baraj, HES, otoyol ve termik santral gibi onlarca projeyi inşa eden; MİT Diyarbakır Hizmet Binası’nı yapan; Amerikan işgali sırasında Afganistan’da ve daha sonra Ürdün, Uganda, Libya, Sırbistan, Azerbaycan ve Gürcistan gibi ülkelerde de iş yapan; 10 milyon tüketiciye elektrik satacak olan 4 büyük bölgenin ihalesini alan da Kolin’di.

Kolin’in AKP iktidarıyla kurduğu kirli ilişkilerin bir kısmı 17 Aralık operasyonu sonrasında ortaya çıktı. Ortalara saçılan tape’lerden anlaşılıyordu ki; RTE, Kolin-Limak-Cengiz konsorsiyumunu Sabah-ATV’nin sahiplenilmesi ve finansmanında görevlendirmişti. Binali Yıldırım işin organizasyonundan sorumluydu ve konsorsiyumun ortağı Mehmet Cengiz “Bu milletin …” derken Kolin Grunu Yönetim Kurulu üyesi Koloğlu da “İnşallah, inşallah” diyordu!

Şimdi bu kadar mühim ilişkileri olup da, millet için devletle el ele “planlar” yapan büyük adamların yanında 400 hanelik Yırca köyünün ve köy muhtarının hükmü olur mu? Nihayetinde devletimiz, her sınıfın layık olduğu yaşama kavuştuğu bir düzeni 30 yıllık titiz bir çalışmayla kurabildi… Bergamalı köylüler, hukukun ve bağımsız kurumların desteğini alabilme açısından daha şanslıydılar; ne de olsa devlet bütün kurumlarıyla ele geçirilememişti daha. Ama bugün, AKP iktidarı bu “aksaklığı” giderdi; iç hukukun iktidarla ve temsilcisi olduğu küresel sermaye ile “uyumsuz” olan kısımlarını bir zeytin ağacı gibi budayıverdi! Bu sayede memleketin her tarafı HES’lerle, rezidans ve otellerle, AVM’lerle, GDO’lu ve hormonlu tarımla dolduruldu; bereketli topraklarıyla tanınan Anadolu’nun her bir karışı talan edilerek tarım yoksulu bir ülke yaratıldı.

Gezi Direnişi, tam da bu şişmiş devlet egosuna vurulan bir darbeydi. Her şey yoluna girmiş, üç beş itiraz daha başında susturulmuş ve küresel sermaye zincirlerinden boşanıp her yere açgözlü bir iştahla saldırmaya (pardon, yatırım yapmaya) başlamışken nereden çıkmıştı bunlar? Devlet aklı, pek yaratıcı olmadığı için, Bergamalı köylülere yaptığını yaptı: Kökü dışarda, örgüt üyesi komplocular!

Hikaye aynı ama durduğu yerde durmuyor. Yazılmaya ve okunmaya devam ediyor.

Yaşanan hukuksuzluğu protesto etmek için yolu kapatan köylülerin, derhal oraya intikal eden Kaymakam Atçı’ya sordukları şu soru önemli:  “Bu devlet, dün sabah ağaçlar kesilirken neredeydi?”

İşte devlet, bugün artık yaşamını koruyan ile yaşama saldıran arasındaki sınıflar üstü görüntüsünün bile yitirmiş, hırsızdan ve hayduttan yana olduğunu açıkça ilan etmiştir. Sözün özü, artık “temsilci” bile olamayan, bizzat sermayenin kendisi gibi davranan ve tüm kurumlarıyla tek renk-tek ses olarak yapılandırılmış bir devletle karşı karşıyayız.

Bu yüzden, devletin hiçbir zaman ezilenin, yoksulun yanında olmadığını ve olmayacağını bu ülkede herkes sırayla öğreniyor… Mesele, yaşamdan yana saf tutabilmeyi başarmak, çünkü artık karşıtlık ne adalette, ne eşitlikte, düpedüz “ya yaşam ya da ölüm” noktasındayız…

* Bu yazı Mesele’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir